Paul A. Baran
Büyümenin Ekonomi Politiği
"Büyümenin Ekonomi Politiği", Prof. Paul A. Baran'n incelemesi.
İngilizceden çeviren Dr. Ergin Günçe
Monthly Review, 1957.
May Yayınları, I. Basım, Ekim 1974.

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyay@kurtuluscephesi.org
Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında:
Büyümenin Ekonomi Politiği (1.132 KB)












     
       

BEŞ
GERİKALMIŞLIĞIN KÖKENLERİ


     
      Buraya kadar, çok büyük bir ekonomik artık elde eden ve bundan akla uygun bir biçimde yararlanmayı başaramayan, çok gelişmiş kapitalist ülkeleri inceleme konusu yaptık. Ne var ki, bu ülkeler, çağdaş kapitalizm tablosunun yalnız bir kesimini oluştururlar. Tablonun yani "kapitalist dünyanın" hiç de daha az önemli olmayan, bir başka kesimi daha vardır, azgelişmiş ülkeler topluluğu. Nasıl, tablonun gelişmeler kesiminde, Amerika Birleşik Devletleri, Japonya, Almanya, Fransa, Britanya ve İsviçre gibi, ekonomik, toplumsal siyasal ve kültürel özellikleri bakımından birbirlerinden çok farklı ülkeler yer alıyorsa, azgelişmiş ülkeler kesimi de aralarında son derece büyük farklar bulunan ülkelerden oluşmakta: Nijerya ve Yunanistan, Brezilya ve Tayland, Mısır ve İspanya; bunların hepsi de azgelişmiş ülkeler.
      Bütün bu büyük farklara karşın, kapitalist dünyanın her kesiminin devinim kanunlarını kavramak istediğimizde, her ülkeyi, kendine özgü niteliklerden soyutlamak ve dikkatimizi temel ortak özellikleri üstünde toplamak durumundayız; hem mümkün, hem de zorunlu bir iştir böyle [sayfa 276] bir soyutlama. Doğrusu, böyle bir yöntem uygulamaksızın hiç bir bilimsel çalışma başarılamaz; Marx'ın "salt kapitalizmi" olsun, Marshall'ın "örnek firması" olsun, Weber'in "ideal tip" dediği nesne olsun, hep bir soyutlamanın ürünüdür; bir olguyu ikinci derecede özelliklerden soyutlamak ve dikkatleri onun ana yapısı ya da yapısı ya da iskeleti üstünde yoğunlaştırmak; işte, çözümleme çabasının, bilimsel çabanın temel araçları olarak bugüne kadar hep bunlardan yararlanılmış.[
205] Neyi incelersek inceleyelim sonunda ortaya bir "model" çıkıyor; bu "modelsin belli bir duyguyu olduğu gibi yansıtması, eksik gedik bırakmaması, ona haksızlık etmemesi, bütün özellik ve niteliklerini ortaya dökmesi çok da önemli değildir; bir yöntemin değerinin olsun, bununla elde edilen sonuçların değerinin olsun, kullanılan modelin, "gerçeği bire bir oranında yansıtmasına bağlı bulunmadığını belirtelim. Eğer model, kurulma amacına uygun bir yapıya sahipse, eğer gerçek dünyada yeralan sürecin başat özelliklerini yakalama başarısını gösterebiliyorsa, onun, söz konusu olgunun kavranmasına yapacağı katkı bir yığın ayrıntılı bilginin, bir sürü özel bulgunun yapacakları katkıdan daha önemlidir. Dahası var, ancak böyle bir model yardımıyla, zihnimizde açık-seçik bir "ideal tip"in ana çizgilerini canlandırabiliriz, topladığımız bütün ham bilgi ve verilere gene ancak böyle bir model sayesinde anlam verebiliriz; yoksa araştırmamız boşa gider ve topladığımız ham bilgi ve veriler, gerçeğin anlaşılmasına yardımcı olmaktan çok, onun yerini alan, onu "ikame eden" bir yığın oluşturmaya başlarlar.
      Son günlerde yayınlanan bir Birleşmiş Milletler raporunda, azgelişmiş ülkelerde egemen olan koşullar ile bu ülkelerin karşılaştıkları sorunların incelenip kavranması için, bu yöntemin geçerliliği üstünde durulmaktadır, "...sanayileşme süreci içinde, birbirinin tıpatıp aynı, özdeş güçlüklerle karşılaşacak iki ayrı ülkenin varolmadığı doğrudur; fakat, benzer gelişim aşamasında bulunan ülkelerin, [sayfa 276] aşağı yukarı aynı tür sorun ve güçlüklerle karşı karşıya kaldıkları, aynı türden ekonomik güçlerle başa çıkmak zorunda bulundukları, kendilerini ikide bir benzer durumların içine itilmiş gördükleri de doğrudur."[206] Bu nedenlerle biz, aşağıda yer alacak açıklamalarımızda, belli bir azgelişmiş kapitalist ülkenin fotoğrafımsı bir görüntüsünü vermeye çalışmayacağız; özel bir coğrafyada yer alan bölgelerin, kapitalizm altında sanayileşme çabalarının karşılaştığı engeller üstünde de durmayacağız. Bu bölümde ve bunu izleyen bölümlerde, sorunun temel öğeleri olarak gördüğüm konuları bir bir ortaya koymayı amaç ediniyorum. Böylelikle konunun çıplak bir iskeletini kurmak istiyorum; belli bir ülkede, sorun, nasıl bir somut öz ve biçim kazanıyor, ne gibi bir çerçeveye oturuyor gibi sorulara karşılık aramıyorum.
      Bu gerekli açıklamayı yaptıktan sonra, yolumuza in medias res (aheste beste) devam edebiliriz. Bütün azgelişmiş ülkelerin ayırıcı özellikleri ve bunların "azgelişmiş" olarak adlandırılmalarının temel nedeni, adam başına üretimin düşük oluşudur. Ulusal gelir rakamlarının, ülkeleri birbirleriyle kıyaslamak için çok do iyi ölçütler olmaması ve bu konuda bir sürü güçlüğün var olması bir yana; azgelişmiş ülkeleri içinde bulundukları durum hakkında bir fikir vermek üzere aşağıdaki tablodan yararlanmak mümkündür sanıyoruz:
     

1949 Yılında Dünya Gelir Dağılımı[207]

 

Dünya Geliri (Yüzde)

Dünya Nüfusu (Yüzde)

Adam Gelir (Dolar)

Yüksek Gelirli Ülkeler

67

18

915

Orta gelirli ülkeler

18

15

310

Düşük gelirli ülkeler

15

67

54


     
      Yukardaki tablodan anlaşılabileceği gibi, insan soyunun yaklaşık olarak üçte ikisi, yılda, adam başına 50-60 dolara eşdeğer bir gelir elde etmektedir; bu istatistiğin [sayfa 278] geçerli olduğu ülkelerin hemen hepsinde, kronik bir açlığın, müthiş bir sefaletin egemen olduğunu ve hastalıkların gittikçe arttığını söylemeye bile gerek yoktur. Bu durumda, bir ya da iki yüzyıldır, kayda değer bir değişiklik de olmamıştır; bazı azgelişmiş ülkelerde durum, son yüz yıl içinde büsbütün kötüleşmiştir üstelik. Bu dönem boyunca gelişmiş ülkelerin hayat standartları adamakıllı yükseldiği için, "dünya ülkeleri arasında adam başına gelir dağılımı, eşitliğe doğru gitmek şöyle dursun, gittikçe daha eşitsiz bir duruma gelmiştir."[208]
      Hemen bir soru çıkıyor ortaya bu noktada: geri kalmış kapitalist ülkelerde, diğer kapitalist ülkelerin tarihlerinde okuduğumuz türden, kapitalist gelişme doğrultusunda bir ilerleme niçin olmamıştır; buralarda, bir ilerleme hareketi, niçin yavaş olmuş ya da hiç görülmemiştir. Bu soruya verilecek doğru karşılığın büyük önemi vardır. Eğer, azgelişmiş ülkelerin ekonomik ve toplumsal ilerleme yollarını nelerin tıkadığını kavramak ve bu engellerin, ilerde, ne yönde ve nasıl bir gelişme göstereceklerini anlamak istiyorsak, yukardaki soruya doğru karşılık vermemiz de kaçınılmaz bir görev oluyor demektir.
      Probleme en iyi yaklaşım, bugünün gelişmiş ve azgelişmiş ülkelerinde görülen kapitalizmi doğurmuş olan koşulları anımsamaktadır. Bu koşullar, feodalizm gibi uygun bir ad altında toplanan bir üretim biçimi ile bir toplumsal ve siyasal düzenin ürünleriydi. Bu sözümüz, "feodalizmin yapısı her yerde tıpatıp aynıydı" anlamına gelmez elbette. Tam tersine, nasıl "Tek bir kapitalizm tarihinden ve bunun sahip olduğu genel biçimden söz edilmesi yanlış, fakat, genel biçimleri birbirine benzeyen ve farklı zamanlarda aynı temel aşamalardan geçen bir kapitalizm tarihleri koleksiyonundan söz etmek doğru ise"[209] tıpkı bunun gibi, dünyanın çeşitli kesimlerinde görülmüş feodal sistemlerin tarihleri arasında da çok büyük farklar bulunduğunu kimse aklından çıkarmamalıdır. Doğrusu, Çin'in kapitalism-öncesi yapısı ve Hindistan'ın köy toplulukları üstüne [sayfa 279] kurulmuş toplum yapısı ile Avrupa'nın kapitalizm-öncesi gelişimine özelliğini veren ve kökleri tâ kölelik dönemine kadar uzanan toplumsal düzeni arasında dağlar kadar fark vardır; birçok tarihçiyi, "feodalizm," terimini kullanmakta kuşkuya düşürecek kadar büyük bir farktır bu. Bu tartışmaya girmeden, kendimizi, üstünde oldukça geniş bir görüş birliği bulunan bir önerme ile bağlamak istiyoruz. Kapitalizm-öncesi düzen, ister Avrupa'da, ister Asya'da olsun, gelişmenin belli bir aşamasında, bir parçalanma ve çökme dönemine girmiştir. Ülkesine göre, bu parçalanma şu ya da bu ölçüde şiddetlidir, çökme dönemi şu ya da bu uzunlukta bir süreyi kaplamaktadır. Bunlar önemli değil; önemli olan, hareketin genel yönünün her yerde aynı oluşu. Konuyu aşırı derecede basitleştirme tehlikesini göze alacak olursak, aralarında sıkıca kenetlenmiş fakat gene de birbirinden ayrılabilen birtakım süreçleri, ana özellikleriyle ortaya koyabiliriz. Birinci süreç şu: tarımsal üretimde, yavaş, fakat oldukça önemli bir artış var, tarım kesimindeki nüfus üstünde feodal baskılar arttıkça artmıştır, köylüler büyük kitleler halinde yerlerinden ediliyor, ayaklanıyor ve sonuç olarak da ortaya bir sanayi işgücü potansiyeli çıkıyor. İkinci süreç de şöyle: oldukça önemli ve genel bir işbölümü yaygınlaşması görülüyor ve bunun yanı sıra tüccar ve zanaatkar sınıfı gelişiyor ve kentler büyümeye başlıyor. Üçüncü süreç ise, oldukça kararlı bir biçimde genişleyip yükselen tüccar ve zengin köylü sınıflarının ellerinde, oldukça büyük bir göz alıcı bir sermayenin, birikmesi olayıdır.
      İşte bütün bu süreçlerin (ve ikinci derecede önem taşıyan daha bir yığın gelişmenin) birbirlerine eklenmesi sonucu, kapitalizmin ortaya çıkabilmesi için zorunlu önkoşulun yaratıldığı görülüyor. Marx'ın deyişiyle, "parasal servetin sermayeye dönüşebilmesini sağlayan, herşeyden önce, onun, özgür işçilerle karşı karşıya gelmesidir; gene böyle bir dönüşümün ortaya çıkabilmesi için, şimdi artık mülksüzleşmiş bulunan halk kitlelerinin, eskiden şu ya da [sayfa 280] bu yolla elde ettikleri (Marx, burada d'une maniŠre ou d'une autre ifadesini fransızca olarak kullanıyor, biz bunu şu yada bu yolla diye çeviriyoruz-ç.n.) geçim araç ve gereçlerini (yani canı tende tutmaya yarıyan her türlü metayı), pazarda satışa hazır, özgürce satılabilir görmeleri gerekmektedir".[210] Ne var ki, "kapitalizm" teriminin de açıkça anlatmak istediği gibi, stratejik önem hiç kuşkusuz ilk kapital birikimine, yani (Marx'ın yukarıdaki sözleri arasında bulunmayan-ç.n.) bir üçüncü noktaya verilmelidir. Doğrusu istenirse, yalnız tüccar sermayesinin birikimi, kapitalizmin gelişmesine yol açmaz.[211] Tüccar sermayesini ayırıp tek başına inceleme konusu yapmamızın ise iki gerekçesi var. Birincisi, feodalizmden kapitalizme geçişi sağlayan diğer koşulların hemen her yerde olgunlaşmakta bulunuşları; farklı zamanlarda ve farklı hızlarda olsa bile ticaret sermayesinin oluşumu dışında kalan koşulların, feodal düzenin iç baskı ve gerginliklerinin zorlanmasıyla, hemen bütün ülkelerde görülmüş bulunması. İkincisi de, feodal toplumun yapısını aşındırmada ve bu yapının bir daha ayağa kalkamayacak biçimde çöküşü için gerekli koşulları yaratmada, başlıca etkenin, tüccar sermayesinin birikiminde görülen genişlik ve hız ile, bu sınıfın (tüccar sınıfının yükselmesi oluşudur. Marx'tan bir alıntı daha yapalım: "Sermayenin, paradan ve dolayısiyle para biçiminde var olan servetten doğması, onun niteliği gereğidir. Aynı nedenlerle, görünüşte, dolaşımdan doğuyormuş, onun bir ürünü imiş gibi bir izlenim verir sermaye. Demek oluyor ki, sermaye, toprak mülkiyetinden doğmaz (olsa olsa, tarım ürünleri ticaretiyle uğraştığı oranda, ortakçılıktan da sermaye doğabilir); loncalardan da sermaye doğmamıştır (fakat doğması olasılığı vardı) kala kala, geriye tüccar ve tefeci serveti kalıyor sermaye oluşumuna kaynaklık edebilmek için."[212]
      Batı Avrupa'da, ticari servet birikimlerinin özellikle geniş olduğu, daha da önemlisi, bunların belli ellerde toplandığı görülmüştür. Bunun nedeni, kısmen de olsa, [sayfa 281] Batı Avrupa ülkelerinin coğrafyadaki konumları gereği, deniz ulaştırmasını ilk geliştiren bölgeler olma olanağına sahip bulunmaları, deniz ve ırmak ticaretinde hızlı bir büyüme gösterebilmeleridir. İşin tuhaf ve paradoksal bir yanı da var ki bunu da bir ikinci neden olarak gösterebiliriz : Batı Avrupa, doğal kaynaklar bakımından dünyanın başka yerlerine göre daha yoksuldur, söz konusu olan dönemde ekonomik kalkınma açısından, dünyanın öteki kesimlerinden daha geride kalmıştır; tâ içerlerine kadar sokulup ticaret hayatlarına el attığı öteki ülkeler, o zamanlar, Batı Avrupa'dan çok daha ileriydiler. Komşu ülkelerden elde edilme olanağı bulunmayan her çeşit tropikal ürünü elde çabası (baharat, çay fildişi, kök boya v.b. sağlama çabası), Doğu ustalık ve inceliğinin ürünleri olan nesneleri (yüksek kaliteli kumaş, süs eşyası, porselen v.b. gibi şeyleri) ithal etme çabası ve son olarak. Batı Avrupa'da kıt olan değerli metalleri ve taşları yağmalayıp getirmek için girişilen vahşi çabalar, hep bu durumun sonuçlarıydı. Bu şekilde gelişen uçsuz bucaksız bir ticaret yağma, korsanlık, düpedüz soygunculuk, köle ticareti ve altının keşfi eklenince, Batı Avrupalı tüccarın elinde, çok büyük servet birikimleri gerçekleşiverdi.[213]
      Bu servet, genellikle, kartopu gibi büyüyecekti. Deniz ulaştırmasının gereksinmeleri, bilimsel keşifler ve teknolojik ilerleme için kuvvetli bir dürtü oldu. Gemi yapımı, denizaşırı seferler için gemi donatımı, bu seferlere çıkanları korumak için olduğu kadar, bunların uzak ticaret ortaklarıyla "iş pazarlığında uyuşmalarını" sağlamak için, her türlü silâh, cephane ve gerecin yapımı, kapitalist girişimin gelişmesi için çok büyük bir itici güç oluşturdular. "Bir şey başka bir şeyi doğurur." ilkesi tam anlamıyla işlemeğe başladı, çeşitli dış-ekonomiler gittikçe arttı ve kalkınma gittikçe daha büyük bir hıza kavuştu. Burada, birikmiş sermayenin sanayi alanına yavaş yavaş nasıl kaydığını, bütün ayrıntıları ve değişik biçimleriyle ele almak gereğini duymuyoruz. Zengin, servet sahibi tüccar, [sayfa 282] ucuz ve devamlı mal sağlayabilmek için, parasını sanayiye yatırmağa başladı. Zenginleşmiş ya da para babası ticaret erbabı ile ortaklık kurmuş zanaatkarlar, işlerinin boyutlarını genişlettiler, atelyelerini büyüttüler. Zengin toprak ağalarının bile sanayi alanına el atmaya kalkması pek seyrek görülen olaylardan değildi (özellikle madencilik alanına göz dikmişti ağalar) ve böylece geniş kapitalist işletmelerin temellerini atıyordu onlar da. Fakat hepsinden önemlisi, kapitalist çıkarların etkisine şimdi her zamankinden daha çok boyun eğmiş olan devlet, ilerleyen ve serpilen işletmelere, gittikçe daha etkin bir biçimde yardım etmeye başlamıştı. "Bunların hepsi, toplumun yoğunlaşmış ve örgütlenmiş gücü olan Devlet'in erkini, feodal üretim biçimini kapitalist üretim biçimine dönüşmesini sağlamak ve bu dönüşüm sürecini hızlandırmak için serada sebze yetiştirircesine kullanırlar."[214]
      Bati Avrupa'nın ileriye doğru büyük sıçraması, başka ülkelerdeki ekonomik büyümeyi engellemeyebilirdi tabii. Bu ülkeler, Batı Avrupalı öncüleri ile aralarındaki uçurumu kapatmak şöyle dursun, daraltamadılar bile; fakat olsun, onlar da pekâlâ kendi büyüme süreçleri içine girebilirler, az çok ileri verimlilik ve üretim düzeylerine ulaşabilirlerdi. Aslında, bilimin ve teknolojinin öncülüğünü yapan Batı Avrupa uluslarıyla gittikçe genişleyen bir ilişki içinde bulunmak, bu ülkelerin ileri atılmalarını kolaylaştırmalıydı. Durum, onyedinci yüzyılın sonlarında ve onsekizinci yüzyılda, yani modern kapitalizmin başladığı çağlarda böyle görünüyordu doğrusu; şimdi az gelişmişler sırasında adı geçen bazı ülkelerde, o zamanlar, böyle atılımların belirtileri ve onlar için beslenen umutları haklı çıkartacak belirtiler vardı. İlk sermaye birikimi sürecinde hızlı bir ilerleme göze çarpıyordu, el sanatları ve sanayileri (manüfaktür) genişliyordu, gittikçe büyüyüp kabaran köylü ayaklanmaları, her yerde, yükselen burjuvazinin artan baskısı ile el ele veriyor ve kapitalizm-öncesi düzenin temellerini sarsıyordu. İster Rusya'da, Doğu ve [sayfa 283] Güneydoğu Avrupa'da kapitalizmin başlangıç dönemi tarihini inceleyelim ister kapitalizmin başlangıcını, Hindistan'a, Yakın Doğuya ya da hattâ Çin'e kadar götürelim, hep aynı olgunun varlığını göreceğiz. Bunların ve diğer ülkelerin, Britanya, Hollanda, Almanya ya da Fransa'nın geçtikleri yolun tıpatıp aynısını aşmış olacaklarını söylemek istemiyoruz tabi. Yalnız, ekonomik kalkınmanın doğal ortamı bakımından görülen farklar, coğrafyadaki konum ve iklim farkları değil, aynı zamanda, bir ülkenin, siyasal, kültürel ve dinsel geçmişi de, üretim, verimliliği artış düzeyinde ve hızında farklar yaratacaktır, yaratmıştır da. Aynı şekilde, bu farklar, her ulusun kapitalist sınıfının elinde toplanmış sermaye miktarları bakımından büyük değişiklikler yaratmış olmakla da kalmayacak, onların kapitalizm-öncesi siyasal ve toplumsal yapılarının sağlamlık ve esneklik derecelerini de belirleyecekti. Üstelik, hızları ve çizdiği zigzaglar ne olursa olsun, tarihsel devinimin genel yönelişi, öncü birlikler için ne ise, artçılar için de, gerilerde kalmış olanlar için de aynı olmuş gözükmektedir. "Sanayi bakımından daha ileri gitmiş olan ülke, daha az gelişmiş olana, kendi geleceğinin aynasını tutmaktadır yalnız."[215]
      Ne var ki, evdeki pazar çarşıya uymadı, gerçek bu yönde gelişmedi; Batı Avrupa aldı başını gitti, dünyanın geri kalan yerlerini arkalarda bıraktı; ancak bu, ne öyle şansa bağlı, kaza eseri bir sonuç olarak, ne de farklı halkların ırk özelliklerine bağlı bir sonuç olarak değerlendirilebilir. Aslında, bu sonucu yaratan, Batı Avrupa kalkınmasının kendi niteliği, kendi doğası idi. Çünkü, Batı Avrupa'nın dış dünyaya kapitalistçe dal budak salması son derece karmaşık etkiler yaratmıştı. Böyle bir dal budak olgusu, ister istemez, böyle etkiler yaratacaktı. Yabancı ilişkilere açık toplumların ulaşmış bulundukları gelişme aşamaları da, bu karmaşık etkilerin oluşumunda, hiç de küçümsenemeyecek bir rol oynayacaktı. İşte bunlardan dolayı, Batı Avrupa'nın Kuzey Amerika'ya girmesinin etkisi [sayfa 284] (ya da Avustralya ve Yeni Zelanda'ya girmesinin etkisi) ile Asya, Afrika'ya da Doğu Avrupa'nın Batı kapitalizmine "kapılarını açması"nın etkisi arasında, bıçakla kesercesine, çok belirgin farklar bulunduğunu öne süremeyiz. İlk örneklerde Batı Avrupa oldukça boş toplumlara (societal vacua) girmişti ve oralarda, sanki oraların kırk yıllık yerlisiymiş gibi yerleşmişti. İlk niyetleri buydu ya da bu değildi; çarçabuk kapıp anavatanlarına götürmek için yüksek kârlar peşinde koşan serüvenci tüccar olmalarının, Kuzey Amerika göçlerinde görüldüğü üzere siyasal ve dinsel suçlamalardan kaçan sığıntılar olmalarının ya da Avusturalya göçlerinde görüldüğü üzere, çeşitli nedenlerle sınırdışı edilmiş kişilerden olmalarının hiç de önemi yoktu; gelirken yanlarında bir miktar sermaye getirmişler miydi, yoksa salt saldırganlıklarından, becerikli oluşlarından ve sivri zekâlılıklarından başka bir şeyleri yok muydu; bu da önemli değil. Yeni ülkelere, "iliklerine kadar kapitalizm ile dolu" gelmişlerdi ve anılmaya değer bir direniş ile karşılaşmamışlardı ya (Davy Crockett'in akıllara durgunluk veren serüvenleri hariç) önemli olan buydu; kısa bir süre içinde, bakir sayılabilecek topraklara (olağanüstü bereketi olan topraklara) yerleşmeyi başarmışlar ve burada kendilerine özgü bir toplum kurmuşlardı. İşe kapitalist aşamadan başlayan bir toplumdu bu, yapısı böyleydi; feodal zincirlerle ve engellerle kösteklenmemiş bu toplumun, derdi gücü, verimli kaynakların geliştirilmesiydi, başkaca bir kaygısı yoktu. Toplumsal ve siyasal enerjileri, feodal egemenliğe karşı uzun süren bir savaşta tüketilmemiş olduğu gibi, feodal çağın alışkanlıklarının ve geleneklerinin üstesinden gelmek için de boş yere harcanmış değildi. Sermaye birikiminin ve kapitalist gelişmenin önündeki tek engel yabancı yönetimiydi. Ancak, iç gerginliklerden ve son derecede yoğun çatışmalardan hiç de kurtulmuş olmamakla birlikte -Benedict Arnold!-, yeni yeni serpilip boy atan burjuva toplumlarıydılar ve daha tarihlerinin ilk aşamalarında, yabancı yönetimini devirip [sayfa 285] başlarından atacak kadar birbirine bağlı ve güçlü, kapitalizmin büyümesine olanak sağlayacak bir siyasal çerçeve yaratacak kadar da akıllıydılar.
      Bu durum ile dünyanın öteki kesimlerinde olup bitenler arasında dağlar kadar fark vardır. Bu farkı ortaya çıkaran etmen, Hindistan'a, Çin'e, Güneydoğu Asya ülkelerine, Yakın Doğu'ya ve Afrika'ya giden Batı Avrupalı girişimcilerin, kapağı Kuzey Amerika'ya atanlardan, birçok bakımlardan değişik yapıda insanlar oluşları değildi. Hepsi de, Batı kapitalist gelişmesinin çarkından çıkmışlardı, birbirlerine benzerlerdi; hepsi de bencil umutlarla beslenmiş, işleri güçleri çapulculuk ve yağmacılık olan kişilerdi. Aradaki farkı yaratan ise, bunların Asya'da ve Afrika'da bulduklarının değişik oluşuydu. Amerika'da ya da Avustralya'da karşılaştıkları ile Asya ve Afrika ülkelerinde gördükleri arasında dünya kadar fark vardı.
      İklimin ve doğal çevrenin, Batı Avrupalı göçmenleri davet edecek kadar elverişli olduğu yerlerde, bu göçmenler, zengin ve eski kültürlere sahip köklü toplumlardı bunlar; henüz, kapitalizm-öncesi aşamasını ya da kapitalist gelişmenin oluşumsal aşamasını yaşıyorlardı. Kurulu toplum düzeninin ilkel ve kabile yaşantısı halinde bulunduğu yerlerde ise, genel koşullar ve özel olarak da iklim koşulları, Batı Avrupa göçmenlerin buralara, kitlesel yerleşmelerine olanak tanımıyordu. Sonuç olarak, her iki halde de, Batı Avrupalı konuklar, ev sahibi ülkelerden, mümkün olan en büyük kazançları elde etmenin yollarına bakıyorlar ve yağmalarını alıp kendi ülkelerine bir an önce dönmek için can atıyorlardı. Bunlar düpedüz yağmacı ve çapulcuydular ya da bu niteliklerini ticaret perdesi altına gizlemişlerdi; sızabildikleri, el atabildikleri yerlerden, dünyanın servetini alıp kaçmışlardır. "Sömürüsünde, ölünün sırtından kefenini çalacak kadar ileriye giden onyedinci ve onsekizinci yüzyıl sömürgecilik politikası, eski yüzyılların Haçlılarından ve Levant'ın Bizans topraklarını soyup sağana çeviren, eli silâhlı, İtalyan kent-soylu [sayfa 286] tüccarından çok az farklıydı."[216] Dahası şu: "Açık yağmacılık, esir etme ve öldürme yoluyla, Avrupa dışından kapılıp da anavatana getirilen hazineler sermayeye dönüştürüldü."[217].
      Servetlerin aktığı ya da çıktığı ülkelerin toplam üretimleri içindeki büyüklükler ya da oranlar üstünde o kadar çok duruyoruz, dikkatlerimizi bu konuda o kadar yoğunlaştırıyoruz ki, Avrupa dışındaki ülkelerden Batı Avrupa ülkelerine akan bu "tek yönlü servet aktarmalarının" salt büyüklüklerinin önemini gözden kaçırıyoruz. Oysa, oransal bir ölçüyle bile büyük bir servet aktarması yapılmıştı. Bununla birlikte, söz konusu aktarmaların, Batı Avrupa'nın ve bugünkü azgelişmiş ülkelerin kalkınmaları bakımından taşıdıkları önem son derece büyüktür; işin asıl önemli yanı, söz konusu kaynakların, "ekonomik yeri" olarak adlandırabileceğimiz niteliğinden çıkıyordu. Gerçekten de, Batı Avrupa'nın, toplam geliri içinde, denizaşırı işlemlerinden sağladığı ek artış, elinin altındaki ekonomik artığı geniş ölçüde çoğaltmıştı. Dahası var: Ekonomik artıkta meydana gelen bu çoğalma, hemen de yoğunlaşmış bir biçimde ortaya çıkıyor ve onu geniş ölçüde yatırım amaçları için kullanabilecek kapitalistlerin eline geçiyordu. Batı Avrupa'nın kendi kalkınmasına katkıda bulunan bu yoğun bolluk, sermaye birikimini kolaylaştıran bu "dış etmenin" katkısı konusunda ne söylense azdır; söz konusu aktarmaların büyük bir rol oynadıklarını söylemek katiyen bir abartma olarak görülmemeli.[218]
      Böyle bir aktarma ve özellikle bunun gerçekleşmesinde kullanılan yöntemlerin, en hafif deyimiyle gönülsüz olan "verici" ülkedeki etkileri çok daha büyük olmuştur. Sömürülen ülkelerin bütün kalkınma süreci sarsılıp altüst olmuş ve bundan böyle izleyecekleri yol büyük ölçüde saptırılmıştır. Batılılar, bu ülkelerin eski toplumlarındaki, antik yapılarındaki donmuş devinim için bir dinamit rolü oynamışlar ve onların kapitalizm-öncesi düzenlerinin parçalanıp dağılması sürecini geniş ölçüde hızlandırmışlardır. [sayfa 287] Tarımsal ekonomilerinin yıllanmış düzenlerini parçalayarak ve ihraç edilebilir ürünlere yönelmelerini zorlayarak, Batı kapitalizmi, onların köylük bölgelerindeki kendine yeterli ekonomik düzeni yıkmış ve pençesini attığı bütün ülkelerde, kapitalizm-öncesi düzenini oluşturan başka ne varsa hepsini bozarak, süratle, meta dolaşımının hacmini büyütüp genişletme yolunu tutmuştur. Köylülerin elindeki toprakları, modern çiftlikler kurma ve benzeri amaçlarda kullanma bahanesiyle kapıp alan -ve hatta birçok ülkede bir çırpıda bütün toprakları alan- ve sonra bunları yabancı girişimcilerin emrine veren Batı emperyalizmi, bununla da kalmamış, köy el sanatlarının karşısına kendi sanayi ürünlerinin öldürücü rekabet gücünü dikerek, büyük bir yoksul emekçi kitlesi yaratmıştır.[219] Böylece kapitalist girişimlerin alanını genişletmiş, pazar ekonomisinin gereklerine uygun bir hukuk düzeni ve özel mülkiyet ilişkileri düzeni geliştirmiş, sömürdüğü bu ülkelerdeki durumunu pekiştirmek için özel yönetim kurumları getirmiştir. Salt, yönetimine aldığı bu bölgelerdeki ekonomik ve siyasal egemenliğini genişletip sağlamlaştırmak için, ekonomik artığın bir kesimini, haberleşme sistemlerini geliştirmek, demiryolları yapmak, limanlar ve kara yolları açmak için kullanılmak üzere ayırmağa başlamıştır; bütün bunları yapmasından amaç, kârlı sermaye yatırımları için uygun bir ortam hazırlamaktır.
      Madalyanın yalnız bir yüzüydü bu. Bir kapitalist sistemin gelişmesi için bazı temel alt-yapı tesislerini kurup olgunlaştırma işine, karşı konulmaz bir enerji ile ve dört elle sarılan Batı emperyalizmi, bugünkü az gelişmiş ülkelerin, başka alanlardaki gelişim ve olgunlaşmalarını da, aynı gücünü kullanarak engellemiştir. Boyunduruk altına giren ülkelerin eskiden biriktirmiş oldukları ve yeni yarattıkları ekonomik artığın büyük bir kesimini alıp götürmesi, bu ülkelerin ilk sermaye birikimlerini gerçekleştirmeleri olanağını ellerinden almak demekti. Bu ülkelerin, öldürücü bir dış rekabet ile karşı karşıya kalmaları, yeni yeni palazlanmakta [sayfa 288] olan sanayilerini boğazlamaktan başka bir etki yaratmıyordu. Gerçi, meta dolaşımının artması, çok sayıda köylü ve zanaatkarın yoksullaşması, Batı teknolojisi ile ilişki kurmak gibi etmenler, kapitalizmin gelişmesi için güçlü bir itme ve elverişli bir ortam olarak değerlendirilebilirdi ama bütün bunlar, kalkınma yönünü saptırıyor, çarpıtıyor ve Batı emperyalizminin amaçlarına uygun, sakat bir kalkınma modeli ortaya koyuyordu.
      Demek oluyor ki, Batı kapitalizminin yörüngesine oturan halklar, feodalizm ile kapitalizmin arasındaki alacakaranlıkta kalmış bir kalkınmanın içinde, her iki sistemin de kötü yanlarından etkilenerek yaşamlarını sürdürüyorlar ve emperyalizmin yağmalama siyasetinin bütün etkilerine boyun eğmek zorunda kalıyorlardı. Kendi feodal ağalarından zaten yılmış olan fakat ne de olsa gelenekleri gereği buna katlanmayı bilen halkın başına, şimdi de yabancı ve yerli kapitalistlerin yumruğu inmiş oluyordu; acımasız ve insanlara dayanma güçlerinin sonuna kadar yüklenen bir yumruktu bu! Kendi feodal geçmişlerinden miras kalmış olan karanlığın ve baskının üstüne, şimdi de, kapitalistlerin akıllıca ve inceden inceye hesaplanmış yağmacı düzenleri ekleniyordu. Sömürülme oranları artmıştı, ama bunun meyvaları, verimli servetlerinde bir artış sağlamıyordu; daha çok üretiyorlardı ama ellerinde avuçlarında hemen hiçbir şey kalmıyor, ya dışarıya akıp gidiyor ya da yerli parazit burjuvazinin beslenmesine harcanıyordu bunlar. Derin bir sefaletin içinde yaşıyorlardı, ama yarınlarının daha iyi olacağına dair bir belirti de yoktu. Kapitalist bir düzende yaşıyorlardı sözüm ona, fakat ortada sermaye birikimi yoktu. Babadan, atadan kalma geçim araçları, sanatlar ve meslekleri ellerinden alınmıştı ama, onların yerini alacak bir modern sanayi de verilmemişti kendilerine. Batının ileri bilimsel buluşlarıyla kucak kucağa idiler ilk bakışta ama, aslında, geriliğin on koyu karanlıklarında yaşamaktaydılar.
      Bu sömürünün en iyi örneği, hiç kuşkusuz, Hindistan'dır. [sayfa 289] Doğu Hindistan Şirketi (East Indian Company) günlerinden bu yana, Hindistan'da olup bitenleri, hiçbir yoruma sapmadan ve ince eleyip sık dokumadan, gözler önüne sermek yeter de artar bile. Batı kapitalizminin savaş arabasının arkasına eklendikten sonra, Hindistan'da olup bitenler konusu, aralarında büyük görüş farkları bulunan yazarların bile bir anlaşmaya, bir ortak görüşe varabilecekleri kadar acık, az sayıda tarih konularının başında geliyor. Kimsenin, İngilizlere karşı önyargılı olmakla suçlayamayacağı bir otorite, bulgularını bakın nasıl koyuyor ortaya: "... Onsekizinci yüzyıla kadar, Hindistan'ın ekonomik koşulları oldukça ileriydi; Hint üretim yöntemleri ve sanayi ve ticaret örgütleri, o çağın geçerli modası neyse, başka ileri ülkelerde ne varsa, onlarla kıyaslanabilecek bir düzeydeydi... Dünyanın en iyi ipeklilerini ve diğer lüks kumaşlarını yapıp ihraç eden bir ülkeydi Hindistan ve bu sırada İngilizlerin ataları son derecede ilkel bir hayat yaşamaktaydılar; fakat sonradan Hintliler, bu vahşi barbarların soyundan gelen İngiliz torunların başlattıkları ekonomik devrime katılma başarısını gösteremediler."[220] Ancak bu "başarısızlık", ne bir kaza eseriydi, ne Hint "ırkının" özel yeteneksizliğinden ileri geliyordu.[221] İngiliz yönetiminin tâ başından beri, İngiliz sermayesinin Hindistan'ı kurnazca, merhametsizce ve sistemli olarak yağmalamasından ileri geliyordu bu "başarısızlık". Bu çapulculuk o denli akıllara durgunluk verici ölçüdeydi ve Hindistan'dan alınıp götürülen değerler o denli büyüktü ki, 1875 yılında, devrin Hindistan işleriyle görevli Devlet Bakanı olan Lord Salisbury şöyle öğütler verebiliyordu kendi yurttaşlarına: "Hindistan'da kan akıtılacaksa, dereler gibi akıtılmalı!"[222] Hindistan'dan çalınan servetlerin toplam tutarı, benim bilgime göre, bugüne kadar tam olarak değerlendirilememiş, dökümü tam alarak yapılmamıştır. Digby, Plassey ve Waterloo tarihleri arası -ki bu dönem İngiliz kapitalizminin en önemli çağını kapsamaktadır- için yapılan birtakım [sayfa 290] tahminlerden söz ediyor; bunlara bakılırsa, söz konusu dönemde, Hindistan'dan alınıp İngiltere'ye getirilen servetin 500.000.000 Sterlin ile 1.000.000.000 Sterlin arasında oynadığı görülecektir. Bunun büyüklüğü konusunda bir fikir vermek üzere, ondokuzuncu yüzyıl sonlarında Hindistan'da iş çeviren bütün anonim şirketlerin sermayeleri toplamının, ancak 36.000.000 Sterline eriştiklerini söylemeliyiz. Hindistan'ın en iyi istatistikçileri olan K. T. Şah ile K. J. Kambata'nın hesaplamalarına göre, içinde bulunduğumuz yüzyılın ilk onyıllarında, İngilizler, Hindistan'ın toplam ulusal gelirinin yüzde 10'una ulaşan bir değeri, her yıl alıp götürüyorlardı.[223] Bu akımın, yirminci yüzyılda, onsekiz ve ondokuzuncu yüzyıllardakinden daha küçük olduğunu varsaymak yanlış değildir. Şunu da unutmamalı ki, bu yüzde, yalnız dolaysız aktarmaları kapsamakta. İngilizlerin el koyduğu kaynaklar hakkında bir fikir vermemekte ve İngilizlerin Hindistan'a zorla kabul ettirdikleri ticaret hadleri dolayısiyle elde ettikleri kazançları (yani pahalıya satıp ucuza satın almaktan doğan kazançları) içine almaktadır.
      Bütün bu aktarmaların İngiltere için ne anlama geldiğini daha yakından görebilmek için Brooks Adams'ın çizdiği şu tabloya göz atmak uygun olacaktır:
      Hindistan'ın yağmalanması konusunda, Kalküta'da yüksek bir görevi bulunan Macaulay'dan daha bilgilisi çıkmaz... Kendi sözlerini aktaranların hepsinden daha az bağlıdır resmi sınıfın görüş açısına bu Macoulay. Plassey'den sonra, nasıl bir "servet sağanağının" yağmaya başladığını ve Clive denilen adamın, bu sağanaktan kabını nasıl doldurduğunu açık seçik anlatıyor. Sözü ona bırakalım: "Böyle hayata on parasız başlayan, soylu bir aileden de gelmeyen, buna karşılık daha otuzdört yaşına basmadan koskoca bir servetin sahibi olmayı başarmış başka bir İngiliz yoktur dersek, yalan olmaz! Fakat, gelen gideni aratırmış; Clive'in ayrılmasından sonra gelenler, bu adamın kendisi için ve hükümet için sağladığı [sayfa 291] kazançlardan çok daha büyüğünü elde ettiler; Clive'ın arkasından Bengal, gözü dönmüş binlerce İngiliz görevlisinin istilâsına uğradı. Bu görevlilerin astığı astık kestiği kestikti, sorumsuz ve aç gözlüydüler, özel kasalara varıncaya kadar boşalttılar. Bütün düşündükleri, bir an önce yüzbinlerce sterlini ceplerine koymak, bunun için önüne gelen yerliyi soyup soğana çevirmek ve sonra ilk araca atlayarak İngiltere'nin yolunu tutmaktı... Kalküta'da, bu şekilde korkunç hazineler biriktirildi; bu sırada otuz milyon insan, açlıktan erimiş, bir deri bir kemik kalmıştı... İngiliz yönetimi, toplumun ayakta kalmasını bile tehlikeye düşürecek kadar kötüydü. Sanki bir eski Roma Konsülü iş başındaydı; ülkenin en değerli mermer saraylarını söktürüp, canım hamamlarını yerle bir edip, bir iki yıl içinde, Campania kıyılarında kendisine bir köşk yaptırıyor, amber şarabı içiyor, cıvıldayan kuşlar arasında bir cennet hayatı yaşıyor, gladiyatör ordularıyla ve zürafa sürüleriyle gösterişe kalkıyordu; sanki bir İspanyol beyi iş başındaydı ve arkasında beddua eden, lanet okuyan insanlar bırakarak Meksiko'yu ve Lima'yı terkediyor, altın yaldızlı saltanat arabaları katarıyla Madrit'e giriyor ve arabaları gümüş koşumlu katanalar çekiyordu... Hayır, hayır, İngiliz yöneticilerin ve beylerin durumu bunlardan da şa'şaalıydı..."[224] (...) Plassey'den çok kısa bir zaman sonra Bengal yağmasının ganimetleri Londra'ya ulaştı ve hemen de etkisini gösterdi; bu alandaki bütün otoritelerin kabul ettikleri gibi, ondokuzuncu yüzyılı, bütün eski dönemlerden ayıran "Sanayi Devrimi", 1760 yılıyla, yani bu yağma ganimetlerinin Londra'ya ulaşmasıyla başladı. 1760 yılı öncesinde Lancoshire'de kullanılan pamuklu dokum" tezgâhı, Hindistan'da kullanılan tezgâh kadar basitti; 1750'lerde İngiliz demir sanayi sürekli gerileme halindeydi... Buhar makinesinin günlük hayata girecek kadar yaygınlaşmasını, insanlık, bunu icadeden adamdan çok, uygulamaya koyan kapitaliste borçludur, demek oluyor ki...[225]

      Bul çılgın şölenin, sermayenin ilk birikimi demek [sayfa 292] olan bu vahşi yağmanın, Hindistan'ın kalkınması üstündeki etkilerini, bu alanda standart bir eser olan Romesh Dutt'un kitabından, The Economic History of India'dan alacağımız aşağıdaki parçadan daha iyi kim anlatabilir:[226]
      "Hindistan'da, İngiliz yönetimi altında, ulusal servet kaynaklarının, bin bir çeşit soygun yoluyla, eritilip kurutulduğu bir yapımcı, hem de büyük bir tarımcı ülkeydi; Hint dokumalarını bütün Avrupaya ve Asya pazarlarını doldurup taşırırdı. Doğu Hindistan Şirketi ve Britinya Parlementosu, elbirliği ederek, yüz yıl kadar süren bencil bir ticaret politikası güttüler ve İngiliz yönetiminin daha ilk günlerinden başlamak üzere, Hindistanın yerli yapımcılarını engelleyip, İngiltere'nin yeni yeni palazlanmakta olan yapımcılarını yüreklendirip desteklediler; ne yazık ki bu da bir gerçek! Onsekizinci yüzyılın son onyıllarında ve ondokuzuncu yüzyılın ilk onyıllarında hiç değiştirilmeden sürdürülen bu politikanın hedefi, Hindistan'ı Büyük Britanya'nın sanayi kollarına kul köle etmek, Hint halkını yalnız ve yalnız ham madde üreten insanlar durumuna getirmek, onlara, Büyük Britanya'daki fabrika ve tezgâhların çalışması için malzeme sağlamaktan öte bir iş bırakmamaktı. Bu politika, şaşmaz bir kararlılık ve öldürücü bir başarıyla izlenmiştir. Hintli zanaatkarların, İngiliz şirketlerine ait fabrikalarda çalışmalarını zorunlu kılan buyruklar çıkarılmıştır; Hindistan'a yerleşen İngiliz tüccarın, köyleri ve dokumacı topluluklarını gönlüne göre denetleyip sömürebilmesi için, kanun ve buyruklardan doğan üstün yetki ve erklerle donatıldığı görülmüştür; koruyucu gümrük duvarları ile Hint ipekli ve pamuklularının İngiltere'ye girmesi önlenmiştir; buna karşılık, İngiliz mallarının, Hindistan'a gümrüksüz girmesi ya da simgesel bir gümrük ödeyerek girmesi sağlanmıştır... Avrupa'da, buhar gücüyle işleyen dokuma tezgâhının kullanılmaya başlanması, Hint dokuma sanayilerinin çöküşünü tamamlayan son darbeyi indirmiş; daha sonraları, aynı tezgâhların Hindistan'da kurulmaları [sayfa 293] üzerine, İngiltere, haksız kıskançlığını açığa vurmaktan çekinmemiştir. Hindistan'da pamuklu dokuma üstüne bir üretim vergisi konmuş ve bu buharla işleyen tezgâhların devreye alınmasını uzun süre engellemiştir... Hindistan'ın elinde, bir tarım kesimi kalmıştır artık... Fakat Britanya Hükümeti, tarımdan elde edilen bütün ekonomik rantı yutan bir Toprak Vergisi getirmiş ve bu vergi, tarımı felç ettiği gibi, tasarruf etme (dolayısiyle yatırım yapma) olasılığını ortadan kaldırarak, çiftçiyi yoksulluğun ve sürekli borçlu yaşamanın göbeğine itmiştir... Hindistan'da Devlet, topraktan servet biriktirme işine her zaman burnunu sokmuştur zaten, çiftçilerin gelirlerini ve kârlarını her zaman makaslamış ve ekicilerin sittin senedir yoksul yaşamalarına yol açmıştır... Hindistan'da Devlet, ne yeni işkolları açmış, ne de eski işkollarını, eski sanayileri canlandırma yolunu tutmuştur... Şu ya da bu nedenle bir üretim artışı oldu muydu, bu artış, aşırı vergilendirme yoluyla halkın elinden alınır ve Avrupa'ya götürülürdü; yerli yönetimde yarı aç yarı tok çalışan Hintlilere de bir miktarı ödendikten sonra tabii... Gerçekten de, Hindistan'ın suyu, başka ülkenin topraklarını sulayıp bereketlendirmekteydi..."

      İngiliz kapitalizminin istilâsı sonunda Hindistan'ın başına gelen büyük felâket her türlü ölçünün üstündeydi. Doğrusu ya, feodalizmden kapitalizme geçiş süreci ve kaynakların sermaye oluşumuna kaydırılması (yani bu sürecin ayrılmaz bir parçası), bu süreç bir kere "dönüşü olmayan yoluna" girdi miydi, artık zorunlu olarak, büyük acılara, yoksulluklara ve yoksunluklarla neden olacaktır. Toplumun ekonomik artığı, eli kulağında bir yığın ayaklanmayı, çatışmayı ve güçlüğü de beraberinde getirerek, bir kullanımdan başka bir kullanıma aktarılmakla kalmıyordu yalnız; bu artığın büyük bir kesimi, kötü beslenen, kötü kılıklı, izbelerde yaşayan ve çok çalışan halk kitlelerinin emeğinin sıkıştırılıp posası çıkarılmak yoluyla elde ediliyordu. Gene de bu artık -yetersiz ve akılsız bir biçimde [sayfa 294] de olsa- verimli yatırımlar için kullanılıyor ve ilerde, üretim ile verimliliğin artışına yarayacak temellerin atılması yolunda değerlendiriliyordu. Hiç kuşkusuz, Britanya'nın koparıp götürdüğü ekonomik artık, Hindistan'da yatırılmış olsaydı, bu ülke, bugünkü içler acısı durumunda olmaz, ekonomik kalkınmasında belli bir yere gelmiş olurdu. Hindistan'ın bugüne kadar katedeceği yolun, kendi zengin kaynaklarıyla orantılı ve halkının potansiyeli ile tutarlı, adamakıllı uzun bir kalkınma yolu, ileri bir yol olup olamayacağın tartışmak bile yersizdir! Herhalde, birbirini izleyen Hintli kuşakların, şu son iki yüzyılın sonunda ulaşılan felâketli durumla uzaktan yakından bir ilişkisi bulunmayan bir alın yazıları olacaktı o zaman.
      Hindistan'ın ekonomik potansiyeline verilen zarar, halkının elsiz ayaksız bir durumda bırakılmasıyla, belki de daha kalıcı bir durum kazanmış oldu ve bu herhalde çok daha yıkıcı oldu. "Bütün iç savaşlar, istilâlar, ihtilâller, fetihler, ve kıtlıklar, yani tuhaf bir karmaşıklığı, oldu-bittisi ve yıkıcılığı olan bu ardışık olaylar, Hindistan toplumunun aldığı derin yaraların açıklanması için yeterli olgular değil. İngiltere, Hint toplumunun bütün çerçevesini, bütün yapısını yerle bir etti; görünürlerde hiçbir yeniden kurma olanağı da yoktur henüz. Eski bir dünya yitirilmiştir ama yenisi de kazanılamamıştır Hindistan'da; Hindu'nun bugünkü sefaletini yaratan özel bir melankoli, İngiliz buyruğu altındaki ülkeyi, bütün eski geleneklerinden ve bütün geçmiş tarihinden bıçak gibi kesip ayırmıştır."[227]
      Britanya'nın Hindistan'daki politikası, eski Hint despotlarının yönetim örneğini andırıyordu geniş ölçüde; geçmişle tek bağlantı bu noktadaydı ve Macaulay bunu çok iyi biçimde dile getirmektedir: "Seçkin bir kulların, yeteneğinden ve zekâsından korkup çekindikleri ve onu öldürmeyi de göze almadıkları zaman, ona, günde bir doz pusta içirirlerdi, bir çeşit afyonlu ilâçtı bu; adamcağız, birkaç ay içinde, gövde ve kafa olarak çöker, perişan olur ve zavallı bir budala olur çıkardı. Bu yönteme başvuranlara [sayfa 295] lâyık, insanı öldürmekten de beter eden, süründüren bir uygulamaydı."[228] Hindistan'ın İngiliz yöneticileri, Hint toplumunun bütün değerlerini böyle böyle çökerttiler işte. Sistemli çalıştılar! Toprak ve vergi politikaları ile Hint köy ekonomisini yıktılar, onun yerine, parazit toprak ağalarını ve tefeci sülükleri koydular. Ticaret politikaları, Hintli zanaatkârları çökertti ve kentlerin çevrelerini, milyonlarca aç ve hasta insanın barındığı gecekondularla doldurdu. Ekonomi politikaları, yerli bir ekonomik kalkınmaya dayanak olabilecek ne varsa sildi süpürdü ve toplumun başına, çürümekte olan bir düzenin çöplüğünde doğup güvensiz ve kısır bir ömür sürerek gününü gün etmeğe çalışan istifçileri, küçük burjuvaları, komisyoncuları ve böyle daha bir yığın hergeleyi belâ etmiş oldu. "Bir yanda toprak ağaları ve prensler, bir yanda boyunları eğik-bir sürü memur, köy muhtarlarından (patravi'den) yukarıya doğru bir sürü hazır yiyici! İngiliz yönetimi, kendi yerini sağlamlaştırmak için, bu yönetime göbeğinden bağlı, elde etmiş oldukları ayrıcalıkları ancak bu yöntemin sürüp gitmesiyle yaşayacak böyle yeni sınıf ve tabakalar yarattı... Bu yöntemlere, bir de, bütün İngiliz yönetimi boyunca sürüp giden, Hintlileri kendi aralarında bölme ve birbirine düşürme politikasını eklemeliyiz."[229] İngilizlerin eğitim politikaları ise zaten belli bir şeydir. Nehru'nun yukarıdaki sözleri aldığımız kitabında, Kayye'nin life of Metcalfe Metcalfe'nin Yaşamı) adlı eserinden alınan şöyle bir parça görüyoruz: "...bilginin özgürce yayılması korkusu iyileşmez bir hastalık hâline geldi... Hükümet üyelerine korkulu rüyalar gördürüyor, Avrupa Tarihi'nin Baskı Makinası ve İncil olaylarının burada da yinelenmesi tüyleri diken diken ediyor, saçlarını dehşetle bir karış havaya kaldırıyordu. O günlerde, bizim eğitim politikamız, Hintlileri en derin karanlıklarda ve barbar yaşantıları içinde tutmak, bilgi ışığının halkın arasında yayılmasını önlemek için, her türlü olumlu girişimi önlemekti; gerek kendi yönetimimizin altındaki yerlerde, gerek bağımsız ülkelerde yürüttüğümüz [sayfa 296] bu politikaya şiddetle karşı çıkanlar ve kızanlar vardı."
      Hindistan'da iki yüzyıl süren Batı Kapitalist boyunduruğunun etkilerini değerlendirirken ve Hindistan'ın bugünkü geriliğinin nedenlerini çözümlerken Nehru, bakın neler söylüyor ve nasıl doğru söylüyor: "... Bugün karşılaştığımız büyük sorunların hemen hepsi, İngiliz yönetimi zamanında boy atmışlardır ve İngiliz politikasının doğrudan sonuçlarıdır: prensler sorunu; azınlıklar sorunu; çeşitli, iç ve dış, yerli ve yabancı çıkarları sorunu; sanayinin yokluğu ve tarımın ihmal edilmişliği sorunu; sosyal hizmetlerin son derece geri oluşları sorunu; ve hepsinden önemlisi, halkın içler acısı yoksulluğu sorunu."[230]
      Söylemeğe gerek bile yoktur ki, bütün bunları, Hindistan'ın İngilizlerden önceki geçmişini idealleştirmek ve romantik bir biçimde "Kaybolmuş bir Cennet" olarak sunmak için anlatmıyoruz. Daha önce sözünü ettiğimiz yazılarından birinde Marx, Hindistan'ın eski günlerini pek güzel dile getirmektedir:
      "... Şunu hiç bir zaman akıldan çıkarmayalım ki, bu şairane köy toplulukları, ilk bakışta kuzu postuna bürünmüş görünseler bile, daima Doğu despotizminin sağlam dayanakları olmuşlar, insan kafasını sonuna kadar sıkıştıran bir mengene görevi yapmışlar, bâtıl inançlara boğulmuşlardır, geleneksel kurallardan dem vurarak esir etmişledir bu kafayı, bütün görkeminden ve tarihsel enerjilerinden yoksun kılmışlardır. Barbar bencilliğini, biran olsun unutmamalıyız, eline geçirdiği bir parça toprağa sıkı sıkıya sarılmış ve oturduğu yerden, imparatorlukların çöküşünü akli almaz işkenceleri ve zulümleri, büyük kentlerde yaşayanların kitleler hâlinde kılıçtan geçirilmelerini doğal olaylarmış gibi tevekkülle, kılı kıpırdamadan seyretmiş bulunan ve kendisi de saldırganın pençesine düşebilecek âciz bir yaratık olduğu halde, beni sokmayan yılan bin yaşasın felsefesine sığınıp kabuğunda bekleyen bu barbar pısırıklığını bir an olsun unutmamalıyız. Bu onursuz, bu miskin, bu bitkisel hayatın, bu bir çeşit edilgin varolma çabasızlığının, [sayfa 297] vahşi ve bilinçsiz yerle bir etme tutumlarına ve güçlerine çanak tuttuğunu ve Hindistan'da cinayeti bir çeşit dinsel tören hâline getirdiğini de unutmamalıyız. Bu küçük toplulukların kast ve kölelik düzenleriyle zehirlenmiş olduklarını, insanın çevre koşullarına boyun eğmesini kolaylaştırdıklarını, onu koşulların efendisi yapmak varken kölesi yaptıklarını ve böylece, kendi kendini geliştiren bir toplumsal durumu, hiç bir zaman değişmeyecek bir doğal kader hâline dönüştürdüklerini ve böylece insanı hayvanlaştıran bir doğaya tapınma dini ortaya çıkardıklarını da asla unutmamalıyız."[231]
      Bütün bunları unutamayız ama, Hindistan'ın kendi başına bırakılmış olması hâlinde, zaman içinde, daha kestirme ve daha az engebeli bir yoldan geçerek, daha iyi ve daha zengin bir toplum düzenine ulaşabileceğini de gözden uzak tutamayız. Bu yol üstünde, bir burjuva devriminin temizliğinden geçeceğinden ve uzun bir kapitalist kalkınma yolunun kaçınılmaz fiyatını ödeyerek ilerleyebileceğinden de kuşkumuz yoktur. Eğer kendi başına kalsaydı, kendi yolunu tutabilseydi, bugün tamamen farklı bir Hindistan var olurdu (ve tamamen farklı bir dünya!) eğer, daha şanslı bazı ülkelerde görüldüğü gibi, Hindistan da kendi kaderini çizebilseydi, kaynaklarını kendi çıkarları için kullanabilseydi, enerjilerini ve yeteneklerini kendi halkının ilerlemesine yöneltebilseydi bambaşka bir Hindistan görecektik bugün!
     
       

III


      Tabi yukardaki sözlerimiz kurgu (spekülasyon) niteliğinde, fakat haklı bir kurgu... Çünkü, bugünün azgelişmiş ülkelerinin hepsinin başına Batı kapitalizmi tarafından açılmış belâların, birikmiş eski servetlerinin ve o anda elde ettikleri ürünlerin yığınlar hâlinde kaldırılıp götürülmesinin, yerli ekonomik kalkınmanın her türlüsüne karşı girişilen insafsız baskıların ve soysuzlaştırmaların, toplumsal, [sayfa 298] siyasal ve kültürel hayatlarında yaratılan sistemli çürütme eylemlerinin elbette bir seçeneği (alternatifi) vardır ve bu hiç de bir varsayım, bir salt "olsayla bulsa" hesabı değildir.
      Bunun böyle olduğunu, komşularının âkibetinden kurtulmayı bilmiş ve oldukça yüksek bir ekonomik kalkınma düzeyine ulaşmayı başarmış bir tek Asya ülkesinin tarihinde açık olarak görmekteyiz. Japonya'dır bu ülke. Söz konusu edilen dönemde, yani Batı kapitalizminin Hindistan'ı yerle bir ettiği, Afrika'yı ve Güney Amerika'yı boyunduruğu altına aldığı ve Çin'in kapılarını ardına kadar açtığı dönemde, Japonya'daki koşullar, Asya'nın başka yerlerine kadar elverişliydi olsa olsa, hattâ daha bile kötüydü bir çok yerlerde görülen koşullardan. Gerçekten de Japonya, "katıksız feodal toprak mülkiyeti düzeniyle ve gelişmiş küçük köylü ekonomisi" (Marx) ile, bir feodal toplumun iç gerginliklerinin ve çatışmalarının yarattığı aşınma ile, feodal ayakbağları ve sınırlamaların cenderesi altında, kapitalizm-öncesi düzeni yaşayan bir başka ülkeden daha fazla bocalamakta idi. "İki yüz yılı aşan bir süre boyunca, büyüme ve değişmeyi önlemek için her türlü çaba harcandı... toplum, hukuk bakımından hiç değişmeyen bir sınıf kalıbı içinde donduruldu... Toplumun ekonomik artığı, savaşçı sınıfın varlığını devam ettirmek için harcanıyordu çoğunlukla, yatırımlar için elde pek az bir şey kalıyordu... Kapalı sınıf sistemi, yaratıcı enerjileri boğuyor, emek ve yeteneklerinin geleneksel işlerde donup kalmalarına sebep oluyordu. Sınai kalkınmanın önündeki bu engellerin silinip süpürülmesi düşünülür şey değildi."[232]
      Fakat bu arada, feodal düzenin sert kabuğunun altında, bir yandan da kent ve köy tüccarlarının elinde hızlı bir sermaye birikimi gerçekleşmekteydi,[233] Bir eli yağda, bir eli balda olan burjuvazinin yığdığı servetin niceliği konusunda bir fikir elde etmek için şu rakama bakalım: "1760 yılında Bakufu, 1 781 000 ryo tutarında bir "borç" almıştı büyük ticaret loncalarından, ki bu para devletin [sayfa 299] bir yıllık olağan giderlerini karşılayabilecek mertebedeydi"[234] Böyle "borçlar" hemen hiç geriye ödenmedikleri için yalnız tüccar sınıfının zenginliği konusunda bir gösterge olmakla kalmıyor, hükümetin bu sınıf üstündeki kaba kuvveti hakkında da bir fikir veriyor. Bu tür baskılar yalnız para koparmakla da kalmıyordu.[235] "Ülkeyi yönetenler, tüccar sınıfını çeşitli sınırlamalar altında tutuyordu; bunların giyim kuşamları, ayakkabları, şemsiyeleri ve bunlara benzer daha bir sürü ayrıntılı kanunla düzenlemişti. Hükümet, bir tacirin daimyo adına benzer bir ad almasına izin vermediği gibi, bunların samurai bölgelerinde oturmalarını da yasakladı. Doğrusu ya başka hiç bir feodal soylu sınıfı para kazanma ve para kazananlar konusunda Tokugawa törecileri ve hukukçuları kadar büyük bir tiksinti duymamıştır tarihte."[236]
      Tokugawa egemenliğinin yıkılmasında, farklı sınıfların oynadıkları rol ve "şeref" payları konusunda Japonya tarihçileri arasında bazı görüş ayrılıkları bulunmakla birlikte, hızla gelişen kapitalist ilişkilerin, feodal düzenin engellerine karşı baskı yarattıkları ve bunun Meiji Restarasyonunu oluşturan temel güç görevi yaptığı üstünde hiç bir kuşku yoktur. Biz burada, on dokuzuncu yüzyıl boyunca Tokugawa rejiminin tâ temellerine inen bir sarsıntı yaratan ve gittikçe büyüyüp kabaran köylü ayaklanmaları dalgasını ve (aşağı) samurai takımının dağ gibi yükselen muhalefetin çok büyük siyasal önem taşıdığını bilmeyerek konuşuyor değiliz; bunların etkilerini küçümsemediğimiz gibi, yeni düzenin kurulmasında, tüccar sınıfının oynadığı siyasal rolü abartmak niyetinde de değiliz.[237] Bütün devrimlerde olduğu gibi, burada da, ancien regime'in (eski düzen) devrilmesi, birbirinden farklı (heterojen) sosyal gurupların ortak çabalan ile gerçekleşti. Bu sosyal guruplar arasında en etkin olanları ve en göze batanları, decllass‚ olmuş (sınıfından çıkmış ya da kovulmuş) savaşçılar umduklarını bulamamış aydınlar, Tokugawa egemen gurubunun dışında bırakılmış ve süngüsü düşmüş saraylılar [sayfa 300] öfkeli birtakım derebeyleri olmakla birlikte, hareketin yönünü ve sonuncunu belirleyen, yükselen burjuva sınıfıydı; Devrim'in siyasal ve ekonomik meyvalarını devşirmek, kapitalist sınıfına nasip oldu." Samurai'lerin siyasal ve askeri girişim ve başarılarından daha az dramatik, fakat, Bakufu'nun devrilmesinde ve yerine yeni bir rejimin kurulmasında daha önemli rolü oynayan, büyük chonin, özellikle de Osaka chonin'i idi; Japonya'daki tüm zenginlerin % 70'ine sahip olduğunu söyleyen Osaka chonin'i Restarasyon için girişilmiş savaşta kesin sonuca götüren çalışmaları mâli yönden destekledi; bu işlere avuç dolusu para yatırmasaydı, söz konusu Devrim kolay gerçekleşmezdi."[238]
      Japonya'da Meiji Devrimi ile meydana gelmiş olan değişikliklerin ayrıntılarına girmek, bizi gereksiz yere, amacımızdan ve konumuzdan uzaklaştıracaktır. Şu kadarını belirtmekle yetinelim ki, bu devrim, kapitalist gelişme için zorunlu siyasal ve ekonomik ortamı yarattı. Nasıl ki, hükümetler, örneğin, VII. ve VIII. Henry hükümetleri, tarihsel çözülme sürecinin araçları ve sermayenin varlık koşullarının yaratıcıları olarak"[239] bir rol oynamışlarsa, Restorasyondan doğan rejim de, ülkenin ekonomik gidişini kökünden değiştirmekte ve gerek henüz tamamlanmamış ilk sermaye birikimini, gerek biriken sermayenin ticaret alanından sanayi alanına aktarılmasını sağlayacak bir itici güç görevi yapmakta, öyle göze batıcı bir örnek ortaya çıkardı.
      İlk sermaye birikimini sağlamak için, doğrudan üretici olan halkın, mümkün olduğu kadar soyulup soğana çevrilmesi konusunda hiç bir çaba esirgenmedi. Büyük ölçüde tarıma doyalı, nüfusunun % 70-75'i tarımla uğraşan bir ülkede, ekonomik artığın büyük kesimi köylüden başka yerden gelemezdi zaten.[240] Bu da, Japon kalkınmasına özelliğini veren şeyin işlemesiyle oluyordu: tarımda feodal ilişkilerle, güçlü, merkezi, kapitalist-egemenliğinde bir devletin elele vermeleri sonucu, her türlü kalkınma olanak [sayfa 301] ve aracını kapitalist girişimlerin emrinde bulundurmak.[241] Gerçekten de, yeniden biçim ve "yön" verilmiş devlet'e, şimdi artık egemen sınıf durumuna geçmiş bulunan toprak sahibi Jinushi'lerin ortak baskıları altında, köylünün sırtındaki yük ağırlaştıkça ağırlaşmıştı. Tarımsal üretimin, bunun doğrudan üreticileri olan kimselerin elinde kalan kısmı, on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında % 39 iken, bu oran, Meiji hükümeti tarafından yürürlüğe konulmuş tarım reformundan sonra % 32'ye düşmüş ve tâ 1933-1935 yıllarına kadar bir türlü % 42'ye ulaşamamıştı.[242] Bu bakımdan, Japonya'da ilk sermaye birikiminin başlıca kaynağı olarak, ülkenin yakın çağ tarihi boyunca köy kesiminin bir iç sömürge rolü oynadığını söylersek bir abartma yapmış olmayız.[243]
      Köylü ürününe, hiç acımadan, doğrudan el konulması olarak özetlenebilecek geleneksel politika terkedilmiyor, aksine, toplam ekonomik artığı en yüksek noktasına çıkarmak amacıyla, buna daha bir sürü yeni soygun yöntem ve aygıtı ekleniyordu. Tarım-dışı iş kollarında çalışan işçilerin ücretleri, kamçı zoruyla, bir lokma bir hırka düzeyinde tutuluyordu ki tarımdan boşanan nüfus artığı ile dolup taşan bir ülkede kolayca uygulanabilen bir ilkeydi bu. Bundan da önemlisi, Meiji yönetimince başlatılmış sistemli enflâsyon politikasıydı; enflâsyon yalnız, sermaye birikimini kolaylaştıran bozuk bir gelir dağılımı rejimini getirmekle kalmıyor, boş duran kaynakların harekete geçmesini sağlayarak ekonomik artığın büyümesine de yol açıyordu.[244] Ancak, ilk sermaye birikiminin en büyük kaynağı bunların dışındaydı; ilk sermaye birikimine en büyük katkı, hükümetin, topraklarından ettiği ağalara borçlarını ödemek üzere çıkardığı tahvillerden ve bu ağaların eski borçlarını hükümetin üstlenmiş olmasından doğuyordu. "Feodal ağalar, gelirini köylüden elde eden, köylünün sırtından geçinen geleneksel çiftlik ağası olmaktan çıkmış, yeni sermayeye dönüşmüş servetini, bankalara, hisse senetlerine, sanayi ve tarım işletmelerine yatıran bir sermaye babası hâline gelmiş, [sayfa 302] yani gelirinde bir şekil değişikliği olmuş, böylece de, küçük mâli oligarşi gurubuna katılmıştı."[245] Samurai'lerin hükümetin kendilerini de artık düzenli bir gelire, bir maaşa bağlaması isteklerine karşılık verildi; bunlara faiz getiren devlet tahvilleri dağıtıldı ve bu da, eldeki (yatırılabilir) sermaye stokunun büsbütün şişmesine, büyümesine yol açtı. Hızla gelişen banka sistemi tarafından toplanan ve yönetilen bu sermaye, çok büyük bir kredi genişlemesine temel ve yönetilen bu sermaye, çok büyük bir kredi genişlemesine temeli olmuştur. Hükümetin doğrudan doğruya bankalardan borç alması, Hazine'nin, zamanın önde gelen bankaları olan Mitsui, Ono, Simada, Yasuda ve diğerleri ile hemen tamamiyle içice girmiş bulunması ve bu işbirliği soncu bankaların ölçüsüz kâr etmeğe başlamaları gibi olgular üstüste konulacak olursa mâli kuruluşların ellerindeki göz kamaştırıcı sermaye yığılımının ne kadar büyük olduğu daha iyi anlaşılır.[246]
      Burjuvazinin kasalarını doldurmak için elden gelen her şey yapıldığı halde, yeni ve çok büyük servetler yaratarak, yeni ve eski kapitalistlerin işleri için yararlanabilecekleri sermayeyi arttırmak için hiç bir şey esirgenmediği halde bütün bu çabalar, kendiliklerinden, sanayi gelişimini sağlayacak yatırımlara bir türlü o ilk hızı veremediler. Tokugawa döneminin son zamanlarında olduğu gibi, Meiji Restorasyonundan sonra da, çok büyük servetlerin tüccar elinde toplanması, üstelik şimdi bol ve ucuz işgücü de el altında bulunduğu halde, tüccarın yönettiği işlerden, girişimcilerin yönettiği sanayi işlerine doğru bir kaymayı, bir aktarmayı bir türlü gerçekleştiremiyordu. "Bir çok tüccar aileleri... en başta da Mitsui'ler, sanayinin gelişmesinde öncü rolünü oynadılar; ancak, Meiji döneminin ilk yıllarında, hemen bütün ticaret erbabı, mal istifçiliği, alışveriş tefecilik gibi geleneksel işlerine inatla bağlı kaldılar."[247] ilk sermaye birikimi süreci tamamlanmış olmaktan hâlâ çok uzaktı; Japonya; kapitalizmin merkantil (ticari) döneminden geçmekteydi henüz. [sayfa 303]
      Daha önce de vurguladığımız gibi, ticaret burjuvazisi, sanayi kapitalizmine geçişi, hiç bir zaman, kendi başına gerçekleştirememiştir. Yükselen kapitalist sınıfın denetim altında tuttuğu devletin, cömertçe sağladığı enerjik desteğe dayanmak zorunda kalmıştır her zaman. Böyle bir itici güç, böyle bir destek, Meiji Devrimi ile yaratılan modern kapitalist devlet tarafından gerçekten sağlanmış, Japon ekonomisi, bu destek sayesinde gelip takıldığı ölü noktadan kurtarılmış ve sanayi kapitalizminin rayına oturtulmuştu. Marx'ın, sanayi kapitalizminin doğuşu ile ilgili, genel ifadelerde anlattığı gözlemleri, Japonya'nın Meiji Restarasyonu zamanındaki koşullarını da tam bir doğruluk ve kesinlikle yansıtmaktadır. "Para ya da mal sahibi bir kişinin, kapitalist hâline gelmek için elinde bulundurmak zorunda olduğu asgari değerler toplamı, kapitalist üretimin değişik gelişme aşamalarına göre, farklı olur ve belli bir gelişme aşamasında, bu aşamanın kendine özgü teknik koşullarına bağlı olarak, değişik üretim alanları için farklılıklar gösterir. Belli bazı üretim alanları, daha kapitalist üretimin başlangıç evrelerinde, hiç bir kimsenin tek başına sağlayamayacağı asgari bir sermayeyi gerektirebilir. Özel kişilerin devlet yardımı görmesinin bir nedeni budur. Colbert dönemi Fransa'sında ve günümüze kadar varlıklarını sürdürmüş bazı Alman devletlerinde bunun örneklerini görüyoruz. Sanayi ve ticaretin belli dallarında çalışma tekelini hukuki olarak ele geçirmiş olan şirketlerin oluşumu da, kısmen, bu gerçeğe, yani hiç kimsenin tek başına belli bir sermayeye sahip bulunmamasına bağlıdır."[248]
      Meiji devleti çok daha ileriye gitti; demiryolu yapımına, gemi makina yapımına; ve benzeri işlere büyük yatırımlar yaptı. Japon sanayileşmesinin ilk dönemlerinin hikâyesi çok anlatılmıştır: bu hikâyede, sanayi kapitalizminin gelişmesini hızlandırmakta hükümetin oynadığı önemli rol temcit pilâvı gibi hep öne sürülür. Bu hükümet politikasının nasıl yürütüleceği nispeten önemsizdir. Bazı hükümet yatırımları, artık samurai'lere ödenmesi zorunlu olmayan maaşların bu yöne kaydırılması ile gerçekleşti; o zamana kadar, [sayfa 304] samurai'lere verilen paralar, hükümetin bütün olağan gelirlerini yutmaktaydı. Başka bazı girişimler de, hükümetin yatırımcılara sağladığı büyük garantiler altında yürütülmekteydi. Yeni kurulan işletmelerin üretimlerine uzun yıllar için satınalma garantisi veren hükümetin, bu yolla yürüttüğü bir başka yatırım özendirme politikası daha vardı. Bu yollardan hangisi seçilmiş olursa olsun, sonuç, sanayi sermaye gücünün akıl almaz ölçülerde büyütülmesiydi. Mitsubishi, Mitsui, Sumi tomo, Okura ve geleceğin diğer "Zaibatsularının", çeşitli devlet kapılarından elde ettikleri kârlar, doğrusu, inanılmaz rakamlara ulaşmaktaydı. Bu kârları bile gölgede bırakan bir şey vardı yalnız: hükümetin kendi elindeki işletmeleri, "yeniden özeli kesime devretme" politikasının sonucu olarak elde edilen özel kârlar. "İşte bu politika, hükümetin model fabrikalarını komik denecek kadar düşük fiyatlarla, yok pahasına özel kesime satması da hesaba katılacak olursa, mâli oligarşinin gücünü, hiç kuşkusuz, büyük ölçüde arttırmıştı."[249]
      Demek oluyor ki, tarihi yeniden kaleme alma sevdasındaki modern yazarlarımızın, son derecede sudan sebeplerle, bütün ekonomik ilerlemenin ilk yaratıcıları ve hızlandırıcıları olarak sundukları, atılgan ve yenilikçi girişimci tipi, [250] Japon sanayileşmesinin ilk dönemlerinde pek de ortalarda görülmüş değil; hoş, bu tip başka ülkelerde de görülmüş değildir ya! Ortada olan bir şey varsa o da şuydu, sermayeyi, pek hoşlandığı istifçilik ve tefecilik işlerinden çekip, üretken alanlara yatırımda bulunmaya yöneltebilmek için, devletin, aşırı ölçüde kol kanat germesi ve rüşvet ödemesi gerekmişti.
      Bu sonuncu nokta, bizi, şimdiki tartışmamızın tâ başında sorduğumuz ve işin canalıcı noktasını oluşturan soruya götürmektedir. Japonya'nın, dünyanın bugünkü azgelişmiş ülkelerinin hepsinden son derece farklı bir yolu izleyebilmesini sağlayan neydi? Sorumuzu bir başka türlü daha sorabiliriz: Japonya'da, daha doğduğu andan başlayarak, kapitalizmin güçlü ve durmak bilmez bir motoru olarak [sayfa 305] hizmet gören burjuva egemenliğindeki bir rejimin kurulmasına yol açan böyle bir "burjuva devriminin" oluşumunu sağlayan tarihsel koşullar yumağı neydi?
      Bu sorunun karşılığı, hem son derecede karmaşık, hem de son derece basittir. Basittir çünkü: özüne indirgendiğinde sorun, gelir. Japonya'nın Asya'da (ve Afrika ile Latin Amerika'da), Batı Avrupa ya da Amerikan kapitalizminin bir sömürgesi ya da mandası olmaktan kurtulmuş ve bağımsız bir ulusal kalkınma şansına sahip olmuş biricik ülkesi olması olgusuna dayanır. Karmaşıktır, çünkü; Japonya'ya bu şanslı durumunu sağlayan şey, birbirinden oldukça bağımsız bir sürü etmenin, mutlu bir rastlantı sonucu, bir araya gelmesiydi.
      Bu etmenler arasında başta geleni -ve Batı Avrupa'da, özellikle de Büyük Britanya'da görülen paradoksu andıranı-, Japon halkının geriliği ve yoksulluğu ile ülkenin doğal kaynak kıtlığı idi.[251] "Japonya, gerek yabancı yapımı mallar için bir pazar olarak, gerek Batı sanayii için bir ham madde deposu olarak, önemsiz bir ülkeydi."[252] Dolayısıyla Japonya, Batı Avrupa kapitalistleri ve devletleri için, Latin Amerika'nın altını, Afrika'nın bitkileri, hayvanları ve madenleri, Hindin görkemli zenginlikleri ya da Çin'in neredeyse uçsuz bucaksız pazarları ile yarattıkları dayanılmaz çekicilikten, her bakımdan yoksun bulunuyordu.
      Bundan daha az önemli olmayan bir olgu daha vardı: on dokuzuncu yüzyılın ortalarında, Batı'nın Asya'ya sızması ve yerleşmesi bir tepe noktasına ulaştığı zaman, önde gelen Batı Avrupa ülkelerinin kaynakları, başka birtakım girişimlerin ağır yükü altında bulunuyordu. Özellikle, dünyanın başta gelen sömürgeci devleti Büyük Britanya'nın, Avrupa'da, Yakın-Doğu'da, Hindistan'da ve Çin'de elde etmiş oldukları yetiyordu da artıyordu bile; hem de Japonya gibi bir ülkenin fethedilmesi gibi, askerlik bakımından akıl kârı olmayan bir girişimde bulunmaksızın elde edilmişti bütün bunlar. Britanya, artık, genişleme olanak ve yetenekleri bakımından bir gerginlikle, bir dar-boğazla [sayfa 306] karşılaşmağa başlamıştı ve on dokuzuncu yüzyılın ortalarından itibaren, sömürge politikasının niteliğini ve yönünü değiştirme işini büyük ölçüde hızlandırmıştı. Bir bölge boksundan, bir pehlivan kavgasından başka bir şey olmayan bir politika tartışmasıyla üstü örtülmüş olmakla birlikte, -çünkü Tori'ler, Palerston'un dış politikasının özünü kabul etmekteydiler-, bu değişme, gerçekte kapitalizmin ve ilk sermaye birikiminin merkantil aşamasına özgü eski moda korsanlıktan, modern emperyalizmin daha ince ve karmaşık stratejisine geçiş anlamı taşıyordu.[253]
      Fakat Japonya'nın durumunu etkileyen asıl önemli nokta, modern emperyalizmin bir başka özelliği idi: yerleşmiş emperyalist balinalar (yani devletler) arasındaki rekabetin artması ve dünya sahnesine, yeni bir emperyalist devletin, Amerikanın ayak basması. Britanya'nın Hindistan'a verdiği cezanın aynını Çin'e de çektirmekten alıkonulmasında, uluslararası kuvvet politikasına getirdiği karşılıklı denetim ve dengeleme durumu ile bu rekabetin büyük rolü olmuştu; işte Japonya'nın fethine kalkışmayı, her hangi bir emperyalist devlet için imkânsız hâle getirenimde bu uluslararası kıskançlık idi.[254] Japonya'nın, kapılarını dış güçlere açmasını ilk olarak sağlayan ve ona tarafların eşitliliği ilkesine dayanmayan ilk anlaşmayı zorla kabul ettiren Amerika Birleşik Devletleri olmakla birlikte gerek Amerikan kapitalizminin ulaşmış bulunduğu gelişme derecesi, gerekse bu ülkenin uluslararası statüsü, Japonya üstünde tek başına bir denetim kurma girişimine olanak tanımıyordu. "Çin'e yakın oluşu, Japonya'ya olağanüstü bir stratejik önem kazandırıyordu. Japonya'ya, tarafların eşitliği ilkesine aykırı anlaşmalar kabul ettiren güçler, aralarından birinin, Japonya'yı sömürge ve dolayısiyle, Çin'e (daha derinlemesine girebilmeyi sağlayan bir atlama tahtası hâline getirmesine göz yummak şöyle dursun, ülke üstünde, başkalarından biraz daha fazla etki sahibi olmasını bile engelleme konusunda kıskançlıkla ve titizlikle duruyorlardı.[255] [sayfa 307]
      Batı'nın tehdidinden uzak kalmasının, hem mümkün hem de zorunlu bulunması, Japonya'nın daha sonraki gelişmesi ve kalkınması üstünde, hız ve yön bakımından büyük bir olumlu etki yarattı. Bu durumu, Japonya'ya' yalnız kendi ekonomik artığını, kendi ekonomisi içinde yatırma olanağını sağlamakla da kalmamış, Batı'nın, hazine avcılarının, askerlerinin, gemicilerinin ve "uygarlık getiricilerinin" istilâlarından korumak suretiyle, onu, Batı biliminin diğer Asya ülkelerindeki yayılmasını, çok açık bir biçimde engellemiş bulunan, "yabancı korkusu" aşırılıklarından da kurtarmıştır. Japonların, Batı bilgisini, Batılı yazarların övmekle bitiremedikleri olağanüstü bir yetenekle kavrayış ve benimseyişleri, büyük ölçüde, Batı uygarlığının Japonya'ya namluların ucunda getirilmiş olmaması, Batı düşüncesinin ve Batı teknolojisinin, Hindistan'da, Çin'de ve bugünün diğer azgelişmiş ülkelerinde olduğu gibi, Japonya'ya açıktan soygunculuk, kundakçılık ve cinayetle elbirliği yaparak gelmiş olması gibi bir talihin eseriydi. Bu durum, Japonya'da, bir yandan Batılı teknisyenlerin ülkeye getirilmesi, diğer yandan gençlerin Batı'nın bilim merkezlerine gönderilmesi yoluyla, Batı biliminin kavranıp benimsenmesi hareketine düşman olmayan, bir sosyo psikolojik "ortamın" doğmasını kolaylaştırmış oldu.
      Öte yandan, Batı'nın sızma ve yerleşme tehdidi karşısında duyulan korku, Japonya'nın ekonomik kalkınmasında sürekli bir itici güç rolü oynamıştır. Tokugawa döneminin sonlarına doğru bu tehdit, özünde askeri bir tehlike olarak belirdi ve feodal iktidar sahiplerinden buna göre bir işlem gördü. Bu yöneticiler, demir, silâh ve gemi yapımı gibi stratejik önem, taşıyan sanayi kollarını geliştirmek için büyük çabalar gösterdiler.[256] Ne var ki, sosyo-ekonomik yapısında kalkınma için gerekli temel olmayan geri bir feodal topluma tepeden inme yerleştirilen bu modern sanayi adacıkları, kapitalizm-öncesi, sanayi-öncesi döneminde bulunan ekonomi içinde "önemsiz yabancı öğeler" hâlinde kalmışlardı. [sayfa 308]
      1860'larda işler tamamen değişik bir biçim aldı. Yabancı tehdidi, artık Japonya'nın "yalnız" ulusal bağımsızlığına yönelmekle kalmıyordu. Tarafların eşitliği ilkesine dayanmayan anlaşmalarla savunmasız bir hâle getirilmiş olan Japon pazarları, yabancı mallarla dolup taşıyordu. Japonya'da gelişmekte olan kapitalizmin varlığı ciddi tehlikeler karşısındaydı. Meiji Devrimi'nin ürünü olan hükümetin politikası, tamamiyle, bu gelişmenin temsil ettiği çıkarlara ve çözmek zorunda bulunduğu sorunlara göre ayarlandı. Birkaç silâh fabrikası kurmakla ya silâh yığınakları yapmakla, ne yabancı rekabeti önlenebilir, ne de yabancı saldırısı durdurulabilirdi. Yapılması gereken iş, hem modern savaşın gereklerini karşılamaya elverişli, hem de yabancı rekabetin saldırılarına göğüs gerebilecek güçte, bütünleşmiş bir sanayi ekonomisinin hızla geliştirilmesi idi.
      Japon kapitalizminin hayati çıkarları ile ulus olarak ayakta durmayı sağlayacak askeri gerekler arasındaki uygunluk, Japonların Meiji Devriminden sonraki ekonomik ve siyasal kalkınma hızının belirlenmesinde çok önemli bir etmen oldu. Bu durum, yatırımların, yalnız silâh fabrikaları kurmak yerine, temel sanayilere, gemi yapımına, haberleşme ve benzeri işler alanına kaydırılması yoluyla, ekonomik kalkınmayı büyük ölçüde hızlandırdı. Bu yeni yatırım politikası, aynı zamanda, yeni burjuva hükümetinin, bir kenara atılmış (decllass‚ olmuş) eski askerlerin ateşli vatanseverlik ve cengâverlik duygularını, modern bir ekonomi kurmanın gerekleri yolunda seferber etti. Yarım yüzyıldan daha az bir zamanda kurulup geliştirilmiş, yoğunlaştırılmış ve tekel denetimi altına alınmış sanayi, samurai'ler ile bunların soyundan gelenlerde, kasten körüklenmiş şovenizm ile birleşerek, Japonya'yı, emperyalist oyunların bir nesnesi olmaktan çıkarmış. Batı emperyalizminin en başarılı genç ortaklarından biri hâline getirmiş, göz kamaştırıcı bir askeri potansiyel için sağlam bir temel oluşturmuştu. Lenin'in sözleriyle, "Avrupalılar, Asya ülkelerindeki soygunculuk eylemlerinin sonucu olarak, bu ülkelerden birini -Japonya'yı, [sayfa 309] bağımsız ve bir ulusal kalkınmayı sağlama bağlamış ve büyük askeri girişimlere hazır bir ülke hâline getirmeyi becerdiler."[257]
     
       

IV


      Bu günün geri ülkeleri Japonya'nın tuttuğu yolu izleseler, Batı'nın istilâ ve sömürüsünden yakalarını kurtarabilmiş olsalar, kendi kapitalist kalkınma ve ekonomik büyüme süreçlerini işletseler, şimdiye kadar, kimbilir ne büyük bir hızla gelişmiş ve nerelere gelmiş olurlardı? Bu konuyu kestirmek bile güç bir iştir açıkçası. Evet, Japonya'nın hızla sanayileşmiş kapitalist bir ülke örneğini vermesinde, Batı'nın askeri ve ekonomik tehdidinin katkısı büyüktür. Bu böyledir ama söz konusu bütün geri ülkelerin kendi tarihlerinde, ileriye doğru hareketlerinin temposu ve özel koşulları ne olursa olsun, böyle bir hareketin ana çizgisini gösterecek pek çok kanıt vardır. Ulusal özellikleri bir yana, Batı Avrupa'daki, Japonya'daki, Rusya'daki ve Asya'daki bütün kapitalizm-öncesi ülkeler, farklı zamanlarda ve farklı yollardan da olsa, ortak tarihsel kaderleri olan kapitalist kalkınmaya doğru yönelmiş bulunuyorlardı.[258] Bu ülkelerin düzenleri, on sekizinci ve on dokuzuncu yüzyıllara kadar, her yerde, genel bir çözülüş ve çöküş içinde bulunuyordu. Köylü ayaklanmaları ve burjuvazinin boy atıp serpilmesi, bunları, her yerde, temellerinden sarsmıştı zaten. Özel tarihsel koşullara, kapitalizm-öncesi düzenlerinin iç tutarlılığı ve sağlamlığına ve anti feodal baskıların yoğunluğuna bağlı olarak, burjuva devrimleri ve kapitalizmin gelişmesi, her yerde, azçok etkili bir dirençle karşılaştılar ve geciktirildiler. Ancak bunlar, hiç bir yerde, sonuna kadar engellenemezlerdi. Gerçekten de, çok gelişmiş ülkelerin, geri kalmış dünya ile ilişkileri başka türlü olsaydı, bu ilişkide, baskı ve sömürünün yerini namuslu bir işbirliği ve yardımlaşma almış olsaydı, bugünün azgelişmiş [sayfa 310] ülkeleri, gelişme yolunda, geçmişle kıyas edilemiyecek kadar az bir gecikme ile ve daha az sürtüşme, daha az insan özverisi (fedakârlığı) ve acı çekmesi ile ilerlemiş olacaklardı. Batı kültürü, bilimi ve teknolojisi, azgelişmiş ülkelere, barışçı bir biçimde aktarılmış olsaydı, her yerde ekonomik kalkınmanın güçlü birer yardımcısı olarak iş görebilirlerdi. Daha zayıf ülkelerin, Batı kapitalizmi tarafından şiddet zoruyla ve yakılıp yıkılarak dışa açılmış olmaları, bunların gelişmelerine akıl almaz derecede zararlı olmuştur. İngiliz biliminin ve teknolojisinin, Amerika Birleşik Devletlerinin kalkınmasında oynadığı rol nerde! Çin'in gelişmesi sırasında İngiliz afyonunun oynadığı rol nerde! Bu iki rol arasında yapılacak bir karşılaştırma, sözü edilen zararı çok iyi özetleyecektir.
     
     

ALTI
GERİ KALMIŞLIĞIN YAPISAL SORUNLARI (I)

I


      Şimdi azgelişmiş kapitalist ülkelerin bugünkü durumunu görebilmek için, kaçınılmaz bazı yinelemeler yapmak pahasına, yukarda özetlediğimiz tarihsel gelişimin çeşitli yönlerini yeniden derleyip toplamak zorundayız; gerikalmışlığın doğrudan ve doğal sonuçlarını meydana getiren öğeleri, en belirgin çizgileriyle ancak böyle ortaya koyabiliriz çünkü. Doğrusu, gerikalmış dünyanın alınyazısını yazan güçler, bugün yürürlükte olan koşullar üstünde bile zorlu etkilerini sürdürüyorlar hâlâ. Biçimleri değişiktir yalnız, yoğunlukları farklıdır bugün; köken ve yöneliş hiç değişmemiştir. Bu güçler, tıpkı eskiden olduğu gibi, bugün de, azgelişmiş kapitalist ülkelerin kaderlerini ellerinde tutuyorlar; bu güçlerin üstesinden gelmekte gösterilecek çevikliğe ve uygulanacak süreçlere bağlıdır bu ülkelerin gelecekteki ekonomik ve toplumsal kalkınmaları.
      Kapitalizm, bugünün azgelişmiş ülkelerini, bu ülkeler, daha henüz büyümenin "klasik" koşulları adını verdiğimiz temelleri atamadan, tarihsel gelişim, içinde henüz böyle bir aşamaya ulaşamadan yakaladı ve boyunduruğuna aldı. Birinci klasik koşulumuzla ilgili olarak fazla bir şey [sayfa 319] söylememize gerek yoktur. "Azgelişmiş" sözünden de anlaşılacağı gibi, bu ülkelerdeki üretim düzeyi düşüktür; eskiden beri bu böyledir ve ülkenin insan ve madde kaynakları geniş ölçüde boştur ya da eksik kullanılmaktadır ya da hiç kullanılmamaktadır. Ekonomik gelişmenin itici motor gücü olarak hizmet etmekten çok uzak olan, teknolojik ilerlemeyi ve toplumsal değişikliği gerçekleştiremeyen kapitalist düzen bu ülkelerin üstüne, ekonomik durgunluğu eski teknolojiyi ve toplumsal geriliği bir ağ gibi örmüştür. Toplam üretim ve gelir gibi büyüklüklerin bir fonksiyonu olduğu için, bu gibi ülkelerde, ekonomik artık da küçük olacaktır. Bunun böyle oluşu, ekonomik artık oranının bu ülkelerde özel olarak küçük oluşundan ileri gelmez; küçük birşeyin (toplam gelirin ya da üretimin) büyük bir yüzdesini de alsanız sonuç, hacim olarak, gene de küçük çıkacaktır çünkü.
      Tam tersine, ikinci klasik koşulumuz, bu ülkelerde tamamen gerçekleşmiş bulunuyor, verimli nüfusun tüketimi en küçük mertebesine kadar düşürülmüştür ve bu mertebe "bir lokma bir hırka" geçim düzeyinin ta kendisidir; hatta bu düzeyin bile biraz altındadır. Demek oluyor ki, salt değer ya da büyüklük olarak gelişmiş ülkelerindekinin yanında solda sıfır kalan ekonomik artık, toplam üretim, içindeki pay olarak gelişmiş ülkelerdeki kadar yüksek bir orandadır; hatta daha az yüksektir.
      Demek oluyor ki "zurnanın zırt dediği yer", yani, azgelişmiş ülkelerde egemen olan durumla ekonomik büyümenin klasik modeli arasındaki farklılık, bu noktalarda değil. Asıl fark, üçüncü ve dördüncü klasik koşullarda ortaya çıkıyor, derinleşiyor ve çok belirleyici bir nitelik kazanıyor; bilindiği gibi bu koşullar, ekonomik artığın kullanılma biçimiyle ilgilidir. Şimdi bu noktada biraz durmalı ve bazı ayrıntılara girmeliyiz.
      Ekonomik geriliğin tipik görüntüsü, her zaman eş anlamlısı olmasa bile, en belirgin özelliği, nüfus çoğunluğunun tarıma bağlı oluşu ve tarımın ülke toplam gelirinin büyük bir dilimini meydana getirmesidir. Bu dilimin bütüne [sayfa 320] oranı ülkeden ülkeye değişmekle birlikte, hemen bütün geri ülkelerde, tarımsal üretimin önemli bir kesimi, tarımsal nüfusun büyük bir parçasını oluşturan yoksul köylüler tarafından üretilmektedir. Bunların elindeki toprak parçaları, kural olarak, küçüktür, verimlilikleri de (ister adam başına üretim cinsinden, ister dönüm başına üretim cinsinden hesaplansın) son derece düşüktür. Gerçekten de, geri kalmış ülkelerin çoğunda, köylülerin marjinal verimlilikleri o kadar küçüktür ki, kırsal nüfusun büyükçe bir kısmını yerlerinden alıp başka yere götürseniz, toplam tarımsal üretimde hiç bir azalma görülmeyecektir.[
259] Köylünün elindeki topraklar tamamen kendi mülkü olsa bile, bunlardan kendi çabasıyla elde edeceği toplam, ürün, ailenin ihtiyaçlarını zar zor karşılamakta, hatta birçok ülkelerde çiftçinin "bir lokma bir hırka" düzeyindeki tüketimini bile sağlamaktan uzak bulunmaktadır. Aslında, birçok azgelişmiş ülkede, çiftçilerin işledikleri küçük toprak parçalarının büyük kısmı kendi mülkleri değildir; çokçası toprak ağalarından, bazan da devletten kiralanmaktadır. İster köylünün kendi mülkü olsun, ister kiracılık, yarıcılık, ortakçılık yoluyla işletilmekte olsun, bu toprak çiftçinin yaşaması için zorunlu asgari ürünü vermeli, üstelik de vergi ve kira karşılıklarını (bozan her ikisini birden) karşılayabilmelidir. Birçok hallerde, çiftçinin borçları için faiz ödemesi gerekir ki bu parada gene bu tarımsal üretimden çıkacaktır; bilindiği gibi köylü, toprak satın almak için ya da tüketim amaçlarıyla -özellikle kıtlık yıllarında ve olağan dışı durumlarda borçlanmaktadır; demek ki köylünün, bir koyundan birkaç post çıkarması gerekir çoğu kez. Bütün azgelişmiş ülkelerde, yoksul köylünün kira, vergi ve faiz yükü çok büyüktür. Bunlar çok defa, köylünün net hasadının yarısından çoğunu yutarlar. Köylü gelirinin kanama noktalarından bir de, her çok aleyhine olan ticaret halleridir; uygulamada aynı şeyi elde etmek için gittikçe daha çok ürünü elden çıkarması gerekir köylünün; başka çaresi yoktur çünkü. Her çeşit aracı tarafından sömürüldüğü yetmiyormuş gibi, [sayfa 321] pazarlayabildiği ufak tefek ürün artıkları için de değer fiyatını bulmaz ve satın almak zorunda bulunduğu sanayi ürünleri için de yüksek fiyatlar ödemek zorunda kalır. Böylece, tarımın köylü kesiminden ezilip çıkarılan ekonomik artık, toprak ağalarının, tefecilerin, tüccarın ve bir dereceye kadar da devletin eline geçer.[260]
      Tarım ekonomisinin büyük çiftlikler ve plantasyonlar olarak örgütlenmiş, küçük tarlalara bölünüp parçalanmış kesiminde ise üretim ücretli emek kullanılarak yürütülür ve (dönüm, başına) üretim, genellikle, küçük çiftliklerde elde edilenden yüksektir. Toprak ağalarının eline kâr şeklinde geçen ekonomik artık da bir hayli büyük olmaktadır; özellikle ticaret hadleri, böyle büyük toprak ağaları için, küçük ve yoksul çiftçiler için olduğu kadar aleyhte bir gelişme göstermediğinden bu büyük kârlar elde edilebilmektedir.[261]
      Tarımı bir bütün, olarak ele alacak olursak, azgelişmiş ekonominin bu kesiminde elde edilen ekonomik artık, toplam üretimin yansı kadar tutmaktadır, hattâ bazı ülkelerde bundan da fazladır. Ulusal gelir içinde adamakıllı büyük bir dilimdir bu ve azgelişmiş ülkelerin ekonomik kalkınmalarında büyük bir rol oynayabilir. Hemen bütün azgelişmiş ülkelerde bu artığın büyük bir kısmının verim arttırıcı fabrika ve donatım genişletilip ilerletilmesi için kullanılmadığı dia gün gibi açıktır. Ekonomik artığın önemli bir kesimi toprak ağalarına gitmekte, onlar da bunu aşırı tüketim amaçlarıyla kullanmaktadır. Adam Smith'i, Ricardo'yu ve diğer klasik ekonomistleri öfkelendiren durum, geri ülkelerde hâlâ yürürlüktedir. Saray gibi konaklar yaptırmak, har vurup harman savurarak yaşamak, servet ve statü kazanmak için gösteriş tüketimine gitmek; bir sürü hizmetçi, kırk gün kırk gece süren eğlentiler ve büyük geziler (hacca gitmek dahil-ç.n.) v.b. -işte toprak sahibi aristokrasisinin eline geçen ekonomik artığın harcanma biçimleri ve yerleri.[262] Bunlar, ellerine geçen paraları, topraklarını geliştirmek ve daha iyi tarım araç ve gereçleri satın almak [sayfa 322] için harcamayı gereksiz görürler. Bu davranış biçimi, toprak sahibi beylerin geleneklerine, yaşam yöntemlerine ve toplumsal göreneklerine özgüdür; anadan atadan böyle görmüşlerdir, onlar da böyle sürdürmektedirler işi!
      Eğer toprak büyük mülkler, büyük çiftlikler hâlinde işletiliyorsa normal olarak ithal edilen tarım makinalarının pahalılığı ve tarımsal işgücünün ucuzluğu, plantasyon girişimlerine yatırım yapmayı yani, çiftlikleri modernleştirmeyi önler. Dahası var, tarıma yatırılan sermayenin amortisman süresinin uzun oluşu, yani bu alandaki yatırımların kendilerini yavaş yavaş ödemekte oluşları ve azgelişmiş ülkelerde faiz hadlerinin yüksek oluşu, tarıma yatırım kaynağı akıtma işini geniş ölçüde engeller. Diğer yandan, tarımsal ürün fiyatlarındaki büyük dalgalanmalar, böyle yatırımları özellikle riskli bir hâle getirmektedir. Bu koşullar altında, toprak ağasının belli bir borç yükü altına girmekten kaçınmakta, borç verecek olanların da, tarımsal amaçlar için uzun dönemli krediler vermek için gönülsüz davranmakta hakları vardır.
      Eğer toprak küçük ortakçıların (yancıların yada kiracıların) elindeyse durum daha da kötüdür. Modern teknolojinin uygulanmasına dayanan tarımsal yeniliklerin büyük kısmı, ancak büyük çiftliklerde kullanılabilir cinstendir. Ne traktörler, ne de biçer-döğerler cüce toprak parçalarında yeteri kadar kullanılabilir. Çiftlik büyüklüklerinin o kadar önemli olmadığı tarımsal yatırımlarda -örneğin bütün bir bölgeyi sulama işlerinde- bile, toprak ağasını gerekli katkıyı yapmaya özendirme olasılığı zayıftır. Kiralar çok yüksek olunca ve kiracıların yaşama standartları da çok düşük olunca, toprak ağası, arazi geliştirme projesinin uygulanmasından sonra nasıl olsa kirayı arttıramayacağını düşünür. Böyle bir yatırım, toprağın verimliliğini, dolayısıyla kiracının gelirini arttıracaktır ama, yatırım için gerekli harcamayı göze alabilmesi için toprak ağasına yeterli görünmez bütün bunlar.
      Yatırım için toprak ağasının öyle çok büyük bir harcama [sayfa 323] yapmak zorunda olmasından değildir bu tutukluk. Aksine, toplumda kendi statülerine uygun bir yaşantıyı sürdürebilmeleri için avuç, dolusu para harcamak zorunda kalırlar ve özellikle kötü hasat yıllarında, arazilerini ipotek ederek gırtlağa kadar borca girerler, olmazsa mülklerini elden çıkartmaktan bile çekinmezler; amaç, bol keseden tüketimi, saltanatlı yaşantıyı sürdürebilmektir. Eli daha sıkı ya da şansı daha açık toprak ağalarının elinde kalanlar da, kendi topraklarının geliştirilmesi için harcanmaz. Elden borçlanmalarda faiz hadlerinin çok yüksek olduğunu gören ve bunun çekiciliğine kapılan toprak ağaları, ellerindeki birikmiş parayı, tefecilik yaparak değerlendirmeye ya da küçük köylülerin ve toprak ağalarının iflâsı sonucu satılığa çıkarılan yeni toprakları kendi çiftliğine eklemek için elde hazır bulundurmaya bakar.
      Demek ki, tarımda üretilen ekonomik artığın büyük kısmı, aşırı tüketime ve çeşitli verimsiz harcamalara bir son verilecek olsa pekâlâ yatırımlara yönetilebilecek bir potansiyel artık olarak kalmakta, aktüel artık olarak geri toplumların bir takım ekonomik deliklerinde (!) birikip kalan değerler ise verimliliğin arttırılmasına çok küçük katkılarda bulunabilmektedir. Orası öyle ama, ekonomik artığın çarçur edilmesinin ve kötü dağılımının önüne geçmekle, tarımsal yatırımda ve üretimde beklenen sürekli gelişim çizgisini tutturmak da çelişkili bir durumdur. İşte tarım reformunun, büyük çiftlikleri parçalayarak, topraksız köylüye kendisine ait ufak tefek bir toprak parçası vererek ve ortakçıları o ömür törpüleyici borçlarından kurtararak, geri ülkeler tarımında görülen durgunluğa son vereceğini düşünenler, bu çelişkili durumun etkisinde kalıyorlar. Hiç kuşkusuz, bu gibi reform önlemlerinin ilk etkileri, yoksul köylülerin harcanabilir gelirlerini arttırma yönünde olacaktır. Ancak bu öyle düşük bir gelir düzeyidir ki, bundan tasarruf edilse bile devede kulak mertebesinde kalacaktır; büyük çiftlikler parçalanıp ufak tefek tarlalara dönüştürüldüğü ve köylülerin kira ödemeleri tamamen kaldırıldığı halde, gelirler de tasarruflar [sayfa 324] da artmayacaktır. Üstelik köylünün yaşama standardında görülen yükselmeler de kısa dönemli olmak durumundadır; eğer bir yükselme olursa bu mutlaka geçici bir iyileşmedir, kısa ömürlü bir ferahlamadır. Bu arada nüfus dev adımlarla artmakta ve bu ferahlık da uçup gitmektedir; nüfus artışı, toprakların yeniden parçalanmasına yol açacak ve adam başına gelir gene eski düzeyine, hatta bunun bile altına düşüverecektir. Daha kötüsü, toprağın parçalanması ile, geri ülkeler tarımın en önde gelen ihtiyacının giderilmesi olanaklarının suya düşmesi; toplam üretimde hızlı ve büyük ölçüde bir artış sağlanması ihtiyacı. Oysa-küçücük çiftlik birimleri üstüne kurulu bir tarım ekonomisi, verimliliğin artması bakımından çok önemsiz olanaklar yaratabilir ancak. Doğrusu, tohum geliştirme, daha çok gübre kullanma ve benzeri yollarla bir miktar başarı sağlanacaktır. Fakat, daha önce de belirtildiği gibi, verimlilikte ve üretimde büyük artışlar sağlamak için, uzmanlaşmayı tarıma sokmak, modern makina ve çeki gücünü kullanmak şarttır; bunlar da ancak büyük-çaplı çiftliklerde gerçekleştirilebilecek işlerdir; yani bugünkü büyük çiftlik düzeni söz konusu artışları sağlamak bakımından daha umut vericidir.
      İşte bu noktada, bugünkü azgelişmiş ülkelerin büyük çoğunluğunda görülen en can sıkıcı sorunlardan biriyle karşılaşıyoruz. Eğer genel bir gerilik ortamı içinde bir tarım reformu yapılacak olursa, bu, ülkenin ekonomik kalkınmasını hızlandırmak şöyle dursun, büsbütün geriletecektir. Köylünün yaşama koşullarını geçici olarak iyileştiren böyle bir reform, toplam üretimi azaltacağı gibi, o güne kadar tarım kesiminin verimliliği arttırma amaçlarıyla kullandığı ve zaten pek küçük olan ekonomik artık dilimini büsbütün ortadan kaldıracaktır.[263] İşin daha kötüsü, yoksul köylülerin, (ki bunların bir kesimi eski yoksul köylülerdir, bir kesimi de toprak reformundan sonra eline bir parça tarla geçirmiş eski tarım işçileri v.b. dir) artmış olan tüketimleri ile çiftliklerin parça bölük olmaları sonucu, eskiden kentlere [sayfa 325] aktarılan tarımsal ürün fazlası (yiyecek maddesi, sanayi ham maddesi olarak ya da ihraç amaçlarıyla aktarılan ürün fazlasıdır söz konusu olan), büyük ölçüde azalmış olacaktır.
      İleri kapitalist ülkelerin geçmişinde bu sorun, çok yönlü bir süreç yardımıyla çözüme bağlanmıştı.. İşin birinci yönü şuydu: kapitalist gelişme, tarımı silindir gibi ezip geçti ve bir zamanlar kendi eliyle gerçekleştirdiği tarım devrimini, sanki bir "tarım karşı devrimiyle" ortadan kaldırdı ya da "iptal etti." Böylelikle tarımı yeni bir düzeye, yeni bir aşamaya ulaştırarak "vaktiyle yaptığı harcamaları tamamen geri almış", bir tür "kapitalizasyon gerçekleştirmiş" oldu; topraklar yeniden kapitalist çiftçilerin elinde toplandı; yoksul köylüler tarım-işçilerine ya da pazara-dönük girişimciler hâline dönüştü. İşin ikinci yönü de şöyle özetlenebilir. Bir yandan sanayi alanında iş bulma "havucunu", fakat daha çok fiziksel baskı "deyneğini" kullanarak, yoksul köylülerin büyükçe bir kesimini sanayi işçilerine dönüştürdü ve böylece, çiftliklerdeki nüfus baskısını ortadan kaldırmış ve tarım kesiminde kalanların adam, başına gelirlerini yükseltmiş oldu. İşin üçüncü yönüne gelince: sanayiyi genişleterek, kırsal alanlardaki üreticilerin satmak zorunda oldukları ürün fazlalarına karşılık onlara, yapılmış (mamul) mallar verme olanağını arttırdı; böylece hem büyüyen kentsel nüfusun yiyecek v.b. ihtiyaçlarını karşılamayı sağlama bağlamış oluyordu, hem de tarım, alanına daha çok araç-gereç, gübre ve benzeri girdileri göndererek tarımsal verimliliğin artmasına yardım ediyordu.
      Demek oluyor ki, kapitalizmin yarattığı koşullar altında, eğer dört taraftan bir ekonomik kalkınma gerçekleştirmeye katkıda bulunmak ve bunda başarılı olmak isteniyorsa, kentlerde gecekonduların, teneke mahallelerinin mantar gibi çoğalıp yaygınlaşmaları istenmiyorsa, tarım reformu, yalnız sermaye birikimi ile el ele yürütülmekle kalmamalı, fakat aynı zamanda, sanayi kapitalizminin hızla ilerlemesiyle de birlikte götürülmelidir. Böyle bir ilerleme, [sayfa 326] bir yandan tarımı devriminin diğer yandan da biraz önce "tarım, karşı devrimi" adını verdiğimiz olayın sonuçlarına bağlıdır. Feodal düzen, ancak tarım devrimiyle ortadan kaldırılabilir ve devlet ancak bu yolla, kapitalist kalkınmanın gereklerini yerine getirmekte yardımcı bir rol oynayabilir. Sanayi girişimlerinin büyüyüp serpilmesini doğrudan doğruya destekleme gücünde ve isteğinde, dolaylı olarak da böyle girişimlerin içinde boy atabileceklerini uygun ortamı yaratmaya yardımcı burjuva-egemenliğinde bir devlet kurulabilirse, sanayi kapitalizmine geçişin ve bu yolda hızlı bir biçimde ilerlemenin en can alıcı sorunu da çözüme bağlanmış olacaktır.[264] Aynı zaman da, ancak "tarım karşı devrimi" sayesinde, büyüyen sanayi kapitalizmi, kendisi için zorunlu bir yaşama alanı, bir dayanak noktası bulabilir ki bu da geniş bir tarımsal alanı kendi isteklerine uygun bir biçime sokmuş olmak, onu bir hinterland olarak kullanmak demektir; bu alan, sanayi kapitalizmine, istediği kadar işçi, yiyecek maddesi ve ham madde sağlayabilecek kadar geniş ve verimli olmalıdır.
      Şunu hemen eklemeliyiz yukarda söylediklerimize: azgelişmiş ülkelerde tarım reformlarının "gereksiz" oldukları ve doğru yönde atılmış adımlar olmadıkları değildir belirtilmek istenen. Biz burada, tarım reformunun, geri kalmışlığın bütün ekonomik ve toplumsal hastalıkları için bir lokman hekim ilâcı olduğunu öne süren "liberal" görüşe karşı okuyucuyu uyarmak niyetindeyiz, o kadar... Tarım reformu nerede, böyle "her derde deva" bir ilâç olmak nerde! Tarihte oynadığı rol bir hayli belirsiz ve karanlıktır tarım reformunun ve tamamen, içinde yer aldığı koşullara ve kendisini iten güçlere, pervanesini çeviren güçlere bağlı bulunmamaktadır bu rol. Ezer feodal-komprador ortaklığının egemenliğinde bir hükümet tarafından gerçekleştirilmişse, böyle bir tarım reformu, niteliği gereği ilerici bir kalkınmaya düşman ekonomik toplumsal ve siyasal sistemi geçici olarak pekiştirecek, dengede tutacaktır. Böyle bir kalkınmaya uzun dönemde yararı dokunsa bile, kısa dönemde, [sayfa 327] onu oldukça büyük ölçüde geciktirme eğilimi yaratacaktır. Diğer taraftan, böyle bir hükümetin engellemelerine rağmen gerçekleşen bir tarım reformu yapılmışsa (örneğin köylülerin zorlamasıyla hükümet istemeye istemeye böyle bir reform yapmışsa), yani reform bir tarım devrimi karakteri kazanmışsa, o zaman iş değişir ve hareket, ilerleme yolunda önemli bir adımın atılması anlamını taşır. Doğrusu, parazit bir toprak ağaları sınıfını zararsız hâle getirmek ve bu sınıfın azgelişmiş bir ülkenin gırtlağını sıkmasına son vermek için gerçek bir tarım reformu kaçınılmazdır. Köylülüğün haklı umut ve isteklerini karşılamak ve her türlü ekonomik ve toplumsal gelişmenin en önemli koşulunu yerine getirmek için de gerçek bir tarım reformu kaçınılmazdır. Bu koşul, yüzyıllar sürmüş bir aşağılayıcı ve kul-köle edici baskının köreltip iğdiş ettiği kırsal bölge halkının yaratıcı enerji ve güçlerini özgür kılmak, serbest bırakmaktır. Tarım reformu bir de şu yüzden kaçınılmazdır: ancak çalışan köylülere toprak dağıtılması yoluyla, tarım, sorununun akla uygun bir biçimde çözümünü sağlayacak bir siyasal ve psikolojik ortam yaratabilir; ancak bu yolla, özgürlüğüne kavuşmuş ve eşit haklara sahip üreticilerin bir araya gelmeleri, kooperatifler kurmaları ve teknik bakımdan ileri bir tarım işletmeciliğine geçmeleri sağlanabilir.
     

II


      Vaktiyle bir Alman yazarının söylediği gibi, mutfakta et bulunup bulunmayacağı mutfakta kararlaştırılmaz. Kapitalist bir düzende tarımın kaderi tarıma bağlı değildir yalnız. Tarım dışında işleyen ekonomik toplumsal ve siyasal süreçler ve özellikle sermaye birikimi ve kapitalist sınıfın evrimi belirlemektedir tarımın geleceğini; başlangıçta, tarımdaki gelişmelere bağlı olarak belirlenmiş olan bu süreçler, kapitalizmin yürürlüğe girmesiyle birlikte tarihsel gelişimin [sayfa 328] başlıca itici güçleri olmuşlardır. Geniş ölçüde tarıma bağlı bulunan azgelişmiş ülkelerde bu süreçlerin işleyişi, gelişmiş ülkelerle kıyaslandığında, belki daha az belirgindir; fakat aynı ölçüde etkin ve belirleyici olduklarından kuşkumuz olmasın!
      Geri bir kapitalist ülkede bile, ekonominin tarım-dışı kesimi, ulusun toplam ekonomik artığının büyükçe bir dilimini almaktadır. Bu kesimde, ekonomik artığın başlıca dört alıcı gurubunun eline geçtiğini görmekteyiz. Bunların başında, tüccar, tefeci ve her türlü aracı gurubu gelir; bunların bir kısmı kırsal alanlarda yaşarlar, fakat yaptıkları işin niteliği gereği, tarımsal nüfus içinde yer almazlar. Bu sosyo-ekonomik tabakanın en göze batan özelliği büyüklüğüdür. Eski Çin'e, Güneydoğu Asya'ya, Yakın Doğu'ya ve İkinci Dünya Savaşı öncesi Doğu Avrupa'sına geziye gidenler, buralarda, ne kadar da çok tüccar, komisyoncu, işportacı, çerçi, pazarcı ve sokaklarda, alanlarda ve kahvehanelerde binbir türlü iş yapan ve aslında ne iş yaptıkları da pek belli olmayan insanlar görmüşlerdir. Bu adamların yaptıkları işler, bir dereceye kadar, bütün kapitalist ülkelerde yapılagelen işlerdir; azgelişmiş ülkelerde sokağa düşmüş olan bu işlerin çoğu, gelişmiş ülkelerde haberleşme araçlarıyla, mektup, telgraf, telefon v.b. ile halledilen işlerdir; bu işlemlerin, nitelikleri gereği, çoğunlukla kapitalist gelişmenin ilk aşamalarına ait olduklarını söylemek pek yanlış olmayacaktır.
      Ticaret hadlerinin, kırsal üreticilerin bir hayli aleyhinde geliştiğini daha önce de belirtmiştik. Dar kafalı, bilgisiz, yoksul ve elindeki pazarlanabilir ürünü çok sınırlı olan köylü ve küçük toprak ağası takımı, ticari (merkantil) sömürü için biçilmiş kaftandır. İkide bir büyük para sıkıntısına düşen bu insanlar özellikle kötü hasat yıllarında, ürünü değer fiyatından satılamadığı zamanlarda ya da umulmadık belâlarla karşılaştığı günlerde, ilerdeki üretimini karşılık gösterecek borç para alacak, bu borca karşılık "yüksek tefeci faizi" ödemeye boyun eğecek ve elindeki malı önüne [sayfa 329] ilk çıkan müşteriye yok pahasına satmak durumunda kalacaktır. Hasat mevsiminin sonunda, elinde ufak tefek parası kalan bu gibi küçük üreticiler, tefecinin ocağına düşüp yeni "avanslar" istemekten bir türlü yakalarını kurtaramazlar, son derecede aleyhlerine olan borç senetlerinin ya da sözleşmelerinin altına parmak basarlar, ürününü götürüp mağazasına yıktığı komisyoncunun kendilerine satmak istedikleri yapılmış malları güçleri yetsin yetmesin satın almak zorunda kalırlar ve "kendi" tüccarının ya da tefecisinin tam anlamıyla kucağına oturmaktan bir türlü kurtulamazlar. Söylemeye bile gerek yoktur ki, bu işte tüccarın ve komisyoncunun kârı "fahiş" oranlara yükselmektedir.
      Büyük merkantil kârların tek kaynağı tarımsal ürünleri alıp satmak ve tarım üreticilerini yolmak değildir elbette. Azgelişmiş ülkelerde görüldüğü gibi, pazarların örgütsüz ve birbirinden kopuk olduğu yerlerde, bu tür kârların aranıp bulunmasının bin bir türlü yolu ve yordamı vardır. Taşınmaz mal alım-satımı, çeşitli malların geçici ve bölgesel kıtlıklarından yararlanma, spekülasyon ve arbitraj (spekülasyon ucuz zamanda alıp pahalı zamanda satmak, arbitraj ise ucuz yerden alıp pahalı yerde satmak anlamlarına gelir-ç.n.), alıcılarla satıcılar arasında bağıntı kurma yoluyla elde edilen "simsarlık ücretleri" hep böyle becerikli adamların giriştikleri işlemlerden elde ettikleri tatlı merkantil kârları örnekleyen gelirlerdir. Azgelişmiş ülkelerde aşağı yukarı kronik (müzmin) bir hâl almış bulunan enflasyon da, döviz altın ve diğer değerler üstünde karaborsa oyunlarına olanak sağlar ve bunlardan elde edilecek büyük vurgunlar "yağlı ballı ticaret işlerinin" büsbütün gelişmesine yol açar. Bu arada, devletten birtakım ayrıcalıklar (lisanslar, tahsisler özel izinler v.b.) alma olanağı da her zaman belli bir gurubun elindedir; aralarında sımsıkı kenetlenmiş birtakım zengin iş adamları gurubudur bu; toplumun en iyi kaynaklarına, enerjisine ve yaratıcılığına da bunlar sahiptirler zaten. [sayfa 330]
      Yaptıkları işin niteliği gereği bu sınıfa giren insanlar bir girdabın içindedirler ve bir batar bir çıkarlar; dolayısiyle bu alan "işe yeni atılanlara" her zaman açıktır ve her zaman kalabalık bir gurup "zenginliğe adaylığını koymuş" beklemektedir sırada! Aralarında kimler yoktur ki: tüccar kesiminden olanlar, soylu ailelerden gelenler, sınıfını yitirmiş (deklase olmuş) toprak-soyluları ya da eski derebeylerinin çocukları, açıkgöz ve girişimci köylüler, yarışmayla işinden edilmiş ustalar, belli bir eğitimden geçmiş fakat bilgisini bir türlü uygulama alanına aktarma olanağı bulamamış çeşitli insanlar ve benzerleri. Bunların arasındaki yarışma ve didişme, kıran kıranadır ve ortalama gelir de adamakıllı düşüktür. Bununla birlikte bütün bu adamların eline geçen toplam kâr epeyce büyük tutarlara ulaşmaktadır.[265] Toplumsal üretime sözü edilmeğe değer hemen hiç bir katkısı olmayan bu gurup, köylerde yapısal olarak eksik çalışan (bir çeşit gizli işsiz olan-ç.n.) insanların kentlerdeki benzerleridir. Ekonomik kalkınma açısından bakılacak olursa, o zaman bu benzerliğin pek önemi kalmaz; çünkü kentte yaşayan bu gurubun rolü çok farklıdır ve çok daha önemlidir. Kırsal bölgelerdeki yapısal gizli işsizlerin tüketimi, yoksul köylünün sırtındandır; yani köylü kitlesinin "bir lokma bir hırka" düzeyindeki üretimlerini azaltmalarıyla, ağızlarındaki lokmayı onlara kaptırmalarıyla mümkün olur. Ekonomik artıktan pay olarak geçinebilmesi için köylünün minimum geçim düzeyini yükseltmesi ya da toprak ağalarına ödenen rantı sınırlaması gerekecektir. Doğrusu istenirse, köylünün doğrudan sömürüsünden pay alabildiği sürece, kabına sığmayacak kadar çok sayıda insanı barındıran merkantil nüfus kesimi de bu kaynaktan çöplenecektir. Fakat bunların asıl geçimi, diğer sınıfların elinden kaptıkları ekonomik artık dilimleridir; toprak ağalarının, yabancı girişimcilerin ve yerli sanayicilerin eline geçen ekonomik artığın belli dilimlerini, allem eder kallem eder, kendilerine aktarırlar. Bu parazit tabakayı ayakta tutmak üzere ayrılan bu artık kesimleri sermaye birikiminin [sayfa 331] canına okuyan önemli bir kanama anlamına gelmektedir.[266] Merkantil sınıfın bu "Lümpen burjuva" kesiminin, tümüyle bu sınıfın eline geçen ekonomik artıktan kaptığı pay o kadar büyüktür ki, bu sınıfın daha zengin kesiminin, tarım ekonomisi dışına geri gönderdiği yani sanayi üretimi için kullanılan dilimin dışında kalan parçayı bile gölgede bırakır. Başka deyimle eline geçen ekonomik artığın hiç değilse bir kısmını sanayi yatırımlarına aktaran merkantil sınıfın zengin kesimi bu "Lümpen burjuvalardan" daha az yiyip içmektedir. "Lümpen burjuvalar"ın elinde genel olarak büyük paralar yoktur, küçük parayla çevrilebilecek işleri yaparlar, fakat bu gibi işlerde ciroya göre kâr büyük olur, üstelik paranın çevrilme hızı da büyüktür; az parayla büyük ciro zaten başka türlü yapılamaz. Arada büyük vurgun vuran tüccar, parasını, çok kira getiren toprağa yatırır hemen;[267] Batılı anlamda bir iş çeviriyorsa, buna yardımcı olarak, ithalat, ihracat, tefecilik ve istifçilik de yapmağa başlar. Demek oluyor ki, sermayenin ve iş enerjisinin merkantil kesimden sanayi kesimine aktarılması mümkündür ama, bu aktarmanın fiyatı da çok büyüktür.
      Doğrusu istenirse, bugünkü azgelişmiş ülkelerdeki durum ile, Batı Avrupa'da ya da Japonya'da kapitalist kalkınmanın ilk aşamalarında görülen durumlar arasında büyük benzerlik vardır; bir zamanlar, oralarda da, sermayenin dolaşımdan ayrılarak sanayi alanına akması'nı önlemek isteyen büyük güçler vardır; fakat bu güçlerin üstesinden gelindi ve zamanla sermayenin sanayiin emrine girmesi sağlandı. Ancak, azgelişmiş ülkelerle gelişmiş ülkelerin tarihsel geçmişlerinde görülen durum arasında keskin bir fark bulunduğu da gözden kaçmıyor: merkantil birikimlerin sanayi üretimi alanına akmasını önleyecek güçler, eskisiyle kıyaslanmayacak kadar büyüktür, akıl almaz derecede büyüktür bugün. Yani, azgelişmiş kapitalist ekonominin yenmesi gerekli güçlükler çok daha büyük. [sayfa 332]
     

III


      Kapitalizm altında sanayinin gelişmesi, geniş ölçüde, kendi kendini harekete geçirmesine, kendi kendini itmesine bağlı. "Sermaye, kırsal bölgelerdeki el sanatlarını yani bükümcülüğü, örgücülüğü, dokumacılığı, elbise yapımını yıkarak kendisine bir pazar yaratır; o güne kadar yalnız kullanım-değeri için üretilen emtia, artık değişim-değeri de kazanmış olur böylece, bu süreç işçinin (aslında bir serfti, toprağa bağlı köleydi işçi) topraktan ve elindeki üretim araçlarından kopmasının bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır."[268] Kapitalizm-öncesi ekonomisinin bu şekilde çözülmesi, doğal kendine-yeterliliğinin dağılıp parçalanması olayı, bugün azgelişmiş sayılan ülkelerin pek çoğunda görülmüş değildir. Tam tersine, daha önce de sözünü ettiğimiz gibi, Batı'nın el attığı bütün bölgelerde, ticari tarım, geleneksel çiftçilik düzeninin geniş ölçüde yerini almış, yerli usta ve zanaatkârın mallarını sürdüğü pazarlar, yapılmış eşya (mam–l eşya) tarafından istila edilmiştir. Gerçi, Allyn Young'un dediği gibi "işbölümü, geniş ölçüde, gene işbölümüne bağlıdır."[269] fakat, bugünün geri kalmış bölgelerinde, bu dizi, bu zincirleme gelişme "plâna uygun olarak" gerçekleşmiş değildir. Farklı bir yol izlemiştir: başlangıçtaki işbölümünün yol açtığı (beslediği) yeni işbölümü, binici ile atı arasındaki görev bölüşümünü andırmaktadır. Sömürgelerde ve bağımlı devletlerde yapılmış malların sürümü için kurulmuş pazar, bu ülkelerin, "iç pazarları" hâline gelmiş değildir. Sömürgeleştirme ve tarafların eşit olmadığı anlaşmalarla ardına kadar açılmış olan bu "iç pazar" kapısı, aslında, Batı kapitalizminin kendi "iç pazarının" bir eki, bir uzantısıdır. (Burada, okuyucuya, Adam Smith'in ünlü düşünce zincirini hatırlatmakta zorunluluk var. Kalkınma, verimlilik artışına, verimlilik artışı işbölümünün gelişmesine, işbölümünün gelişmesi pazarın -iç ya da dış - genişliğine bağlıdır, ç.n.)
      Batı'daki sanayi büyümesini canlandırmakta büyük [sayfa 333] rol oynamış olan bu zincir (bu olaylar dizisi), bugünkü azgelişmiş ülkelerde sanayi genişlemesini sağlamak için zorunlu olan ateşleyici kıvılcımı daha işin başında söndürmüştür. Bebek sanayilerin dış rekabete karşı korunması zorunluluğunun, serbest ticaretin en ateşli savunucuları tarafından bile kabul edildiği bir tarihsel kavşakta, böyle bir korunmaya en çok ihtiyaç duyan ülkeler, daha sonraki bütün kalkınma çabalarını derinden etkileyen ve adına "sanayi bebekliği" diyebileceğimiz bir tutumun izleyicisi oldular. Dışardan dağlar gibi (ve ucuz olarak) arzedilen yapılmış mallar için, içerde bir yerli sanayi kurmanın kârlılık olanağı yoktur; iç talebi yerli sanayi ile doyurmak mümkün değildir bu durumda. Böyle bir yatırım yapılmayınca da yeni yatırımlar için fırsat çıkmıyor; yatırımın yatırım doğurması mekanizması işletilemiyor belli bir yatırım eylemi bir ikincisini, ikinci bir yatırım eylemi de bir üçüncüsünü doğuramıyor. Aslında bu yatırım öbekleşmesi ve eş zamanlılığı (senkronizasyonu), sanayi kapitalizmin evrimi ile eş anlamlı olan zincirleme tepki mekanizmasını harekete geçirir. Nasıl, yatırım, kendi kendisinin itici gücü, bir çeşit uskuru oluyorsa, yatırımın yapılmaması da ekonomik durgunluğu ve geriliği büsbütün arttırmaktadır.
      Yatırımın genişletici etkisi olmayınca, zaten dar olan pazar, zorunlu olarak, güdük kalıyor.[270] Bu koşullar altında, başka yerlerde kapitalizmin merkantil aşmasından sanayi aşamasına geçişi sağlayan küçük sanayi işletmelerinin yaygınlaşması olayı ortaya çıkamamıştır. Zamanla, bazı sanayi ürünlerini yerli olarak yapma olanağı belirmişse de, ister hükümetin bazı koruyucu gümrük duvarları koyarak yaptığı yardımın, ister diğer hükümet ayrıcalıklarının sağladığı diğer özendirme önlemlerinin gölgesinde boy atsınlar, böyle girişimler bazan yabancılar eliyle kurulmaktadır (genellikle yerli çıkarları da kendilerine ortak ediyor yabancılar); yabancılar, bu yeni girişime, daha çok, birikmiş deyimleri ve bilgileri - becerileriyle, (know-how'larıyla) katılıyorlar ve işi onlar çekip çeviriyorlar. Kalite [sayfa 334] ve görünüş bakımından bir zamanlar dışardan getirilen mallara benzeyen şeyleri üretip pazara süren girişimciler, büyük çapta, modern fabrikalar kurmuşlar ve iç talebi tamamen karşılamışlardır. Böyle bir işi kurup yürütmek için gerekli olan sermaye genellikle çok büyüktür ama, sermaye giderlerinin büyük kısmı, yabancı yapımı makina ve donatımını, yabancı patentlerini ve benzerlerini satın almak için kullanıldığından, yatırımın azgelişmiş ülkede kalan kısmı oldukça küçüktür. Böyle bir yatırımdan dolayı ekonominin uyarılma etkisi ya da kazandığı itici güç devede kulak mertebesinde kalıyor. Dahası var. böyle bir girişim için gerekli toplam sermaye büyük olduğundan ve iç talebin sınırlarına kadar doyurulması mümkün olduğundan, bu alanda başka bir yatırım yapma olanağı da kalmaz. Tekelcinin ayrıcalıkla ve kutsal sığınağına girip yatırım yapabilmek için gerekli sermaye o kadar büyük, böyle bir işe kalkındığında kaçınılmaz olarak karşımıza çıkacak büyük çakışma riski o kadar önemli ve yerleşmiş çıkarların, yeni işe atılacak birini engellemek ve içeri sokmamak için çevireceği dolaplar o kadar etkilidir ki merkantil sermayesinin sanayi sermayesine dönüşmesi için gerekli itme gücü sıfıra yaklaşır. Zaten dar olan pazar, tamamen tekelin denetimine geçmiştir ve tekelci denetim pazarın genişlemesini engelleyen yeni ve ek bir etmen olmuştur.
      Bütün bunlardan, geri ülkelerde görülen böylesine bir sanayi gelişmesinin, eskiye göre, bütün sanayi pazarlarının dışardan getirilen mallarla dolup taştığı eski günlere göre belli bir ilerlemeyi temsil etmediğini söylemek istediğimiz sanılmasın. Bu eski mal akımı, ülkedeki hemen bütün el sanatlarını yıkmış, sanayi adına ufak tefek ne varsa silip süpürmüş, buna karşılık işlerini ellerinden aldığı insanlara, usta ve zanaatkar takımına yeni sanayi işyerleri kurup bir çalışma seçeneği yaratmamıştır. Oysa Batı'da böyle bir gelişme olmuştu ve işinden edilenlere yeni işler verilmişti. Yeni açılan işyerleri geri ülkelerde de [sayfa 335] bir çeşit panzehir, bir çeşit yara merhemi görevi yapmıştır. Başlangıçtaki işbölümü düzeninde, yapım işlerinde çalışanların hiç değilse bir kısmına yeniden iş bulunmuş, ülkede hiç değilse belli sanayi dallarına yatırım yapılmış, yerli işgücünün hiç değilse bir bölüğüne iş ve gelir sağlanmıştır. Ne var ki,yapılanlar yıkılanı yerine koyacak büyüklükte olmamıştır hiçbir zaman; üstelik, öyle bir sanayi uygulama düzeni gelmiştir ki ülkeye, başlangıçta kısmen de olsa sarılan yaraların büsbütün açılıp genişlemesine sebep olan ve başlangıçtakinden daha az güçlü ve zararlı olmayan bir kanserli büyüme modeli çıkmıştır ortaya.
      Pazarların tam denetimini süratle ele geçiren ve bunların çevresine koruyucu gümrük duvarlarıyla ve/veya diğer hükümet ayrıcalıklarıyla demirden bir çit ören yeni firmalar, sanayi büyümesinin yeni hamleler yapmasını engelliyorlar tekelci fiyat ve üretim politikaları yüzünden, kendi işletmelerinin genişlemesini bile önlüyorlar. Ekonomik sistem, içinde bir zamanlar ilerici rol oynuyorlardı; şimdi tamamen gerici bir rol oynamağa başlamışlardır ve bu rol değişikliği çok kısa zamanda olmuştur; az gelişmiş ülkelerdeki yarı-feodal toprak ağalığı, ekonomik kalkınmanın önüne nasıl bir duvar çekiyorsa, bu yeni firmalar da, tıpkı öyle, ekonomik kalkınmanın bu ilk aşamalarının başbelâsı kesiliyorlar. Yalnız iş bölümünün daha da ilerlemesini engellemekle kalsalar, verimliliğin artmasını köstekleseler gene iyi, üstelik bunların büsbütün gerilemesi yönünde bir etki yapıyorlar. Tekelci sanayi, bir taraftan, sermayenin ve işgücünün dolaşım (ticaret, oracılık, bankacılık, tefecilik v.b. işler için yani değer yaratmayan, üretici olmayan işler için kullanılan genel terim-ç. n.) olanından sanayi üretimi alanına aktarılmasını önlediği için, kapitalizmin merkantil aşamasını uzatmış olmaktadır. Diğer taraftan da, tarım ürünleri için pazarın genişlemesine de, tarımdan boşanan işgücüne yeni çalışma olanakları yaratılmasına da yardım etmediği gibi, tarımda kolonlara ucuz tüketim malları ve araç-gereç de [sayfa 336] sağlamadığından bu ekonomik kesimin, yeniden kendine-yeterli, yapısal işsizliği ve gizli işsizliği barındıran bir ekonomik ortam haline dönüşmesini pekiştirerek işleri büsbütün çıkmaza sokuyor; bu orada, küçük ticaret erbabının mantar gibi artmasına, kulübe sanayilerinin, derme çatma ev tezgâhlarının ve benzeri işlerin yeniden canlanmalarına da yol açıyor.[271]
      Demek oluyor ki, azgelişmiş ülkelerin büyük kısmında kapitalizmin özel bir çarpıklığı var. Çocukluğun bütün acılarını ve yoksunluklarını bütünüyle yaşadıktan sonra, gençliğinin görkemli ve sağlıklı günlerini görmeden, daha erken yaşta, ciddi bir bunamanın ve çöküntünün bütün belirtilerini göstermektedir. Sanayi-öncesi toplumunun üstüne ölü toprağı serpilmiş durgunluğu, şimdi, tekelci kapitalizmin bütün sınırlayıcı etkilerine eklenmiş durumdadır. Geri ülkelerdeki tekelci çıkar çevrelerinin eline geçen bol miktarda ekonomik artık verimli amaçlarda kullanılmamaktadır. Bu kaynakları, tekelci, ne kendi işletmesinin genişlemesine yatırmakta, ne de başkalarının hizmetine (emrine) vererek yatırılmasına olanak vermektedir. Eğer yabancı uyruklu hisse senedi sahiplerinin eline temettü" olarak geçmiyor ve yurt dışına akmıyorlarsa, bu kaynaklar, toprak soylularının çarçur etmelerine çok benzeyen bir biçimde kullanılırlar. Ekonomik artıktan arslan payını alan tekelci kapitalistler, kendilerine yazlık ya da kışlık lüks konutlar (kâşaneler, konaklar v.b.) yaptırırlar, hizmetçi ve uşak soylarını arttırırlar, aşırı tüketimlerini büsbütün arttırırlar v.s. Eğer geriye para kalırsa, bununla da, yüksek kira getirecek (ya da ilerde çok daha yüksek bir fiyata satılacak) toprak satın alırlar, her türlü ticaret dalavereleri çevirmeye bakarlar, tefecilik ve spekülasyon yaparlar. Önem bakımından hiç de küçük olmayan bir sonuncu yol da, yerli paranın değer yitirmesine (ve ilerdeki bir devalüasyona) karşı ya da ülkede toplumsal ve politik bir çalkantı, bir ayaklanma karşısında dışarıya kaçıp rahat bir emeklilik hayatı yaşamak için, yuvayı [sayfa 337] yumurtayla doldurmak kabilinden, vurgunlarının bir kesimini de yabancı ülkelere kaçırırlar.
     

IV


      Buraya kadar yaptığımız çözümleme bizi azgelişmiş ülke ekonomik sisteminin tarım-dışında kalan üçüncü kesimini inceleme noktasına getirir. Yabancı işletmedir bu da.[272]
      Azgelişmiş ülkenin iç pazarına el atmış, tamamen ya da kısmen yabancıların sahip oldukları kuruluşlar özel bir problem ortaya koymazlar.[273] Daha önce sanayi konusundaki sözlerimiz bunlara da aynen uygulanır çünkü bu kuruluşların elde ettikleri ekonomik artığın bir kısmı söz-konusu ülkede kalır ve harcanır, örneğin yüksek maaşlı yöneticilere yapılan ödemeler ülkede kalmaktadır; fakat bu artığın büyük kısmı (söz konusu yabancı uyruklu ve yüksek maaşlı yöneticilerin kişisel tasarrufları dahil) ise yurt dışına aktarılır. Demek ki, bu kuruluşların ellerine geçen ekonomik artığın, azgelişmiş ülkelerdeki sermaye birikimine katkıları, tamamen yerlilerin elindeki kuruluşların katkılarından küçüktür.
      Daha karmaşık -aynı zamanda da daha önemli olan-, bir azgelişmiş ülkede salt ihraç etmek için üretim yapan yabancı kuruluşların oynadıkları roldür. Geri bölgelerdeki yabancı çıkarlarının büyük kısmı salt ihracata dönük üretim yapmaktadır; bunların yatırım tutarları diğer kategorilerden büyüktür; daha önemlisi, söz konusu malların ülke ve dünya ekonomisi toplam üretimi içindeki payları da en büyük dilimi oluşturmaktadır. Bunların, yerleşmiş oldukları ülkenin ekonomisi üstündeki etkilerini daha iyi anlayabilmek için, eylemlerinin çeşitli yönlerini ayrı ayrı ele almak yararlı olacaktır: (1) Yabancı girişimin yaptığı yatırımın büyüklüğü ve önemi; (2) Yatırımın hergünkü (cari) işlemlerinin doğrudan etkisi; ve (3) Azgelişmiş [sayfa 338] ülkenin tüm olarak ele alınması hâlinde, üstündeki genel etkisi.
      Bu konuların birincisini ele aldığımızda şunları görüyoruz: İhraç edilebilir malların (petrol hariç) üretimiyle ilgili yabancı çıkarlarının, azgelişmiş ülkeye, kural olarak, küçük bir sermaye getirdikleri ve yatırımlarını böyle küçük bir sermaye ile başlattıkları söylenebilir. Çünkü, gerekli doğal kaynakları denetim, altına alabilmek -ki bunların başında plantasyonlar ve madenler için toprak satın almak gelmektedir- için büyük paraya ihtiyaç duyulmamıştır; ya silâh zoruyla yerlilerin elinden zorla alınmıştır bu doğal kaynaklar ya da yöneticilerin, feodal ağaların ve buraları elinde bulunduran kabile şeflerinin elinden, simgesel bir fiyat ödenerek apartılmıştır. Bu nedenle de, yabancıların doğal kaynaklara el atmalarından kazanılan paraların yerli sermaye birikimi üstündeki etkisi ihmal edilebilecek derecede düşüktür. Hattâ daha sonraları, azgelişmiş ülkelerde ihracata dönük iş yapanların işletme büyüklükleri çok arttığı zamanlarda bile, bunlar için gelişmiş ülkelerden aktarılan yatırım sermayesi, genellikle sanıldığından çok küçük olacaktır. İhracat için üretim yapan böyle işletmelerin genişlemeleri için gerekli para, bunların o ülkedeki son derece verimli işlerinden elde ettikleri büyük kârlardan sağlanacaktır. İngiliz deneyinden söz eden Sir Arthur Salter bakın bu konuda neler diyor. "Yalnız, 1870'in hemen arkasından sona eren bir ilk dönemde dış yatırımlar, ihracat ile ithalât arasındaki farktan beslenmişlerdir. Bütün 1870-1913 dönemi boyunca, dış yatırımın 1 milyar sterlinden 4 milyar sterline yükseldiği bu zaman boyunca, toplam, yeni yatırımların, gene aynı dönemde, eski yatırımların sağladığı gelirlerin % 40'ını ancak bulduğunu görmekteyiz."[274] Hollandalıların Fransızların ve (daha sonra) Amerikalıların dış ülkelerde kurdukları holdinglerin gelişim çizgisi de hemen hemen aynıdır; Bunlar da, büyüyüp semizlemek için, yabancı azgelişmiş ülkede elde ettikleri kârlardan ayrılan [sayfa 339] paylara geniş ölçüde bel bağlamış bulunuyorlardı.[275] Demek ki, Batılıların azgelişmiş ülkelerdeki ekonomik varlıklarının büyümesi için, kelimenin dar anlamında sermaye ihracı devede kulak mertebesinde kalıyor; yabancı sermayenin azgelişmiş ülkelerdeki bugünkü ekonomik varlığı, geniş ölçüde, yabancı ülkelerden elde edilen ekonomik artığın yeniden yatırılması sonucu doğmuş bulunuyor.[276]
      Bu bile tek başına, Batılı kapitalistlerin, bazı azgelişmiş ülkelerdeki "kutsal" mülkiyet haklarının elden gitmesi karşısında duydukları öfkenin ne kadar yersiz olduğunu göstermeye yetecek önemde bir örnektir; ilginç bir örnektir üstelik.[277] Sırası gelmişken, azgelişmiş ülkelerde elde edilip gene yatırıma yöneltilen yabancı sermaye mülkiyetindeki ekonomik, artığın, bu ülkelerin ekonomik kalkınmalarına önemli bir katkı yapıp yapmadıklarını soralım. Eldeki kayıtların en iyimser bir yorumuna göre bile böyle bir soruya olumlu karşılık veremiyoruz. Bu dev şirketlerin yaptıkları yatırımların bir kısmını, doğal kaynaklara el koymak için ödemeleri gereken fiyata karşılık sayalım. Biraz önce de belirttiğimiz gibi çok düşük bir fiyattır onların bu iş için ödemiş oldukları; çok kez, azgelişmiş ülkenin memurlarını ya da doğal kaynakların eski sahibi güçlü kişiyi kandırmak için bir rüşvetten, bir bahşişten ibarettir bütün ödenen. Bu adamların da paralarını nereye harcadıklarını biliyoruz; geleneksel olarak para çarçur etmeyi iyi bilirler bunlar; herhalde, ellerine geçen rüşvetleri ve bahşişleri geri ülkelerinin verimli servetini arttırmak için kullanılacak biçimde bir birikime yönetiyor değiller.[278]
      Gerekli yatırımın çok daha büyük kısmı, hani nerdeyse tamamı, "ayni yatırım" diye de adlandırılmış olan bölüm için harcanan paralardan oluşur. Bu kavramı şöyle; açıklayabiliriz: Kurulu işyerlerini genişletmek ya da yeni işyerleri kurmak isteyen ve bunun için de kârlarının bir kısmını ayırıp donduran (ya da yeni fonlar bulan) firmalar, [sayfa 340] bu kaynaklarının büyük kısmını, kendi ana vatanlarında üretilen makina ve donatımı satın alıp ithal etmek için kullanırlar. Başka bir yolu yoktur bu işin, çünkü, söz konusu makina ve donatım, yatırımın yapıldığı geri ülkede yapılmaktadır. Yatırımcı firmanın ve onu yönetenlerin, kendi anavatanlarında imal edilen makina ve donatıma karşı özel ve doğrusu haklı bir eğilimleri vardır. Sonuç olarak yatırım malzemesi için anavatana sipariş verilir, yani ileri ülkenin sanayii için yeni bir üretim olanağı doğar; dolayısiyle, azgelişmiş ülkede yatırım yapan bir yabancı şirketin bu girişimi olsun, vaktiyle yaptığı yatırımın makina ve donatımında yapılacak bir yenileme işlemi olsun, ileri ülkenin pazarını genişleteceklerdir. Elbette, böyle bir yatırım için yerel pazarın da bir miktar genişletilmesi gerekecek, yeni yollar, maden ocakları, yönetim yapıları, dışardan gelen yabancı personel için konutlar, yerli işçiler için kamplar ve benzeri şeyler inşa edilecektir; bu inşaatlarda da yerli malzeme ve işçi kullanılacaktır geniş ölçüde; dolayısiyle, azgelişmiş ülkede yapılan bir yatırımın toplam giderlerinden bir kısmı da orada harcanmış olacak ve ülkenin toplam geliri ve toplam talebi üstünde olumlu bir etki yaratacaktır. Fakat toplam yatırım giderinin bu kısmı genel olarak küçüktür ve hatta inşaat malzemesinin bile bir kısmı (hem de yükte hafif pahada ağır olan kısmı) gene anavatan dediğimiz ileri kapitalist ülkeden ithal edilecektir; ulaştırma araç ve gereçleri için de aynı şey doğrudur, büro araç ve gereçleri için de. Mühendislerin, teknisyenlerin ve ustabaşıların da anavatandan getirilecekleri ve inşaat projelerinin uygulanması işini bunların denetleyip gözetleyecekleri de hesaba katılmalıdır.
      Demek ki yabancı girişimin yaptığı yatırımın büyüklüğü önemi azgelişmiş ülke bakımından fazla birşey ifade etmiyor; şimdi de yabancı yatırımla ilgili ikinci konuyu bu yatırımın hergünkü (cari) işlemlerinden doğan etkileri incelemeye çalışalım. Bu işlemlerden amacımız, mal ürünler elde etmek, madenler, petrol v.b. [sayfa 341] maddeleri çıkarmak ve bunları yurt dışına göndermektir. Bu şekilde elde edilen kaynakların kullanım biçimi bizim için önemlidir. İncelememize, bu kaynakların işgücünün payı olarak ödenen dilimini ele alarak başlayabiliriz. Yerli emeğe ödenen ücret her yerde inanılmayacak kadar düşük olduğu için, belli iş kollarında makina kullanım oranı çok yüksek, yani işgücü kullanım oranı önemsiz bulunduğu için, yabancı şirketlerin toplam gelirlerine kıyasla ücretlerin yuttuğu kesim çok ufak kalmaktadır. Venezüella'da toplam ihracat gelirlerinin yüzde 90'ı petrolden elde edildiği halde (hatta petrol gelirleri ulusal gelirin en önemli dilimini oluşturduğu halde), petrol sanayi, ülke işgücünün sadece yüzde 2'sine iş verebilmektedir[279] ve yabancı petrol şirketlerinin yerli para ile yaptıkları harcamalar (hükümete ödedikleri vergiler hariç) ihracat değerinin yüzde 20'sini geçmez[280]; ücret ve maaş olarak da bu yüzde 20'nin sekizde yedisi harcanır, sekizde biri de ülke içinde diğer alımlara; gider. Şili'de, "Birinci Dünya Savaşından önce, madenlerde ve bunlara bağlı maden işleme fabrikalarında ülkenin çalışan nüfusunun yüzde 8'i çalışıyordu yalnız, fakat bu oran devamlı olarak azalmıştır."[281] Uluslararası Para Fonu'nun yayınlanmamış bir raporuna göre, bu ülkede de (Şili'de-ç.n.) toplam sanayi üretiminin ancak yüzde 20'si yerel olarak harcanmaktadır; bunun ne kadarının emekçiler, ne kadarının, malzeme alımlarına gittiği belirlenmemiştir. Bolivya'da toplam işçilerin ancak yüzde 5'i kalay madenlerinde çalışmaktadır; 1945-50 yılları arasında, toplam gelirlerin yüzde 25'i kadar bir ödeme yapılmıştır kalay işçilerine (bir tahmine göre)[282]. Bolivya ücretleri ile dolar cinsinden yapılan toplam satışlar (gelirler) karşılaştırılırken, hesaplar resmi kur üzerinden yapılmıştır; resmi kur, yerli parayı fazla değerlendirdiğinden işçilerin payı da olduğundan yüksek görünmektedir. Orta Doğu'da, toplam nüfusun sadece yüzde 0.34'ü petrol işyerlerinde çalışmaktadır[283]; petrol gelirlerinden işçilere ödenen pay yüzde 5 oranındadır. [sayfa 342] Nüfusu çok küçük ve hammadde kaynakları ise çok geniş olan bazı ülkelerde ise yabancı sermayenin iş verdiği insanların oranı daha yüksek görünmektedir (örneğin Kuzey Rodezya bakır madenleri ülke halkının yüzde 10'una iş vermektedir), fakat ayrık (istisnai) örneklerdir bunlar. Kuzey Rodezya'da bile ücretlere giden pay, örnek verdiğimiz diğer ülkelerdeki oranlara yaklaşmaktadır.
      Ham madde çıkarıp bunu ihraç etmekle elde edilen gelirin yerli alımlarda kullanılan ya da ücret olarak verilen bu küçük dilimlerinin azgelişmiş ülkelerdeki iç pazarın genişlemesini sağlayabileceğini düşünmek yanlış olur. Bir kere, çalışanlardan bir kısmı yabancı uyruklulardır, bunlar yönetici ve yardımcı yönetici görevleri yaparlar ve yüksek ücretler alırlar. Çok zengin ve rahat bir ömür sürmelerine karşın bu insanların ellerine geçen paraların büyük bir kısmını biriktirdikleri görülür. Gerçekten de, bunların azgelişmiş ülkede (mahrumiyet bölgesinde) çalışmayı kabul edip buralara kadar gelmelerinin altında kısa zamanda çok para biriktirme umudu yatmaktadır. Söylemeğe gerek yoktur ki, biriktirilen bu paralar ya hemen "anavatana" gönderilir ya da bunların Sahipleri, ilerde işleri bitip de anavatana dönme zamanı geldiğinde" yanlarında götürürler.[284] Tüketim amaçları için harcadıklarının tümü de "iç pazara" yönelmiş değildir bu gibi yabancı uyrukluların. Gerçi adettir, bunlar birkaç hizmetçi çalıştırırlar yanlarında, iç pazardan da birçok tüketim mallarını satın alırlar, fakat yükte hafif pahada ağır ne kadar tüketim malı varsa bunu "dışardan" getiriler. Dolayısiyle, bunların yerli mallar alımı için kullandıkları para gelirlerinin çok küçük bir dilimidir ve bu dilimin ülkenin toplam talebi üstünde kayda değer bir etkileri görülmez.
      Yerli işgücünün durumu ise biraz daha farklıdır. Çok az beceri isteyen işlerde çalışan bu insanlar, haliyle, son de