P. Nikitin
Ekonomi Politik
P. Nikitin'in Principes d'Economie Politique (Editions du Progres, Moscou, 1962) adlı yapıtının "Le Mode de Production Capitaliste" adlı bölümünü, Fransızcasından Hamdi Konur dilimize çevirmiş ve Editions du Progrès, 1966, basımı dikkate alınarak gözden geçirilmiş ve kitap Ekonomi Politik I adı ile, Sol Yayınları tarafından, Kasım 1995 (Birinci Baskı: Nisan 1968, İkinci Baskı: Ocak 1971, Üçüncü Baskı: Eylül 1974... Yedinci Baskı: Mart 1990) tarihinde Ankara'da yayınlanmıştır.

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyay@kurtuluscephesi.org
Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında:
Ekonomi Politik (586 KB)











DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
SERMAYE BİRİKİMİ VE PROLETARYANIN
DURUMUNUN KÖTÜLEŞMESİ

     
      ARTI-DEĞERİN sermayeden kaynaklandığını daha önce görmüştük. Ama sermayenin kendisi de artı-değerden kaynaklanır. Bu nasıl olur? Soruyu yanıtlamak için kapitalist üretimin mekanizmasını bilmemiz gerekir.
     

1- SERMAYE BİRİKİMİ VE İŞSİZ ORDUSUNUN OLUŞUMU

Yeniden-Üretim ve Sermaye Birikimi

     
      Üretimden sözettiğimiz zaman, maddi malların yaratılması sürecini anlıyoruz. Bu, kapitalist rejimde, işletmecinin pazardan üretim araçları ve emek-gücü satın aldığı ve insanların, maddi malların yaratılmasıyla sonuçlanan üretici faaliyeti anlamına gelir. Üretim süreci tamamlanmıştır. Bu, maddi malların üretimini devam ettirmenin gereksizliği [sayfa 101] anlamına mı gelir? Kuşkusuz hayır. Maddi mallar üretimini durdurarak yokolma tehlikesini göze almayan toplum, üretim yapmadan edemez. Bunun içindir ki, maddi malların üretim süreci devam ettirilmelidir, yani aynı aşamalar tekrar tekrar aşılmalıdır. Maddi malların bu üretim sürecine, kesintisiz olarak yinelenen bu sürekli yenilenme sürecine, yeniden üretim denir.
      Yeniden-üretim süreci, her toplumda yerine getirilir. Ama, yeniden-üretimin nedenleri toplumlara göre farklı olur. Kapitalizmde, yeniden-üretimin uyarıcısı, kapitalistlerin artı-değer elde etme yarışıdır. Maddi malların üretimi ve yeniden-üretim, emekçilerin gereksinmelerini karşılamak için değil, kapitalistin kazanç sağlayabilmesi için yapılır.
      Artı-değeri, kapitalist yeniden-üretim yaratır ve ona kapitalist sahip çıkar. Ama burada, bizi ilgilendiren, yalnız, artı-değere sahip çıkılması değil, aynı zamanda artı-değerin kullanılması, yani onun harcanmasıdır. Eğer artı-değerin tamamı, kişisel, tüketimi için kapitalist tarafından kullanılmışsa, bu, basit yeniden-üretimdir. Örneğin, kapitalist, 160.000 doları değişmeyen ve 40.000 doları da değişen sermaye olmak üzere 200.000 dolarlık bir sermaye yatırmış olsun. Artı-değer oranı, %100'e eşit olduğunda, bütün değişmeyen sermayenin ürün değeri içine girdiği varsayılarak, üretim 240.000 dolara ulaşacaktır. (160.000s+40.000d+40.000a=240.000). Bu 240.000 doların 200.000'i işe başlarken yatırılan miktar ve 40.000'i işçilerin emeği ile yaratılmış olan artı-değerdir.
      Basit yeniden-üretimde bütün artı-değer kapitalistle ailesinin kişisel tüketimine ayrılmış olduğundan, ertesi yılın üretim süreci, aynı geçen yıldaki oranda yenilenmiş olacak, bunu izleyen yıllarda da durum gene değişmeyecektir. Basit yeniden-üretimde maddi malların üretim süreci, hacim değişmeden yenilense bile, onun tahlili, kapitalistlerin zenginleşme kaynağını çözme olanağı verecektir.
      Üretim süreci içinde ilk olarak yatırılan sermaye, yeniden-üretilmiş, kapitalistin kişisel gereksinmeleri için [sayfa 102] harcadığı bir artı-değer yaratmıştır.
      Eğer kapitalist, artı-değere sahip çıkmasaydı, başlangıçta yatırdığı sermayenin tamamını kişisel tüketimi için yavaş yavaş harcardı. Örneğimizde olduğu gibi, kapitalist, yılda 40.000 dolar harcadığı takdirde, başlangıçta yatırılan 200.000 dolarlık sermayeden, beş yıl sonra, elinde, hiçbir şey kalmayacaktır. Ama böyle olmuyor, çünkü gereksinmelerini karşılamak üzere kapitalist tarafından harcanmış olan para toplamı, karşılığı işçiye ödenmeyen emekle yaratılan artı-değerden oluşur.
      İlk yatırılan sermayenin kaynağı ne olursa olsun, kapitalist basit yeniden-üretim sırasında, bu sermaye, belirli bir zaman dönemi sonunda, işçilerin emeği ile yaratılmış ve bedava olarak kapitalist tarafından elkonulmuş bir değer haline gelir.
      Buradan şu sonuç --pek önemli şey-- çıkar ki, işçi sınıfı, sosyalist devrim sırasında, kapitalistleri mülksüzleştirdiği, fabrikalarına ve işletmelerine elkoyduğu zaman, işçi sınıfı kuşaklarının emeğiyle yaratılanı geri almaktan başka bir şey yapmaz. Demek ki, kapitalist özel mülkiyetin tasfiyesi, haklı bir olay, tarihsel adaletin yerine getirilmesi olayıdır.
      Biz, kapitalistin, kişisel gereksinmeleri için artı-değerin tamamını harcadığını varsaymıştık. Ama bu durum sonuna kadar sürdürülebilir mi? Kapitalist gelişmenin ilk aşamasında, böyle durumlar çok oluyordu. O zaman, kapitalist, az miktarda işçiyi sömürürdü. Bazan kendisi de çalışırdı. Kapitalist işletmeler büyüyünce ve kapitalist, yüzlerce, binlerce işçiyi sömürmeye başlayınca, durum değişti. Örneğin, 1.000 işçi kiralayıp da yılda onlara 2 milyon dolar ücret ödediği zaman, işçiler kapitalist için (artı-değer oranı %100'e eşit varsayılarak) yılda 2 milyon dolarlık bir artı-değer yaratıyorlar. Şimdi, işletme sahibi, kişisel gereksinmeleri için artı-değerin tamamını değil, artı-değerin yalnız bir bölümünü harcıyor. Artı-değerin diğer bölümünden, üretim hacmini büyütmek için, makineler, hammaddeler satın almakta ve tamamlayıcı emek-gücünün istihdamı için yararlanılmaktadır. Bu durumda, [sayfa 103] genişletilmiş yeniden-üretim ya da bir sermaye birikimi ile karşı karşıyayız demektir.
      Artı-değerin sermayeye dönüşmesi sürecini gösteren bir örnek alalım. Bir kapitalistin 10 milyon doları olduğunu varsayalım. Bu toplamın 8 milyon doları değişmeyen sermaye, 2 milyon doları da değişen sermaye olarak yatırılsın, ve artı-değer oranı da %100'e eşit olsun. Üretim süreci sonunda da, değişmeyen sermayenin ürün değerine girdiğini varsayarak, 12 milyon dolarlık meta imal edilmiş olacaktır (8 milyon s +2 milyon d+2 milyon a).
      2 milyon dolarlık artı-değerin de, kapitalist tarafından şu şekilde yeniden bölündüğünü varsayalım: 1 milyon doları üretimi genişletmek için ve 1 milyon doları da kapitalistin kişisel tüketimi için. Artı-değerin üretimin genişlemesine ayrılan bölümü, ilkin yatırılan sermayeninkiyle aynı oranda --yani 4//1 (800.000s+200.000d)-- değişen ve değişmeyen sermaye olarak harcanmıştır.
      Öyleyse, ikinci yılda, işletmede 11 milyon dolarlık bir sermaye iş görecektir (8.800.000s+2.200.000d). Eğer artı-değer oranı %100'e eşit olursa, ikinci yılda 13.2 milyon dolar tutarında meta üretilmiş olacaktır (8.800.000s+2.200.000d +2.200.000a).
      İkinci yılda üretim hacminde bir artış ve artı-değer kitlesinde bir çoğalma oldu. Çünkü ilk yılda gerçekleştirilen artı-değerin bir bölümü sermayeye çevrilmişti. Böylece, artı-değer, sermaye birikiminin bir kaynağı olur. Sermaye haline sokulma, yani artı-değerin sermayeye aktarılması yoluyla kapitalist, sermayesini giderek artırır.
      Zenginleşme amacıyla, artı-değere sahip olma tutkusunun sonu, kapitalistin, üretim hacmini durmadan genişletmesine varır. Bundan başka rekabet, yıkım pahasına da olsa, her kapitalisti, tekniği modernleştirme, üretimi genişletmeye zorlar. Tekniğin ve üretimin ilerlemesini durdurmak, geri kalmanın belirtisidir. Oysa, geri kalanlar, rakipleri tarafından yenilgiye uğratılır.
      Ama, eğer kapitalistler üretimi sürekli olarak genişletirlerse, [sayfa 104] bu, tüketime ayrılan artı-değer payını azalttıkları anlamına mı gelir? Kapitalist sınıfın zenginliğinin artmasıyla, kendi kişisel gereksinmelerini giderdikleri artı-değer payı artar. Bunun içindir ki, günümüzde, Amerikan milyonerleri, kişisel gereksinmeleri için, gelirlerinin %25'ini harcarlar. Belli milyoner ailelerinin birçok özel otelleri ve yatları, onlarca ve hatta yüzlerce lüks otomobilleri, uçakları vardır. Şu olgu, Amerikalı milyonerlerin çılgın müsrifliklerini gösterir: her mevsimde Amerika Birleşik Devletleri'nin en zengin 60 ailesinden birinin verdiği bir ziyafet için harcanan para, 5 üyeli mütevazi bir aileyi ömrü boyunca ve hiçbir eksiği olmadan yaşatmaya yetecek miktardadır.
      Bütün bunlar, sermaye birikimiyle, kapitalist sınıfın asalaklığının ve yağmasının gittikçe ağırlaştığına tanıklık eder.
      Vülger burjuva ekonomi politiğin temsilcileri, sermaye birikimini, sözümona, toplumun huzuru kaygısıyla gereksinmelerini sınırlayan kapitalistlerin para biriktirme anlayışıyla açıklarlar.
      Böyle bir anlayışın en belirgin sözcüsü, 19'uncu yüzyılın İngiliz ekonomisti olan Senior olmuştur. "'Ben' diyordu böbürlenerek, 'sermaye sözü yerine, buna bir üretim aracı gözüyle baktığım için, perhiz sözünü koyuyorum.'"
      Bu "perhiz" (abstinence) konusu üzerinde Marx nükteli bir ifade ile, kapitalistin, buhar makinelerini, demiryollarını, otlakları, vb. kendisi yiyip tüketeceği yerde, emek araçlarını işçiye "ödünç" vererek gereksinmelerini sınırladığını yazar. Kapitalizmin savunuculuğunu yapan bu "teoriye" işaret ederken Marx alaylı bir dille, kapitalisti, üretim araçlarının mülkiyet hakkından yoksun bırakarak, onun bu "yürek sızlatan özverilerden" kurtarılmasının düpedüz bir insanlık borcu olduğunu belirtir.
      19'uncu yüzyılın sonunda, Senior'un "teorisi", İngiliz ekonomisti Marshall ile Amerikan ekonomisti Carver tarafından, biraz değiştirilmiş olarak, yeniden ortaya atıldı. Bunlar "perhiz" sözcüğünün yerine "bekleme" (attente) sözcüğünü [sayfa 105] koymakla yetinmişlerdi.
      Bütün bu "teoriler", kapitalizmi ve kapitalist sömürüyü haklı göstermeyi hedef almışlardı. Gerçekte ise, sermaye birikimi, bu birikimin oranları, kapitalistin "perhiz"ine ve burjuva ideologların bunu tanıtlamaya koyulmalarına değil, işçi sınıfının sömürülmesine bağlıdır. Örneğin, 8.000s+2.000d'ye eşit bir sermayeyi alalım. Artı-değer oranı da %100 olunca, 2.000a (a, artı-değerdir) kazanılacak. Artı-değer %200 olduğu takdirde, bu kazanç, 4.000a olacak. Buna göre, sömürü derecesi arttıkça daha fazla artı-değer, daha fazla birikimlere varır. Emek-gücünün sömürü derecesinin yükselmesi, iş-gününün uzatılması, emeğin yeğinleşmesi, ücretin emek-gücü değeri altına düşürülmesi, vb. ile elde edilir.
      Emek üretkenliğinin artırılması
, sermaye birikimini hızlandıran önemli bir etkendir. Emek üretkenliğinin artırılması, metaların fiyatını düşürür. Bu da kapitalistlere: a) emek-gücü metaının değerinin düşürülmesi, öyle ki, aynı miktarda değişen sermaye ile daha büyük canlı emek kitlesini istihdam etme, bunun için de daha çok üretmenin mümkün olması; ve buna göre, artı-değerin artırılması; b) üretimin genişletilmesine ayrılan artı-değer bölümünü azaltmadan, kişisel tüketimin çoğaltılması; c) sermayeleşen artı-değer miktarını artırmadan, daha ucuz makineler kullanarak, üretim hızının büyütülmesi olanağını verir.
      Ensonu, yatırılan sermayenin büyüklüğü, sermaye birikimini etkiler. Sermaye arttıkça, sermayenin "s" (değişmeyen sermaye) ve "d" (değişen sermaye)'ye bölünmesi oranında, değişen sermaye de artar. Bunun içindir ki, bütün koşullar eşit olsa, birikim oranı, doğrudan doğruya başlangıçta yatırılan sermayenin büyüklüğüne bağlıdır. Sermaye birikiminin oranlarını belirleyen başlıca etkenler işte bunlardır.
      Sermaye birikimi, işçi sınıfının durumunu nasıl etkiler? Bu soruyu yanıtlamak için, önce Marx'ın, sermayenin organik bileşimi konusundaki teorisini irdelemek gerekir. [sayfa 106]
     

Sermayenin Organik Bileşimi

     
      Artı-değer teorisinde, Marx, sermayenin, değişmeyen ve değişen sermaye olarak bölündüğünü keşfettiği zaman, artı-değerin gerçek kaynağını da günışığına çıkarmış oluyordu. Kendi sermaye birikimi teorisine, Marx, sermayenin organik bileşimi teorisini de katmış oldu.
      Sermayenin değer bileşimi iki açıdan ele alınabilir: doğal ve maddi bileşimine göre ve değer bileşimine göre.
      Sermayenin değer bileşimi, sermayeyi değişmeyen ve değişen bölümlere ayıran ilişkiyle belirlenmiştir. Değere göre sermaye bileşimine, sermayenin değer bileşimi adı verilir.
      Doğal ve maddi biçimi ile, üretim süreci içinde görev yapan sermaye, üretim araçları ve emek-gücü olarak bölünür. Kullanılan üretim araçları kitlesi ile bu araçları işletmek için gerekli-emek miktarı arasında varolan ilişki ile belirlenen sermaye bileşimine, sermayenin teknik bileşimi adı verilir. Bu ilişki, belirli bir işletmenin donatımına bağlıdır.
      Değer bileşimi ile teknik bileşim arasında sıkı bir karşılıklı bağlılık vardır. Genel kural olarak, sermayenin teknik bileşimindeki her değişme, değer bileşiminde bir değişmeyi de birlikte getirir. Bundan dolayıdır ki, Marx, değişmeyen sermaye ile değişen sermaye arasındaki ilişkiye, yani değer bileşiminin, sermayenin teknik bileşimi ile belirlendiği ve onun değişikliklerini yansıttığı ölçüde değer bileşimine sermayenin organik bileşimi adını vermiştir.
      Öyleyse, sermayenin organik bileşimi s'nin [değişmeyen sermayenin) d'ye (değişen sermaye) oranıdır: örneğin, sermaye, 800s+200d ise organik bileşimi 4/1'e eşit olacaktır. Değer bileşimi ile organik bileşimi birbirine karıştırmamak gerekir. Değer bileşimi, üretim araçlarıyla emek-gücü fiyatlarının pazarda dalgalanması nedeniyle sürekli olarak değişebilir. Sermayenin organik bileşimi, ancak teknik bileşim değişmesinin etkisi altında değişir. Kapitalizmin gelişmesi ve sermaye birikiminin büyümesiyle, sermayenin organik bileşiminin ilerlemesi süreklidir. Böylelikle, ABD transformasyon [sayfa 107] sanayiinde, sermayenin organik bileşimi, 1889'da 4,5/1; 1939'da 6/1 ve 1955'te ise 8/1'di.
      Sermayenin organik bileşiminin ilerlemesi şu olguda ifadesini bulur ki, üretimin gelişmesiyle, hammadde, makine, alet, avadanlık kitlesi, üretime sokulan emek-gücü miktarına göre artar. Örneğin, başlangıçta, sermayenin organik bileşimi 1/1 idiyse, sonra bu 2/1, 3/1, 4/1, 5/1 vb. olur. Bu, tüm sermaye içinde, değişen sermaye payının 1/2'den 1/3'e; 1/4'e 1/5'e, 1/6'ya vb. düşmesi demektir. Ama emek talebi, tüm sermaye tarafından değil de, yalnız sermayenin değişen bölümü tarafından belirlenmiş olacağından, değişen sermayenin göreli düşüşü, işçilerin üretime çekilme ritminin gittikçe azalmasına ve sermayenin birikim temposunda gecikmeye varır.
      Sonuç: işçilerin giderek büyüyen bir bölümü iş alanı bulamaz. İşçi sınıfının bir bölümü ise, sermaye birikiminin gereksinmesine oranla "fazla sayıda" bulunur. Böylece bir fazla nüfus ya da nispi nüfus fazlası, işsizlik ortaya çıkar.
      Nispi nüfus fazlalığının sürekli varlığında, Marx tarafından bulunan kapitalist nüfus yasası kendini gösterir. Bu yasaya göre, artı-değer, ne kadar artar ve sermaye birikimi ne kadar yoğunlaşırsa, sermayenin organik bileşimi de o oranda yüksek olur. Sermaye birikimi arttıkça, onun organik bileşimi yükselir ve üretim sürecine katılan emek-gücü daha az olur.
     

Yedek Sanayi Ordusu ve Bu Ordunun Şekilleri

     
      İşçilerin üretim sürecinden elenmesi, kapitalist ülkelerde bir işsizler ordusunun oluşumuna varır.
      Kapitalist düzende, yedek bir sanayi ordusunun oluşumunun başlıca nedeni, sermayenin organik bileşimindeki yükselmedir. Ama işsizliği kabartan başka etkenler de vardır. Bu etkenler arasında: a) (iş) gününün uzatılması ve emeğin yeğinleştirilmesi. İşsizler ordusunun varlığından yararlanan kapitalistler, iki, üç vb. kişinin işini bir kişiye [sayfa 108] yaptırırlar. Bu durum yedek sanayi ordusunun artırılmasına yardım eder; b) kadınların ue çocukların çalıştırılmasının yaygınlaşması. Tekniğin kullanılması ve çalışma işlemlerinin basitleştirilmesi çalışma ücreti daha düşük olan kadın ve çocukları üretime çekme, yetişkin işçilere yol verme koşullarını hazırlar; c) küçük üreticilerin yıkımı. Sermaye birikimi arttıkça, küçük üreticilerin --köylülerin ve zanaatçıların-- yıkımı artar, ve bunlar da işsizler ordusunu büyütür.
      Yedek sanayi ordusu, işçilere, sistemli bir şekilde kompresör silindiri gibi baskı yapabilmesi bakımından kapitalizm için gereklidir; kovma tehdidi altında, kapitaliste, işçi ücretlerini düşürme, emeği yeğinleştirme, yani işçi sınıfının sömürülmesini pekiştirme olanağı verir. İşsizliği, belirli sınırlar içersinde kapitalistlerin desteklemekte gösterdikleri ilginin nedeni, tamamen buradan gelir.
      Kapitalist ülkelerde nispi nüfus fazlalığı ya da işsizlik, çeşitli kılıklara girer. Bunların başlıca üç şekli vardır: oynak (dalgalanan) işsizlik, gizli işsizlik ve atıl işsizlik. Bunların herbirini ayrı ayrı inceleyelim.
      Nispi nüfus fazlalığının oynak şeklinde, işçi yığını üretime çekilir, ya da elenir; öyle ki, tümü içinden, bir kesimi daima işsiz kalır. Üretimin genişletilmesi ve yeni işletmelerin açılması nedeniyle işçiler üretime çekilir. Üretimin azalması, yeni makinelerin kullanılması, işletmelerin kapanması vb. dolayısıyla da işçiler elenerek işten çıkarılır. İşsizliğin bu şekli, kentlerde ve sanayi merkezlerinde daha geniş olarak yayılmıştır.
      Nüfus fazlasının gizli şekli ya da tarımsal nüfus fazlası, daima fazla emek-gücü şeklinde tarımda bulunur. Bunun nedeni şudur ki, toprak parçacıklarından başka bir şeye sahip olmayan küçük köylülük karnını doyuramaz. Karşısına çıkan ilk alıcıya emek-gücünü satmaya hazırdır.
      Aynı zamanda, köylülükte, zengin ve yoksul bölünmesi şeklinde bir farklılaşma olur. Kırsal burjuvazi için ücretle çalışan, sayıca kabarık bir tarım proletaryası oluşur. Ama [sayfa 109] toprağı tekeline alan kapitalist işletmeler, giderek makine kullanmaya başlarlar. Tarımsal emek-gücü talebi, mutlak olarak azalır. Tarım işçileri, açlıktan ölmemek için kentlere, işçi sitelerine gelirler ve orada işsizler ordusu kabardıkça kabarır.
      Nispi nüfus fazlalığının atıl şekli, sürekli işçi olmayan işçi yığını içinde yerleşmiştir (ev işi, günlük iş vb.). İşçilerin yaşam düzeyleri, işçi sınıfının ortalama yaşam düzeyinden hissedilir derecede düşüktür.
      Bu başlıca şekiller dışında, nispi nüfus fazlalığının düşük bir kategorisi daha vardır. Bunlar, serseriler, dilenciler, katiller, hırsızlar, ve benzerleridir.
      Kapitalizm geliştikçe, nispi nüfus fazlalığı da artar. İşsizlik; kapitalist rejimde kaçınılmaz bir olgudur. Bu nedenle, işsizliğin varlığını ve oluş nedenlerini açıklama görevi de burjuva ekonomistlerine düşer.
     

Malthus'un İnsandan-Kaçma (Misantropie) "Teori"si

     
      Buıjuva ekonomistlerinin çoğu, işsizliği ve sefaleti, doğanın ölümsüz yasalarıyla açıklamaya yeltenirler. Bu ekonomistler arasında, İngiliz papazı Malthus, 1798'de, en gerici teorilerden birisini önermiştir.
      Malthus tarafından formüle bağlanan bu tez, şunu iddia eder: insan toplumunun başlangıcından bu yana, nüfus, geometrik bir ilerlemeye (1, 2, 4, 8, vb.) göre, ve geçim araçları ise doğal zenginliklerin sınırlı olması sonucu, aritmetik bir ilerlemeye (1, 2, 3, 4, vb.) göre artar. Malthus'a göre, kalabalık halk yığınları, bu dünyaya "çok fazla" gelmektedir: bunlar ne iş bulabilirler, ne de yiyecek. Malthus bu sonucu, yanlış istatistik hesapları üzerine kurmuştur.
      Malthus'un bu "teori"sini, bütün saçmalığına karşın burjuvazi, büyük bir sevinç ve esrime içinde kabul etti. Çünkü bu teori, kapitalizmin bütün kötülüklerini haklı göstermeye elverişliydi. İşsizlik, işçi sınıfının sayısının mutlak olarak aşırı hızla çoğalmasına yoruluyordu. Sefalet, doyurulacak [sayfa 110] boğazın fazlalığı ve geçim araçlarının kıtlığı ile açıklanıyordu. Malthus'a göre, proletarya, işsizlikten de, sefalet ve açlıktan da kurtulabilirdi. Ama bu, kapitalist düzenin değiştirilmesiyle değil, evlenmekten kaçınmak ve doğumu yapay yollarla önlemekle olabilirdi. Bundan başka, Malthus, savaş, salgın hastalık vb. gibi afetleri, insanlık için bir iyilik olarak kabul ediyordu. Çünkü, diyordu, bu afetler, "fazla" nüfusu yokedip geçim araçları miktarına uygun hale indirir.
      Bütün ilericiler, Malthus "öğretisine" karşı savaşıma giriştiler. Ürkürük (misanthrope) maltusçuluğa karşı kuvvetle savaşanlar arasında Çernişevski, Pissarev gibi Rus devrimci-demokratlarını belirtmek gerekir.
      Malthus'un uydurmaları, Marx tarafından sermaye birikimi teorisinde iyiden iyiye açığa çıkarılmıştır. Bununla birlikte, maltusçuluk, kapitalist dünyada, öncelikle Birleşik Amerika'da bugüne kadar fazlasıyla tutuldu. Amerika'da, bu amaçla, Kurtuluş Yolu adıyla bir kitap yayınlandı. Burada, yazar Vogt, dünyada yalnızca 500 ila 900 milyon insanın yaşayabileceğini ileri sürüyor ve bütün "fazla insanların" yokedilmesini öneriyordu. Cook'un kitabı olan İnsanın Dölverimi Bugünün Bir İkilemidir ise, nüfus artışının insanın varlığı için tehlikeli olduğunu ileri sürer.
      Kapitalist rejimde, işsizliğin, sefalet ve açlığın gerçek nedeni, marksizm-leninizmin kurucuları tarafından bilimsel olarak tanıtlanmıştır. Emekçi yığınların işsizlik, açlık ve sefaletini doğuran, sermaye biriktirme tutkusuyla, kapitalist üretim biçimidir. Bu kötülüklerden kurtulmak için, kapitalizmin devrim yolu ile kaldırılması gerekir. Sosyalist ülkelerin evrimi buna tanıklık etmektedir.
     

2- KAPİTALİST BİRİKİMİN GENEL YASASI

Kapitalist Birikimin Genel Yasası Nedir?

     
      İşçi sınıfının durumunun ağırlaşması ve işsizliğin yaygınlaşması, doğa yasalarıyla değil, kapitalist üretim yasalarıyla [sayfa 111] açıklanır. Marx, şöyle yazıyordu: "Toplumsal servet, işleyen sermaye, bu sermayenin büyüme ölçüsü ile hızı ve dolayısıyla, proletaryanın mutlak kitlesi ve emeğin üretkenliği ne kadar büyük olursa, yedek sanayi ordusu da o kadar büyük olur. ... Ama, bu yedek ordunun faal orduya oranı ne kadar büyükse, sefaleti, çalışma sırasında katlandığı ıstırapla ters orantılı olan toplam artı-nüfusun kitlesi de o kadar büyük olur. Ensonu, işçi sınıfının düşkünler tabakası ile yedek sanayi ordusu ne kadar yoğun olursa, resmi yoksulluk da o kadar yaygın olur. Bu, kapitalist birikimin mutlak genel yasasıdır." (Karl Marks, Kapital, Birinci Cilt, s. 661.)
      Böylece, kapitalist birikimin genel yasası: bir uçta zenginliğin büyümesini belirleyen sermayenin birikmesidir, --ki kapitalist sınıfın elinde toplanır-- bir uçta da işçi sınıfının yanında bulunan ve durmadan büyüyen işsizlik ve yaşamın güvensizliğidir.
      Kapitalist birikimin genel yasası, kapitalizmin temel ekonomik yasasının, artı-değer yasasının etkisinin somut bir belirtisidir. Açıkçası, artı-değer elde etme yarışı giderek zenginliklerin birikimine, lükse, asalaklığa, burjuvazinin israfına varır. Zenginliklerin birikimi burjuvazide toplandıkça, işsizler ordusunun sayısı da çoğalır. İş tutan işçilerin sömürü derecesi yükseldikçe onların maddi durumu da gittikçe kötüleşir. Bunun içindir ki, sermaye birikimi ile proletaryanın yoksullaşması, kapitalist toplumun birbirinden ayrılmaz iki yönüdür.
     

Proletaryanın Durumunun Nispi ve Mutlak Kötüleşmesi

     
      Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte, proletaryanın nispi yoksullaşması da ortaya çıktı. Bu durum, toplumsal zenginlik arttıkça, toplumda yeni yaratılan değerden (yani ulusal gelirden) işçinin aldığı payın azaldığını, kapitalistlere düşen payın da arttığını gösterir.
      İşçi sınıfının durumunun sürekli olarak nispi yoksullaşmasını [sayfa 112] açıkça gösteren örnek, özellikle Amerika, İngiltere gibi ileri kapitalist ülkelerde ortaya çıkmıştır. Örneğin 1890'da ABD'nin ulusal gelirinde emekçilerin payı %56'ydı; 1923'te %54; bugün ise %50'den daha azdır.
      Ama işçi sınıfının ulusal gelirden aldığı pay azalırken, kapitalistlerin payı devamlı olarak artmaktadır. "ABD'de kapitalist sınıflar ulusal gelirin yarısından fazlasına sahip oluyorlar, oysa ülke nüfusunun hemen hemen onda-birini temsil etmektedirler."
      İşçi sınıfının nispi yoksullaşması, işçi sınıfının zararına, kapitalistlerin yararına olan ücret ile kâr arasında mevcut oran değişikliğiyle ifade edilir.
      Kapitalist birikimin genel yasasında, işçi sınıfının maddi durumunun mutlak kötüleşmesi eğilimi yanında, işçi sınıfının mutlak yoksullaşması da vardır.
      Kapitalist rejimde güvensizlik, işçinin nasibidir. Sermaye birikimi, sürekli olarak ücretli işçi üretir, onu, bir sömürü nesnesi haline getirmek üzere, emek pazarına sürer. Bir yandan, işçi sınıfının büyük bir bölümünü aşırı çalışmaya, korkunç bir sömürüye mahkum eder; öbür yandan da önemli miktarda bir işsiz ordusu yaratır.
      Mutlak yoksullaşma
, işçilerin çalışma ve yaşam koşullarının ağırlaşması demektir: gerçek ücret düşer, yaşam pahalanır, işsiz ordusu, kırlarda olduğu gibi kentlerde de kabarır, emek (çalışma) yeğinleşir, konut koşulları çekilmez hale gelir, vb.. Bu etkenlerden bazılarını inceleyelim.
      Kapitalist ülkelerde yaşam, daha pahalı oluyor. Örneğin, Birleşik Devletler'de yaşam pahalılığı göstergesi 1947-1949'larda 100 alınırsa, 1950'de 103, 1955'te 115 ve 1960'ta 126,4. Demek ki, 1 Ocak 1961'de yaşam pahalılığı, Birleşik Amerika'da 1947'ye oranla %26,4 artmıştır.
      Heller Komisyonunun verilerine göre, 1954'te, ABD'de, dört kişilik bir ailenin yıllık bütçesi (asgari gelir), 5.335 dolar olarak hesaplanmıştır. Ama aynı yıl içinde Amerikan [sayfa 113] ailelerinin %32'sinin yıllık geliri ise 3.000 doların altındaydı. Amerikan ailelerinin %31'inin geliri ise 3.000-5.000 dolardı. Demek ki, 1954'te Amerikan ailelerinin %63'ü, asgari gelirin altında bir gelire sahipti. 1961'de Heller bütçesi, daha o zaman yıllık 6.826 doları temsil ediyordu. Hemen hemen vasıflı işçi ailelerinin %53'ünün, yarı-vasıflı işçi ailelerinin %67'sinin, vasıfsız işçi ailelerinin %85'inin ve tarım işçileri ailelerinin %94'ünün, asgari gelirin altında bir yıllık geliri vardı. Vasıfsız işçi ailelerinin üçte-biri ve tarım işçileri ailelerinin yaklaşık dörtte-üçü, ancak bu asgari gelirin yarısını kazanıyordu.
      Eğer Büyük Britanya'daki yaşam pahalılığı göstergesini 1938'de 100 olarak alırsak, bu rakam, 1950'de 185 ve 1955'te 246'ya yükselmiştir. Böylece, 1938 ile 1955 arası yaşam pahalılığı iki-buçuk kat artmış oluyor. Bu artış hareketi, 1955'ten sonra da devam etmiştir. 1956'daki yaşam pahalılığı göstergesini 100 olarak alırsak, gösterge, 1958'de 109 ve 1960'ta 110,7'dir.
      İşsizliğin artması
, kapitalist rejimde işçi sınıfının mutlak yoksullaşması eğiliminde olağanüstü önem taşıyan bir etkendir. Kapitalist ülkelerde işsizlik, kesintisiz, süreğen bir durum almıştır. Tam işsizlere, milyonlarca kısmi işsiz katılmıştır. ABD'de, İkinci Dünya Savaşından sonra, tam işsizlerin sayısı 2-3 milyon, 1962'de ise, 4 milyondan fazlaydı. Bundan başka, her yıl için 10 milyona yakın kısmi işsiz hesap edilmiştir.
      Yoksulluklar, acılar, yalnızca işsizlerin yazgısı değildir. İşsizlik, tüm işçi sınıfının durumunu kötüleştirir. Çünkü kapitalistler, bundan yararlanarak, çalıştırdıkları işçilerin ücretlerini düşürürler.
      İşçi sınıfının yaşam düzeyinin düşme belirtilerinden biri de kapitalist işletmelerde emeğin gittikçe yeğinleşmesidir. İş güvenliğinin yetersizliği ve emek yeğinleşmesinin aşırılığı nedeniyle, iş kazaları da gittikçe artmaktadır. Örneğin, Amerikan fabrikalarında, her üç dakikada ya bir ölüm ya da bir sakatlanma olayı ve her on saniyede bir iş kazası olur. [sayfa 114] Resmi istatistiklere göre, 1950 ile 1960 yılları arasında, Birleşik Amerika'da 22 milyon iş kazası olmuştur, yani yılda 2 milyon.
      Mutlak yoksullaşma eğilimini tahlil ederken emperyalizmin sefalet ve yüksek ölüm oranından başka miras bırakmadığı sömürge ve bağımlı ülkelerdeki emekçilerin durumunu; tüm kapitalist ülkelerdeki zanaatçı ve köylü yığınlarının yoksullaşmasını ve yıkılıp gitmesini de hesaba katmak gerekir.
      İşte, kapitalist ülkelerdeki yoksullaşma etkenlerinden bazıları kısaca bunlardır.
      Mutlak yoksullaşmadan, işçilerin yaşam düzeyinin yıldan yıla, günden güne sürekli ve genel bir düşmesi anlaşılmamalıdır. Kapitalist dünya ekonomisinin tümü içinde bu düzey düşerken, şu ya da bu ülkede, ya da birçok ülkede, bu düzey yükselebilir. Kapitalist ülkelerde emekçilerin durumunu değerlendirirken, işçi sınıfının şu ya da bu şekilde maddi düzeyinin, burjuvazi ile proletaryanın güçleri arasındaki ilişki tarafından belirlenmiş olduğunu unutmamak gerekir. Kapitalizmin bütün tarihi boyunca, işçiler, kendi varlık koşullarını iyileştirme uğruna inançla savaşmışlardır. Bu, işçi sınıfının yaşam düzeyinin düşmesini dizginleyen bir etkendir.
      Kapitalist dünyada, grev hareketi, yıldan yıla yaygınlaşıyor. ABD'de grev hareketi, özel bir genişleme gösterir. İkinci Dünya Savaşı öncesinin on yılı ile (1931-1940) savaş sonrasının on yılını (1946-1955) kıyaslayarak, grev sayısını 22.021'den 43.159'a, grevci sayısının 9,5 milyondan 26,5 milyona; kaydedilen işgünü toplamının 145 milyondan 434 milyona çıktığını saptarız. 1962'de, ABD'de, yaklaşık 1,5 milyondan fazla işçinin katıldığı 3.500 grev yapıldı. Grevler giderek daha inatçı ve daima daha uzun süreli oluyor.
      Bütün kapitalist dünyada grevlere katılan işçi ve hizmetlilerin sayısı, (1956'da) 14 milyondan 1960'ta 54 milyona çıkmıştır, yani hemen hemen 4 kat fazla. İşçi sınıfı gittikçe yoğun bir politik etkinlik gösteriyor. 1958'de, bütün kapitalist dünyada, politik grevlere katılan grevcilerin oranı yaklaşık [sayfa 115] %43 iken, 1960'ta bu oran, %75'e yaklaşmıştır.
      Burjuva ve sağ sosyalist ekonomistler, kapitalizmi iyi göstermek kaygısıyla bir yığın "teoriler" ileri sürerek, kapitalist rejimdeki emekçi yığınların mutlak ve nispi yoksullaşması üzerine marksist-leninist teoriyi yalanlama çabasına koyuldular.
      Son zamanların yaygın teorilerinden en uydurma olanı, "halk kapitalizmi" teorisidir. Şimdi bu, emperyalizmin emekçi yığınları aldatmakta kullandığı resmi teori olmuştur. Böylece, örneğin, Birleşik Amerika'da resmi bir danışma ajansı, bu uydurma teoriyi yayma görevini üstlenmiştir. Bu örgütün yöneticilerinden birine göre, "halk kapitalizmi"nin bugünkü Amerikan kapitalizmi ile Marx ın sözünü ettiği 100 yıl önceki Avrupa kapitalizmi arasındaki farkı gösteren bir terim olması çok önemlidir.
      "Halk kapitalizmi" teorisinin propogandacılarına göre, kapitalist düzende, işçi ücretleri öylesine hızlı artar ki, işçilerle kapitalistler arasındaki sınıf farkları tamamen silinir. İşçi, kendi ücretiyle bir araba, bir ev, hisse senetleri satın alır, para biriktirir, birçok işletmelerin kârlarına katılır. Savunucularının iddiasına göre "halk kapitalizmi", zenginler ile yoksulların yaşam tarzı arasındaki uçurumu azaltarak "gelirlerde devrim yapar"; maddi mallar, toplum üyeleri arasında, eşit şekilde üleşilir. Bunun sonucu olarak, eşitlik, uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarının yerine geçer, ve onlara göre marksizm-leninizmin sınıf savaşımı teorisi artık zorunlu olmaktan çıkar, çünkü, her işçi eğer çalışkansa ve para biriktirirse kapitalist haline gelebilir.
      Bununla birlikte çürütülemez olgular, "halk kapitalizmi" teorisinin aldatıcı niteliğini gösterir. Bunun en iyi tanıtı, grev hareketinin genişlemesidir. "Toplumsal barışı", "sınıflar uyumunu" ileri sürenler, kendi sınıf çıkarları için emekçileri savaşımdan vazgeçirmek amacıyla, işçi hareketi içinde bölünmeyi kışkırtmak için, işçi sınıfını silahsızlandırmak ve onu devrimci savaşım olmadan da kapitalist sistemin kötülüklerinin yokedilebileceğine inandırmak için tanıtlanamaz [sayfa 116] olanı tanıtlamaya çalışıyorlar.
     

Kapitalist Birikimin Tarihsel Eğilimi

     
      Sermaye birikimini bütün yönleriyle tahlil ettikten sonra Marx, kapitalist birikimin tarihsel eğilimini ortaya koyar.
      Kapitalist mülkiyetin çıkış noktası, küçük üreticilerin özel mülkiyetidir. Feodal rejimde, küçük meta ekonomisi parçalanmaya ve kapitalist öğeler belirmeye başladı. Ama bu parçalanma süreci çok yavaş oldu. Ancak sermayenin ilkel birikim döneminde küçük üreticinin kabaca soyulmasıyla parçalanma süreci tamamlandı. Sonuç: kapitalist mülkiyet egemen duruma geldi.
      Üretim araçlarının tastamam özel mülkiyeti üzerine kurulan burjuva üretim ilişkileri, gelişmesinin ilk aşamasında üretici güçlerin hızlı ilerlemesine katkıda bulunmuştur: malzemenin artmasına, yüzlerce ve binlerce işçinin bir yerde toplaşmasına yardım etti; üretim toplumsal bir nitelik kazandı.
      Üretimin bu toplumsal niteliği, kapitalizme bağlı ekonomik yasaların etkisi ile daha da belirginlik kazanır. Kapitalizmin temel ekonomik yasası --artı-değer yasası--, işçi sınıfının gittikçe artan sömürülmesini ve, bu temel üzerinde, sermayenin gittikçe büyüyen birikimini belirler. Sermayenin organik bileşimini artıran da, üretimi merkezileştiren de, sermayenin bu birikim sürecidir.
      Üretimin toplumsallaşması süreci, sermaye kodamanlarının sayıca sürekli azalmasıyla atbaşı gider; sermaye kodamanları, toplumsal servetin giderek dikkate değer bir miktarını ellerinde toplar ve milyonlarca emekçinin kolektif emeğinin ürünlerini maledinirler.
      Kapitalizm ilerleyip geliştikçe üretim sürecinin toplumsal niteliği ile özel mülkiyetin kapitalist biçimi arasındaki çelişki artar ve özel mülkiyet, üretici güçlerin gelişmesine bir engel haline gelir.
      Emeğin sermaye yolu ile toplumsallaşması kapitalizmin [sayfa 117] ortadan kalkmasının nesnel öncüllerini hazırlar. Ama kapitalizmin iç yasalarının eylemi de, bu ortadan kalkmanın öznel öncüllerini yaratır. Sermayenin artmasıyla, üretimin merkezileşmesi, aynı zamanda olur. İşçi sınıfı sayıca kabarır ve aynı kapitalist üretim mekanizması ile biraraya gelir, örgütlenir ve yeni, sosyalist toplumda üretimin yönetici rolüne kendini hazırlar. Kapitalist birikim sırasında işsizlik büyür, işçi sınıfının durumu ağırlaşır. Savaşımın güçlenmesi de buradan gelir. İşçi sınıfı, sefaletten ve açlıktan, sömürüden ve kölelikten kurtulmak için izlenecek tek yolun, devrim sonucu kapitalizmi kaldırmak olduğunu giderek daha iyi anlar.
      Böylece, kapitalizm, kendi yokoluşunun nesnel ve öznel öncüllerini kendisi hazırlar. Kapitalist birikimin tarihsel eğilimi işte budur; özel mülkiyeti kamulaştırmak, kapitalizmi ortadan kaldırmak ue sosyalizmin zaferini sağlamak için gerekli bütün koşulları bu eğilim hazırlar.
      Kapitalizmin kaçınılmaz yokoluşu, tarihsel gelişmenin bütün akışıyla doğrulanmış bulunuyor. Böylece, 1917'de, Rus işçi sınıfı, yoksul köylülük ile sıkı ittifak halinde, ve başında Lenin'in bulunduğu Komünist Partisi öncülüğünde, Büyük Sosyalist Ekim Devrimini tamamladı. Devrimci dönüşümler sırasında, Sovyet ülkelerinin işçi sınıfı, burjuvaziyi mülksüzleştirdi, üretim araçlarının özel mülkiyetini tasfiye etti ve onun yerine üretim araçlarının toplumsal sosyalist mülkiyetini getirdi. Bundan dolayı, toplum üyeleri arasında yeni üretim ilişkileri, her türlü sömürüden kurtulmuş insanlar arasında elbirliği ve sosyalist yardımlaşma ilişkileri de ortaya çıkmış bulunmaktadır. [sayfa 118]
      İkinci Dünya Savaşından sonra, ekonomik ve toplumsal büyük dönüşümler yoluna, bugün sosyalizmi başarıyla kurmakta olan başka birçok ülke halkları da girmiştir.
     
       

BEŞİNCİ BÖLÜM
ARTI-DEĞERİN KARA DÖNÜŞMESİ VE ÇEŞİTLİ
SÖMÜRÜCÜ GRUPLAR ARASINDA DAĞILIMI

1- SERMAYENİN FARKLI ŞEKİLLERE GİRMESİ

     
      Daha önceki bölümlerde, proletarya ile sanayi burjuvazisi arasındaki ilişkileri irdelemiştik. Öteki sömürücü gruplar olan ticari burjuvazinin, bankacıların, tarım kapitalistlerinin, büyük toprak sahiplerinin de bulunduğu olgusunu hesaba katmamıştık. Bunların tümü de işçi sınıfının sömürülmesine katılırlar ve işçiler tarafından yaratılan artı-değeri kendi aralarında paylaşırlar. Burjuvaziyi, birbirinden farklı gruplara bölen nedenler de, aynı kapitalist üretim koşullarında aranmalıdır.
     

Sermaye Hareketi

     
      Sermaye, devamlı hareket halindedir. Hareketin durması ya da yavaşlaması, kapitaliste giden artı-değerin azalması [sayfa 119] ya da tamamen yokolması demektir.
      Kendi evrimi sırasında sermaye, birçok aşamalardan geçer ve farklı şekiller alır.
      Birinci aşamada
, sermaye, para şeklinde dolaşım alanında görev yapar. Kapitalist, bu para ile, kapitalist üretim sürecini hazırlayan üretim araçları ve emek-gücü satın alır. Bu aşamada sermaye hareketi, aşağıdaki formülle gösterilebilir.
     
      P--M (E--Üa)
     
      (P-para, M-meta, E-emek-gücü, Üa üretim araçları.)
      Böylece, sermaye, birinci aşamada para şeklinden bir başka şekle, üretici sermaye şekline geçer.
      İkinci aşamada
, sermaye, üretim alanında görev yapar. Burada, ücretli işçilerle üretim araçlarının birleştiği görülür. İşçilerin emeği, artı-değer dahil, yeni bir değer içeren, yeni metalar üretir. Bu aşamada sermayenin hareketi şu formülle ifade edilir:
     
      M (E--Üa) Ü ... M'
     
      Böylece, bu aşamada, sermaye, üretici şeklinden meta şekline geçer.
      Üçüncü aşamada
, sermaye, dolaşım alanında, yeniden görev yapar. Burada, üretilmiş metalar paraya çevrilir. Ticari sermaye, para-sermayeye dönüşür. Bu aşamada sermayenin hareketi şu şekilde gösterilir:
     
      M'--P'
     
      Böylece hareketine para şeklinde başlayan sermaye yeniden para şekline döner. Ama kapitalist, ilk yatırdığı sermayeden [sayfa 120] daha fazla para alır.
      Sermayenin hareketi şu formülle gösterilebilir:
     
      P--M (E--Üa) ... Ü ... M' ... P'
     
      Sermayenin bu hareketi, yani sermayenin ardarda bir şekilden ötekine dönmesi ve üç aşamadan geçmesi, sermayenin devri (rotation) adını alır.
      Sermayenin devri, iki dolaşım ve bir üretim aşamasına bölünür. Bundan dolayı, kapitalist yeniden-üretim, dolaşım süreci ile üretim sürecinin bağlanmasını gösterir. Bununla birlikte, üretim ile dolaşım her ne kadar bir bütün oluşturursa da, kesin rol üretimdedir. Çünkü, artı-değer, açık olarak, üretimde yaratılmıştır.
     

Farklı Sermaye Şekilleri ve Kapitalist Gruplar

     
      Sanayi sermayesinin devri içinde geçirdiği üç aşamaya üç sermaye şekli tekabül eder: para şekli, üretken şekli ve meta şekli. Kapitalizm geliştikçe sermayenin her türü de kendi kişiliğini buldu. Ticaret ve kredi alanlarında bağımsız şekilde görev yapmaya başlayan ticari sermaye ve ikraz sermayesi, üretime bağlanan sermayeden ayrıldı. Sermayenin bu farklı şekilleri, burjuvazinin farklı gruplarına tekabül eder: sanayiciler, tüccarlar, bankacılar.
      Sanayici kapitalistlerin görevi, doğrudan doğruya işçi sınıfının artı-emeğini, artı-değeri kendine maletmekten ibarettir. Tüccar kapitalistlerin görevi, meta-sermayeyi, para-sermayeye çevirmekten ibarettir. İkrazcı kapitalistlerin görevi, para-sermayeyi toplamaktan ve gerekli yere yatırmaktan ibarettir. Her kapitalist grup, işçi sınıfının yaratmış olduğu artı-değerden payını alır. [sayfa 121] (Burada belirtilen burjuva gruplarından ayrı olarak tarım kapitalistleri de vardır. İlke olarak, bunları, sanayi kapitalistlerinden farklı bir grup olarak almaya gerek yoktur.)
      Bu grup kapitalistlere paralel olarak, sömürücü sınıfa dahil bir başka grup daha vardır: bunlar, toprak sahipleridir. En önemli üretim araçlarından biri olan toprağın sahibi olduklarından, bunlar, kapitalist toplum içinde özel bir yer tutarlar. Bunlar da artı-değerin toplam kitlesinden kendi paylarını alırlar.
      Toplumsal sermayenin, bağımsız sermayeler olarak, sanayici, tüccar ve ikraz sermayesi olarak farklı bölümlerde özelleştirilmesi ve büyük toprak sahiplerinin varlığı, sömürücüler arasında, artı-değere sahip çıkma uğruna aşırı bir rekabete neden olmaktadır. Her kapitalist tarafından sahip çıkılan artı-değer, kâr şeklini alır. Sanayici kapitalistler sanayici kârı, tüccarlar ticari kâr, bankacılar faiz, büyük toprak sahipleri de toprak rantı alırlar.
     

2- ORTALAMA KÂR VE ÜRETİM FİYATI
     

Üretim Giderleri ve Kâr Oranı

     
      Kapitalist işletmede üretilen metaın değeri üç bölüm içerir: 1) s-- değişmeyen sermaye değeri (makinelerin, binaların değerinin bir kısmı, hammaddelerin, yakıtın, vb. değeri); 2) d-- değişen sermaye değeri ve 3) a-- artı-değer.
      Bu üç bölümden, kapitalist, ancak ilk ikisini ödemiştir ve kapitaliste göre üretim harcamaları bunlardır. Bu yüzden, kapitalist üretim harcamalarını, değişmeyen sermaye şekline giren giderlerle değişen sermaye şekline giren giderler (s+d) oluşturur.
      Kapitalist, kendi işletmesinde üretilen metaı sattığı zaman, artı-değer, kapitalist üretim harcamaları üstünde bir fazlalık olarak görünür. Kapitalist, işletmesinin verimliliğini belirlerken, bu fazlalığı, üretime bağlanmış ya da önceden yatırılmış sermayeye bağlar, yani üretim harcamalarından sayar. Sermaye toplamına katılan artı-değer kâr şeklinde ortaya çıkar. Kâr, üretime bağlanmış sermaye toplamına oranı içinde gözönüne alınan artı-değerdir ve sermayeden doğmuş [sayfa 122] bir şey gibi görünür. Gerçekte, kâr bir artı-değer meydana getirir ve ancak sermayenin değişen bölümü tarafından doğurulur. Bundan dolayı, Marx, kârı, artı-değerin değişmiş şekli olarak niteler.
      Kapitalist işletmenin verimlilik derecesi, kâr oranı ile ölçülür. Kâr oranı, artı-değerin üretime bağlanan sermaye toplamına oranıdır ve yüzde ile ifade edilir. Örneğin, yatırılan sermaye (s+d) 200.000 dolar ise, (160.000s+40.000d), ve artı-değer (a) yılda 40.000 dolar olmuşsa, kâr oranı (k') şudur:
     
      k'=a/(s+d) xı %100=40.000/200.000 x %100=%20
     
      Kâr oranı ile artı-değer oranını da birbirinden ayırdetmek gerekir. Bir ve aynı işletmede kâr oranı, daima artı-değer oranından düşüktür. Bu durumda artı-değer oranı (a') şöyle ifade edilir:
     
      a/d x %100=40.000/40.000 x %100=%100
     
      Kâr oranı, kapitalist üretimin devindirici gücüdür. Kapitalist sistemdeki kâr oranının rolü üzerine, İngiliz sendikacı ve yayımcısı İ. J. Dunning, ısrarla şunu der: "Güvenli bir yüzde 10 kâr ile her yerde çalışmaya razıdır; kesin yüzde 20, iştahını kabartır; yüzde 50, küstahlaştırır, yüzde 100, bütün insani yasaları ayaklar altına aldırır; yüzde 300 kâr ile, sahibini astırma olasılığı bile olsa, işlemeyeceği cinayet, atılamayacağı tehlike yoktur." (K. Marks, Kapital, Birinci Cilt, s. 779 (67 nolu dipnot).)
      Bu ayırdedici özellik, modern kapitalistlerin pratik tutumlarıyla tamamen doğrulanmıştır. Amerikan milyarderleri Morgan, Rockefeller, Dupont ve benzerlerinin zenginlik ve kudretleri, insanlığın bütün yasalarını ve bütün haklarını çiğneyerek kurulmuş ve ayakta tutulmuştur. [sayfa 123]
     

Ortalama Kâr Oranının Oluşumu ve Üretim Fiyatı

     
      Kapitalist ekonomi, her çeşit meta üreten, farklı birçok işletmeden oluşmuştur. Aynı cins meta üretimi yapan işletmeler, benzemez koşullar içinde çalışırlar. Bu işletmeler, birbirlerinden üretim oranları, teknik donatım düzeyi ve üretim organizasyonları bakımından ayrılırlar. Sonra, farklı işletmeler tarafından üretilen metaların bireysel değerleri de aynı değildir. Ama bir sanayi dalındaki, yani tek ve aynı bir daldaki kapitalistler arasındaki rekabetin sonu, meta fiyatlarının, kendi üretimleri için bireysel emek giderleriyle de, kendi bireysel değerleriyle de değil, ama bu metaların pazardaki değeriyle (toplumsal değer) ölçülmesine varır.
      Metaların fiyatı, onların pazar değeriyle belirlenmiş olduğundan, emek üretkenliği yüksek, daha iyi donatılmış işletmeler daha elverişli bir durumda olur. Dolayısıyla, ek bir kâr ya da fazla-kâr sağlarlar. Ama serbest rekabet olduğu için, bu durum hep böyle kalmaz. Yüksek kâr, herkesi kendine çeker. Üretim tekniği daha geri olan işletme sahibi kapitalistler, araç ve gereçlerini yetkinleştirerek, üretim tekniğini daha modern hale getirmeye çalışırlar, işçilerin çalışmalarını yeğinleştirip, verimliliği artırırlar. Bundan şu sonuç çıkar ki, bu işletmelerde ürünlerin değeri, ilerlemiş işletmelerdeki bireysel değerin düzeyine düşer ve bu değer, artık toplumsal değer, pazar değeri haline gelir. Fazla-kar kaybolur. Ama yeni teknik yetkinleşmeler, yukarda sözü geçen ya da başka işletmelerin bir fazla-kar elde etmeleri için gerekli koşulları yeni baştan yaratır.
      Sanayi kollarının kendi aralarındaki iç rekabete paralel olarak, kapitalist toplum içinde, bir de sanayiler arası bir rekabet, yani üretimin çeşitli kollarına sermaye yatırmış kapitalistler arasındaki rekabet vardır. Bu tür rekabetin sonu, çeşitli kollardaki kâr oranlarının birbirine eşit kâr elde etmesine varır.
      Kapitalistler arasındaki kâr oranlarının birbirine eşit duruma nasıl geldiğini görelim. Toplum içinde üç sanayi [sayfa 124] kolu olduğunu kabul edelim. Bunlar, deri ve kösele, dokuma ve makine yapımı olsun. Bu kollara aynı önemde, ama organik bileşimleri birbirlerinden farklı sermayeler yatırılmıştır. Bu kollardan herbiri için yatırılan sermaye büyüklüğünün 100 birime eşit olduğunu kabul edelim (örneğin, milyar dolar). Deri ve kösele sanayii için 70 birim değişmeyen sermaye ve 30 birim değişen sermaye; dokuma sanayii için 80 birim değişmeyen sermaye ve 20 birim değişen sermaye olarak hesaplansın; makine yapımı sermayesi de 90 birim ile 10 birim olsun. Bu işkollarından herbirinde, artı-değer oranını da %100'e eşit varsayalım. Bu demektir ki, deri ve köselede 30 birim, dokumada 20 birim ve makine yapımında 10 birim artı-değer üretilmiş olacaktır. Birinci işkolundaki metaların değeri 130'a, ikinci işkolundaki metaların değeri 120'ye, üçüncü işkolundaki metaların değeri 110'a eşittir; ve üç işkolundaki metaların değeri 360 birim olur.
      Eğer, metaların kendi değerlerine satıldığı varsayılırsa, deri ve köselede kâr oranı %30, dokumada %20 ve makine yapımında %10'dur. Bu durum, deri ve kösele kapitalistleri için elverişli, ama makine yapımı kapitalistleri için elverişsizdir. Kâr elde etme yarışında, makine yapımı kapitalistleri, makine yapımındaki sermayelerini deri ve kösele sanayiine aktarırlar. Bu sermaye akını sonucu, deri ve kösele sanayii, talepten fazla meta üretecektir. Bunu takiben de fiyatlar ve daha sonra da kâr oranı, örneğin %20'ye kadar, düşecektir.
      Aynı zamanda, makine yapımındaki üretim azalacak, oysa talep eskisi gibi kalacaktır. Arz ve talep arasındaki oran değişimi işletmecilere, fiyatları yükseltme fırsatı verecektir. Sonuç olarak, kâr oranı, örneğin %10'dan %20'ye yükselecektir.
      Böylece sermayelerin bir işkolundan diğer bir işkoluna aktarılması, farklı kâr oranlarını bir ortalama kâr oranına götürür. Ortalama kâr oranı, farklı üretim dallarına yatırılan eşit büyüklükte sermayeler için eşit bir kâr sağlar. Ortalama kar oranının oluşmasıyla, metalar, artık kendi değerleriyle [sayfa 125] (s+d+a) değil, üretim giderleri ve ortalama kârın meydana getirdiği fiyatla (s+d+k) satılırlar. Metaın üretim giderleri artı ortalama kâra eşit fiyata üretim fiyatı denir.
      Farklı kâr oranlarının ortalama bir orana eşitlenmesi, ürün fiyatının oluşması, aşağıdaki tabloda gösterilmiştir:
     
 

Sermayenin Organik Bileşimi

Artı-değer Oranı

Artı-Değer (a)

Kâr Oranı

Meta değeri

Kâr Ortalaması

Ürün Fiyatı

Ürüh Fişatı ile Değer arasındaki değişim

Deri ve Kösele

70s+30d

%100

30

30

130

20

120

-10

Dokuma

80s+20d

%100

20

20

120

20

120

0

Makine Yapım

90s+10d

%100

10

10

110

20

120

+10

Toplam

240s+60d

100

60

20

360

20

360

-


     
      Tabloda gösterildiği gibi, farklı kâr oranları, ortalama bir orana getirilmiştir. Ürün fiyatı, meta değerinin dışına çıkmıştır. Şu işkolunda değerin üstüne yükselmiş, bu işkolunda değerin altına düşmüştür.
      Sermayenin organik bileşimi düşük olan işkollarında (örneğimizde, deri ve kösele sanayileri sözkonusudur) ürün fiyatı değerin altında bulunur ve kâr, üretilen artı-değerden düşüktür. Sermayenin organik bileşimi ortalama olan işkollarında, ürün fiyatları ile değer ve kâr ile artı-değer uyuşur. Sermayenin organik bileşimi yüksek olan işkollarında (örneğimizde, makine yapımı sözkonusudur), ürün fiyatları değerden ve kâr da artı-değerden yüksektir. Ürün fiyatının değer üzerindeki bu fazlalığı, sermayenin organik bileşimi düşük olan sanayi kollarında, işçiler tarafından yaratılmıştır. Ama buna, sermayenin organik bileşimi yüksek olan işkollarındaki kapitalistler sahip çıkar.
      Bundan dolayıdır ki, işçiler, yalnız kendilerini istihdam eden kapitalistler tarafından değil, kapitalist sınıfın tümü [sayfa 126] tarafından sömürülmüş olurlar. Bütün kapitalist sınıfın, işçilerin sömürülme derecesini artırmakta yararı vardır, çünkü bu, ortalama kâr oranının artmasına varacaktır. Kapitalistlerin proletaryaya karşı sınıf savaşımında tek cephe kurmaları buradan gelir. Tüm kapitalist sınıf tarafından sömürülmekte olan işçi sınıfı da, sınıf dayanışmasını aynı şekilde uygulamak ve tek cephe kurmak zorundadır. İşçilerin kısmi çıkarları uğruna tek tek kapitalistlere karşı savaşım, sermaye boyunduruğunu, kapitalist sömürü boyunduruğunu, ancak kapitalizmi kaldırarak atabilecek olan işçi sınıfının durumunu köklü olarak değiştiremez. Bu sonuç, proletaryanın sınıf savaşımı bakımından marksist ortalama kâr oranı teorisinin önemli politik rolünü gösterir.
      Böylece, metaların, kapitalist rejimde, kendi değerleriyle değil, üretim fiyatlarıyla satıldıklarını saptamış bulunuyoruz. Bununla birlikte bu, değer yasasının çiğnendiği anlamına gelmez. Ürün fiyatı, değerin bir şekil değiştirmesinden ibarettir. Bazı kapitalistler metalarını, değerinin üzerinde, bazıları da değerinin altında fiyatlarla satarlar. Ama bütün kapitalistler, metaların değerlerinin topunu alırlar ve bütün kapitalist sınıfın kârları, toplumda meydana getirilmiş tüm artı-değer kitlesine uygun düşer. Bütün toplum ölçüsünde ürün fiyatlarının toplamı, meta değerlerinin toplamına eşittir, ve kâr kitlesi de bütün artı-değer kitlesine eşit olur. Böylece, değer yasası etkisini üretim fiyatları arasında göstermiş oluyor.
     

Kâr Oranının Düşme Eğilimi

     
      Kapitalizm geliştikçe sermayenin organik bileşimi artar. Bu, hammadde kitlesiyle işletmelerdeki makinelerin ve donatımların miktar bakımından artması demektir. İşçi sayısı da artar, ama daha yavaş olarak. Bu nedenle, değişen sermaye, değişmeyen sermayeye göre daha yavaş ilerler. Ama sermayenin organik bileşimi yükseldiği oranda, kâr oranı düşer. Bununla birlikte bu, kâr kitlesinin de aynı oranda [sayfa 127] düştüğü anlamına gelmez. İşte bir örnek: 70s+30d olarak meydana gelen 100 milyarlık toplumsal sermaye 20 yılda iki kat bir artışla 200 milyar dolara ulaşıyor. Organik bileşimi 160s+40d olmak üzere çoğalmıştır. Başlangıçta %100 bir artı-değer oranı ile kâr kitlesi 30 milyar dolara eşitti; ikinci durumda, kâr kitlesi 40 milyara eşit oldu. Aynı zamanda kâr oranı, %30'dan %20'ye düştü. kâr oranının düşmesi (sermayenin organik bileşiminin çoğalması kaçınılmaz oldukça) kaçınılmazdır. Bununla birlikte, bu düşmeyi engelleyen bir dizi etken araya girer.
      Kâr oranının düşmesini engelleyen başlıca etken, işçilerin sömürülme derecesinin yükseltilmesidir. Gene örneğimizi alalım. İkinci durumda, sömürme derecesinin %200'e eşdeğerde arttığını kabul edelim. Artık gerçekleşmiş olan kâr, 80 milyar dolar, ve kâr oranı,
     
      80/(160+40) x %100=%40 olacaktır.
     
      Böylece, işçi sınıfının sömürülme derecesinin artması, kâr oranının da artmasına varıyor.
      Kâr oranının düşmesini engelleyen öbür etkenler: ücretlerin emek-gücü değeri altına düşmesi; değişmeyen sermayede, işçilerin yaşamına ve sağlığına zararlı tasarruf fonları, vb.
      Bütün bu etkenler, kâr oranının düşmesini ortadan kaldırmak şöyle dursun, onu hafifletmekten ve ona eğilimsel bir nitelik vermekten başka bir şey yapmazlar.
      Kâr oranının düşme eğilimi, kapitalist çelişkileri önemli şekilde keskinleştirir. Proletarya ile burjuvazi arasındaki çelişki keskinleşir; burjuvazi, kâr oranının düşmesini engelleme kaygısıyla, işçi sınıfının sömürüsünü yeğinleştirir. Bu çelişkiler, sermayelerini, kâr oranı yüksek olan işkollarına kaydıran kapitalistler kampında da katmerleşir. Giderek, kapitalistler arasında azgın bir rekabet başlar. Ve sonunda, bazı kapitalistler yıkılır gider, bazıları da daha fazla zenginleşir. [sayfa 128] Çelişkiler, kapitalist güçler arasında da aynı şekilde keskinleşir. Daha yüksek bir kâr elde etmek için, sanayi bakımından gelişmiş devletlerin sermayeleri, emek-gücünün daha ucuz, sermayenin organik bileşiminin daha düşük olduğu az gelişmiş ülkelere doğru akmaya başlar.
      Kapitalist çelişkiler keskinleşirken, kâr oranının düşme eğilimi yasası, kapitalist üretim tarzının tarihsel darlığını ve onun dayanıksız niteliğini günışığına çıkarır.
     

3- TİCARİ KÂR
     

Sanayi Sermayesi ve Ticari Sermaye

     
      Artı-değer, üretim süreci içinde, işçi sınıfının emeği ile yaratılmıştır. Artı-değere, ilkin işletme sahibi olan sanayi kapitalisti sahip çıkar. Artı-değer, ticaret kapitalistleri dahil, sömürücü sınıfın bütün öteki gruplarına, sanayici kapitalistten geçerek gider. Sanayi kapitalisti, artı-değerin bir bölümünü neden tüccara bırakır? Kapitalist ekonomide, üretilen metalar, satışa çıkarılır. Bundan dolayı, metaların yalnızca üretilmiş olması yeterli değildir. Onların bir de satılma işi vardır. Sanayici kapitalist, genel kural olarak metaını, tüketiciye ulaştıracak olan tüccara satar.
      Tüccar kapitalistin görevi, meta-sermayeyi para-sermayeye çevirmekten ibarettir. Eğer ticaret kapitalisti olmasaydı, sanayici kapitalist, yerel ticarethaneler açmak ve onları işletmek için tezgahtar vb. tutmak amacıyla ek bir sermayeye gereksinme duyacaktı. Ama sanayici kapitalist bunu tüccara bıraktı. Toplumsal planda, ticari sermaye, tamıtamına sanayi sermayesinden ayrılan ek sermayeyi oluşturur; bu sermaye, kârın bir bölümünden yararlanan tüccar kapitalistlerin sermayesi şeklinde, sanayi sermayesinin karşısına çıkar. Tüccarların aldığı kâra, ticari kâr denir. [sayfa 129]
     

Ticari Kârın Kaynağı

     
      Ticari kâr,
artı-değerin bir bölümünü oluşturur. Bu artı-değer bölümünü, sanayici, metalarını satmayı üzerine alan tüccara bırakır. Sanayici kapitalistler metalarını tüccarlara, üretim fiyatlarının altında bir fiyata satar. Tüccar da, bu metaları, üretim fiyatları üzerinden satar. Kapitalist tüccarlar, bu farka sahip olurken, bütün sanayiciler gibi, sermayelerinden ortalama bir kâr elde ederler. Kapitalist tüccarın karı, ortalama kârın altına düşerse, ticaret, zararına olur ve tüccar, sermayesiyle birlikte sanayiye geçer. Sanayici ve tüccar ortalama bir kâr gerçekleştirirler. Bununla birlikte bu, onların eşit bir kâr quantum'u elde edecekleri anlamına gelmez. Pek doğaldır ki, sanayici kapitalistler, tüccarların meta satışına ayırdıkları sermayeden çok daha fazlasını üretime yatırarak, daha yüksek bir kâr quantum'u elde edeceklerdir. Ama yatırılan sermaye payı eşitse, onların kârları da eşit olur.
      Ticari kâr şekline dönmekle, artı-değer, tanınmayacak bir kılığa girer. Ticari sermaye üretime katılmaz, ve kârın bizzat ticari işlem sonucunda, yani dolaşım sırasında ortaya çıktığı sanılır.
     

Dolaşım Harcamaları

     
      Metaların satışa çıkması, dolaşım harcamaları adı verilen bazı giderleri gerektirir.
      Kapitalist dolaşım harcamaları ikiye ayrılır. Gerçek anlamda harcamalar, metaların alımına ve satımına doğrudan doğruya bağlı bulunan giderlerdir. Bunlar, metaın paraya ve paranın metaya dönmesi bakımından zorunlu giderlerdir. Büyük kısmı personele ödenen giderler, ticari büroların yönetim, ilan giderleriyle, spekülasyon ve rekabetin rasgele ortaya çıkardığı giderler, buraya girer. Gerçek dolaşım harcamaları, metaya hiçbir değer katmazlar ve sanayici kapitalistlerden alınan artı-değerin bir bölümü ile kapitalistler tarafından [sayfa 130] karşılanmıştır. Sözkonusu giderlerin büyük bir bölümünü, kapitalist ticaretin dolaşım harcamaları oluşturur.
      Dolaşım alanında üretim sürecinin devamını kapsayan giderler
, toplum için zorunlu olan ve kapitalist ekonominin özel niteliklerine bağlı bulunmayan harcamaları içerirler: metaların muhafaza ve depolanması, tamamlanması, taşınması, ambalajı vb.. Her ürün, ancak tüketime hazır bir duruma getirildiği zaman tüketiciye teslim edilir. Metaların tamamlanması, taşınması, ambalajı, metaların değerine yeni bir değer katar; ve bundan dolayıdır ki, dolaşım harcamaları üretim harcamalarından ayrılmaz.
      Kapitalist rejimde dolaşım harcamaları, en başta da özellikle reklamın yolaçtığı harcamalar durmadan artar. Dolaşım harcamalarının çoğalması, burjuva toplumu içinde asalaklığın yaygınlık kazandığını gösterir. Kapitalist ülkelerde dolaşım harcamaları, perakende ticaret tutarının hemen hemen üçte-birini oluşturur ve emekçilerin sırtında ağır bir yüktür.
     

Kapitalist Ticaret Şekilleri
Dış Ticaret

     
      Bugünkü kapitalist ekonomide iç ticaret, başlıca iki şekle girer: toptan ticaret ve perakende ticaret. Toptan ticaret (sanayici ve tüccar) kapitalistler arasında yapılır. Perakende ticaret, metaların doğrudan doğruya halka satılmasıdır.
      Toptan ticaretin bir büyük önemi meta borsalarına bağlanmış olmasıdır. Ticaretin örnek parçalar (eşantiyonlar) üzerinden yapıldığı, metaların arz ve talebinin ülke çapında, ve çok kez de bütün kapitalist dünya çapında yansıtıldığı borsa, pazarın özel bir şeklidir.
      Dış ticaret
, yani ülkeler arasında yapılan ticaret, ihracat ve ithalat şeklindedir. İhracat ve ithalat arasında (fiyatlar üzerine kurulan) oran, ticari dengeyi belirler. Ticari denge, aktif ya da pasif olabilir. İhracat ithalattan fazla olursa, ticari denge aktiftir. İthalat ihracattan fazla olursa, ticari denge [sayfa 131] pasiftir.
      Metaların dış pazarlarda satılması, kapitalistlere, üretim hacmini büyütme ve böylece de kazançlarını artırma olanağı verir. Sanayi bakımından ileri ülkelerin kapitalistleri, azgelişmiş ülkeler ile ticaret yapmaktan, özellikle kârlı çıkarlar. Bu durum, sınai maddelerin, geri kalmış ülkelere, nispeten daha yüksek fiyatlarla akıtılmasına karşılık, hammaddelerin oralardan daha düşük fiyatlarla satın alınmasına dayanır. Dış ticaret, gelişmiş ülkeler için, geri kalmış ülkeleri, ekonomik bakımdan köleleştirme yollarından biridir.
     

4- İKRAZ SERMAYESİ. HİSSE SENETLİ ORTAKLIKLAR

İkraz Sermayesi ve Faiz

     
      Sermayenin devri sırasında yalnızca ticaret sermayesi değil, ikraz sermayesi (capital de prét) şekline giren para-sermaye de özel bir biçim alır. Kullanılabilir para-sermaye nereden gelir? Örneğin, sanayici, her ay, kullanıma hazır bir meta satıyor ve altı ayda bir hammaddeler satın alıyor, ayrıca elinde beş ay kullanabileceği para var. Kapitalist, bir yandan sabit sermayenin yıpranmış bölümlerinin yenilenmesine yönelik para biriktirirken, bir yandan da elinde hemen kullanabileceği para tutarları oluşur. Bu toplam paraları, ancak birkaç yıl sonra, yeni bir avadanlık satın almak için harcayacaktır.
      Bir başka zamanda da, kapitalist, paraya gereksinme duyuyor. Örneğin, kullanıma hazır metalarını satamadı ve hammaddeler satın alması gerekti.
      Buna göre, bir kapitalist geçici olarak fazladan para-sermayeye sahip, başka bir kapitalistin ise böyle bir sermayeye gereksinmesi var. Kullanıma hazır sermayenin sahibi olan kapitalist, bu paraları bir an için yararlanmak üzere öteki kapitalistlere verir. İkraz sermayesi, belirli bir vadeyle, faiz adı verilen bir gelir karşılığında, ödünç olarak verilen para-sermayedir. [sayfa 132]
      Faiz
, kendisine borç para verilen sanayici ya da tüccar kapitalist tarafından para sahibi kapitaliste verilen bir kazanç bölümüdür. Sanayici ya da tüccar kapitalist, kendisine verilen borç parayı üretime ya da ticarete yatırır. Bundan dolayıdır ki, ikraz sermayesinin ayırıcı özelliği, ikraz sermayesinin asıl sahibinden başka bir kapitalist tarafından kullanılmış olmasıdır. Sanayici, ikraz sermayesinin üretimde kullanılması sayesinde işçiler tutar, ve onlardan artı-değer sağlar. Bu artı-değerin bir bölümü, sanayici kapitalist tarafından, faiz şekli altında ikrazcıya ödenir. Böylece, borcun faizi, artı-değerin şekillerinden biridir.
      Sanayici kapitalist, örneğin, 100.000 dolar borç aldı. Ortalama %20 kârla, bu sermaye üzerinden kâr toplamı 20.000 dolara yükselecektir. Sanayici kapitalistin ikrazcı kapitaliste aktardığı kâr, bu 20.000 dolarlık kâr üzerindedir. 100.000 dolar karşılığı ikrazcıya ödenecek faiz derecesi, ya da faiz oranı (Faiz oranı, ikraz edilen sermaye ile, faizler toplamı arasındaki orandır.) 3 olursa, 20.000 dolarlık kârdan 3.000'i ikrazcıya devredilmiş demektir. Kârın geri kalan 17.000 dolarlık bölümüne ise, sanayici kapitalist tarafindan sahip çıkılır. Kârın bu kesimine işletmeci kazancı denir.
      İşletmeci kazancı ve faiz olarak bölüşülen ortalama kâr oranı, ikraz sermayesinin arz ve talebi arasındaki ilişkiye bağlıdır. Para-sermaye talebi arttıkça faiz oranı da yükselir ve para-sermaye talebi azaldıkça faiz oranı da düşer. Faiz, ortalama kârın ancak bir bölümü olduğundan, faiz oranı, ortalama kar oranını geçemez.
      Kapitalizmin gelişmesiyle faiz oranı düşme eğilimi gösterir. Bu, önce kâr oranının düşme eğilimi nedeniyle olur. İkinci olarak da, kapitalizmin gelişmesiyle ikraz sermayesinin quantum'u önemli şekilde artar. Sermaye arzı, talebe üstün gelir. İşte, ikraz faizi oranındaki düşmeyi belirleyen nedenler bunlardır. [sayfa 133]
     

Kapitalist Kredi Banka ve Bankacı Kârı

     
      İkraz sennayesinin hareketi, kredi şeklinde gerçekleşir. Kapitalist kredinin iki biçimi vardır: ticari kredi ve banka kredisi.
      Ticari kredi
, sanayici ve tüccar kapitalistler, birbirlerine kredili meta sattıkları ve karşılığında, belirli bir miktar parayı, belirli bir süre sonunda ödemek üzere, birbirlerini yükümlülük altına sokan bir borç senedi aldıkları durumlarda ortaya çıkar.
      Banka kredisi
, tüccar ve sanayicilere bankacılar tarafından verilen kredilerdir. Bankalarda toplanan emre hazır para-sermaye burada kullanılır.
      Kapitalist rejimde, banka, borç alanlarla (emprunteurs) kredi açanlar arasında aracı rol oynayan kapitalist bir işletmedir. Bankaların faaliyeti şundan ibarettir: bankalar, sermayeleri ve kullanılabilir ve faal olmayan gelirleri toplayarak, onları, kapitalistlerin ve hatta burjuva devletin emrine hazır tutar. Ayrıca bankacılar, doğrudan doğruya, sınai ve ticari işletmelere, kapitalist olarak, sermaye yatırımında da bulunurlar.
      Diğer kapitalist işletmelerde olduğu gibi, banka faaliyetinin amacı, kazanç sağlamaktır. Bir bankanın kâr kaynağı, üretimde yaratılan artı-değerdir. Banka kârını, ikraz toplamları için banka tarafından alınan faiz ile mevduatlar için bankanın ödediği faiz arasındaki fark oluşturur. Mevduat, kapitalistler, tüccarlar, toprak sahipleri ve nüfusun öteki tabakaları tarafından bankaya yatırılan, kullanılabilir parasal kaynaklardır. Mevduata ayrılan daha az bir faizle, ikrazlar toplamından peşin aldığı (daha yüksek) faiz arasındaki farkı, banka, kendine maleder. Banka işlemlerinin yürütülmesine bağlı giderler, bu toplamdan kapatılır. Kalan toplam ise, banka kazancını oluşturur. Kapitalist rekabet, bu kârı, kendiliğinden, bankanın kendi sermayesine göre ortalama kar oranı düzeyine indirir. Banka sermayelerinin en büyük [sayfa 134] bölümünü, mevduat yolu ile elde edilen, istikraz edilmiş sermaye meydana getirmiştir.
      Bankalar kredi işlemlerinde oynadıkları aracı rollerinden fazla olarak, kapitalistler arasındaki hesapları düzenler ve kapitalistlerin hesapları konusunda her çeşit mali işlemler yaparlar. Bundan dolayı, banka, birçok kapitalist için kasadar rolü oynar.
      Kapitalist rejimde, bankalar, ekonomi dalları arasında, para kaynaklarının kendiliğinden dağılımı için bir çeşit mekanizma oluştururlar. Bununla birlikte, bu dağılım, toplum yararına değil, kapitalistlerin yararına olmuştur. Çeşitli ekonomi dallarını, kendi aralarında sıkısıkıya bağlayan kapitalist kredi, emeğin toplumsallaşmaya itilmesine katkıda bulunur.
      Bununla birlikte, bu toplumsallaşma, üretim araçlarının özel mülkiyet temeli üzerinde olur. Kredi gelişmesi, bu arada, kapitalist üretim tarzına bağlı çelişkileri daha da keskinleştirir ve kapitalist üretimdeki anarşiyi artırır.
     

Hisse Senetli Ortaklık

     
      Kapitalizmin şafağında, fabrika ve işletmeler, bireysel işletmeciler tarafından kurulmuşlardı. Ama daha sonra, demiryolları, limanlar vb. gibi dev eserlere bireysel sermayenin gücü yetmez oldu. 19'uncu yüzyılın ikinci yarısından başlayarak, sanayide, demiryolları yapımında ve banka kurmada, yaygın şekilde hisse senetli ortaklığa geçilmiştir. Hisse senetli ortaklık (la société par actions), sermayesi üyeleri tarafından yapılan ödemelerden oluşan, üyelerinin yatırdıkları meblağlar oranında hisse senedine sahip olduğu bir işletme şeklidir. Hisse senedi, sahibine, işletme gelirinden bir pay, yani bir temettü alma hakkını verir. Hisse senetleri, hisse senedi kuru denilen belirli bir fiyatla, değerler borsasında satılır ve alınırlar. Değerler borsası, değerlerin, her şeyden önce de hisse senetlerinin pazarıdır. Hisse senetlerinin alınıp satıldığı ve kurlarının takdir edildiği yer, borsadır.
      Kur
ya da hisse senetlerinin fiyatı iki etkene bağlıdır: [sayfa 135] 1) bankaların mevduat için ödedikleri faiz oranı, ve 2) her hisse senedinin getirdiği yıllık gelir. 100 dolarlık bir hisse senedi, yılda 10 dolar gelir sağlarsa, bu hisse senedi öyle bir para toplamına satılmalıdır ki, bu para bankaya yatırıldığında, faiz şeklinde gene yılda aynı 10 doları getirmiş olsun. Bankanın mevduat için yılda %5 ödediğini kabul edelim. Bu durumda, hisse senedi 200 dolara satılmış olacaktır, çünkü bankaya yatırılmış olan bu para, sahibine, yılda 10 dolara eşit bir gelir sağlayacaktır.
      Hisse senetli ortaklığın faaliyetini örgütlendirip yürütmek için hissedarlar genel kurulu, seçim yoluyla, yönetim kurulunu seçer ve yöneticiler ve imza sahiplerini atar. Genel kurulda oy sayısı hisse senetlerinin sayısına göredir. Ama hisse senetlerinin miktar bakımından çoğu, genel kural olarak, büyük kapitalistler azınlığının elinde bulunduğu için, pratikte de hisse senetli ortaklığın sahibi, bu azınlıktır. Deneyim, işletmenin mutlak sahibi olmak içim hisse senetlerinin yarısından daha azına sahip olmanın yettiğini göstermiştir. Bir tek kişi ya da birbirlerine bağlı kişiler grubu tarafından elde tutulmuş olan ve ortaklık içinde rakipsiz egemenlik kurmaya olanak veren hisse senedi sayısı, büyük hisse senetleri paketi adını alır.
      Değer şekli altında varolan (hisse senetleri, tahviller) ve elinde bulunduranlara bir gelir getiren sermayeye, itibari sermaye (capital fictif) denir. Senetlerin bu adı almaları, kendi başlarına bir değer taşımamalarından dolayıdır. Ancak, dolaylı olarak, gerçek (efektif) sermaye hareketini yansıtırlar.
      Hisse senetli ortaklıkların çoğalması, giderek, kapitalistleri, faiz ve temettüden kazanç sağlayan kimseler durumuna getirmiştir. Oysa, işletmelerin yönetimi, ücretli kişiler, yöneticiler ve müdürler tarafından yürütülür. Böylece de, kapitalist mülkiyetin asalak niteliği daima yeğinlik kazanır.
      Hisse senetleri bütün halk tabakaları arasına yayılıp yerleşmiştir. Bu durum, kapitalistlerin çıkarınadır: hisse senetleri alıcıları arttıkça, hisse senetli ortaklıkları yöneten [sayfa 136] büyük hisse sahiplerinin ellerinde toplanan sermaye de artar. Bu hisse senetlerinin bazı emekçi grupları tarafından satın alınması, burjuva ideologlarına "sermayenin demokratizasyonu" teorisini göklere çıkarma olanağını vermiştir. Bu "teori", hisse senetli işletmeler şeklinin gelişmesiyle kapitalizmin niteliğinin değiştiğini, her emekçinin, bir hisse senedi satın alarak hisse senetli ortaklığın ortak-sahibi olacağını ve yönetime katılabileceğini ileri sürer. Gerçekte, anonim ortaklıklar, tamamen büyük hisse senetleri paketini ellerinde bulunduran büyük kapitalistler tarafından yönetilir. Hisse-senedi-sermayenin bütün üstünlüklerinden yararlananlar, bu kapitalistlerdir. Senetlerin küçük bir bölümüne sahip olan emekçilerin, hisse senetli ortaklıkların yönetiminde bir rolleri ne vardır ve ne de olabilir.
      Daha yukarda, artı-değerin kâra nasıl dönüştüğünü ve sanayicilerin, tüccarların ve bankacıların onu nasıl elde ettiklerini saptamıştık. Ama, kapitalist rejimde bir sömürücü grup daha vardır. Bunlar, büyük toprak sahipleridir. Onlar da, kapitalist toprak rantı şekline giren artı-değerin bir bölümünden eşit olarak yararlanırlar.
     

5- KAPİTALİST REJİMDE TOPRAK RANTI VE TOPRAK İLİŞKİLERİ

Kapitalist Toprak Rantı

     
      Toprak rantı nereden gelir? Onu kim üretir ve o toprak sahibinin eline nasıl varır? Bu soruları yanıtlayan marksizm-leninizm, ücretli emeğin sömürüsü üzerine kurulmuş olan kapitalist bir tarımın varlığından hareket eder. Toprak sahibi ile kapitalistin, farklı iki kişi olduğu da varsayılmıştır.
      Toprak sahibinin kendisi tarımla uğraşmaz. Tarımsal üretim alanına sermaye yatırmaya kararlı kapitaliste, toprağını kiraya verir. Artı-değer yaratan işçileri, sermayesini toprağa yatıran kapitalist tutar. Artı-değer, her şeyden önce, [sayfa 137] bu artı-değeri iki bölüme ayıran kapitalist-kiracının elinde toplanır. Kapitalist-kiracı, onun birini kendine ayırır; bu, yatırılan sermaye üzerinden, ortalama kâr oranına eşdeğerde olan kendi kârıdır. Ortalama kârın üstünde, fazladan kâr olan öteki bölümü ise, toprak sahibine ayrılmıştır. İşte, toprak rantını oluşturan, artı-değerin bu bölümüdür. Kapitalist-kiracının tuttuğu işçiler tarafından yaratılan artı-değerin
      bir bölümü, neden toprak sahibinin malı oluyor? Nedeni basit, o, toprağın sahibidir ve onun izni olmadan hiç kimse o toprağı işletme hakkına sahip değildir. Bu nedenle, toprak rantının, toprak özel mülkiyetinin gerçekleşmesinin ekonomik şekli olduğu söylenir. Eğer kapitalist, toprağın da sahibi olsaydı, tarım işçileri tarafından yaratılan artı-değerin tümüne o sahip çıkacaktı.
      Kapitalist rejimde toprak rantı, feodal toprak rantından farklıdır. Feodalizmde toprak rantı, şekli ne olursa olsun (emek olarak, ayni olarak, para olarak temsil edilsin), başlıca iki sınıf olan toprak sahipleri ile serf köylüler arasındaki feodal üretim ilişkilerini ifade ediyordu. Kapitalist rejimde ise, toprak rantı, üç sınıf arasındaki ilişkileri ifade eder: toprak sahipleri, kiracı-kapitalistler ve tarım ücretlileri. Feodal rejimde, rant, köylüler tarafından (feodal beye) teslim edilen artı-ürünün (surproduit) tamamıdır. Kapitalist rejimde ise artı-değer, sömürücü iki sınıf arasında bölüşülür: kiracı-kapitalistler ve toprak sahipleri.
      Farklılık rantı
ile mutlak rantı ayırdetmek gerekir. Bu rant şekillerinin varlığı, Lenin'in belirtiği gibi, iki tür tekele bağlıdır: biri, işletme konusu olarak toprak üzerinde kurulan tekel, ki bu farklılık rantının kaynağını oluşturur; ikincisi toprak özel mülkiyetinden gelen tekel, ki mutlak rantın doğuşu da buradan gelir.
     

Farklılık Rantı

     
      Sanayide, metaın değeri ve üretim fiyatı, üretimin ortalama koşullarıyla belirlenmiştir. Tarımda, tarımsal aşlıkların [sayfa 138] üretim fiyatı, ortalama üretim koşullarıyla değil, en verimsiz topraklarda yapılan üretim koşulları tarafından belirlenir. Toprağı, yüzölçümü sınırlı olduğundan, büyütmek olanağı yoktur. İyi ve orta toprakları kiralayan kiracılar, kötü toprakları kiralayan kiracılardan daha elverişli bir durumda bulunurlar. Farklı topraklar üzerindeki bu kiracılar tekeli, topraklar işletme konusu olduğu sürece, gelirlerde farklar doğuracaktır. Farklılık rantı, daha elverişli koşullar içinde bulunan işletmelerde elde edilen, ortalama kârın üstünde bir kar fazlasıdır. Ama, rantın kaynağı toprağın kendisi değildir. Daha iyi topraklara uygulanan emek, daha üretkendir ve ek bir kâr sağlar.
      Farklılık rantı elde etmeye olanak veren üç etken vardır. Bunlar: 1) çeşitli topraklar arasındaki verimlilik farkları, 2) pazarla olan ilişkisi bakımından topraklar arasındaki konum farkları, 3) toprağa yatırılan ek sermayeden sağlanan verim farkları.
      Toprakların verimlilik ve konum farklarından ileri gelen ranta, Marx, farklılık rantı-I adını veriyor. Bunu inceleyelim:
      Örneğin, yüzölçümü aynı olup da verimliliği farklı üç tarla alalım. Kiracı, her tarla için, işçi kiralamak, tohum, malzeme vb. satın almak için 100 dolar harcamış olsun. Ama tarlaların verimliliği farklı olduğundan, kaldırılan ürün de doğal olarak farklı olacaktır. Diyelim ki, birinci tarla 4 kental, ikinci tarla 5 kental ve üçüncü tarla da 6 kental ürün verdi.
      Ortalama kâr oranı da %20'ye eşit olsun. Bu durumda, herbir tarlada bütün tahılın üretim fiyatı (üretim gideri ve ortalama kâr) 120 dolara eşdeğerdir. Kental başına düşen üretim fiyatı nedir? Birinci tarlada, bir kental tahıl 30 (120/4=30) dolara, ikinci tarlada bir kental tahıl 24 (120/5=24) dolara, üçüncü tarlada bir kental tahıl 20 (120/6=20) dolara malolur.
      Ama tahılın pazar fiyatı, en az verimli tarlanın üretim fiyatına, yani kentalini 30 dolara maleden tarlanın üretim fiyatına göre saptanır. Eğer fiyat, maloluş fiyatı düzeyi 24 dolar [sayfa 139] olan (orta) tarlaya göre saptansa, en kötü tarlayı işleten kapitalist-kiracı, yalnız 96 dolar elde eder ki (4 çarpı 24), bu durumda, kârdan sözetmek şöyle dursun, yatırım harcamalarını bile geri alamaz. Bu durum, en verimsiz tarlaları işleten işletmecilerin, tarımdan vazgeçmelerine neden olabilir. Bunlar, diğer kapitalist-kiracılar tarafından işgal edilmiş olan daha iyi ya da orta verimlilikteki topraklara geçemezler. Kötü topraklar üzerinde üretimin durması ise genel tahıl miktarını azaltır. Tahıl fiyatları yükselmeye başlar ve kentali 30 dolarlık bir düzeye ulaştığı zaman, kötü toprakları yeniden işletmeye başlamak kârlı olur.
      Böylece, birinci tarlanın kiracısı, ürününü 120 dolara; ikinci tarlanın kiracısı ürününü 150 dolara; üçüncü tarlanın kiracısı da ürününü 180 dolara satar. İkinci tarlanın üretim fiyatı üzerinde sağlanan 30 dolarla, üçüncü tarlanın üretim fiyatı üzerinde sağlanan 60 dolar fazlalık, farklılık rantını oluşturur.
      Bu durumu daha açık görmek için aşağıdaki tabloya bakalım:
     

Tarlalar

Harcanan Sermaye (dolar)

Ortalama Kâr (dolar)

Ürün (Kental)

Tarla Başına Üretim Fiyatı

Genel Üretim Fiyatı

Farklılık Rantı

       

Tüm Üretim

1 Kental

 

1 Kental

Tüm Üretim

I

100

20

4

120

30

30

120

-

II

100

20

5

120

24

30

150

30

III

100

20

6

120

20

30

180

60


      Sonuç olarak, farklılık rantı, ortalama kâr üstünde bir fazlalıktır. Tarım ücretlilerinin emeğiyle yaratılmıştır. İşçilerin [sayfa 140] farklı verimlilikte topraklarda çalışması, farklı bir üretkenlikle sonuçlanıyor. Farklı artı-değer niceliklerinin meydana gelmesi bundan dolayıdır.
      Farklılık rantı-I'in ortaya çıkışı, tarlaların konumuna da bağlıdır. Burada, büyük kentlerle ilişki kurma yönünden, nehirlere, denizlere ya da demiryollarına olan uzaklık rol oynar. Pazarlama merkezlerine daha yakın işletmeler, pazarlama merkezlerine daha uzak işletmelere oranla, iş ve taşıt giderleri bakımından daha elverişli durumdadırlar. Pazarlama merkezlerine yakın olanlar, kendi ürünlerini, uzaktan getirilen ürünlerle aynı fiyat üzerinden satarak fazla bir değer sağlarlar.
      Toprağa ek sermayeler yatırıldığı takdirde de, farklılık rantı elde edilir (suni gübre, çalışma yöntemlerini iyileştirme, modern makineler kullanma vb. sayesinde). Yoğun (intensive) bir ekonomik yönetimden gelen fazla-kar, farklılık rantı-II adını alır.
      Farklılık rantı-I ve II'nin kiracı ile toprak sahibi arasında bölünmesi ve bu bölünmede, onlardan herbirinin sahip olduğu pay, toprak talebi ve işletme konusu olduğu sürece, arz gibi somut koşullara bağlıdır. Bu koşullar, kira sözleşmesinde yansır.
      Sözleşme imzalanırken, toprak sahibi, geçmişte, topraktan kazandıği farklılık rantını genel kural olarak sözleşmede saptar. Bundan dolayıdır ki, farklılık rantını maledinen, büyük toprak sahibidir. Ama daha sonra; kapitalist-kiracı, sözleşmede geçen paydan daha fazla bir farklılık rantını elde ederse, bundan kârlı çıkacak olan, hiç değilse yeni bir sözleşme imzalanıncaya kadar, kiracıdır.
      Toprak sahibi, I ve II farklılık rantlarından, ayrı olarak mutlak ranta da sahip olur.
     

Mutlak Rant
Toprağın Fiyatı

     
      Kapitalist rejimde toprak, ayrı ayrı kişilerin özel mülküdür. [sayfa 141] Bundan dolayı da tarıma sermaye yatırmak, toprak sahibinin rızasına bağlıdır. Toprağın özel mülkiyet tekeli, sermayenin sanayiden tarıma serbestçe aktarılmasına engel olur. Bu yüzden, tarımda, sermayenin organik bileşimi, sanayideki sermayenin organik bileşiminden düşüktür. Bu durum, aynı sermaye ile, tarımda, sanayidekinden daha fazla artı-değer üretileceğini gösterir. Eğer sermaye, sanayiden tarıma serbestçe aktarılabilseydi, tarımda yaratılan artı-değer fazlası, sermayenin organik bileşimi düşük olduğu için, sanayi sermayesi ile tarım sermayesi arasında bölüşülmüş olacaktı. Ama toprağın özel mülkiyeti kapitalistler arasında bu bölüşümün yapılmasına olanak vermemektedir. Toprak sahipleri, sermayelerini tarıma yatıran kapitalistlerden, peşin almak suretiyle, bu fazlaya sahip çıkarlar.
      Kapitalistler, toprak sahibine toprağı kullanmak için gereken ödemeyi yapmadan, tarımsal üretim hazırlığına girişemezler. Toprak üzerindeki özel mülkiyet hukuku gereğince, toprak sahibinin, peşin olarak aldığı haraca mutlak rant denir.
      Mutlak rantın oluşumunu aşağıdaki örnek üzerinde inceleyelim. Sanayideki sermayenin organik bileşimini 4/1'e eşit ve tüm sermayeyi 80s+20d olarak kabul edelim. [sayfa 142] Artı-değer oranı %100 olduğuna göre, artı-değeri temsil eden ürün, 20 birim olur. Tüm üretimin değeri, 120 birime eşittir. Tarımdaki sermayenin organik bileşimi, sanayideki sermayenin organik bileşiminden düşüktür ve örneğin 60s+40d, yani 1,5//1'i oluşturur. %100'lük artı-değer oranı ile 40 birim artı-değer üretilecek ve tüm tarım üretiminin değeri 140 birime eşit olacaktır. Kapitalist-kiracı, sanayici kapitalist gibi, 20'ye eşit bir ortalama kâr gerçekleştirecektir. Bundan ötürü, tarımsal ürünün satış değeri 140'a eşit olduğu halde, üretim fiyatı (üretim gideri+ortalama kâr) 120'ye (100+20) eşit olacaktır. Tarımsal ürünün değeri ile üretim fiyatı arasındaki fark (örneğimizde, 140 eksi 120=20), toprak sahibinin sahip çıktığı mutlak rantı oluşturacaktır. O halde, mutlak rant, toplumsal üretim fiyatına oranla, tarımsal ürünün değer fazlasıdır.
      Demek ki, her toprak için, bu toprağın verimliliğinden ve konumundan bağımsız olarak, ödenen mutlak rantın kaynağı, özel toprak mülkiyeti tekelinde yatar.
      Toprak bir doğa vergisidir, değer içermez; ama kapitalist rejimde alınıp satılır, yani bir meta olur. Satışa çıkarılan tarlanın fiyatını belirleyen nedir?
      Tarlanın fiyatı iki etkene bağlıdır: 1) yıllık gelir (rant) ve 2) ikraz faizinin oranı. Eğer toprak, sahibine yılda 10.000 dolarlık bir gelir sağlıyorsa, sahibi bu tarlayı öyle bir paraya satmalıdır ki, satıştan gelen toplam para, bankaya yatırıldığı zaman, aynı geliri, yani 10.000 doları getirsin. Bankanın mevduat için %4 faiz verdiğini varsayalım. Toprak sahibi, toprağını 250.000 dolara satmalıdır. Bu para bankaya yatırılınca, toprak sahibine getireceği yıllık gelir (%4'ten) 10.000 dolara eşit olur. Bundan dolayıdır ki, toprağın fiyatı, sermayeleşmiş ranttır, yani faiz şeklinde gelir getiren sermayeye dönüştürülmüş bir rant. Kapitalizmin gelişmesiyle rantın büyümesindeki ve ikraz faizi oranındaki düşmeye bağlı olarak toprağın fiyatı da artar. [sayfa 143]
     

Tarımda Kapitalist Gelişmenin Ayırdedici Özellikleri

     
      Tarımda kapitalizmin gelişmesi, sanayideki ile aynı ekonomik yasalara bağlıdır. Öte yandan, somut tarihsel duruma göre, tarımda kapitalizm, farklı biçimlerde gelişmiştir. Gelişme yollarından ikisi en tipik olanlardır.
      Birinci yol
, büyük malikanelerin muhafaza edilmesi, ve yavaş yavaş değişikliğe uğrayarak, kapitalist işletmeler haline gelmesidir. Özellikle Almanya, çarlık Rusyası ve İtalya'da, tarımda kapitalizmin gelişmesi, bu yoldan olmuştur.
      İkinci yol
, büyük toprak sahiplerinin burjuva devrimiyle tasfiye edilerek, elkonulan toprakların köylülere satılması, kapitalist üretimin hızla geliştiği çiftlik işletmelerinin ortaya çıkmasıdır. Birleşik Amerika'da, tarımda kapitalizmin gelişmesi bu yoldan olmuştur.
      Tarımda kapitalistleşme ne şekilde olursa olsun, toprak mülkiyeti, daima büyük burjuvazinin elinde toplanır. Küçük çiftçilerin ve feodallerin mülkü, burjuvazinin özel mülkiyetine bırakılmıştır. Böylece, 1954'te Birleşik Amerika'da, çiftlik işletmelerinin %73,4'ü, toplam arazinin %19,6'sına sahipti; oysa çiftlik sahiplerinin %26,6'sının sahip oldukları toplam arazi %80,4 idi. Bunlar arasında en önemli işletmeler (%2,7) ise, toprağın %45,9'una sahiptir.
      Tarımda kapitalizmin gelişmesi, üretimin yoğunlaşmasıyla atbaşı gider. Bu yoğunlaşma, büyük kapitalist işletmelerin küçük üretime göre sahip oldukları kesin üstünlükler nedeni ile, küçük köylü işletmelerinin büyük kapitalist işletmeler tarafından geriye atılmasına neden olur. Büyük üretim, tarımsal makinelerin kullanılmasına geniş ölçüde olanak sağlar. Burada, emek üretkenliği daha yüksektir. Belirli işkolunda (bitki ve hayvan yetiştirmede) uzmanlaşma ve pazara bol ürün sürme, büyük üretimde önemli üstünlükler sağlar. Büyük üretimle rekabete dayanamayan küçük üretim yıkıma uğrar. 1948'den 1958'e kadar Birleşik Amerika'da yıkıma uğrayan çiftlik sayısı, bir milyondan fazladır.
      Sanayide, büyük üretimin küçük üretim üzerindeki zaferi [sayfa 144] kaçınılmaz bir olgudur. Kapitalizmin savunucuları bile bunu yadsıyamazlar. Tarıma ilişkin olarak, "çok mutlu bir işletme ve oturma alanı" olarak gösterdikleri "küçük köylü işletmesinin kalımlılığı" üzerine düzmece bir teori öne sürmüşlerdir. Gerçekte, küçük köylü işletmesi hiç de kalımlı değildir ve varlığını ancak aşırı bir biçimde sömürülen köylünün ve aile üyelerinin olağanüstü yoksullukları pahasına sürdürür.
      Tarımda kapitalizmin gelişmesi, kent ile köy arasındaki çelişkiyi derinleştirdi ve keskinleştirdi. Ekonomik temel, kent burjuvazisi tarafından köylülüğün sömürülmesi, sanayiin, ticaretin, mali sistemin ve kredinin gelişmesinden bu yana, kırsal nüfusun büyük bölümünün yıkımına dayanır. Köy, kente göre, ekonomik, politik ve kültürel alanlarda gittikçe geride kalır.
      Çetin yaşam koşulları, köylülüğü kapitalist rejimin ortadan kaldırılması gereğinin bilincine götürür. Bu nedenle, köylülüğün temel yığınlarının hayati çıkarları, proletaryanın çıkarlarıyla uyumlu hale gelir. Kapitalist düzene karşı ortak savaşımlarında, proletarya ile emekçi köylülüğün ittifakının ekonomik temeli budur.
     

Toprağın Ulusallaştırılması ve Toprak Rantı

     
      Tarımın sanayiye göre geri kalışında en önemli neden toprağın özel mülk oluşudur.
      Yukarda da belirttiğimiz gibi, toprağın özel mülkiyeti, sanayi sermayesinin tarıma serbestçe aktarılmasına engel olur. Kapitalist-kiracının tarıma ek sermaye (gübre, sulama kanallarının iyileştirilmesi vb.) yatırmasını engeller. Çünkü, toprak üzerinde yapılan sözleşmenin bitişiyle ek yatırımlardan (kapitalist-kiracı değil,) büyük toprak sahibi yararlanacaktır. Toprağın özel mülkiyeti, toprak sahipleri tarafından cebe indirilen mutlak rantı doğurur, toprak sahiplerine asalak bir yaşam sürme olanağı sağlar. Bu, toprağın özel mülk oluşunun üretici güçlerin gelişmesini engellediğini [sayfa 145] kanıtlar. Toprağın özel mülkiyet şeklinin kaldırılması, bundan dolayı, bir zorunluluk haline gelir. Bunu gerçekleştirme yollarından biri, toprağın ulusallaştırılması, yani toprağın devlet mülkiyeti haline sokulmasıdır.
      Kapitalizmin şafağında, burjuvazinin bazı temsilcileri, toprağın ulusallaştırılmasını salık verdiler. Toprağın özel mülkiyet şeklini ortadan kaldırmayı (o zaman feodal mülkiyet egemendi) ve toprağı, burjuva devlete bırakmayı önerdiler. Bu önlem, kapitalizmin ayakta tutulmasıyla, nasıl bir sonuç verirdi? Toprağın devlete bırakılmasıyla, toprak mülkiyetinden doğan mutlak rant kalkardı.
      Her ne kadar burjuva devlet tarafından toprağın ulusallaştırılması, kapitalizmin ve üretici güçlerin gelişmesini hızlandıracak idiyse de, burjuvazi, pratik olarak, bunu gerçekleştirecek yetenekte değildi. Şunun için ki, özel toprak mülkiyetinin ortadan kaldırılması, kapitalist mülkiyet de dahil, genel olarak özel mülkiyetin temellerini sarsmış olurdu.
      İkincisi
, kapitalizm geliştikçe, bizzat burjuvazi de bir yığın taşınmaz mala sahip olmuş ve bu nedenle, çıkarları, toprak sahiplerinin çıkarlarıyla gittikçe içiçe girmişti.
      Gelişmiş kapitalizm çağında, toprağın özel mülkiyetini ortadan kaldırmak, yalnızca, genel olarak, özel mülkiyetin kaldırılması uğruna savaşım veren sınıfın harcıdır. Bu sınıf, devrimci proletaryadır. Ama toprağın proleterce ulusallaştırılması, kapitalizmin gelişmesine yolaçmaz, tam tersine, kapitalizmin tasfiyesinin başlangıcı olur.
      SSCB'de toprağın ulusallaştırılmasıyla, toprakta özel mülkiyetle birlikte mutlak rant da kalktı. Bu önlem, büyük tarımın sosyalist şekillerinin ilerlemesinin en önemli koşullardan biri olmuştur.
     
      ŞİMDİ sermaye hareketi içinde, artı-değerin aldığı özel biçimleri incelemiş bulunuyoruz. Bütün burjuva grupların ve toprak sahiplerinin gelirlerinin tek kaynağının, artı-değeri yaratan ücretli işçilerin emeği olduğunu saptadık. Artı-değerin aldığı özel şekiller, kapitalist toplumun başlıca sınıf çelişkisini, burjuvazi ile proletarya arasındaki çelişkiyi gizler, [sayfa 146] gölgeler. Marx, artı-değer üretimini, sermaye birikimini ve proletaryanın yoksullaşmasını ve sonunda da artı-değerin bölüşülmesini tahlil ederken, aynı zamanda, proletarya ile burjuvaziyi birbirinden ayıran kapitalizmin başlıca sınıf çelişkisini bütün yönleriyle inceledi ve işçi sınıfının tarihsel görevinin, bu uzlaşmaz çelişkiyi çözmekten, yani kapitalist üretim tarzını ve sömürüyü ebediyen ortadan kaldırmaktan ibaret olduğunu çürütülemez şekilde tanıtladı. [sayfa 147]
     
       

ALTINCİ BÖLÜM
TOPLUMSAL SERMAYENİN YENİDEN-ÜRETİMİ VE
EKONOMİK BUNALIMLAR

     
      KAPİTALİST ekonomi, birbirinden ayrı ve bağımsız birçok işletmeden oluşmuştur. Her kapitalist, belirli bir zaman içinde, kendisine en çok kâr sağlayacak olan metaları üretmeye bakar. Demek ki, üretim, plansız ve anarşi içinde gelişir. Üretim anarşisi, kapitalist toplumda metaların pazarlanmasında birtakım güçlükler yaratır ve fazla-üretim bunalımlarına neden olur.
      Ekonomik bunalımlar, emekçiler için sayısız kötülükler doğurur ve kapitalizmin çelişkilerini büyük ölçüde yeğinleştirir. Bu bunalımlar, kapitalizmin kaçınılmaz sonunu haber verirler.
      Toplumsal sermayenin kapitalist yeniden-üretiminin mekanizmasını genel olarak inceleyelim. [sayfa 148]
     

1- TOPLUMSAL SERMAYENİN YENİDEN-ÜRETİMİ

Bireysel Sermaye ve Toplumsal Sermaye

     
      Kapitalist rejimde toplumsal üretim, uyumlu bir bütün değildir. Toplumsal üretim, bireysel kapitalist işletmeler arasında dağılmıştır. Bu işletmelerden herbiri, şu ya da bu kapitalistin özel mülkiyetindedir; birer özerk üretim birimi gibi görünürler. Oysa, birbirinden farklı her işletmedeki yeniden-üretim, öteki kapitalistler tarafından üretilen her çeşit makine-araçların, tesisatların, yardımcı maddelerin, yakıtların, işçiler için gerekli tüketim maddelerinin vb. üretilmesine bağlı olur. Birbirlerinden ayrı kapitalistlerin faaliyeti ve dolayısıyla farklı sermaye hareketleri birbirleriyle çatışır.
      Karşılıklı ilişkileri ve karşılıklı bağımlılıkları içinde, bireysel sermayelerin toplamı, toplumsal sermayeyi oluşturur. Kapitalist düzende yeniden-üretim, aynı zamanda toplumsal sermayenin birer parçaları da olan tek tek sermayeler hareketinin işte bu içiçe girmesi içinde gerçekleşir. Yeniden-üretimin gerçekleşebilmesi için yalnız bireysel kapitalist değil, aynı zamanda toplumdaki tüm kapitalistlerin, fabrikalarında üretilen metaları pazarda paraya çevirmesi ve gereksinme duydukları metaları pazardan satın almaları gereklidir. Toplumsal sermayenin, toplu olarak, yeniden-üretiminin nasıl yapıldığını görmek için, toplam toplumsal ürün bileşimini bilmemiz gerekiyor.
     

Toplam Toplumsal Ürün

     
      Toplam toplumsal ürün
ile, belirli bir sürede, örneğin bir yılda, toplumun ürettiği maddi mallar yığını (makineler, makine-araçlar, yakıt, tahıl, giysiler, vb.) anlaşılır.
      Toplam toplumsal ürün, kendi değeriyle ele alınırsa: 1) (üretime) bağlanmış olan değişmeyen sermayeyi, yani avadanlıkların yıpranmasını, tüketilen hammaddelerin değerini, [sayfa 149] yardımcı maddeleri, vb. karşılayan değerden; 2) değişen sermayeyi, yani emek-gücünün değerini karşılayan değerden; 3) artı-değerden oluşmuştur. Başka bir deyişle toplam toplumsal ürün değeri s+d+a (değişmeyen sermaye+ değişen sermaye+artı-değer) toplamına eşit olur.
      Toplam toplumsal ürünün farklı bölümleri, yeniden üretim sırasında farklı görevler yaparlar. Değişmeyen sermaye, üretim hizmetini sürdürmekle görevlidir. Değişen sermaye, işçilerin kendi gereksinmelerini gidermek için, yani emek-gücünün yeniden-üretimi için harcadıkları ücret haline gelir. Basit yeniden-üretimde, artı-değerin tamamını, kapitalistler, kendi kişisel gereksinmeleri için tüketirler. Artı-değer bölünmelerinden biri, kapitalistler tarafından genişletilmiş yeniden-üretimde kullanılır. Artı-değerin geri kalan en önemli bölümü, genel kural olarak, ek araçlar alımı ile ek bir emek-gücünün kiralanmasına ayrılmıştır.
      Toplam toplumsal sermayenin devrinin ve yeniden üretimin tahlilinde gözönünde tutulan önemli bir nokta da, toplam toplumsal ürünün maddi şekle bağlanmasıdır.
      Toplam toplumsal ürün, maddi şekli bakımından, üretim araçlarıyla tüketim nesnelerinden oluşur. Her toplumsal üretim, sonuç olarak, iki önemli kesim içerir: I'inci kesim, üretim araçlarının üretimi; ve II'inci kesim, tüketim nesnelerinin üretimidir. Çeşitli kesimler, toplam toplumsal ürünün maddi şekilleri bakımından üretimde farklı bir görevi yerine getirirler: üretim araçları, sonraki bir üretimde; tüketim nesneleri, insanın kişisel gereksinmelerini gidermede işe yararlar.
     

Gerçekleşme Sorunu Niteliği

     
      Toplumsal sermayenin yeniden-üretimi, her bireysel sermayenin ve dolayısıyla toplam toplumsal sermayenin, kendi dolaşımlarını sürekli olarak tamamlaması, yani para şeklinden üretici şekle; üretici şekilden meta şekline; meta şeklinden yine para şekline vb. geçmesi sanılır. Bu dolaşım, ancak, bütün kapitalistler yığını ve her kapitalist, tek başına, kendi [sayfa 150] ürününü gerçekleştirebilir, satabilirse olur. Gerçekleştirme süreci şundan ibarettir: toplumun toplam yıllık ürününün her bölümü, kendi değeri ve kendi maddi şekli ile, topluca değişilir ve üretim süreci içinde kendi rolünü tamamlar.
      Soru şudur: bir yıllık para olarak ifade edilen yıllık toplam ürünü gerçekleştirmek için gerekli koşullar nelerdir? Marksist-leninist yeniden-üretim teorisi, bu koşulları açıklar ve aynı zamanda, kapitalist üretimin gelişmesi sırasında, bu koşullara kaçınılmaz olarak, sürekli bir biçimde aykırı davranıldığını, bunun da fazla-üretimden doğan ekonomik bunalımlara yolaçtığını gösterir.
     

Basit Kapitalist Yeniden-Üretimde Gerçekleşme

     
      Basit yeniden-üretimde, üretim süreci, kendisinden önceki oranlarda yenilenir ve artı-değer, tümüyle kapitalistlerin kişisel tüketimine gider.
      Basit yeniden-üretimde, toplam toplumsal üretimin gerçekleşmesini tahlil edelim. Örneğin, milyon dolar olarak ifade edilen değişmeyen sermaye değerinin, I'inci kesimde, 4.000; değişen sermaye değerinin 1.000; artı-değerin de 1.000 olduğunu varsayalım. II'inci kesimde de, değişmeyen sermaye değerini 2.000; değişen sermaye değerini 500; artı-değeri de 500 dolar kabul edelim. Böylece, toplam toplumsal ürün aşağıda gösterilen kesimlerden oluşacaktır:
     
      Kesim I: 4.000s+1.000d+1.000a=6.000
      Kesim II: 2.000s+500d+500a=3.000
     
      I'inci kesimde, toplam ürün değeri, yıl sonunda, makineler, hammaddeler vb. şeklinde 6.000 dolara eşittir. Oysa bu kesimin işçilerinin üretim araçlarına değil, tüketim nesnelerine de gereksinmeleri vardır. I'inci kesimdeki ürünleri gerçekleştirmek önemlidir. Gerçekleştirme süreci nasıl olur?
      Birinci kesimde, üretimin bir bölümü, 4.000 dolarlık değişmeyen sermayeye eşit bölümü, tüketilen değişmeyen sermayeyi [sayfa 151] karşılamak amacıyla, aynı kesimin işletmelerine satılacaktır. I'inci kesim ürünlerinden geri kalan (1.000d+1.000a), üretim araçları şeklinde, tüketim nesneleri üreten işletmelere satılmıştır. Toplamı 2.000 dolar tutan bu üretim araçları, II'inci kesimin değişmeyen sermayesini karşılamaya yarayacaktır.
      II'inci kesimde, tüketim nesneleri (giysiler, ayakkabılar, besin maddeleri vb.) şeklinde mevcut olan toplam ürünün değeri 3.000 dolardır. II'inci kesimde üretilen, toplam değeri 2.000 dolar tutan tüketim nesneleri, I'inci kesimin üretim araçları karşılığı değişilmiş olacaktır. Aynı zamanda tüketim nesnelerinden ibaret olan ve değişen sermayenin yeniden üretilen değerini (500d) ve yeniden üretilen artı-değeri (500a) gösteren, II'inci kesimden geri kalan ürün, bu II'inci kesimdeki işçilere ve kapitalistlere satılmıştır.
      Böylece, bütün toplumsal ürün gerçekleştirilmiş oldu. Basit kapitalist yeniden-üretimde, denklem şöyledir: I'inci kesimin değişen sermayesi ile artı-değeri, II'inci kesimin değişmeyen sermayesine eşit olmalıdır.
      Kendi kesimleri içersinde gerçekleştirilen ürün dilimleri üçgenler içine ve öteki kesimle değişilen ürün dilimleri de, aralarındaki bir çizgi ile birbirine bağlanan dikdörtgenler içine alınırsa, aşağıdaki şemayı elde ederiz:
     
     
      Bu şema, kapitalist basit yeniden-üretimde gerçekleşme koşulunu gösterir: I(d+a)=IIs. [sayfa 152]
     

Genişletilmiş Kapitalist Yeniden-Üretimde Gerçekleşme Koşulları

     
      Genişletilmiş yeniden-üretim
ya da birikim, kapitalizmin ayırdedici özelliğidir. Üretimi genişletmek için, ya mevcut işletmeyi büyütmek ya da bir yenisini kurmak gerekir. Her iki durumda da, belirli bir miktarda yeni üretim araçlarını işe sokmak gerekiyor. Ama üretim araçları I'inci kesim tarafından üretildiğinden, yeniden yaratılmış olan bir değeri gösteren bu kesimin bir ürün dilimi I(d+a), II'inci kesimin değişmeyen sermayesinden (IIs) büyük olmalıdır. Her iki kesimde de üretimi genişletmek için piyasaya sürülebilecek olan üretim araçları fazlalığını yalnızca bu koşul doğarabilecektir.
      Bu koşulu hesaba katarak, örneğimizi, aşağıda gösterildiği şekilde kuracağız:
     
      Kesim I: 4.000s+1.000d+1.000a=6.000
      Kesim II: 1.500s+750d+750a=3.000
     
      Genişletilmiş yeniden-üretimde, her kesimde artı-değer iki bölüm içerir: biri kapitalistler tarafından kişisel olarak tüketilen bölüm ve diğeri biriktirilmiş olan parçadır. Artı-değerin biriktirilen bölümünün bir miktarı ek üretim araçları alımına ve bir miktarı da ek emek-gücü kiralanmasına ayrılmıştır.
      I'inci kesimdeki kapitalistlerin kendi artı-değerlerinin yarısını, yani 500 dolarını biriktirdiklerini varsayalım. Bu, onların değişmeyen sermayeye 400 ve değişen sermayeye 100 ekleyecekleri, yani biriktirilmiş bulunan artı-değer dilimini daha önce yatırılmış bulunan sermaye ile aynı oranlar içinde harcayacakları anlamına gelir. Bundan ötürü, I'inci kesimin bileşim-değeri, ertesi yıl üretime girince, şu şekilde görünecektir: 4.400s+1.100a.
      I'inci kesimin toplam ürününden (6.000), 4.400'ü aynı kesimde gerçekleşmiştir. Geriye kalan 1.600'ü, II'inci kesimin ürünleriyle değişilecektir. Ama II'inci kesim kapitalistlerinin üretim araçlarını (son yıl içinde onlar tarafından harcanmış bulunan [sayfa 153] 1.500 yerine) 1.600 karşılığında satın alabilecek bir durumda olmaları için, II'inci kesim artı-değerinin bir bölümünü soğuran kendi değişmeyen sermayelerini %100 artırmaları gerekir. II'inci kesimin değişmeyen sermayesinin genişletilmesine ayrılan bu 100 artı-değer birimi, II'inci kesimde daha önce yatırılan sermaye 2 : 1 oranında harcanmış olacağı için, değişen sermayenin de 50 birim artmasını gerektirecektir. Bundan dolayıdır ki, gelecek yıl, üretime giren II'inci kesimin değer-bileşimi şöyle olacaktır: 1.600s+800d.
      I'inci ve II'inci kesim içindeki tüketim nesnelerinin ve üretim araçlarının dağılım süreci aşağıdaki şemada belirtilmiştir.
     
      I: 4000s+1000d+1000a=6000
      II: 1500s+750d+750a=3000
     
      Ürünün gerçekleşmesi, şöyle olacaktır: I'inci kesimin kapitalistleri birbirlerinden 4.400 karşılığında üretim araçları satın alırlar. Geriye kalan üretim araçları (1.600), II'inci kesimdeki tüketim nesneleri ile değişilir. Bu değişim sonucunda, I'inci kesimin kapitalistleri 1.600 karşılığında tüketim nesneleri ve II'inci kesimin kapitalistleri de 1.600 karşılığında üretim araçları [sayfa 154] alırlar. II'inci kesimde geriye kalan tüketim nesnelerinin (1.400) gerçekleşmesi, aynı kesim içinde olur.
      Kesimler arasındaki değişim sürecini şu şemada izleyebiliriz:
     
      I: 4.400s+(1.100d+500a)=6.000
      II: 1.600s +800d+600a=3.000
     
      Genişletilmiş yeniden-üretimde gerçekleşme koşulu şu eşitlikte olur: değişen sermaye değeri (1.000), artı, değişen sermayeye eklenen biriktirilmiş artı-değer bölümü (100), artı, kapitalistlerin kişisel tüketime ayrılan I'inci kesimdeki artı-değer dilimi (500), eşit olmalıdır. II'inci kesimin değişmeyen sermaye değeri (1.500), artı, II'inci kesimin değişmeyen sermayesine eklenen, biriktirilen artı-değer parçası (100).
      İkinci yılda yeni üretim çevirimi (cycle), daha büyük bir sermaye ile yola çıkacak, ve artı-değer oranı %100 olursa, ikinci yılın toplam toplumsal ürünü şöyle olacaktır:
     
      Kesim I: 4.400s+1.100d+1.100a=6.600
      Kesim II: 1.600s+800d+800a=3.200
     
      Genişletilmiş kapitalist yeniden-üretim süreci böyle olur ve bunu önceden belirleyen gerçekleşme koşulları bunlardır.
      Genişletilmiş yeniden-üretimde, üretici güçlerin gelişmesi, üretim araçlarının üretimine ayrılan toplumsal emek payının tüketim nesneleri üretimine giden emek payından daha çabuk büyümesinde ifadesini bulur.
      Üretim araçları üretiminin tüketim nesneleri üretimine oranla öncelikle büyümesi
, genişletilmiş yeniden-üretimin ekonomik yasasıdır.
      "Bu üretim araçlarının daha hızlı büyümesi yasasının bütün anlam ve önemi, el işinin yerini mekanik işin almasının [sayfa 155] -daha genel bir ifadeyle, makine döneminde teknik ilerlemenin- kömür ve demir üretiminin daha ileri bir büyümesini, 'üretim araçları için üretim araçları' gerçeğini gerektirmesi olgusuyla özetlenir." (V. Lenin, Œuvres, Paris-Moscou, t. 1, s. 118.)
      Gerçekleşme teorisi, basit ve genişletilmiş kapitalist yeniden-üretimde, metaın gerçekleşmesi için zorunlu koşulları açıklar. Ama bu teori, kapitalist rejimde bu koşulların sürekli olduğunu iddia etmez. Tam tersine, kapitalist rejimde bu koşullar, sürekli olarak bozulur.
      Üretim rekabeti ve anarşisi rejiminde, kimse, pazar gereksinmelerini tam olarak bilemez. Sanayi dalları arasındaki ve her dal içindeki belirli ilişkiler, bundan ötürü, zorunlu olarak, çok sayıda ve sürekli oransızlığa aykırılıklar arasında kurulur.
      Kapitalist düzende üretim ile tüketim arasında uzlaşmaz karşıt bir çelişki vardır. Amacı en fazla kâr sağlamak olan kapitalist üretim, buna, üretimi artırarak ve sermaye biriktirerek ulaşır. Üretimin artması ve sermaye birikimi, aynı zamanda satın alma ve tüketme gücü azalan emekçilerin yaşam düzeyinin düşmesiyle olur. Bu, pazarı daraltır ve metaların gerçekleşmesini güçleştirir.
      Burjuvazi, bu çelişkiyi, dış pazarları tekeline alarak çözümlemeye çalışır. Bu pazarlar, bunların tekel konusu olması, bölüşülmesi ve yeniden bölüşülmesi uğruna savaşım, çelişkileri keskinleştirir ve kapitalist ülkeler arasında dünya savaşlarına da dönüşen sayısız çatışmalara neden olur.
     

2- ULUSAL GELİR

Ulusal Gelir Nedir?

     
      Toplam toplumsal ürün denince, örneğin bir yıllık sürede, toplumda üretilen maddi malların tüm kitlesinin anlaşıldığını görmüştük.
      Değişmeyen sermaye yıpranması, toplumsal ürün üzerinden [sayfa 156] karşılanır, çünkü bu, üretim araçlarının yeni imal edilen ürüne aktarılan değeridir. Toplumsal üründen geri kalanı (değişen sermaye ile artı-değer) yıl içinde yeni yaratılan bir değerdir. Toplam toplumsal ürünün bu bölümü, kapitalist toplumun ulusal gelirini oluşturur.
      Örneğin, herhangi bir ülkede, bir yılda, 60 milyarı bir yıl içinde yıpranan üretim araçlarının karşılanmasına giden 90 milyar dolarlık meta üretilirse, ulusal gelir 30 milyar dolara eşit olacaktır.
      Ulusal geliri, maddi şekli bakımından kişisel tüketim nesneleri ile üretimin artırılmasına ayrılan üretim araçları dilimi oluşturur.
      Kapitalist rejimde, ulusal gelir, maddi malların üretiminde, sanayide, tarımda, inşaatta, ulaştırmada, vb. çalışan emekçiler tarafından yaratılır. Ulusal geliri işçiler, köylüler, zanaatçılar ve maddi üretimde doğrudan doğruya istihdam edilen aydınlar yaratır.
      Üretken olmayan dallar, ulusal gelir yaratmazlar. Bunlar, devlet örgütü, kredi, ticaret (dolaşım alanında üretim sürecini uzatan işlemler hariç), ordu, sağlık kurumları, tiyatro ve benzerleridir. Bu dallarda yapılan bütün harcamalar, üretim alanında yaratılmış olan ulusal gelir üzerinden peşinen karşılanmışlardır.
      Ulusal gelir, maddi üretim alanında yaratılmış olduğundan, bunun çoğalması, üretim dallarında çalışanların artmasına ve emek üretkenliğinin yoğunlaşmasına bağlıdır.
     

Ulusal Gelir Dağılımı

     
      Kapitalist rejimde, ulusal gelir dağılımı, sınıfsal bir nitelik taşır. Bu dağılım, emekçilerin yararına değil, sömürücülerin yararına yapılır. Ulusal gelirin birinci dağılımı ile ikinci dağılımı arasındaki farkı ayırdetmek gerekir.
      Kapitalist rejimde, ulusal gelir, her şeyden önce kapitalistlere gider. Birinci durumda ulusal gelir, kapitalistlerle işçiler arasında paylaşılır. İşçiler ücret, kapitalistler artı-değer [sayfa 157] alırlar. Artı-değer, sanayi kapitalistleri, tüccarlar, bankacılar ve büyük toprak sahipleri arasında paylaşılır. Bu dağılım, aşağıdaki şemada gösterilmektedir (milyar dolar olarak).
     
       
      Ulusal gelirin, kapitalist toplumun başlıca sınıfları --yani proletarya, kapitalistler, toprak sahipleri-- arasında dağılımından sonra ikinci bir dağılımı (yeniden bölünme) daha olur.
      Ulusal gelirin yeniden bölünmesi nasıl olur? Üretici olmayan dalların (sağlık kurumları, kamu yararına olan kuruluşlar, tiyatro türünden işletmeler vb.) ulusal gelir yaratmadıklarını yukarda belirtmiştik. Ama bu işletmelerin sahipleri olan kapitalistler, çalıştırdıkları kimselere (doktorlara, artistlere vb.) bir ücret öderler; bu yerleri ayakta tutmak için yapılan zorunlu giderlere karşı çıkmakla birlikte, bu [sayfa 158] kuruluşlardan fazla kâr sağlamaktan da geri kalmazlar. Kapitalistler, tıbbi tedavi, öğretim vb. gibi hizmetlere ait tüm giderleri, maddi üretim alanında yaratılan ulusal gelirle karşılarlar. Hizmetlerin ödenmesi, bu işletmeleri ayakta tutma harcamalarını karşılar ve üretken olmayan alandaki kapitalistlere ortalama bir kâr sağlar.
      Devlet bütçesi kanalıyla yeniden bölüştürülen, emekçilerin gelirlerinin bir bölümü de, iktidardaki sınıfın çıkarına kullanılır.
      Burjuva devlet, orduyu, polisi, cezai ve adli organları, yönetimi vb. kendi bütçe harcamalarıyla ayakta tutar. Bütçe gelirlerinin başlıca kaynağı, halktan doğrudan doğruya alınan vergilerdir. Bu demektir ki, ulusal gelirin ilk dağılımını takiben emekçiler, aldıkları ücretler üzerinden devlete vergi öderler. Böylece, emekçilere düşen ulusal gelir payı kırpılmış olur. (Kapitalistler de vergi öderler. Ama bunların vergi olarak verdiklerinden çok daha yüksek bir bölümü, hükümete karşı girişilmiş hizmet ve taahhüt ödentisi şeklinde tekrar kapitalistlerin kasalarına döner. Vergilerle sağlanan gelirlerin diğer bir bölümü, en başta da aynı kapitalistlerin çıkarlarını savunmayı üstlenen devlet aygıtını, orduyu, vb. ayakta tutmaya ayrılmıştır. Bunun içindir ki, burjuva toplumunda, yalnızca dağılım değil, ulusal gelirin yeniden bölüşülmesi de sömürücü sınıfların çıkarına kullanılır.)
      Kapitalizmin gelişmesiyle mali yükler de artar. Örneğin, İngiltere'de vergiler, 1913'te, ulusal gelirin %11'ini oluşturuyordu; 1924'te %23; 1959'da %35 oldu. Fransa'da, 1913'te vergiler, ulusal gelirin %13'ü, 1924'te %21'i, 1959'da %27'si oldu. Birleşik Amerika'da, örneğin Truman'ın başkanlığı döneminde, kendisinden önceki 156 yıl içinde, bütün başkanlar zamanında toplanan vergilerden daha fazla vergi alınmıştır.
     

Ulusal Gelirin Kullanılması

     
      Kapitalist rejimde, ulusal gelirin kullanımı da dağılımı gibi sınıfsal bir niteliğe bürünür. Ulusal gelir, tüketim ve birikim araçlarında kullanılır.
      Ücretlilerin kişisel tüketimine ayrılan ulusal gelir payı, kapitalist ülkeler emekçilerinin büyük çoğunluğunun asgari [sayfa 159] gelirini bile güvence altına almaz. Ücretlilerin en kalabalık bölümü, ölesiye bir yoksulluk içinde, çocuklarını eğitmekten uzak, kötü barınaklarda sefil bir yaşam sürmek zorunda bırakılmıştır.
      Ulusal gelirin büyük bir kesimine sömürücü sınıflar sahip çıkar. Kapitalistler, onun bir bölümünü kişisel tüketimleri, lüks nesnelerin alımı, sayısız hizmetçi ve uşakların bakımı için harcarlar. Öteki bölümü ise üretimin genişletilmesine kullanılır ya da birikime ayrılır. Ama bu bölüm, toplumun olanaklarına ve gereksinmelerine bakarak nispeten pek önemsizdir. Birikimin nispeten önemsiz olmasının nedeni, ulusal gelirin büyük bir bölümünün üretken olmayan bir biçimde: ekonominin askerileştirilmesi, büyümüş olan devlet aygıtının bakımı, reklam vb. için harcanmış bulunmasıdır.
      Kapitalist rejimde ulusal gelir dağılımının sınıfsal niteliği, genişleme halindeki üretime bakarak, emekçi yığınlarının alım gücünde bir gerilemeye neden olur. Bu gerileme, bazan önemli oranlara yükselir ve fazla-üretimden doğan ekonomik bunalımlara varır.
     

3- EKONOMİK BUNALIMLAR

Bunalımların Niteliği ve İlk Nedeni

     
      Fransız ütopik sosyalisti Fourier, ekonomik bunalımlarda ortaya çıkan çelişkiyi, "uygarlıkta yoksulluk, bolluktan doğar" diyerek belirtmişti.
      Fazla-üretimin neden olduğu bunalımın başlıca belirtileri şunlardır: ticaret durgunluk içindedir; pazar düşük fiyatta metalarla dolup taşmaktadır; fabrikalarda işler durdurulmuştur; yığın yığın işçi, geçim araçlarından yoksun bırakılmıştır.
      Kapitalist toplumda, buğdayın, giysilerin, yakıtın vb. maddelerin "çok daha fazla" üretildiği doğru mudur? Hayır. Bunalıma varan, metaların fazla-üretimi mutlak değil, görelidir. Ancak, alım gücüne oranla bolluk vardır; toplumun [sayfa 160] gerçek gereksinmelerine oranla meta bolluğu yoktur. Bunalım döneminde toplum gereksinmeleri azalmaz. Yalnız, emekçi yığınların alım gücünde hızlı bir düşüş olur. Bunalım sırasında, emekçiler en ciddi, en hayati gereksinmelerle karşı karşıya kalırlar. Zorunlu gereksinmelerini gidermede büyük sıkıntıya düşerler.
      Fazla-üretimden doğan ekonomik bunalımların başlıca nedeni, kapitalizmin temel çelişkisi olan üretimin toplumsal niteliği ile üretimin ürünlerini özel mülk edinmenin kapitalist şekli arasındaki çelişkidir.
      Kapitalist üretim, toplumsal işbölümü üzerine kurulmuştur. Kapitalizm geliştikçe işbölümü yayılır. Üretim, kesintisiz çoğalan sanayi dalları tarafından gerçekleştirilir. Büyük işletmeler, yüzlerce ve binlerce işçiyi buraya toplar. Kendi aralarında birbirine bağlanan bütün bu işletmeler, ulusal pazar ve dünya pazarı için çalışırlar. Böylece kapitalizm, emeği büyük ölçüde merkezileştirirken, üretime de toplumsal bir nitelik verir, ve her meta binlerce işçiye ait toplumsal emeğin bir meyvesi olur.
      Bununla birlikte, sermaye, üretime, son derece uzlaşmaz karşıt bir biçim altında toplumsal bir nitelik verir. Toplumsallaşmış üretim, kârlarını yükseltmeye çalışan kapitalistlerin yararına artar. Milyonlarca insanın üzerinde çalıştıkları üretim araçları, kapitalistlerin özel mülkiyetindedir; bu milyonlarca insanın emek ürünü de bir avuç kapitalistin malı olmaktadır.
      Kapitalizmin başlıca çelişkisi, her şeyden önce, farklı işletmelerdeki üretim örgütü ile bütün toplum içindeki üretim anarşisi arasındaki karşıtlıkta ortaya çıkar. Bu durum, her kapitalist işletme içinde işçilerin emeğinin örgütlenmiş olması, ama toplumun bütününde, üretim araçlarının özel mülkiyeti sonucu, üretimde anarşinin hüküm sürmesi olgusu ile kendini açığa vurur. Her kapitalist, en büyük kârları sağlama peşindedir. En yüksek kâr oranı uğruna kapitalistler; tüm toplumun gereksinmelerini hesaba katmadan üretimi yaygınlaştırırlar (ya da sermayelerini daha kârlı başka [sayfa 161] dallara aktarmak için üretimi kısıtlama yoluna giderler). Bu nedenle, üretim dalları arasındaki oranlar dengesizleşir, bu da toplumsal ürünü gerçekleştirme güçlüklerine ve olanaksızlığına yolaçar.
      Devam edelim. Kapitalizmin başlıca çelişkisi, onun, üretimi sınırsız genişletme eğilimiyle, asıl tüketiciler olan emekçi yığınların alım gücünün sınırlanmasında ortaya çıkar.
      Üretimi sınırsız çoğaltma eğilimi, kapitalizmin ekonomik yasasının, artı-değer yasasının işlevidir. Kâr yarışması, kapitalistleri, birikimi, üretimi genişletmeye, tekniği modernleştirmeye, yeni makineleri benimsemeye, ek emek-gücü kiralamaya ve büyük miktarda meta üretmeye zorlar. Tüketime eşdeğerde olmayan bir artma eğilimi başgösterir. Bundan başka, en fazla kârı elde etme eğilimi, kapitalistleri, ücretleri düşürmeye, sömürüyü yeğinleştirmeye iter. Ama emekçilerin sömürülmelerinin ve yoksulluklarının artması, emekçilerin alım gücünde, metaların sürüm olanaklarında bir azalma demektir; ve bütün bunlar, fazla-üretimden doğan ekonomik bunalımlara varır.
      Kapitalizmin temel çelişkisi burjuvazi ile proletarya arasındaki uzlaşmaz sınıf karşıtlığında da görülür. Kapitalist rejimde, kapitalistler tarafından elde tutulan üretim araçlarıyla kendi emek-güçlerinin dışında her şeyden yoksun olan dolaysız üreticiler arasında tam bir kopma olur. Bu kopma, bir yanda üretim araçlarının ve ürün fazlasının, diğer yanda da geçim araçlarından yoksun işsizler yığınından oluşan emek-gücünün toplandığı, fazla-üretim bunalımlarında apaçık ortaya çıkıyor.
     

Kapitalist Çevrim ve Evreleri

     
      Fazla-üretim bunalımları, devirli olarak ortaya çıkar. İlk sanayi bunalımı, 1825'te, İngiltere'de patlak vermiştir. 1847-1848'de, Avrupa'nın birçok ülkeleri ile Birleşik Amerika'da başgösteren ekonomik bunalım, dünya çapındaki ilk bunalımdı. [sayfa 162] 19'uncu yüzyılın en ağır bunalımı, 1873 bunalımıdır. Bu bunalım, tekel-öncesi kapitalizmden tekelci kapitalizme, yani emperyalizme geçişin başlangıcını gösterir. 1929-1933 dünya ekonomik bunalımı ise, 20'inci yüzyılın tanık olduğu bunalımların en şiddetlisidir.
      Bir bunalımın başlangıcından, sonraki bunalımın başlangıcına kadar süren döneme bir çevrim denir ve bu, dört evreyi içerir; bunalım, çöküntü, toparlanma ve atılım.
      Bunalım
çevrimin temel evresidir. Bunalımın ayırdedici özelliği, her şeyden önce, metaların fazla-üretimi, fiyatların hızla düşmesi, birçok iflas, üretimde önemli bir azalma, işsizliğin artması, ücretlerin düşmesi, metaların, donatımın, işletmelerin kayıtsız şartsız tahribi, iç ve dış ticaretin azalmasıdır. Bu evrede, üretim potansiyelinin artması ile alım gücünün göreli azalması arasındaki çelişki şiddet ve yıkıcılık gösterir. Üretici güçlerin yüksek gelişme düzeyi, onları dizginleyen kapitalist üretim ilişkilerinin dar çerçevesiyle çatışır. Bu, birçok işletmenin yıkılıp gitmesi, üretici güçlerin bir bölümünün kayıtsız şartsız tahribiyle olur. Bunalım döneminde üretim azalır ve toplumda mevcut olan alım gücü düzeyi düşer. İşte o zaman bunalımdan çöküntüye geçilir.
      Çöküntü
, çevrimin (cycle) ikinci evresi, bunalımın gelişmesi durduğu zaman başlar, bununla birlikte, sanayi üretimi hala tıkanık durumdadır, meta fiyatları düşüktür, ticaret hareketsiz, kâr oranı azdır. İşsizlik ve ücretler, bunalım sırasındaki düzeyde kalır. Biriken meta stokları kısmen imha edilir ve kısmen de düşük fiyatlarla elden çıkarılır. Pazarlar ve hammadde kaynakları uğruna yürütülen rekabet ve savaşım, kapitalistleri, sabit sermayeyi yenilemeye isteklendirinceye kadar, kapitalist üretim çöküntü halinde kalır. Kapitalistler, üretim giderini düşürmek ve bunalımın sonucu olarak, varılan düşük fiyatlarda bile, üretimi kârlı kılmak için avadanlıklarını yetkinleştirirler. Donatım olarak gereksinmeler ortaya çıkaran ve üretim genişlemesini isteklendiren şey budur. Çevrimin yeni bir evresine, toparlanma evresine geçmek için gerekli koşullar, böylece yavaş yavaş hazırlanmış olur. [sayfa 163]
      Toparlanma
evresinde, bunalımda ayakta kalan işletmeler, sabit sermayeyi yenilemeye devam ederler ve gittikçe üretimi genişletme yoluna girerler. Üretim, bunalım öncesindeki düzeye ulaşır ve sonra onu geçer. Ticaret yeniden başlar, meta fiyatları artar, kazançlar büyür, işsizlik yavaş yavaş azalır. Kapitalist üretim, bunalım öncesi üretimi aşınca, atılım evresine geçiş belirtisi görülür.
      Bu evrede, üretimin sınırsız çoğalma eğilimi açıkça görülür. Birbirlerini geçme kaygısında olan kapitalistler, yeniden işletmelerini büyütürler, yeni şantiyeler açarlar, pazara bir yığın meta sürerler. Üretimin başdöndürücü bir şekilde yükselmesi, alım gücüne gittikçe artan bir hız kazandırır. Fazla-üretim artar, ilkin kendini göstermez, meta fazlaları birikir. Atılımın bu yüksek evresinde, pazarın bir anda alım gücünü aşacak bir ölçüde doyurulduğu görülür. Fiyatlar düşer ve bunalım patlak verir. Çevrim yeniden başlar.
      Görüldüğü gibi kapitalist üretim sarsıntısız değil, şiddetli dalgalanmalarla, iniş-çıkışlarla gelişir. Kapitalist üretimin gelişmesinin bu çevrimsel şekli, üretici