1850 Yazında F. Engels tarafından yazılmıştır. İlk kez,
Neue Rheinische Zeitung, n° 5 ve 6'da yayınlanmıştır
[Türkçesi, "Almanya'da Burjuva Demokratik Devrim", s: 13-148, Sol Yay., Kasım 1975]
Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir. erisyayinlari@kurtuluscephesi.org
Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında:
Köylüler Savaşı (411 KB)
ÖNSÖZ
I
Bu yapıt, daha yeni tamamlanmış bulunan karşı-devrimin dolaysız etkisi altında, 1850 yazında Londra'da yazılmıştı; 1850'de, Hamburg'da, Karl Marks tarafından yönetilen iktisadi ve siyasal bir dergi olan Neue Rheinische Zeitung'un [Yeni Ren Gazetesi] 5. ve 6. sayılarında yayımlandı. Almanya'daki siyasal dostlarım bu yapıtın yeniden basılmasını istiyorlar ve ben de onların bu isteğine uyuyorum, çünkü bu yapıt, ne yazık ki, hâlâ güncel bir değer taşıyor.
Bu çalışma, yeni bir kişisel belge verme iddiasında değil; tersine, köylü ayaklanmaları ve Thomas Münzer ile ilgili tüm gereçler, Zimmermann'dan [1] alınmıştır. Zimmermann'ın kitabı, şurada burada bazı eksiklikler olsa da, hâlâ olguların [sayfa 15] en iyi derlemesi olarak kalır. Zaten Zimmermann da, konusunu çok sever. Kitabın her yanında ezilen sınıf yararına kendini gösteren o devrimci içgüdü, onu aşırı-solun Frankfurt'taki en iyi temsilcilerinden biri durumuna getirmişti. O günden beri, kuşkusuz biraz yaşlanmış olmalı.
Buna karşılık, Zimmermann'ın kitabında iç bağlantının bulunmadığı, onun, zamanında tartışılan dinsel ve siyasal sorunları, çağdaş sınıf savaşımlarının yansısı olarak sunma başarısını gösteremediği, bu savaşımlarda, ezenler ve ezilenlerden, kötüler ve iyilerden, ve en sonunda da kötülerin zaferinden başka bir şey görmediği, savaşımın patlak vermesini olduğu gibi sonucunu da belirleyen toplumsal ilişkileri kavrayışının son derece eksik olduğu her ne kadar doğruysa da, bunun kusuru, bu kitabın yayımlandığı dönemdedir. Hatta bu kitabın, zamanı için, henüz çok gerçekçi olduğu, ve idealist Alman tarihcilerinin yapıtları arasında, övülmeye değer bir istisna oluşturduğu bile söylenebilir.
Benim açıklamam, savaşımın tarihsel akışını ancak kalın çizgileri içinde şöyle bir çizerek, Köylüler Savaşının kökenini, bu savaşa katılan çeşitli partiler tarafından alınan konumları, bu partilerin davranışlarını açıklamak için başvurdukları siyasal ve dinsel teorileri, ve son olarak savaşımın sonucunu, sınıfların toplumsal yaşamının tarihsel koşullarının zorunlu sonuçları olarak göstermeye çalışır. Başka bir deyişle, ben, Almanya'nın siyasal düzeninin, bu düzene karşı ayaklanmaların, çağın siyasal ve dinsel teorilerinin, tarım, sanayi, ulaştırma yolları, emtia ve para ticaretinin bu ülkede erişmiş bulundukları gelişme derecesinin nedenleri değil, ama sonuçları olduklarını göstermeye çalıştım. Tarihin tek materyalist görüşü olan bu görüş, benden değil, Marks'tan gelir; bu görüş, onun 1848-49 Fransız devrimi üzerine, yukarda adı geçen dergide yayımlanan çalışmalarında, ve Louis Bonaparte'ın 18 Brumaire'i adlı yapıtında bulunur.
1525 Alman devrimi ile 1848-49 Alman devrimi arasındaki [sayfa 16] benzerlik, benim bu yapıtı yazdığım sıralarda, gözden kaçmayacak kadar açıktı. Bununla birlikte, olayların genel akışının, orada [1525'te, -ç.] olduğu gibi burada da [1848-49'da da, -ç.], çeşitli yerel ayaklanmaların, birbiri ardına, bir tek ve aynı prensler ordusu tarafından ezilmesi sonucunu veren benzeşmesi yanında, her iki durumda da, kent burjuvazisinin davranışındaki, bazan gülünçlüğe kadar varan benzeyiş yanında, son derece açık ve seçik farklılıklar da var:
"1525 devriminden kim yararlandı? Prensler. 1848 devriminden kim yararlandı? Büyük Hükümdarlar, Avusturya ve Prusya. 1525'in küçük prenslerinin arkasında, onlara vergi ödemekle bağımlı küçük-burjuvalar vardı; 1850'nin büyük prenslerinin ardında, Avusturya ve Prusya'nın ardında ise, devlet borcu aracıyla bunları çarçabuk kendilerine bağımlı kılan modern büyük burjuvalar var. Ve büyük burjuvaların arkasında da, proleterler.”
Bu tümcede, Alman büyük burjuvazisinin gereğinden çok övüldüğünü söylemek zorunda kalmaktan üzgünüm. Alman büyük burjuvazisi, Prusya'da olduğu gibi, Avusturya'da da, "devlet borcu aracıyla” krallığı "çarçabuk kendine bağımlı kılma” fırsatını buldu; ama bu fırsattan hiçbir zaman, hiçbir yerde yararlanamadı.
1866 savaşından sonra, Avusturya, göksel bir bağış gibi, burjuvazinin eline düşmüştür; ama bu burjuvazi egemen olmasını bilmez, hangi konuda olursa olsun güçsüz ve yeteneksizdir. O sadece bir şey bilir. Emekçilere karşı, bunlar kımıldar kımıldamaz, sert davranmak. Sadece Macarlar'ın buna gereksinmeleri olduğu içindir ki, dümeni elinde tutar.
Ya Prusya'da? Gerçi devlet borcu ölçüsüz bir biçimde artmıştır, bütçe sürekli olarak açık verir, kamu harcamaları her yıl büyür, burjuvalar Mecliste çoğunluğa sahiptir, onlar olmadan ne vergiler artırılabilir, ne de yeni borçlanmalara gidilebilir — ama nerde burjuvaların devlet üzerindeki iktidarları? Daha birkaç ay önce, bütçe yeniden açık verdiği [sayfa 17] zaman, son derece uygun bir konumları vardı. Sadece azıcık bir direngenlikle, birçok ödün kopartabilirlerdi. Ama ne yapıyorlar? Hükümetin, ayaklarının dibine, ve sadece bu yıl değil, ama gelecekteki her yıl için de, 9 milyon koymalarına izin verme tenezzülünde bulunmasını, yeterli bir ödün sayıyorlar.
Meclisin bu zavallı "ulusal-liberaller”ini, hak ettiklerinden çok kınamak istemem. Bunların, arkalarında bulunan kimseler tarafından, burjuvazi yığını tarafından yüzüstü bırakıldıklarını biliyorum; burjuvazi yığını egemen olmak istemiyor: 1848'in anısı henüz onda çok canlı.
Alman burjuvazisinin neden bu kadar büyük bir korkaklık gösterdiğini daha ilerde göstereceğiz.
Kaldı ki, yukarda aktarılan tümce, dipten doruğa doğrulanmış bulunuyor. 1850'den bu yana, artık Prusya ya da Avusturya'nın çevirdiği dolaplara alet olmaktan başka bir işe yaramayan küçük devletlerin, gitgide daha belirgin bir biçimde arka plana geçtiklerini; Avusturya ile Prusya arasında, sonunda, Avusturya'nın kendi eyaletlerini elde tuttuğu, Prusya'nın, dolaysız ya da dolaylı olarak, tüm kuzeyi kendine bağımlı kıldığı, oysa üç Güney-Doğu devletinin şimdilik ortadan kalkmış bulunduğu 1866 metazori çözümüne bağlanan, durmadan daha şanlı savaşımların birbirlerini izlediklerini görüyoruz. [2]
Bütün bu büyük devlet olaylarının, Alman işçi sınıfı bakımından sadece şu önemi var.
Birinci olarak, genel oy hakkı sayesinde, işçiler, yasama Meclisinde, kendilerini doğrudan doğruya temsil ettirme olanağını elde etmişlerdir.
İkinci olarak, Prusya, tanrısal hukukun üç öbür tacını elçabukluğu ile yokederek ilk iyi örneği vermiştir. [3] Artık ulusal-liberaller bile, bu işten sonra, ülkelerinin, bir zamanlar inandıkları gibi, tanrısal hukukun aynı lekesiz tacına hâlâ sahip bulunduğuna inanmıyorlar. [sayfa 18]
Üçüncü olarak, artık Almanya'da, devrimin ancak bir tek ciddi düşmanı var: Prusya hükümeti.
Ve dördüncü olarak da, Avusturyalı-Almanlar, son bir kez olarak, kendilerine, ne olmak istediklerini: Alman mı, Avusturyalı mı olmak istediklerini; daha çok neye bağlandıklarını: Almanya'ya mı, yoksa Leitha-ötesi eklentilerine mi bağlandiklarını sormalıdırlar. Bir seçim yapmaya karar verme zorunda oldukları uzun süreden beri açıktı, ama küçük-burjuva demokrasisi bunu hep gizledi.
1866 yılının, o zamandan beri bir yandan "ulusal-liberaller” ile öte yandan "halkçılar” arasında bıkkınlık getirinceye kadar tartışılan öbür önemli anlaşmazlıklarına gelince, daha sonraki yılların tarihi, bu iki görüşün, aslında aynı sınırlı anlayışın karşıt kutupları oldukları için, birbirleri ile o kadar zorlu bir biçimde savaştıklarını tanıtlayacaktır.
1866 yılı, Almanya'daki toplumsal ilişkilerde hemen hiçbir değişiklik yapmadi. Hepsi de bürokratik sınırlara uyarlanmış, ağırlık ve uzunluk ölçülerinin tekleştirilmesi, gidip-gelme özgürlüğü, meslek özgürlüğü vb. gibi birkaç burjuva reformu, öbür batı Avrupa ülkeleri burjuvaları tarafından, uzun zamandan beri elde edilen şeylerin düzeyine bile erişmez, ve başlıca afeti, yani bürokratik yetkiler sistemini olduğu gibi bırakır. Kaldı ki, proletarya için, gidip-gelme özgürlüğü üzerindeki, yurttaşlık hakları üzerindeki, pasaportların kaldırılması vb. üzerindeki bütün bu yasalar, günlük polis uygulamaları yüzünden tamamen düşsel bir duruma getirilmişlerdir.
1866 devlet olaylarından çok daha önemli olan şey, Almanya'da, sanayi ve ticaretin, denizyolları, telgraf ve buharlı transatlantik denizciliğinin, 1848'den sonraki gelişmesidir. Bu ilerlemeler, aynı zaman parçası içinde İngiltere'de ve hatta Fransa'da gerçekleştirilen ilerlemeler yanında ne kadar küçük kalırlarsa kalsınlar, gene de Almanya için görülmemiş ilerlemelerdir, ve ona, bu yirmi yıl boyunca, başka [sayfa 19] bir dönemdeki yüzyılın verdiğinden çok daha fazlasını vermişlerdir. Almanya, dünya ticareti içine, gerçekten ve geri dönülmez bir biçimde, ancak şimdi sürüklenmiş bulunuyor. Sanayicilerin sermayeleri hızla birikmiş, ve bunun sonucu, burjuvazinin toplumsal önemi artmıştır. Sınai gönencin (refahın) en sağlam belirtisi, spekülasyon, bol bol çiçek açmakta, ve kontlar ve dükler, onun zafer arabasına zincirlenmiş bulunmaktadırlar. Alman sermayesi —yolu açık olsun!— şimdi Rus ve Rumen demiryollarını yapıyor, oysa daha bundan ancak 15 yıl önce, Alman demiryolları, İngiliz girişimcilerinin desteğini dileniyordu. Peki ama burjuvazi nasıl oldu da siyasal egemenliği de eline geçirmedi, nasıl oldu da hükümet karşısında bu kadar korkakça davrandı?
Alman burjuvazisinin, gözde Cermen davranışı içinde bulunan, çok geç kalmak gibi bir bahtsızlığı var. Gönenci, öbür batı Avrupa ülkeleri burjuvazisinin siyasal bakımdan çökmeğe yüz tuttuğu bir dönem ile düşümdeş. İngiltere'de, burjuvazi, kendi öz temsilcisi olan Bright'ı, sonuçları bakımından tüm burjuva egemenliğine zorunlu olarak son verecek bir olay pahasına, seçim hakkında bir genişleme pahasına, hükümete sokabildi. Sınıf olarak, cumhuriyet döneminde, 1849 ve 1850'de, sadece iki yıl egemen olabildiği Fransa'da, burjuvazi, toplumsal varlığını, ancak siyasal egemenliğini Louis Bonaparte ile ordunun ellerine vererek uzatabildi. Ve, Avrupa'nın en ileri üç ülkesi arasındaki karşılıklı etki son derece artmış bulunduğu için, bugün, burjuvazinin, siyasal iktidarını, bu iktidar İngiltere ve Fransa'da daha şimdiden yitirilmiş bir duruma gelmişken, Almanya'da rahat rahat kurabilmesi, artık olanaklı değildir.
Burjuvaziyi, daha önce egemen olmuş tüm sınıflardan ayırdeden özellik şudur ki, bu sınıfın gelişmesinde, tüm, egemenlik araçlarının, öyleyse, en başta, sermayelerinin tüm artışının, onu siyasal egemenliğe gitgide daha elverişsiz bir duruma getirmekten başka bir sonuç vermeyen bir dönüm [sayfa 20] noktası vardır. "Büyük burjuvaların arkasında da, proleterler var." Burjuvazi, sanayiini, ticaretini, ve ulaştırma araçlarını geliştirdiği ölçüde, proletaryayı doğurur. Ve, —her yerde mutlaka aynı olamayan ve mutlaka aynı gelişme derecesine erişmesi gerekmeyen— belli bir anda, astarının, proletaryanın, kendisini hızla aştığını farketmeye başlar. Bu andan itibaren, siyasal egemenliğini tek başına sürdürme gücünü yitirir; koşullara göre, iktidarını paylaştığı ya da tamamen kendilerine bıraktığı bağlaşıklar arar.
Almanya'da, bu dönüm noktasına, burjuvazi tarafından, daha 1848'de erşilmişti. Ve işte o anda, Alman burjuvazisi, Alman proletaryasından çok, Fransız proletaryasından korkuya kapıldı. Paris'teki 1848 Haziran çarpışmaları, kendisini neyin beklediğini ona gösterdiler. Alman proletaryası, aynı ürün için tohumun Almanya'da da ekildiğini, ona tanıtlayacak bir kaynaşma içindeydi; ve o günden sonra da, burjuvazinin siyasal eylemindeki sivrilik köreldi. Bağlaşıklar aradı, kendini onlara yok pahasına sattı — ve, bugün, tek adım ilerlemiş değil.
Bu bağlaşıkların hepsi de gerici niteliktedir: ordusu ve bürokrasisi ile birlikte krallık, büyük feodal soyluluk, önemsiz küçük toprak ağaları, ve hatta papaz sürüsü. Burjuvazi, salt o değerli postunu kurtarmak için, artık kendine madrabazlık edecek hiç bir şey kalmayana dek, bütün bu kalabalık ile uyuştu ve birleşti. Ve proletarya ne kadar gelişiyor, ne kadar kendi sınıf niteliğini sezmeye, kendi sınıf bilinci ile davranmaya başlıyorsa, burjuvazi de o kadar korkak bir duruma geliyordu. Prusyalıların son derece kötü stratejisi, Sadova'da, Avusturyalıların daha da kötü stratejisini yendiği zaman, aslında Sadova'da kendisi de yenilmiş bulunan Prusya burjuvasinin mi, yoksa Avusturya burjuvasinin mi daha rahat ve daha sevinçli bir soluk aldığını söylemek, çok güçtü.
Bizim büyük burjuvalarımız, 1870'te, tastamam orta [sayfa 21] burjuvaların 1525'te davrandıkları gibi davranıyorlar. Küçük-burjuvalara, zanaatçılara ve dükkancılara gelince, onlar da hep aynı kalacaklardır. Onlar büyük burjuvazi katına yükselmeyi umar, proletarya içine düşmekten korkarlar. Korku ile umut arasında, savaşım sırasında postlarını kurtaracak, ve sonra da kazananla birleşeceklerdir; onların özelliği budur.
Proletaryanın siyasal ve toplumsal eylemi, 1848'den bu yana, sanayideki gelişme düzeyini izlemiştir. Alman işçilerinin, bugün, sendikaları, kooperatifleri, siyasal örgüt ve birlikleri içinde, seçimlerde ve sözümona Reichstag'da oynadıkları rol, Almanya'nın, şu son yirmi yılda, farkına varmadan, nasıl bir dönüşüme uğradığını gösterir. Henüz ne Fransızlar, ne de İngilizler bu işi başaramamışken, Parlamentoya işçileri ve işçi temsilcilerini göndermeyi başarmak, Alman işçilerinin, sadece onların, en büyük övüncesidir.
Ama, 1525 yılı ile olan benzerlikten, henüz proletarya da kurtulmaz. Sadece ve tüm yaşamı boyunca ücrete indirgenmiş sınıf, henüz Alman halkının çoğunluğunu oluşturmaktan çok uzaktır. Öyleyse o da bağlaşıklar arama zorundadır. Ve bu bağlaşıklar da, ancak küçük-burjuvalar, kentler lumpen- proletaryası, küçük köylüler ve tarım gündelikçileri arasında bulunabilirler.
Küçük-burjuvalar'dan daha önce sözettik. Onlara ancak zaferden sonra güvenilebilir, ve o zaman da, "meyhane”de, kulakları patlatan zafer çığlıkları atarlar. Gene de, onlar arasında, işçilere kendiliklerinden katılan çok iyi öğeler vardır.
Lumpen-proletarya, bu karargahını büyük kentlerde kurmuş, bütün sınıflardan gelen en bozulmuş bireyler tortusu, olanaklı tüm bağlaşıklar içinde, en kötü olanıdır. Bu ayaktakımı, tamamen satılık ve küstahtır. Fransız işçileri, devrimler sırasında, evlerin duvarına: "Hırsızlara ölüm!” yaftasını yapıştırdıkları, ve hatta bunlardan birçoğunu kurşuna [sayfa 22] dizdikleri zaman, bu işi, kuskusuz, mülkiyet aşklarından ötürü değil, ama her şeyden önce, bu güruhtan kurtulmanın gerektiği bilinci ile yaptılar. Bu serserileri savunucu olarak kullanan, ya da bunlara dayanan her işçi önderi, sadece harekete ihanet ettiğini kanıtlar.
Küçük köylüler —çünkü büyükleri burjuvaziye katılır— çeşitli türlere ayrılırlar.
Bunlar ya soylu efendileri için hâlâ angarya işler gören feodal köylüler'dir. — Burjuvazi bu insanları serflikten kurtarma görevini yerine getiremedikten sonra, bunları, kurtuluşlarını artık sadece işçi sınıfından bekleyebileceklerine inandırmak güç olmayacaktır.
Ya da ortakçı-kiracılar (métayers). Bu durumda, genel olarak İrlanda'daki ilişkilerin tıpkısı yürürlüktedir. Toprak kirası o kadar yüksektir ki, ürün şöyle böyle olduğu zaman, köylü ve ailesi ancak geçinebilirler, ve kötü olduğu zaman, açlıktan ölecek hale gelirler, kiracı kirayı ödeyebilecek bir durumda değildir ve tamamen toprak sahibinin bağımlılığı altına düşer ve onun insafına kalır. Bu türlü insanlar için, burjuvazi ancak buna zorunlu kaldığı zaman bir şey yapar. Öyleyse bunlar kurtuluşlarını işçilerden başka kimden bekleyebilirler?
Geriye, kendi toprak parçalarını işleyen köylüler kalır. Bunlar, çoğu kez, ipoteklerden öylesine bunalmışlardır ki, ortakçı-kiracı, toprak sahibine ne ölçüde bağımlı ise, bunlar da tefeciye o ölçüde bağımlıdırlar. Bunlara da o sefil, ve iyi ya da kötü hasada bağlı olduğu için, kararsız ücretlerinden başka bir şey kalmaz. Bunlar, burjuvaziden, her ne olursa olsun, bütün öbür kategorilerden daha da az bir şey bekleyebilirler, çünkü burjuvanın, tefeci kapitalistin en çok ezdiği bunların ta kendisidir. Bununla birlikte, toprakları aslında kendilerine değil, ama tefeciye ait olsa da, bunlar, çoğu kez topraklarına çok bağlıdır. Gene de bunlar, ancak halka bağlı bir hükümet, tüm ipotek borçlarını bir tek devlet borcuna [sayfa 23] dönüştüreceği, ve böylece faiz oranını düşüreceği zaman, tefeciden kurtarılabileceklerine inandırılabilirler. Ve bu işi de, sadece işçi sınıfı gerçekleştirebilir.
Büyük ve orta toprak mülkiyetinin egemen olduğu her yerde, ücretli tarım işçileri, kırlardaki en kalabalık sınıfı oluştururlar. Tüm Kuzey ve Doğu Almanya'da bu böyledir, ve kent sanayi işçileri, en kalabalık doğal bağlaşıklarını, işte bu sınıfta bulurlar. Büyük toprak sahibi ya da büyük çiftlik kiracısı ile tarım işçisi arasındaki ilişkiler, kapitalist ile sanayi işçisi arasındaki ilişkilerin tıpkısıdır. Birine yardımcı olan önlemler, öbürüne de yardımcı olacaktır. Sanayi işçileri, ancak ve ancak, burjuvaların sermayesini, yani üretim için zorunlu hammaddeleri, makine ve aletleri, yiyecekleri, toplumun mülkü, yani kendileri tarafından ortaklaşa kullanılan kendi mülkleri durumuna dönüştürerek, kurtulabilirler. Bunun gibi, tarım işçileri de, korkunç sefaletlerinden, ancak ve ancak, her şeyden önce, eğer başlıca çalışma nesneleri olan toprak, büyük köylüler ile daha da büyük feodal beylerin özel mülkiyetinden alınıp, toplumsal mülk durumuna dönüştürülür ve tarım işçileri kooperatifleri tarafından kendi ortak hesaplarına işlenirse, kurtulabileceklerdir. Ve burada, uluslararasi Bâle işçi kongresinin, [4] toprak mülkiyetini kolektif, ulusal mülkiyet durumuna dönüştürmekte toplumun çıkarğ olduğunu ilân eden ünlü kararı ile karşılaşıyoruz. Bu karar, özellikle, büyük toprak mülkiyetinin, ve geniş alanların bir tek efendi ve birçok ücretli ile işletilmesinin varolduğu ülkeleri gözetiyordu. Oysa, bu durum, genel olarak, her zaman Almanya'da egemendir, ve bu nedenle, sözkonusu karar, İngiltere'den sonra özellikle bu ülke için uygun idi. Kır proletaryası, tarımsal ücretliler, hükümdarlar ordularının, büyük bölümleri bakımından, kendisinden kuruldukları sınıfı oluştururlar. Bu sınıf, genel oy hakkı gereğince, şimdi parlamentoya, o feodaller ve toprak ağaları sürüsünü yollayan sınıftır; ama aynı zamanda, kent sanayi işçilerine en yakın [sayfa 24] olan, onlarla aynı yaşam koşullarını paylaşan, onlarınkinden bile derin bir sefalet içinde bulunan sınıftır da. Ufalanmış ve dağınık olduğu için, bu sınıf güçsüzdür; ama hükümet ve aristokrasi onun gizli gücünü o kadar iyi bilirler ki, bu sınıfın bilgisiz kalması için, okulları kasten durgunluk içinde bırakırlar. Alman işçi hareketinin en ivedi görevi, bu sınıfı canlandırmak, ve onu kendi izinde sürüklemektir. Tarım işçileri yığınının kendi öz çıkarlarını kavrayacağı gün, Almanya'da gerici, feodal, bürokratik ya da burjuva bir hükümet olanaksız olacaktır.
II
Yukardaki satırlar, bundan dört yıldan çok bir zaman önce yazıldı; ama bugün de tüm değerlerini koruyorlar. Sadova ve Almanya'nın bölüşülmesinden sonra doğru olan şey, Sedan ve Kutsal Alman Prusya imparatorluğunun
[5] kurulmasından sonra da doğrulanmış bulunuyor. Sözümona büyük siyasetin "dünyayı sarsan” olaylarının, tarihsel hareketin yönü üzerinde yapabildikleri değişiklikler o kadar küçük ki!
Buna karşılık, bu dramatik olayların yapabildikleri şey, bu hareketin hızını artırmak olmuştur. Ve, bu bakımdan, yukardaki "dünyayı sarsan olaylar”ın yaratıcıları, istemeyerek, herhalde hiç de dilemedikleri, ama, ister istemez katlanmak zorunda kaldıkları başarılar hazanmışlardır.
1866 savaşı, eski Prusya'yı, daha o zamandan, en derin temellerine kadar sarsmıştı. 1848'den sonra, batı eyaletlerinin başkaldırmış —burjuva olduğu kadar proleter— sanayi öğelerini eski disiplin altına almak için çok güçlük çekildi; ama başarıldı, ve, doğu eyaletleri toprak ağalarının çıkarları ile ordunun çıkarları, devlet içinde, yeni baştan egemen oldu.
1866'da, hemen tüm Kuzey-Batı Almanya, Prusyalı oldu. Tanrısal hukuka dayanan Prusya tacının, gene tanrısal
[sayfa 25] hukuka dayanan öbür üç tacı oburca yutarak kendi kendine verdiği onarılmaz tinsel zarar bir yana bırakılırsa, krallığın ağırlık merkezi o zaman önemli ölçüde Batıya kaydı. Beş milyon Renanyalı ve Vestefalyalı, Kuzey Almanya Konfederasyonununun ilhak ettiği Almanların önce dört milyonu tarafından doğrudan doğruya, sonra da altı milyonu tarafından dolaylı bir biçimde, güçlendirildi. Ve, 1870'te, bunlara sekiz milyon Güney-Batılı Alman daha eklendi, öyle ki, bundan böyle, "yeni imparatorluk” içinde, (aralarında, ayrıca, 2 milyon da Polonyalı bulunan Elbe'nin doğusundaki altı eyaletin) 14,5 milyon eski Prusyalısı ile, toprak ağalarının Prusya türü katılaşmış feodalizminden uzun zamandan beri kurtulmuş 25 milyon, karşı karşıya gelmiş bulunuyorlardı. Böylece, Prusya devlet yapısının tüm temellerini sarsan şey, Prusya ordusunun zaferlerinin ta kendisidir; toprak ağalarının egemenliği, hükümet için bile gitgide çekilmez bir duruma geldi. Ama, aynı zamanda, son derece hızlı sınai gelişme, toprak ağaları ile burjuvalar arasındaki savaşımın yerine, burjuvalar ile işçiler arasındaki savaşımı geçirmişti, öyle ki, eski devletin toplumsal temelleri içerde de tam bir altüst oluşa uğradı. 1840'tan sonra yavaş yavaş dağılan krallığın temel varlık koşulu, soyluluk ile burjuvazi arasındaki savaşımdı, krallık bu savaşım içinde dengeyi sağlıyordu; artık soyluluğu burjuvazinin baskısına değil, ama tüm varlıklı sınıfları işçi sınıfının baskısına karşı korumanın önem kazandığı andan itibaren, eski salt krallık, özel olarak bu erekle hazırlanmış devlet biçimi olan
bonapartçı krallığa dönüşme zorunda kaldı. Prusya'nın bu bonapartçılığa geçişini bir başka yerde (Konut Sorunu, 2. fasikül, s. 26 vd.) çözümledim.
[6] Orada belirtmediğim, ama burada son derece önemli olan şey şudur ki, bu geçiş, Prusya'nın, 1848'den sonra
ileriye doğru attığı en büyük adım olmuştur — Prusya, modern gelişmenin bu derecede gerisinde kalmıştı. Prusya henüz yarı-feodal bir devletti; oysa bonapartçılık, ne olursa olsun, feodalizmin
[sayfa 26] ortadan kaldırılmasına dayanan modern bir devlet biçimidir. Öyleyse, Prusya, bir çok feodalite kalıntısının işini bitirmeye, toprak ağalarını, toprak ağaları olarak gözden çıkarmaya karar vermelidir. Elbette, bu iş, en hafifletilmiş biçimler altında, ve: "Erişir menzili maksuduna aheste giden” atasözüne göre olur. Örneğin, o ünlü bölgeler örgütlenmesinde böyle oldu. Toprak ağasının, kendi toprağı üzerindeki feodal ayrıcalıkları kadırılır, ama bu iş, bu ayrıcalıkları, büyük toprak sahiplerinin tümünün, tüm bölge üzerindeki ayrıcalıkları olarak yeniden yürürlüğe koymak için yapılır. Ayrıcalık, ayrıcalık olarak kalır, sadece feodal lehçeden burjuva ağzına geçirilir. Katılaşmış Prusyalı tipi toprak ağası, zorla, İngiliz
Squire'ına benzer bir şey durumuna dönüştürülür: ve öyle karşı gelmeye de pek bir gereksinme duyulmadı, çünkü biri ne kadar budala ise, öbürü de o kadar budaladır.
Demek ki, Prusya'nın tuhaf yazgısı, onun 1808-1813'te başlamış, ve 1848'de de az biraz sürdürmüş bulunduğu burjuva devrimini, bu yüzyılın sonuna doğru, gönül açıcı bonapartçılık biçimi altında tamamlamasını istedi. Ve her şey iyi gider, eğer dünya uslu uslu olduğu yerde kalır, ve eğer hepimiz uzun yıllar yaşarsak, belki de, 1900'de, Prusya hükümetinin tüm feodal kurumları gerçekten kaldırdığını, ve en sonunda. Prusya'nın, Fransa'nın, 1792'de bulunduğu noktaya vardığını görebiliriz.
Feodalizmin kaldırılışı, eğer düşüncemizi olumlu bir biçimde söylemek istersek, burjuva düzeninin kuruluşu anlamına gelir. Aristokratik ayrıcalıklar yürürlükten kalktıkça, mevzuat burjuva bir nitelik kazanır. Ve burada, Alman burjuvazisi ile hükümet arasındaki ilişkilerin tam da üstüne basıyoruz. Hükümetin bu ağır-aksak ve ufak tefek reformları yapma
zorunda kaldığını gördük. Ama o, burjuvaziye, bu küçük ödünlerden herbirini, burjuvalara yapılmış bir
özveri olarak, taçtan büyük güçlüklerle kopartılmış, buna karşı burjuvaların da hükümete bir şey vermesi gereken bir ödün
[sayfa 27] olarak gösterdi. Ve burjuvalar da, bu işin içyüzünü çok iyi bildikleri halde, yutturmacayı kabul ettiler. Berlin'de, Reichstag ve meclisteki tüm tartışmaların temelinde yatan o sessiz uzlaşmanın nedeni budur: Bir yandan, hükümet, salyangoz gidişi ile, yasaları burjuvazinin çıkarları yönünde değiştirir; sanayiin gelişmesi karşısına, feodalite ve küçük devletlerin partikülarizmi tarafından çıkarılan engelleri yok eder; para, ağırlık ve uzunluk ölçülerinin birliğini sağlar; meslek ve dolaşım özgürlüğünü gerçekleştirerek, Almanya'nın işgücünü, tam ve sınırsız bir biçimde sermayenin emrine verir; ticaret ve spekülasyonu kayırır, öte yandan, burjuvazi tüm gerçek siyasal iktidarı hükümete bırakır; vergileri ve devlet borçlarını onaylar; ona asker verir, ve yeni reformlara yasal bir biçim vermek için ona yardım eder, öyle ki, eski polis iktidarı, güvenilmez kimselere karşı tüm gücünü korur. Burjuvazi, kerteli toplumsal kurtuluşunu, kendi öz siyasi iktidarından hemen vazgeçme pahasına satın alır. Elbette, böylesine bir uzlaşmayı burjuvazi için kabul edilebilir bir duruma getiren baş neden, hükümet korkusu değil, proletarya korkusudur.
Bizim burjuvazinin siyasal alandaki görünüşleri ne kadar içler acısı olursa olsun, sınai ve tecimsel bakımdan, ödevini yerine getirdiği yadsınamaz. Sanayi ve ticaretin, bu yapıtın ikinci baskısının girişinde belirtmiş bulunduğumuz yükselişi, o zamandan beri, daha da büyük bir güçle gelişti. Bu bakımdan, 1869'dan bu yana, Ren-Vestefalya sanayi bölgesinde olup bitenler, Almanya için gerçekten görülmemiş şeylerdir, ve bu yüzyılın başında İngiltere fabrika bölgelerinde görülen hızlı gelişmeyi anımsatır. Ve Saksonya ve Yukarı-Silezya'da, Berlin'de, Hanover ve liman kentlerinde de aynı şey olacaktır. En sonunda bir dünya ticaretimiz, gerçekten büyük bir sanayiimiz, gerçekten modern bir burjuvazimiz var; buna karşılık gerçek bir batkıya (krach) uğradık,
[7] ve gerçek, güçlü bir proletaryaya da sahip bulunuyoruz.
[sayfa 28]
Geleceğin tarihçisi için, Spickeren, Mars-la-Tour ve Sedan toplarının gürlemesi ve bunların tüm sonucu, 1869-1874 Almanyası'nın tarihinde, Alman proletaryasının iddiasız, dingin, ama kesintisiz gelişmesinden çok daha az önem taşıyacaktır. Daha 1870'te, Alman işçileri çetin bir sınamadan geçtiler: bonapartçı savaş kışkırtıcılığı ve bunun doğal sonucu: Almanya'daki genel ulusal coşku. Sosyalist Alman işçileri bir an bile şaşkınlığa kapılmadılar. En küçük bir ulusal şovenlik göstermediler. En çılgın zafer sarhoşlukları ortasında, ölçülü kaldılar, "Fransız Cumhuriyeti ile denksever ve ilhaksız bir barış” istediler; ve sıkıyönetim bile onları susturamadı. Ne savaşların övüncünden, ne de "Alman imparatorluğunun gözkamaştırıcılığı” üzerindeki gevezeliklerden etkinlendiler; tek erekleri, tüm Avrupa proletaryasının kurtuluşu olarak kaldı. Başka hiç bir ülke işçilerinin, şimdiye kadar, bu kadar ağır, bu kadar parlak bir sınamadan geçmemiş oldukları söylenebilir.
Savaş zamanının sıkıyönetimini, barış zamanının yurt ihaneti, görevlilere karşı ağır suç ve saldırı davaları, sonra da durmadan artan polis sıkıcılıkları izledi.
Volksstaat'ın
[8] üç dört yazarı, genel kural olarak, aynı zamanda hapiste bulunuyordu, öbür gazetelerde de, orantılı olarak, durum bunun tıpkısıydı. Partinin biraz tanınmış her sözeni (hatip), yılda en az bir kez, hemen her zaman suçluluk kararı aldığı mahkemeler karşısına çıkıyordu. Sürgünler, zoralımlar, toplantıların dağıtılması, dolu gibi yağıyordu; ama hepsi boşuna. Tutuklanan ya da sürülen her militanın yeri, bir başkası tarafından dolduruluyordu; bozulan her toplantı yerine, iki başka toplantı isteniyordu; polisin keyfe bağlı yönetimi, dayanma ve yasalara sıkı sıkıya uyma aracıyla hafifletilerek, altedildi. Tüm kıyıcılıklar, gözetilen ereğe karşıt bir sonuç verdiler; işçi partisini yıkmak ya da sadece boyun eğdirmek şöyle dursun, bu kıyıcılıklar, tersine, ona durmadan yeni üyeler kazandırıp parti örgütünü güçlendirdiler. Bireysel
[sayfa 29] olarak burjuvalara karşı olduğu gibi, yetkelere (otoritelere) karşı savaşımlarında da, işçiler, her yerde, kafaca ve ahlâkça onlardan üstün göründüler ve, özellikle "işverenler”i ile olan çatışmalarında, şimdi onların, yani işçilerin kültürlü insanlar, oysa kapitalistlerin ise kabasaba kimseler olduklarını tanıtladılar. Ve, bununla birlikte, savaşımlarını, davalarından ne kadar emin ve üstünlüklerinin ne kadar bilincinde olduklarını gösteren bir mizah duygusu ile yürütüyorlardı. Tarihsel olarak hazırlanmış bir alan üzerinde, böylesine yürütülen bir savaşım, büyük sonuçlar vermeli. Ocak seçimlerinde
[9] sağlanan başarılar, modern işçi hareketi tarihinde, bugüne kadar eşine raslanmayan başarılardır ve tüm Avrupa'da uyandırdıkları şaşkınlık tamamen yerinde idi.
Alman işçilerinin, öbür Avrupa işçilerine göre, başlıca iki üstünlüğü var. Birincisi, Alman işçileri, Avrupa'nın en teorisyen halkına mensupturlar; üstelik, sözümona "kültürlü” Almanya'da iyiden iyiye yitip gitmiş olan teorik anlayışı korumuşlardır. Eğer daha önce Alman felsefesi, hele Hegel felsefesi olmasaydı, Alman bilimsel sosyalizmi —olmuş olacak tek bilimsel sosyalizm— hiç bir zaman kurulamazdı. İşçilerin teorik anlayışı olmasaydı, onlar bu bilimsel sosyalizmi hiç bir zaman özümlemiş oldukları derecede özümleyemezlerdi. Ve bu üstünlüğün ne kadar büyük bir üstünlük olduğunu, bir yandan, her türlü teoriye karşı, çeşitli sendikaların kusursuz örgütlenişine karşın, İngiliz işçi hareketinin pek bir ilerleme göstermemesinin başlıca nedenlerinden biri olan kayıtsızlık, ve, öte yandan da, prudonculuk tarafından, ilk biçimi içinde Fransızlar ve Belçikalılarda, sonradan, Bakunin eliyle karikatürleştirilmiş biçimi içinde, İspanyol ve İtalyanlarda yaratılan anlaşmazlık ve karışıklık tanıtlar.
İkinci üstünlük, Almanların, işçi hareketine, zaman bakımından aşağı yukarı en son gelmiş olmalarıdır. Tıpkı teorik Alman sosyalizminin, doktrinlerinin tüm fantezi ve
[sayfa 30] ütopyalarına karşın, bütün zamanların en büyük kafaları arasında sayılan ve bugün doğruluklarını bilimsel olarak tanıtladığımız birçok düşünleri öncelemiş bulunan üç adamın, Saint-Simon, Fourier ve Owen'ın omuzları üzerinde yükseldiğini hiç bir zaman unutmayacağıi gibi, pratik Alman işçi hareketi de, İngiliz ve Fransız [işçi -ç.] hareketinin omuzları üzerinde geliştiğini, onların pahalıya edinilmiş deneylerinden sadece yararlanıp, şimdi o zaman çoğu kaçınılmaz olan yanılgılarından kaçınılabildiğini hiç bir zaman unutmamalıdır. İngiliz
trade-unionları ile Fransız siyasal işçi savaşımlarının geçmişi olmasaydı, hele Paris Komünü tarafından verilen devsel atılım olmasaydı, bugün hareketin neresinde olurduk?
Alman işçilerinin, durumlarının üstünlüklerinden, az görülür bir zeyreklikle yararlanmasını bildiklerini kabul etmek gerek. Bir işçi hareketi varolalı beri, savaşım, ilk kez olarak, teorik, siyasal ve pratik iktisadi (kapitalistlere karşı direnç) üç yönü içinde, uyum, bağlantı, ve yöntem ile yürütülmüştür. Alman [işçi -ç.] hareketinin yenilmez gücü, işte, deyim yerindeyse, bu tekmerkezli (
concentrique) saldırıdadır.
Bir yandan, elverişli konumları nedeniyle, öte yandan İngiliz [işçi -ç.] hareketinin adasal özellikleri ve Fransız [işçi -ç.] hareketinin zorla bastırılması sonucu, Alman işçileri, şimdilik proleter savaşımın ön safında yer almış bulunuyorlar. Olayların, bu şeref yerini ne kadar zaman onlara bırakacağı önceden söylenemez. Ama, bu yeri tuttukları sürece, görevlerini, gerektiği gibi yerine getireceklerdir, bunu ummak gerek... Bunun için, tüm savaşım ve ajitasyon alanlarındaki çabalarını bir kat daha artırmalıdırlar. Önderlerin ödevi, özellikle, bütün teorik sorunlar üzerinde gitgide daha çok bilgi edinmek, günü geçmiş dünya görüşlerinin geleneksel lakırdılarının etkisinden kendilerini gitgide daha çok kurtarmak, ve sosyalizmin bir bilim durumuna geldiğinden bu yana, bir bilim olarak yürütülmek, yani irdelenmek istediğini hiç mi hiç unutmamak olacaktır. Buna göre, böylece
[sayfa 31] kazanılan gitgide daha açık görüşleri, işçi yığınları arasında, artan bir çabayla yaymak, ve parti ve sendikalar örgütünü gitgide daha güçlü bir biçimde sağlamlaştırmak önem kazanacaktır. Ocak ayında verilen sosyalist oylar, her ne kadar daha şimdiden oldukça güzel bir orduyu temsil ediyorlarsa da, henüz Alman işçi sınıfının çoğunluğunu oluşturmaktan çok uzaktırlar; ve, kır nüfusu arasındaki propagandanın başarıları ne kadar yüreklendirici olursa olsun, özellikle bu alanda yapılacak daha çok şey kalıyor. Yani savaşmayı gevşetmek sözkonusu değil; tersine, bir kent arkasından bir başka kenti, bir seçim çevresi arkasından bir başka seçim çevresini düşmanın elinden söküp almak gerek; ama, her şeyden önce, hiç bir yurtsever şovenlik kabul etmeyen, ve hangi ulustan gelirse gelsin, proleter hareketin her yeni ilerleyişini sevinçle selamlayan gerçek enternasyonal anlayışı korumak sözkonusu. Eğer Alman işçileri böyle davranmakta devam ederlerse, hareketin başında yürüyeceklerdir demiyorum, —sadece herhangi bir ulus işçilerinin hareketin başında yürümeleri, hareketin yararına değildir— ama savaş çizgisi üzerinde şerefli bir yer tutacaklar ve, hesapta olmayan ağır sınavlar ya da büyük olaylar, onlardan daha çok cesaret, daha çok karar ve daha çok erke istediği zaman, pusatlanmış ve hazır olacaklardır.
[sayfa 32]
Londra. 1 Temmuz 1874
FRİEDRİCH ENGELS
KÖYLÜLER SAVAŞI
Friedrich Engels
Alman halkının da, kendi devrimci gelenekleri var. Geçmişte Almanya'nın, öbür ülkelerin en iyi devrimcileri ile ölçüştürülebilir adamlar yetiştirdiği, Alman halkının, merkezleştirilmiş bir ulusta, en büyük sonuçları verebilecek bir dayanırlık ve bir erke gösterdiği, Alman köylüleri ve halktan kimselerinin (plébéiens), ardıllarının bugün bile çoğu kez ürküntü duydukları düşünce ve tasarılar besledikleri bir zaman oldu.
İki yıllık savaşımlardan sonra, hemen her yerde kendini gösteren gelip geçici gevşeme karşısında, büyük Köylüler Savaşının kaba, ama güçlü ve dayanıklı çehrelerini, Alman halkına yeni baştan göstermenin zamanı geldi. O günden bu [sayfa 33] yana üç yüzyıl geçti, ve birçok şey değişti. Gene de, Köylüler Savaşı bizim bugünkü savaşımlarımızdan o kadar uzakta değil, ve hasımlar, büyük ölçüde, eskilerin tıpkısı kalmış. 1848 ve 1849'da her yerde ihanet eden sınıfları ve sınıf bölüntülerini, daha 1525'te, gelişmenin daha aşağı bir evresinde de olsa, aynı hainler rolü içinde görüyoruz. Ve eğer Köylüler Savaşının gürbüz vandalizmi, son yılların hareketi içinde, Odenvald'da, Karaorman'da, Silezya'da, kendini ancak yer yer gösterebildiyse, bu durum, her halde, modern ayaklanmanın bir ayrıcalığını oluşturmaz. [sayfa 34]
BİR
İlkin Almanya'nın 16. yüzyıl başındaki durumu üzerine şöyle kuşbakışı bir gözatalım.
Alman sanayii, 14. ve 15. yüzyıllar içinde, güçlü bir atılım göstermişti. Yerel, kırsal ve feodal sanayi yerine, kentlerin geniş bir pazar, hatta uzak pazarlar için üretim yapan lonca sanayii geçmişti. Yünlü ve keten dokuma, sürekli ve çok yaygın bir sanayi durumuna gelmişti. Daha o zamanlar, Augsbourg'da, ince yün, keten ve ipek kumaşlar dokunuyordu. Dokuma sanayii yanında özellikle cevahircilerin, heykelcilerin, taş yontucuların, bakır ve ağaç gravürcülerinin, zırhçıların, madalyacıların, tornacıların vb. sanayileri gibi, ortaçağ kilise adamları ve laiklerinin lüksünde bir beslenme [sayfa 35] kaynağı bulan ustalık sanayileri de gelişmişti. En önemlileri barutun [10] ve matbaanın bulunması olan az çok önemli bir dizi bulgu, sanayiin gelişmesine büyük bir katkıda bulunmuştu.
Sanayiin yanısıra, tecim de gelişiyordu. Yüz yıllık deniz tekeli sayesinde, Hanse [11] , tüm Kuzey Almanya'nın, ortaçağ barbarlığının üstüne yükselmesini sağlamıştı. Ve Harise, 15. yüzyılın sonundan itibaren, İngiliz ve Hollandalıların rekabeti karşısında, hızla çökmeye başlamış bulunsa da, Hindistan'dan Kuzeye büyük ticaret yolu, Vasko de Gama'nın bulgularına karşın, Almanya'dan geçmeye devam ediyordu. Augsbourg, İtalyan ipeklilerinin, Hindistan baharatının ve tüm Doğu ürünlerinin her zaman büyük ambarı idi. Yukarı-Almanya kentleri, özellikle Augsbourg ve Nüremberg, o gün için dikkate değer bir zenginlik ve lüks merkezi idiler. Hammaddeler üretimi de, aynı biçimde, büyük ölçüde gelişmişti. Alman madencileri, 15. yüzyılda, dünyanın en usta madencileriydiler ve, öte yandan, kentlerin gelişmesi, tarımı ortaçağ barbarlığından kurtarmıştı. Sadece geniş toprakların tarıma açılması ile kalınmadı, ama yabancı ülkelerden getirilen, ve daha çok özen isteyen yetiştirilmeleri, tarım üzerinde genel olarak elverişli bir etkide bulunan boya bitkileri ve başka bitkiler de ekildi.
Her şeye karşın, Almanya ulusal üretimindeki gelişme, öbür ülkeler üretimindeki gelişmenin gerisinde kalmıştı. Tarım, İngiltere ve Hollanda'nın tarımından, sanayi de, İtalya, Flandre'lar, ve İngiltere'nin sanayiinden çok gerideydi ve, deniz ticareti alanında, İngilizler, ve hele Hollandalılar, daha şimdiden Almanları yenmeye başlamışlardı. Nüfus, henüz çok dağınıktı. Almanya'da uygarlık, az sayıda bir sanayi ve ticaret merkezi yöresinde toplanmış olarak, deyim yerindeyse, serpme bir durumda bulunuyordu. Bu merkezlerin çıkarları, birbirlerinden büyük ölçüde ayrılıyordu, ve şurada burada, eğer varsa, çok az bir temas noktası vardı. [sayfa 36] Güney, Kuzeyden bambaşka tecimsel ilişkilere ve bambaşka sürüm yerlerine sahipti. Doğu ve Batı, hemen her türlü dolaşımın dışındaydılar. Hiç bir kent, örneğin Londra'nın, daha o zamandan İngiltere için olduğu gibi, tüm ülkenin sanayi ve tecim merkezi olabilecek bir durumda değildi. İç ulaştırımlar, hemen sadece kıyı ve nehir taşımacılığı ve Augsbourg ve Nüremberg'den, Kolonya yolu ile, Hollanda'ya, ve Erfurt yolu ile, Kuzeye götüren birkaç büyük ticaret yolu ile sınırlanıyorlardı. Nehirlerin ve tecim yollarının uzağında, büyük ulaştırma yollarının dışında, ancak çok az yabancı ürün tüketip, sadece küçük bir miktarda ihraç ürünü üreterek, ortaçağ sonu yaşama koşulları içinde sıkıntılı bir yaşam sürdürmeye devam eden belli bir sayıda küçük kent bulunuyordu. Kırsal nüfus içinde, sadece soyluluk daha geniş çevreler ve yeni gereksinmeler ile temas durumunda idi. Büyük köylüler yığınına gelince, yakın yerel ilişkiler çerçevesini ve kendi dar yerel ufuklarını hiç bir zaman aşmamışlardır.
İngiltere ve Fransa'da, tecim ve sanayiin gelişmesi, tüm ülkedeki çıkarların sıkı bir bağlantısı, ve, dolayısıyla, siyasal merkezleşme sonucunu verdiği halde, Almanya, çıkarları, ancak, salt yerel merkezler yöresinde, eyaletler bakımından birleştirmesini başarabiliyor, bundan da, Almanya'nın dünya ticareti dışında bırakılması ile daha da güçlenen siyasal bir dağılma doğuyordu. Salt feodal imparatorluk dağıldıkça, bir imparatorluğun çeşitli parçalarını kendi aralarında bağlayan bağlar da ortadan kalktı, imparatorluğun büyük bağımlıları (vassalleri) az çok bağımsız prensler durumuna dönüştü, ve imparatorluğun imparator kentleri ile şövalyeleri, bazan birbirlerine, bazan prenslere ya da imparatora karşı birleştiler. Nasıl davranacağını bilemeyen imparatorluk hükümeti, imparatorluğu birleştiren çeşitli öğeler arasında sallanıp duruyor ve yetkesinden gitgide daha çok yitiriyordu. İmparatorluk hükümetinin Louis XI biçimi merkezleştirme girişimi, tüm dolaplara ve tüm zorlamalara karşın, sadece [sayfa 37] Avusturya topraklarını bir araya getirmesini başarabildi. Bu genel düzensizlikten, bu sayısız çatışmalar yumağından yararlananlar ve eninde sonunda yarar sağlaması gerekenler, dağınıklık içindeki merkezleşmenin temsilcileri, yerel ve eyaletsel merkezleşmenin temsilcileri olan, yörelerinde imparatorun bile gitgide öbürleri gibi bir prens durumuna geldiği prensler oldu.
Bu koşullar içinde, ortaçağdan kalma sınıfların durumu büyük ölçüde değişmiş, ve eski sınıflar yanında yeni sınıflar oluşmuştu.
Prensler, yüksek soyluluktan çıkmışlardı. Daha şimdiden, imparatordan hemen tamamen bağımsız, ve hükümdar haklarının çoğuna sahip bir durumda idiler. Kendi başlarına savaş ve barış yapıyor, sürekli ordular besliyor, parlamentolar topluyor ve vergiler koyuyorlardı. Küçük soyluluk ile kentlerin büyük bir bölümünü, daha şimdiden yetkeleri altına almışlardı. Henüz doğrudan doğruya imparatorluğa bağımlı öbür kent ve baronlukları da kendi topraklarına katmak için ellerinde bulunan tüm araçları kullanıyorlardı. İmparatorluk iktidarı karşısında, karşı-merkezleştirici (décentralisation) bir etkide bulundukları gibi, bu kent ve baronluklar karşısında merkezleştirici bir etkide bulunuyorlardı. İçte, yönetimleri daha şimdiden çok keyfi idi. Çoğu kez, ancak işin içinden başka türlü çıkamadıkları zaman zümreler temsilcilerini (états) toplantıya çağırıyorlardı. Canlarının istediği gibi vergiler koyuyorlardı. Temsilcilerin vergi oylama hakkı seyrek olarak tanınıyor ve daha da seyrek olarak uygulanıyordu. Ve hatta uygulandığı zaman bile, prens, vergi ödemeyen, ama vergiden paylarını alan iki zümre, yani şövalyelik ve din adamları sayesinde, genellikle çoğunluğa sahip bulunuyordu. Prenslerin para gereksinmesi, saraylarının lüksü ve genişlemesi, sürekli orduların kurulması ve artan hükümet harcamaları ile birlikte, artıyordu. Vergiler gitgide ağırlaştılar. Kentler, çoğu kez, ayrıcalıkları nedeniyle, [sayfa 38] vergilerden bağışık bulunuyorlarch. Sonuç olarak, vergilerin tüm ağırlığı, köylülerin, prens yurtlukları köylülerinin olduğu kadar, bağımlı şövalyelerin serfleri, angaryacıları ve yarıcı-kiracıları (tenanciers) üzerine yükleniyordu. Dolaysız vergiler yetmediği zaman dolaylı vergilere başvuruluyordu. Hazine açıklarını kapatmak için, maliye sanatının en ince manevraları kullanılıyordu. Bütün bunlar yetmediği, rehine koyacak hiç bir şey kalmadığı, ve hiç bir özgür imparator kenti borç vermek istemediği zaman da, para işlemlerinin en kötüsüne başvuruluyor, kalp para basılıyor, hazinenin o sıradaki çıkarına göre, yüksek ya da alçak, zorunlu dolaşım oranları saptanıyordu. Daha yüksek fiyatla yeniden satmak üzere, sonra zorla geri alınan bazı ayrıcalıkların ticareti, tüm karşıkoma girişiminin her türlü haraç ve yağmaya bahane olarak sömürülmesi, vb. vb., bütün bunlar, o çağda, prensler için önemli ve günlük gelir kaynakları idiler. Son olarak, adalet de, onlar için sürekli ve çok önemli bir tecim konusu idi. Kısacası, ayrıca prensin yargıçları ile öbür görevlilerinin açgözlülüklerini de doyurma zorunda bulunan o çağın uyrukları, "ataerkil” yönetim sisteminin nimetlerinden bol bol yararlanıyorlardı.
Orta soyluluk, ortaçağ feodal aşama-sırasından hemen tamamen silinmişti. Üyelerinin bir bölümü bağımsız küçük prensler durumuna gelmişti; öbürleri, küçük soyluluk safları içine düşmüştüler. Küçük soyluluk, şövalyeler, hızla sonlarına yaklaşıyorlardı. Küçük soyluluğun büyük bir bölümü, daha şimdiden sefalete düşmüş, ve sadece, asker ya da sivil işlerde, prenslerin hizmetinde yaşıyordu. Bir başka bölümü, prenslerin bağlılık ve bağımlılığı içinde bulunuyordu. Azınlık, imparatorluğun dolaysiz bağımlılığı içinde idi. Askeri tekniğin gelişmesi, piyadenin artan rolü, ateşli silahlardaki ilerleme, bu soyluluğun ağır şövalye olarak askeri önemini azalttı ve, aynı zamanda, müstahkem şatolarının zaptedilmezliğine son verdi. tıpkı Nüremberg zanaatçılarının varlığı gibi, [sayfa 39] sanayiin ilerlemesi ile, şövalyelerin varlığı da gereksiz bir duruma geldi. Para gereksinmeleri, yıkımlarına büyük ölçüde katkıda bulundu. Şatolarda yaşanılan lüks, cirit oyunları ve şenliklerdeki göz kamaştırıcılık yarışı, silah ve at fiyatları, toplumsal gelişmenin ilerlemesi ile birlikte artmış, oysa şövalye ve baronların gelir kaynakları ya çok az artmış, ya da hiç artmamımtı. Yağma ve haraçları, büyük yollar eşkıyalığı ve bu türlü başka soylu uğraşlar ile birlikte yürütülen özel savaşlar, zamanla çok tehlikeli bir duruma geldi. Uyrukların borç ve yüküm ödemeleri, eskisinden pek de çok bir şey getirmiyorlardı. Artan gereksinmelerini karşılamak için, feodal beyler (senyörler), prenslerin kullandıkları araçlara başvurmak zorunda kaldılar. Köylülerin soyluluk tarafından sömürüsü yıldan yıla ağırlaştı. Serflerin sıkılıp suyu çıkarıldı, angaryacılar (corvéable), her türlü bahane ve etiket altında, yeni vergi ve yükümler altına sokuldu. Angaryalar, vergiler, yükümlülükler, toprak işleme hakları, mallarını kullanma hakkı, kalıtım hakkı, vb., tüm sözleşmeler çiğnenerek, keyfi bir biçimde artırıldılar. Adalet ya esirgeniyor, ya da satılıyordu, ve şövalye, artık köylüden para sızdırmak için hiç bir bahane bulamadığı zaman, şuna buna bakmadan onu hapse atıyor, ve özgürlüğünü sattın almaya zorluyordu.
Küçük soyluluk, öbür zümrelerle (ordre) de iyi geçinemiyordu. Bağımlı (vassale) soyluluk, imparatorluk soyluluğu durumuna gelmeye çabalıyordu. İmparatorluk soyluluğu da, kendi payına, bağımsızlığını korumaya çalışıyordu. Prenslerle olan sürekli anlaşmazlıkların nedeni buydu. Şövalyeler, o kendini beğenmiş havaları ile, kendilerine gereksiz bir zümre gibi görünen din adamları zümresinin hem büyük yurtluklarına, hem de bekârlık ve kilise yasası yüzünden bölünemeyen engin zenginliklerine istekli bir gözle bakıyorlardı. Kentlerle ardı arası kesilmeyen savaşımlar içindeydiler. Onlara paraca borçluydular; onların topraklarını yağma ederek, tecimenlerinin yolunu kesip soyarak, savaşlarda tutsak [sayfa 40] edilen yurttaşlarını haraca keserek yaşıyorlardı. Ve şövalyeliğin bütün bu zümrelere karşı savaşımı, para sorunu onun için giderek dirimsel bir sorun haline geldikçe, daha da kızışıyordu.
Ortaçağ feodal ideolojisi temsilcisi olan din adamları zümresi (clérgé), tarihsel altüst oluştan daha az etkilenmiyordu. Matbaanın bulunması ve tecim gereksinmelerinin genişlemesi, bu zümrenin elinden sadece okuma yazma tekelini değil, ama yüksek kültür tekelini de almıştı. İşbölümü, entelektüel alanda da kendini gösterdi. Din adamları zümresi, yeni hukukçular kastı tarafından bir dizi son derece etkin görevden uzaklaştırıldığını gördü. Bu zümre de, büyük ölçüde gereksiz bir duruma gelmeye başladı, zaten tembelliği ve artan bilgisizliği de bunu gösteriyordu. Ama, ne kadar gereksiz bir duruma geliyorsa, elde olan tüm araçlarla durmadan daha da artırdığı engin zenginlikleri sayesinde, o kadar kalabalıklaşıyordu.
Din adamları zümresi de, birbirinden adamakıllı ayrı iki sınıf biçiminde bölünüyordu. Feodal kilise hiyerarşisi, aristokratik sınıfı oluşturuyordu: piskoposlar ve başpiskoposlar, manastır başpapazları, manastır başkanları ve öbür yüksek aşamalı papazlar. Bu yüksek kilise görevlileri, ya imparatorluk prensleri, ya da başka prenslerin metbuluğu (suzeraineté) altında, birçok serfler ve angaryalılar ile birlikte, geniş toprakları egemenlikleri altında tutan feodal beylerdiler. Uyruklarını sadece soyluluk ve prensler kadar acımasızca sömürmekle kalmıyor, ama bu işi daha da kinik bir biçimde yapıyorlardı. Dolaysız zor dışında, dinin bütün mizikçılıklarını; uyruklarının son mangırlarını sökmek ve kilise varlığını artırmak için, işkencenin korkunçlukları dışında, aforoz ve günah bağışlamanın tüm korkunçluklarını kullanıyorlardı. Belge sahteciliği, bu ulu kişiler için, günlük ve alışılmış bir para sızdırma aracıydı. Ama, sıradan feodal yükümlülük ve vergiler dışında, ayrıca öşür de aldıkları halde, [sayfa 41] tüm bu gelirler onlara gene de yetmiyordu. Halktan daha çok para sızdırmak için, kutsal resim ve tansıklı kutsal evliya eşyası üretmeye, dua yerleri örgütlemeye, günah bağışlama ticareti yapmaya giriştiler, ve bu iş, uzun zaman, çok büyük bir başari ile sürdü.
Bu yüksek aşamalı papazlar ile, onların, siyasal ve dinsel sapkınlıkların (hérésies) yayılması ile durmadan güçlenen kalabalık keşişler jandarması, hem halkın, hem de soyluğun hınç konusu idiler. Doğrudan doğruya imparatorluğa bağımlı bulundukları ölçüde, prensler için bir engel oluşturuyorlardı. Kocagöbekli piskoposlar ve başpapazlar ile onların keşişler ordusunun tatlı hayatı, soyluluğun kıskançlığını çekiyor, ve vaazları ile apaçık bir çelişme durumunda bulunduğu ölçüde, bunun masraflarını çeken halkı kızdırıyordu.
Din adamları zümresinin halk takımı (plébéinne) bölüntüsü, köy ve kent bölge papazlarından (curé) oluşuyordu. Bunlar, kilise feodal aşama-sırasının dışında idiler, ve zenginliklerinden hiç bir pay almıyorlardı. Çalışmaları pek denetlenmiyordu, ve bu çalışma kilise bakımından ne kadar önemli olursa olsun, şimdilik kışlaya sokulmuş keşişlerin polis hizmetleri kadar gerekli değildi. Bu nedenle onlara çok az para veriliyordu, ve arpalıkları da, çoğu zaman, çok değersizdi. Burjuva ya da halktan geldikleri için, yığının maddi durumuna, papaz olmalarına karşın, burjuva ve halkta sevgi uyandıracak kadar yakın bulunuyordu. Çağın hareketlerine katılma, keşişlerde çok seyrek görülen bir şey olmasına karşın, bu, papazlarda kuraldandı. Hareketin teorisyen ve ideologlarını bunlar sağlamış, ve aralarından, halk takımı ve köylülerin temsilcisi olan birçoğu, bu nedenle, darağacında ölmüşlerdir. Bundan ötürü, halkın rahiplere karşı beslediği hınç, bu papazlara karşı ancak çok seyrek olarak yöneliyordu.
Prenslerin ve soyluluğun üstünde imparatorun bulunması gibi, yüksek ve aşağı din adamları zümresinin üstünde de [sayfa 42] papa bulunuyordu. İmparatorun, "olağan santim”i, imparatorluk vergilerini toplaması gibi, papa da, Roma sarayının lüksünü ödediği genel kilise vergilerini topluyordu. Bu kilise vergileri, rahiplerin gücü ve sayısı sayesinde, hiç bir ülkede, Almanya'da olduğu kadar özene bezene ve santim şaşmadan toplanmamıştır. Özellikle, piskoposlukların açılması vesilesi ile alınan vergilerde durum böyleydi. Artan gereksinmeler ile birlikte, yeni para sağlama yolları bulundu: kutsal eşya ve günahların bağışlanması ticareti, papanın, katoliklerin günahlarını affetmesi dolayısıyla toplanan armağanlar vb.. Her yıl, Almanya'dan Roma'ya, böylece büyük paralar akıyor, ve bundan doğan artan baskı, sadece rahiplere karşı beslenen hıncı büyütmekle kalmıyor, ama, özellikle, o çağın en ulusal zümresi olan soylulukta, ulusal duyguyu da güçlendiriyordu.
Ortaçağ kentlerinin eski küçük-burjuvaları, ticaret ve sanayideki gelişme sonucu, birbirinden iyice ayrı üç bölüntü doğurmuşlardı.
Kent topluluğunun başında ayrıcalıklı sınıf (patriciat), halk arasındaki deyimle "eşraf” (die Ehrbarkeit) bulunuyordu. Bu bölüntü, en zengin ailelerden bileşiyordu. Kent Meclisinde sadece bu aileler toplanıyor ve bütün belediye görevlerini bu aileler görüyorlardı. Böylece, bu aileler sadece kent gelirlerini yönetmekle kalmıyor, ayrıca bu gelirlerle yaşıyorlardı da. Zenginlikleri ile, imparator ve imparatorluk tarafından kabul edilen geleneksel aristokratik durumları ile güçlü olarak, tüm komünü, ve kent uyruğu tüm köylüleri, türlü biçimlerde sömürüyorlardı. Tahıl ve para tefeciliği yapıyor, her türlü tekeli kendilerine mal ediyor, baltalık ve otlak haklarını, birbiri ardına, komünün elinden alıyor, komün orman ve otlaklarından salt kendileri yararlanıyor, yollar, köprüler, kapılar üzerine keyfi ayakbastı paraları ve başka vergiler koyuyor, ve loncasal ayrıcalıklar, yurttaşlık ve ustalık hakları, ve adalet ticareti yapıyorlardı. çevredeki köylüler, [sayfa 43] bu bölüntüden, soyluluk ya da papazlardan gördükleri davranıştan daha iyisini görmüyorlardı. Tersine, kırlardaki hepsi de bu bölüntüden olan belediye yargıç ve görevlileri, para sızdırma işinde, aristokratik sertlik ve doymazlığa, bir de belli bir bürokratik incelik katıyorlardı. Bu biçimde toplanan belediye gelirleri, çok keyfi bir biçimde yönetiliyorlardı. Salt bir formalite olan belediye muhasebesi, elden geldiğince savsaklanıyor ve içinden çıkılmaz bir duruma getiriliyordu. Belediye paralarının çalınıp aşırılması günlük işlerdendi. 1848 yılının o kadar çok belediye yönetiminde ortaya çıkardığı güveni kötüye kullanmalar düşünülünce, ayrıcalıklarla çevrili, akrabalık bağları ve ortak çıkarlarla sıkı sıkıya birleşmiş az sayıdaki bir kast için, kent gelirleri aracıyla büyük ölçüde zenginleşmenin ne kadar kolay olacağı kendiliğinden anlaşılır.
Kentsel komün haklarını her yerde, özellikle maliye alanında yok etmek için, ayrıcalıklılar, gerekli olanı yapmışlardı. Komünler, hiç olmazsa belediye yönetiminin denetimini ellerine geçirmek için, ancak daha sonra, bu efendilerin dolandırıcılıkları dayanılmaz bir duruma geldiği zaman, yeniden harekete geçtiler. Ve bu işte, aslında kentlerin çoğunda da başarı kazandılar. Ne var ki, loncalar arasındaki sonu gelmez uyuşmazlıklar sayesinde, ayrıcalıklıların direngenliği, ve imparatorluk ve bağlaşık kentler hükümetlerinden gördükleri destek sayesinde, ayrıcalıklı belediye meclisi üyeleri, ister kurnazlık, ister zorla olsun, az zaman içinde, eski egemenliklerini, gerçekte yeni baştan kurmayı başardılar. 16. yüzyıl başında, bütün kentlerde, komün yeni baştan muhalefet içinde bulunuyordu.
Ayrıcalıklı bölüntüye karşı bu muhalefet, kendini Köylüler Savaşı sırasında çok açık bir biçimde gösteren iki bölüntüden bileşiyordu.
Bizim bugünkü liberallerimizin öncüsü olan burjuva muhalefet, zengin ve orta burjuvalar ile birlikte, küçük-burjuvaların, [sayfa 44] yerine göre, az ya da çok önemli bir bölümünü biraraya getiriyordu. İstemleri, sadece anayasal alan üzerinde toplanıyordu. Bu muhalefet, belediye yönetimi üzerinde bir denetim hakkı ve ister komün meclisinin kendisi aracılığı ile, isterse komünal (büyük meclis, belediye meclisi) bir temsil aracılığı ile olsun, yasama gücüne bir katılma, ayrıcalıklı hısım kayırıcılığı ve ayrıcalıklı bölüntü içinde kendini gitgide daha açık bir biçimde gösteren birkaç aile oligarşisinin sınırlandırılmasını istiyordu. Bundan başka, olsa olsa, meclisteki birkaç yerin, kendi içinden sevilmiş küçük-burjuvalar tarafından doldurulmasını istiyordu. Kendisine, şurada burada, ayrıcalıklıların hoşnutsuz ve sınıflarından kopmuş bölüntüsünün de katıldığı bu parti, tüm olağan komün meclisleri ve loncalarda, büyük çoğunluğu oluşturuyordu. Meclis yandaşları ve radikal muhalefet, asıl burjuvalar arasında çok küçük bir azınlık oluşturuyordu.
Bu "ölçülü”, "yasal”, "rahat”, "akıllı” muhalefetin, 16. yüzyıl hareketi içinde, kalıtımcısı olan anayasacı partinin, 1848 ve 1849 yılları hareketi içinde oynadığı rolün tıpkısını, ve aynı başarı ile nasıl oynadığını görme fırsatını bulacağız.
Öte yandan, burjuva muhalefet, tembellik yaşamı ve gevşek töreleri kendisinde tepki uyandıran rahipleri daha da sert bir biçimde kınıyordu. Bu kutsal insanların utanılacak yasama biçimlerine karşı tedbir alınmasını, rahiplerin yararlandığı özel yargılama yetkisi ve vergi bağışıklığının kaldırılmasını ve, genel olarak, keşiş sayısının azaltılmasını istiyordu.
Halk muhalefeti, sınıflarından kopmuş burjuvalar ve, kalfalar, gündelikçiler ve lumpenproletaryanın, kentlerin gelişmesinin en düşük derecelerinde bile görülen bu ayaktakımının birçok tohum halindeki öğeleri gibi, yurttaşlık haklarından yoksun kentliler yığınından bileşiyordu. Zaten lumpenproletarya, geçmiş toplumun hemen tüm evrelerinde, [sayfa 45] az çok gelişmiş bir biçimde görülen bir olaydır. Belirli bir ekmek kapısı ve başını sokacak belli bir yeri olmayan kimseler yığını, tam da bu çağda, feodalizmin, her mesleğin, yaşamın her düzeyinin, birçok ayrıcalık arkasında mevzilendiği bir toplum halinde dağılması ile, büyük ölçüde artmıştı. Tüm ileri ülkelerde, serseriler sayısı, hiç bir zaman 16. yüzyılın birinci yarısında olduğu kadar yüksek olmamıştır. Bu serserilerden bazıları, savaş dönemleri boyunca, ordulara yazılıyor, bazıları kapı kapı dileniyor, son olarak başka bazıları da, kentlerde, günlük işler ya da loncalar tarafından kapılmamış başka uğraşlar aracıyla, sefil hayatlarını kazanmaya çalışıyorlardı. Bu üç öğe de, Köylüler Savaşında bir rol oynarlar: birincisi, köylülerin karşılarında yenik düştükleri prenslerin ordularında; bozguncu etkisi kendini her an gösteren ikincisi, köylü komploları ve köylü çetelerinde; üçüncüsü de, kentliler partilerinin savaşımlarında. Öte yandan, bu sınıfın büyük bir bölümünün, özellikle kentler öğesinin, o çağda, sağlıklı köylü özlüğünden henüz büyük bir varlığa sahip bulunduğunu, ve modern ayaktakımının satılmışlık ve bozulmuşluk derecesine erişmekten henüz uzak olduğunu da unutmamak gerek.
Kentlerdeki halk muhalefetinin, o çağda, çok karışık öğelerden bileştiği görülüyor. Bu muhalefet, eski feodal ve loncasal toplumun sınıflarından kopmuş öğeleri ile, doğmakta bulunan burjuva toplumun henüz gelişmemiş, ancak tohum halindeki proleter öğelerini bir araya getiriyordu. Bir yanda, yoksul düşmüş, varolan burjuva düzene hâlâ lonca ayrıcalıkları ile bağlı zanaatçılar; öte yanda, topraklarından kovulmuş köylüler ile işlerinden çıkarılmış ve henüz proleter durumuna dönüşmeyen hizmetkârlar. Bunlar arasında, şimdilik resmi toplumun dışında kalmış ve, yasama koşulları bakımından, o günün sanayisi ile lonca ayrıcalıklarının izin verdiği ölçüde proletaryaya yaklaşan, ama, aynı zamanda, işte tam da bu ayrıcalıklar nedeniyle, hemen hepsi [sayfa 46] geleceğin ustaları ve burjuvaları olan kalfalar vardı. Bu nedenle, bu çeşitli öğeler karışımının parti davranışı, zorunlu olarak pek güvenilmez ve yerine göre değişen bir davranıştı. Köylüler Savaşına kadar, halk muhalefeti, bir parti olarak, siyasal savaşımlara katılmadı. Kendini ancak burjuva muhalefetin bir bölüntüsü, gürültücü, gözü yağmada, birkaç fıçı şaraba satılan bir bölüntüsü olarak gösteriyordu. Bu muhalefeti bir parti durumuna dönüştüren şey, köylülerin ayaklanmalarıdır; ve hatta o zaman bile, bu muhalefet, istemlerinde ve eyleminde, hemen her yerde, köylülere bağımlı kaldı, — bu da, o çağda, kentlerin henüz kıra ne derecede bağımlı bulunduklarını ilgi çekici bir biçimde tanıtlar. Bu muhalefet, bağımsız bir eylem yürüttüğü ölçüde, kır üzerin,de kentin sanayi tekellerinin kurulmasını istiyor, kent yöresi köylüleri üzerine çöken feodal yükümlülüklerin kaldırılması ile kent gelirlerinin azaltılmasına karşı çıkıyordu; kısacası, bu önlemde, gericiydi, kendi öz küçük-burjuva öğelerine boyun eğiyor, ve böylece, modern küçük-burjuvazinin, demokrasi firması altında üç yıldan beri oynadığı traji-komediye ilginç bir prelüd sağlıyordu.
Thüringen'de, Münzer'in, ve bazı başka yerlerde de, onun çömezlerinin dolaysız etkisi altındadır ki, kentlerin halk bölüntüsü, tohum halindeki proleter unsur, bir anda hareketin bütün öbür bölüntüleri üzerinde ağır basacak derecede, genel fırtına tarafından sürüklendi. Tüm Köylüler Savaşının doruk noktasını oluşturan, ve bu savaşın en yüce çehresi olan Thomas Münzer'in çehresi yöresinde toplanan bu oluntu (épisode), aynı zamanda, en kısa oluntudur. Bu öğenin çabucak yıkılacağını, daha çok fantastik bir niteliğe bürüneceğini, ve istemlerinin ifadesinin son derece karışık kalacağını anlamak güç değildir, çünkü, çağın koşullarında, en dayanıksız toprakla karşılaşan öğe, bu öğedir.
Sonuncusu bir yana bırakılırsa, bu sınıfların altında, ulusun sömürülen büyük yığını: köylüler bulunuyordu. Tüm [sayfa 47] toplumsal katmanlar yapısı: prensler, memurlar, soylular, papazlar, ayrıcalıklılar ve burjuvalar, hep bunlar üzerine çöküyordu. İster bir prense, ister bir imparatorluk baronuna, ister bir piskoposa, isterse bir manastır ya da bir kente bağlı bulunsun, köylüye her yerde bir eşya gibi, bir yük hayvanı gibi, hatta çoğu kez daha da kötü davranılıyordu. Serf olarak, efendisi, onu, canının istediği gibi kullanıyordu. Angaryacı olarak, sözleşmeye dayanan yasal yükümlülükler onu ezmeye yetiyordu, ama bu yükümlülüklerin kendileri günden güne daha ağır bir duruma geliyordu. Zamanın en büyük bölümünü, efendisinin toprakları üzerinde çalışmakla geçirmeliydi. Kendisine kalan az bir zamanda kazandığı şey üzerinden efendisinin hakkını (cens), öşürü, yükümlülüklerini (redevance), haracı (taille), yolluğu (askeri vergi), devlet vergilerini ve imparatorluk harçlarını ödemeliydi. Efendisine bir vergi ödemeksizin ne evlenebilir, hatta ne de ölebilirdi. Üstelik, alelade feodal angaryalar dışında, efendisi için saman, çilek, yaban mersini devşirmeli, salyangoz toplamalı, av avlamalı, odun yarmalıydı, vb.. Balık tutma ve avcılık yapma hakkı efendiye aitti, ve köylü, av hayvanlarının kendi ürününü çiğnemesine elini kolunu bağlayarak bakmalıydı. Köylülerin ortak otlak ve korulukları, beyler tarafından hemen her yerde ellerinden zorla alınmış1ardı. Ve bey, köylünün mülkünü nasıl dilediği gibi kullanıyorsa, kişiliğini de, karısının ve kızlarının kişiliklerini de öyle kullanıyordu. İlk gece hakkı vardı. Canı istediği zaman, köylüyü, onu orada bugün sorgu yargıcının beklediği kadar kesin bir biçimde işkencenin beklediği hapse attırabiliyordu. Keyfine göre, onu geberesiye dövdürtüyor ya da kafasını kestiriyordu. Caroline'in[12] , o "kulakları kesme”, "burnu kesme”, "gözleri oyma”, "parmakları ve elleri koparma”, "kafayı kesme”. "çark işkencesiyle öldürme”, "yakma”, "kızgın kerpetenle çimdikleme” "hükümlünün kol ve bacaklarını atlara bağlayıp çektirerek kopartma” gibi örnek davranışlarının hiç biri [sayfa 48] yoktu ki, soylu beyler, köylülere karşı, canlarının istedikleri gibi kullanmamış olsun. Onları, bunu yapmaktan kim alıkoyabilirdi? Yargıç kürsülerinde, kendilerine hangi iş için para verildiğini çok iyi bilen baronlar, rahipler, ayrıcalıklılar ya da yasacılar oturuyorlardı. Çünkü imparatorluğun tüm resmi zümreleri (ordre), köylülerin sömürüsünden geçiniyorlardı.
Gene de, kendilerini ezen boyunduruk altında dişlerini gıcırdatsalar da, köylülerin ayaklanması, çok güçtü. Dağınıklıkları, ortak bir anlaşmayı son derece güçleştiriyordu. Ardarda gelen kuşakların boyuneğme alışkanlığı, birçok bölgede silah kullanma alışkanlığının yitirilmesi, beylerin kişiliğine göre bazan hafifleyen, bazan ağırlaşan sömürünün sertliği, köylüleri dinginlik içinde tutmaya yardım ediyordu. Bu nedenle, ortaçağda, birçok yerel köylü isyanları görülür, ama, hiç değilse Almanya'da, Köylüler Savaşından önce, köylülüğün bir tek genel, ulusal ayaklanması görülmez. Buna, köylülerin, tek başlarına, karşılarında prenslerin, soyluluğun ve kentlerin, sağlam bir bağlaşma biçiminde birleşmiş örgütlü gücünü buldukları sürece, bir devrim yapmaya yetenekli olmadıklarını da eklemek gerek. Sadece başka zümrelerle bir bağlaşma, onlara bir yenme olanağı kazandırabilirdi, ama hepsi onları aynı derecede sömürdükleri zaman, başka zümrelerle nasıl bir bağlaşma kurabilirlerdi?
Böylece, 16. yüzyılın başında, imparatorluğun çeşitli zümreleri: prensler, soyluluk, yüksek din adamları, ayrıcalıklılar, burjuvalar, halk ve köylüler, gereksinmeleri son derece çeşitli ve çelişik, karmakarışık bir yığın oluşturuyorlardı. Her zümre öbürüne karşı çıkıyor, ve bütün öbürleri ile, bazan açık, bazan kapalı, sürekli bir savaşım içine girmiş bulunuyordu. Birinci Fransız Devrimi çağında görülen, ve şimdi de, en ileri ülkelerde, gelişmenin daha yüksek bir evresinde saptanan, ulusun o iki büyük kamp biçimindeki bölünüşü, o zamanki koşullar içinde olanaksızdı. Bu bölünme, [sayfa 49] hatta çok yaklaşık bir biçimde, ancak ve ancak, ulusun aşağı katmanı, yani bütün öbür zümreler tarafından sömürülen köylüler ve halktan kimseler ayaklandığı zaman olabilirdi. Eğer Alman ulusunun, feodal soyluluk, burjuvazi, küçük-burjuvazi, köylülük ve proletarya biçimindeki, gene de çok daha az karmaşık olan güncel bileşiminin, şu son iki yıl içinde ne kadar büyük bir karışıklık doğurduğu anımsanırsa, o çağdaki çıkarların, görüş ve özlemlerin karışıklığı kolayca anlaşılacaktır. [sayfa 50]
İKİ
O sıralarda sayısı o kadar çok olan zümrelerin, daha önemli birimler biçiminde bir araya gelmeleri, yerel ve eyaletsel merkezcilik-yokluğu ve bağımsızlık, çeşitli eyaletlerin kendi aralarındaki tecimsel ve sınai yalıtıklığı, ve ulaştırma yollarının kötü durumu tarafından, aşağı yukarı tamamen engellenmiş bulunuyordu. Bu bir araya geliş, ancak Reformla, dinsel ve siyasal devrimci fikirlerin yayılması ile gerçekleşir. Bu fikirlere katılan ya da onları iteleyen çeşitli sınıflar, ulusu, doğrusunu söylemek gerekirse tamamen eğreti ve yaklaşık bir biçimde, üç büyük kamp içinde toplar: Katolik ya da gerici kamp, burjuva-reformcu lütergil (lüthérien) kamp ve devrimci kamp. Eğer, ulusun bu büyük [sayfa 51] parçalanmasında pek bir mantık görülmez, eğer bazan ilk iki kampta da aynı öğelere raslanırsa, bu durum, ortaçağdan kalma resmi zümrelerden çoğunun, o çağda içinde bulundukları ayrışma durumu ve, çeşitli bölgelerde, aynı zümreleri bir an için karşıt yönlerde geliştiren merkezcilik-yokluğu ile açıklanır. Şu son yıllarda, Almanya'da, buna benzer olayları saptama fırsatını o kadar sık bulduk ki, 16. yüzyılın çok daha karmaşık koşulları içinde, zümrelerin ve sınıfların böylesine bir görünür karmakarışıklığı bizi şaşırtamaz.
Şu son yıllardaki bunca deneye karşın, Alman ideolojisi, ortaçağ savaşımları içinde, zorlu tanrıbilimsel çekişmelerden başka bir şey görmemekte devam eder. Eğer o çağın insanları, sadece göksel işler konusunda anlaşabilselerdi, bizim tarihçilerimizin ve devlet adamlarımızın fikrince, dünya işleri üzerinde hiç bir tartışma nedenleri olmazdı. Bu ideologlar, bir çağın kendi üzerine, ya da bir çağ ideologlarının o çağ üzerine beslediği tüm kuruntuları, peşin para gibi alacak kadar saftırlar. Bu türlü kimseler, örneğin 1789 Devriminde, anayasal krallığın, mutlak krallığa göre üstünlükleri üzerine pratik bir tartışmadan, Şubat Devriminde, cumhuriyet mi krallık mı sorununu çözme girişiminden başka bir şey görmezler. Bütün bu altüst olmalar içinde kendi yolunu izleyen, ve savaşım durumundaki partilerin bayrakları üzerinde yazılı siyasal lakırdılar kendisinin ifadesinden başka bir şey olmayan sınıf savaşımları, o sınıflar arasındaki savaşımlar, haberleri sadece dış ülkelerden yeterince belirgin bir biçimde onlara kadar gelmekle kalmayıp, ülkemizdeki binlerce proleterin gürleme ve öfkesinde de yankılandığı halde, bizim ideologlarımızın, bugün bile, pek akıllarına gelmezler.
Hatta 16. yüzyılın din savaşları adı verilen şeylerde bile, her şeyden önce, çok olumlu maddi sınıf çıkarları sözkonusuydu, ve bu savaşlar da, daha sonra İngiltere ve Fransa'da ortaya çıkan iç çatışmalar kadar, sınıf savaşımları idiler. Eğer bu sınıf savaşımları o çağda, dinsel bir nitelik [sayfa 52] taşıyor, eğer çeşitli sınıfların çıkar, gereksinme ve istemleri din maskesi altında gizleniyor idiyseler, bu hiç bir şeyi değiştirmez ve çağın koşulları ile kolayca açıklanır.
Ortaçağ, yola en ilk öğelerden çıkmıştı. Herşeye yeni baştan başlamak için, eski uygarlık, eski felsefe, eski siyasa, eski hukuk biliminden herşeyi silip süpürmüştü. Yitip giden eski dünyadan, hıristiyanlık ile, tüm uygarlıklarından yoksunlaşmış, yarı yarıya yıkık birkaç kentten başka bir şey kalmamıştı. Sonuç şu oldu ki, gelişmenin tüm ilkel evrelerindeki gibi, rahipler, entelektüel kültür tekelini ellerine aldılar, ve kültürün kendisi de herşeyden önce dinbilimsel bir nitelik kazandı. Rahiplerin elleri arasında, siyasa ve hukuk bilimi, tüm öbür bilimler gibi, yalınç tanrıbilim kolları olarak kaldılar, ve tanrıbilimde yürürlükte olan ilkelere göre incelendiler. Kilise dogmaları, aynı zamanda, siyasal belitler idiler, ve Kutsal Kitap tümceleri de, tüm mahkemelerde yasa gücüne sahipti. Hatta bağımsız bir hukukçular sınıfı oluştuktan sonra bile, hukuk bilimi daha uzun süre tanrıbilimin egemenliği altında kaldı. Ve tüm entelektüel çalışım alanında tanrıbilimin bu egemenliği, aynı zamanda, feodal egemenliğin en genel bireşimi ve onaylaması olan kilisenin durumunun da zorunlu sonucu idi.
Buna göre, genellikle feodalizme karşı yöneltilen tüm saldırıların, her şeyden önce kiliseye karşı saldırılar olacakları, toplumsal ve siyasal tüm devrimci öğretilerin, aynı zamanda ve her şeyden önce, tanrıbilimsel sapkınlıklar olacakları açıktır. Varolan toplumsal koşullara dokunabilmek için, onların kutsal niteliklerini kaldırmak gerekiyordu.
Feodalizme karşı devrimci muhalefet, tüm ortaçağ boyunca devam etti. Bu muhalefet, kendini, koşullara göre kimi zaman mistik, kimi zaman açık mezhep sapkınlığı, kimi zaman da silahlı ayaklanma biçimi altında gösteriyordu. Mistiğe ilişkin olarak, 16. yüzyıl reformlarının ona ne kadar bağlı oldukları bilinir. Münzer de ona çok şey borçludur. [sayfa 53] Mezhep sapkınlıkları, ya Alp dağları çobanlarının, ataerkil görüşlere, kendilerine kadar sokulan feodaliteye karşı tepkilerinin (Vaudois'lar [13] ), ya kentlerin feodalizme karşı muhalefetinin (Albigeais'lar[14] , Arnold de Brescia, vb.) ya da yalınç köylü ayaklanmalarının (John Bal, Pikardiya'daki Macar usta[15] , vb.) ifadeleri idiler. Biçim ve içerik bakımından, tarihin hareketine karşıt gerici girişimler oldukları, ve sadece yerel bir öneme sahip bulundukları için, Vaudois'ların ataerkil mezhep sapkınlıkları ile İsviçrelilerin ayaklanmasını burada bir yana bırakabiliriz. Öbür iki ortaçağsal mezhep sapkınlığı biçiminde, 12. yüzyılda, burjuva muhalefet ile köylü-halk takımı muhalefeti arasındaki, Köylüler Savaşının başlıca başarısızlık nedeni olan büyük bağdaşmazlığın habercilerini görüyoruz. Bu bağdaşmazlık, tüm ortaçağ boyunca sürüp gider.
Kentlerin mezhep sapkınlığı, —ve uyarınca söylemek gerekirse, bu, ortaçağın resmi mezhep sapkınlığıdır—, esas itibariyle rahiplere karşı yöneliyor, yani zenginliklere ve siyasal konuma saldırıyordu. Tıpkı burjuvazinin şimdi bir gouvernement à bon marché[16] istediği gibi, ortaçağ burjuvaları da "ucuz bir kilise” istiyorlardı. Biçimi bakımından gerici olarak, kilisenin ve dogmaların gelişmesinde bir yozlaşmadan başka bir şey görmeyen her mezhep sapkınlığı gibi, burjuva mezhep sapkınlığı da, kilisenin ilk düzeninin yeniden kurulmasını, ve salt din adamları zümresinin ortadan kaldırılmasını istiyordu. Bu ucuz kurumun sonucu, keşişleri, yüksek din görevlilerini, Roma sarayını, kısacası, kilisede pahalıya malolan herşeyi ortadan kaldırmak olacaktı. Kralların korunumu altında bulunmakla birlikte, aslında kendileri birer cumhuriyet oldukları için, kentler, papalığa karşı saldırıları ile, ilk kez olarak, genel bir biçim altında, o burjuva egemenliğinin normal biçiminin cumhuriyet olduğu gerçeğini ifade ediyorlardı. Kentlerin bir dizi kilise dogma ve yasalarına muhalefetleri, kısmen bundan önce söylenenlerle, [sayfa 54] kısmen de öbür yasama koşulları ile açıklanır. Örneğin, kentlerin, rahiplerin bekarlığına karşı neden o kadar zorlu bir biçimde karşı çıktıklarını, hiç kimse Boccacio'dan daha iyi açıklayamaz. İtalya ve Almanya'da Arnold ve Brescia, Fransa'nın güneyinde Albi'liler, İngiltere'de John Wielef, Bohemya'da Huss ve kalikstenler [17] , bu eğilimin başlıca temsilcileri oldular. Eğer feodalizme karşı muhalefet, kendini burada sadece kilise feodalitesine karşı muhalefet olarak gösteriyorsa, bunun nedeni, sadece, her yerde, kentlerin daha şimdiden tanınmış bir zümre oluşturmaları, ve ayrıcalıkları, silahları ya da zümreler meclislerinde, laik feodaliteye karşı savaşım vermek için yeterli araçlara sahip bulunmalarıdır.
Küçük soyluluğun en büyük bölümünün, rahiplere karşı savaşımda ve mezhep sapkınlığında kentlerle bağlaştığını, Fransa'nın güneyinde, İngiltere'de ve Bohemya'da olduğu kadar, daha şimdiden, burada da görüyoruz — küçük soyluluğun kentler karşısındaki bağımlılığı ve prensler ve yüksek din görevlilerine karşı kentlerle olan çıkar dayanışması ile açıklanan olay; Köylüler Savaşında bunu gene göreceğiz.
Köylü ve halk takımı gereksinmelerinin dolaysız ifadesi olan ve hemen her zaman bir ayaklanmaya bağlı bulunan mezhep sapkınlığının niteliği ise bambaşka idi. Bu mezhep sapkınlığı, gerçi, burjuva mezhep sapkınlığının, rahiplere, papalığa ve ilkel kilise düzeninin yeniden kurulmasına ilişkin tüm istemlerini içeriyordu, ama ondan sonsuz derecede ileriye de gidiyordu. İlkel hıristiyanlığın eşitlik koşullarının topluluk üyeleri arasında yeniden kurulmasını ve uygar toplum için kural olarak tanınmalarını da istiyordu. "İnsanların tanrı karşısındaki eşitliği”nden, uygar eşitliği, ve hatta, kısmen daha şimdiden, servet eşitliğini çıkartıyordu. Soyluluk ile köylülerin, ayrıcalıklıların, ayrıcalıklı burjuvalar ve halktan kimselerin eşitliğini gerçekleştirmek, feodal angaryaları, efendi hakkını, vergileri, ayrıcalıkları ve, eninde sonunda, göze çok batan zenginlik farklılıklarını ortadan kaldırmak: [sayfa 55] ilkel hıristiyan öğretiden zorunlulukla çıkan istemler olarak az çok açık bir biçimde ortaya konar ve desteklenen istemler, işte bunlardı. Feodalizmin doruğuna vardığı bir çağda, örneğin Albililerde olduğu gibi, burjuva mezhep sapkınlığından ayırdedilmesi henüz güç olan bu köylü-halk takımı mezhep sapkınlığı, 14. ve 15. yüzyıllarda, açıkça ayrı bir parti programı durumuna dönüşür, ve burjuva mezhep sapkınlığı yanında çoğu kez tamamen bağımsız bir biçimde görünür: İngiltere'de, Wyclef hareketi yanında, Wat Tyler ayaklanmasının vaizi John Ball [18] gibi, Bohemya'da, kalisktenler yanında, Taboritler gibi. Almanya'da halk takımı temsilcileri tarafından 15. yüzyıl sonu ve 16. yüzyıl başında yetkinleştirilen cumhuriyetçi eğilim, Taboritlerde, tanrıbilimsel süsler altında, daha o zamandan ortaya çıkıyordu.
Gericilik dönemlerinde devrimci gelenekleri sürdüren flagellant'ların, lollard'ların, [19] vb. mistik mezheplerin aşırı etkinliği, bu mezhep sapkınlığı biçimine bağlanır.
Halk takımından kişiler, o çağda, tamamen resmi toplum dışında yer almış tek sınıfı oluşturuyorlardı. Burjuva topluluğunun dışında oldukları gibi, feodal topluluğun da dışında idiler. Ne ayrıcalıkları vardı, ne de mülkleri, hatta köylüler ve küçük-burjuvalar gibi ağır yükümlülükler altına konmuş bir mülkleri bile yoktu. Nerden bakılırsa bakılsın, malsız mülksüz ve her türlü haktan yoksun idiler. Yaşama koşulları, onları, o günün kendilerinden hiç bir haberleri olmayan kurumlar ile hiç bir zaman dolaysız bir buluşukluk durumuna getirmiyordu. Bunlar, feodal toplum ile burjuva loncanın dağılmasının canlı simgesi ve, aynı zamanda, modern burjuva toplumun ilk habercileri idiler.
Daha o çağda, halkçı bölüntünün, kendini neden sadece feodalizme ve ayrıcalıklı burjuvaziye karşı savaşım ile sınırlayamayacağını işte bu durum açıklar; bu bölüntü, en azından imgeleme yetisi alanında, henüz doğmakta olan modern burjuva toplumu aşmalıydı. Bu durum, her türlü mülkten [sayfa 56] dıştalanmış bu bölüntünün, sınıf bağdaşmazlıkları üzerine dayanan tüm toplum biçimlerinde ortak olan kurumları, görüşleri ve fikirleri, neden daha şimdiden tartışma konusu yapacağını açıklar. İlkel hıristiyanlığın chiliastique[20] düşleri, bunun için elverişli bir hareket noktası sunuyordu. Ama, aynı zamanda, sadece bugünü değil, hatta geleceği de aşan bu önceleme, ancak zorlu, fantastik bir niteliğe sahip olabilirdi ve, ilk gerçekleştirme girişiminde, gene çağın koşulları tarafından belirlenen dar sınırlar içine düşecekti. Özel mülkiyete karşı saldırılar, mallarda ortaklık istemi, kaba bir iyilikseverlik örgütü biçiminde dağılıp gideceklerdi. Belirsiz hıristiyan eşitliği, olsa olsa, yasa karşısında uygar eşitliğe varabiliyordu; her türlü yetkenin ortadan kaldırılması, sonunda, halk tarafından seçilmiş cumhuriyetçi hükümetlerin kurulmasına yolaçtı. Komünizmi imgeleme yetisinde öncelemek, gerçeklikte, modern burjuva koşulların bir öncelenmesi idi.
Gelecekteki tarihin bu zorlu, ama, halk takımı bölüntüsünün yaşama koşulları gözönünde tutulursa çok anlaşılır öncelemesine, ilkin Almanya'da, Thomas Münzer ve yandaşlarında raslıyoruz. Daha önce Taboritlerde, ama sadece salt askeri düzeyde bir tedbir olarak, bir tür chiliastique mal ortaklığı vardı. Bu komünist çınlamalar, ancak Münzer'dedir ki, gerçek bir toplum bölüntüsünün özlemlerinin ifadesi durumuna gelirler. Ancak ondadır ki, bu komünist çınlamalar belirli bir açıklıkla formüle edilmişlerdir, ve ondan sonra, bu çınlamaları, modern işçi hareketi ile kaynaşmalarına kadar, her büyük halk ayaklanmasında bir kez daha duyarız; tıpkı ortaçağda, özgür köylülerin, kendilerini gitgide ağları içine alan feodaliteye karşı yürüttükleri savaşımların, serfler ve angaryacıların, feodal egemenliği dipten doruğa yıkmak için yürüttükleri savaşımlar ile kaynaşması gibi.
Ulusun bölünmüş bulunduğu üç büyük kamptan birincisi, tutucu-katolik kamp, kurulu düzenin sürdürülmesinde çıkarı bulunan tüm öğeleri: imparatorluk iktidarı, papaz sınıfı [sayfa 57] ve laik prenslerin bir bölümünü, zengin soyluluğu, büyük din görevlileri ve kentler ayrıcalıklılarını bir araya getirirken, lüterci-ılıman burjuva reform partisi, varlıklı muhalefet öğelerini, küçük soyluluk yığınını, burjuvaziyi, ve hatta, laik prenslerin, kilise mallarının zoralımı ile zenginleşmeyi uman ve imparatorluk karşısında daha büyük bir bağımsızlık kazanmak için fırsattan yararlanmak isteyen bir bölümünü bir araya getiriyordu. Son olarak, köylüler ve halktan kimseler de, istemleri ve öğretileri en açık bir biçimde Thomas Münzer tarafından dile getirilen devrimci bir parti oluşturuyorlardı.
Luther ve Münzer, öğretileri ile olduğu kadar, karakter ve eylemleri ile de, yönettikleri partileri hayranlık uyandıracak bir biçimde temsil ederler.
Luther, 1517'den 1525'e, modern Alman anayasacılarının 1846'dan 1849'a geçirdikleri evrimin tıpkısını geçirdi; bir an hareketin başında bulunduktan sonra, bu hareket içinde, o zamana kadar kendisini destekleyen halkçı ya da proleter parti tarafından geride bırakıldığını gören her burjuva partisinin geçirdiği evrimin tıpkısını geçirdi.
Luther, 1517'de, ilkin Katolik Kilisesinin dogmalarına ve kuruluşuna saldırdığı zaman, muhalefeti henüz belirli bir nitelik taşımıyordu. Bu muhalefet, eski burjuva mezhep sapıklığının istemlerini aşmaksızın, daha radikal hiç bir eğilimi dıştalamıyordu, ve zaten dıştalayamazdı da. Çünkü, başlangıçta, tüm muhalefet öğelerini biraraya getirmek, en kararlı devrimci erkeyi göstermek ve katolik ortodoksluk karşısında daha önceki sapıtık doktrinlerin tümünü temsil etmek gerekiyordu. Bizim sosyalist ve komünist olduklarını söyleyen, ve işçi sınıfının kurtuluşunu düşleyen burjuva liberallerimiz, 1847'de, işte tam da bu anlamda henüz devrimci idiler. Luther'in güçlü köylü özlüğü, kendini en coşkun bir biçimde, çalışımının bu birinci dönemi içinde gösterdi.
"Eğer saldırılarının kudurganlığı devam edecekse, diye [sayfa 58] yazıyordu Roma kilisesi rahiplerinden sözederken, bu kudurganlığı durdurmak için, sanırım kralların ve prenslerin zora başvurduklarını, dünyayı zehirleyen bu uğursuz hayvan soyuna saldırdıklarını, ve girişimlerine, sözle değil, silahlarla bir son verdiklerini görmekten daha iyi bir yol ve daha iyi bir çare herhalde olmayacak. Tıpkı hırsızları ip, katilleri kılıç, sapıkları ateş ile cezalandırdığımız gibi, bu uğursuz yıkım öğretmenlerine, papalara, kardinallere, piskoposlara, ve tüm Roma Sodom'u sürüsüne, neden elimizde olan bütün silahlar ile saldırmıyor, ve neden ellerimizi onların kanlarında yıkamıyoruz?”
Ama bu ilk devrimci ateş, uzun sürmedi. Luther'in indirdiği yıldırım, yapacağını yaptı. Tüm Alman halkı harekete geçti. Bir yandan, köylüler ve halktan kimseler, onun rahiplere karşı savaşım çağrılarında, hıristiyan özgürlüğü üzerindeki vaızlarında, ayaklanma işaretini gördüler; öte yandan ılıman burjuvalar ile küçük soyluluğun büyük bir bölümü, hatta kendileri ile birlikte bazı prensleri de sürükleyerek, onun yöresinde toplandılar. Birileri, tüm zorbaların hesabını görmek için zamanın geldiğini sandılar; öbürleri ise sadece rahiplerin egemenliğine, Roma karşısındaki bağımsızlığa, ve katolik aşama-sırasına bir son vermek, ve kilise mallarının zoralımı sayesinde zenginleşmek istiyorlardı. Partiler birbirlerinden ayrıldılar ve kendi sözcülerini buldular. Luther, bu partiler arasında bir seçim yapmak zorunda kaldı. Saksonya seçici prensinin korunuğu, Wittenberg Üniversitesinin üstün profesörü, bir günden öbürüne ün ve güç kazanan, kendisine canla başla bağlı bir insan ve dalkavuk sürüsü ile çevrili bu büyük adam, bir an bile duraksamadı. Hareketin halk öğelerine ihanet etti ve soyluluğun, burjuvazinin ve prenslerin partisine katıldı. Roma'ya karşı kökünü-kazıma savaşı çağrıları yavaş yavaş söndü. Luther, simdi, barışçı evrimi ve pasif direnmeyi salık veriyordu (örneğin bkz: Alman Soyluluğuna Çağrı, 1520, vb.). Ulrich Von Hutten tarafından, [sayfa 59] kendi yanına, ve Sickingen'den, soyluluğun din adamları ve prenslere karşı hazırladıkları ayaklanmanın merkezi olan Eberburg'a gelmesi için yapılan çağrıyı, Luther söyle yanıtladı:
"İncil davasının zorla ve kan dökerek kazanılmasından yana değilim. Dünya söz ile yenildi, kilise söz ile kuruldu, o, eski haline söz ile getirilecektir, ve Deccal, onu, zor kullanmadan eline geçirdiği gibi, zora başvurulmaksızın yıkılıp gidecektir.”
Korunacak ya da reforma uğratılacak kurumlar ve dogmalar yöresindeki o pazarlık, Augsbourg itirafı[21] ile sonuçlanan o çirkin diplomasi, ödünler, entrikalar ve uzlaşmalar oyunu, reforme edilmiş burjuva kilisesinin, sonunda alçakça anlaşmalar pahasına sağlanmış kuruluşu, işte Luther'in eğilimi bu biçimi aldığı, ya da daha doğrusu bu belgin biçimde saptandığı gün başlar. Alman ulusal meclislerinde, uyuşma kurullarında, gözden geçirme dairelerinde ve Erfurt parlamentolarında, siyasal biçim altında, daha bir süre önce, mide bulandırıncaya kadar yinelenen şey, işte aynı sefil madrabazlığın ta kendisidir. Resmi reformun küçük-burjuva niteliği, kendini en açık bir biçimde, işte bu görüşmeler boyunca göstermiştir.
Bundan böyle burjuva reformun temsilcisi olarak tanınan Luther'in, yasa çerçevesinde ilerlemeyi salık vermesinin sağlam nedenleri vardı. Kentlerin çoğu, ılıman reformdan yana çıkmışlardı, küçük soyluluk, giderek bu tutuma katılıyordu. Bazı prensler de bu tutuma katılmışlardı, öbürleri duraksama içindeydiler. Bu işin başarısı, Almanya'nın hiç değilse büyük bir bölümünde, sağlanmış demekti. Eğer işler barışçı bir biçimde gelişmeye devam ederse, öbür bölgeler, uzun erimde, ılıman muhalefetin itişine direnemezlerdi. Ama her zorlu sarsıntı, ılıman partiyi halk takımı ve köylülerin aşırı partisi ile çatışma durumuna düşürecek, prensleri, soyluluğu ve bazı kentleri hareketten uzaklaştıracak, ve [sayfa 60] sonunda, ya burjuva partisinin, köylü ve halk takımı partisi tarafından geride bırakılması, ya da hareketin tüm partilerinin, Katolik restorasyon tarafından ezilmesinden başka bir seçenek bırakmayacaktı. Ve burjuva partilerin, en küçük bir başarı kazanır kazanmaz, yasa çerçevesinde ilerleme aracıyla, devrimin Scylla'sı ve restorasyonun Charybde'i arasında nasıl volta vurduğunu, son yılların olayları bize yeterince göstermiştir.
Çağın, toplumsal ve siyasal, genel koşulları gereği, her türlü dönüşüm sonuçları, zorunlulukla prensler yararına olacağı için, burjuva reform, halk ve köylü öğelerden daha açık bir biçimde ayrıldıkça, gitgide reforma uğramış prenslerin denetimi altına düşecekti. Luther'in kendisi de gitgide onların hizmetkarı oldu ve halk, onu da, öbürleri gibi, prenslerin uşağı durumuna gelmiş olmakla suçladığı, ve Orlamünde'de olduğu gibi, taşlayarak kovduğu zaman, ne yaptığını çok iyi biliyordu.
Köylüler Savaşı patlak verdiği, ve gerçekte prensler ile soyluluğun katolik çoğunluk durumunda bulundukları bölgelerde patlak verdiği zaman, Luther arabulucu rolü oynamaya çalıştı. Hükümetlere korkusuzca saldırdı. Haksız vergi ödetmeleri ile, ayaklanmadan sorumlu olduklarını bildirdi. Onlara karşı ayaklananlar köylüler değildi, Tanrının ta kendisiydi. Ama, öte yandan, ayaklanmanın dine aykırı ve İncilin kurallarına karşı olduğunu da söylüyordu. Sonunda, iki karşıt partiye savaşmaktan vazgeçmelerini ve dostça bir anlaşmaya varmalarını öğütledi.
Ama, bu iyi dilekli aracılık önerilerine karşın, ayaklanma hızla yayıldı, hatta prensler, soylular ve Luther yandaşı kentlerin yetkesi altında bulunan bölgelere bile yayıldı ve "ölçülü” burjuva reform sınırlarını hızla aştı. Ayaklanmaların en kararlı bölüntüsü, Münzer'in yönetimi altında, karargâhını Thüringen'de Luther'in çok yakınlarında kurdu. Birkaç başarı daha kazandılar mı, tüm Almanya alevler içinde, [sayfa 61] Luther kuşatılmış, belki de hain olarak kılıçtan geçirilmiş, ve burjuva reform, halk ve köylü devriminin kabarması tarafından süpürülüp götürülmüş demekti. Yani duraksamaya vakit yoktu. Devrim karşısında, tüm eski anlaşmazlıklar unutuldu. Roma Sodom'unun uşakları, köylü çeteleri karşısında, Tanrının suçsuz kuzuları, tatlı çocukları idiler. Burjuvalar ve prensler, soyluluk ve papazlar sınıfı, Luther ve papa, "yağmacı ve kıyıcı köylü çeteleri”ne karşı birleştiler.
"Kudurmuş köpekleri gebertir gibi, gizlice ve açıktan açığa, bunları parçalamak, bunları boğmak, bunları boğazlamak gerek! diye haykırır Luther. Bu nedenle, benim aziz beylerim, bunları boğazlayın, bunları gebertin, bunları boğun, burasını, şurasını kurtarın! Eğer [bu -ç.] savaşımda ölürseniz, bundan daha kutsal bir ölüm olmaz! "
Köylülere acıma yok! Tanrının acımadığı, tersine, cezalandırmak ve yok etmek istediği kimseleri bağışlayanlar da, isyancılara katılmışlar demektir. Sonra, köylüler, eğer öbürünü dinginlik içinde koruyabilmek için, ineklerinin birinden vazgeçme zorunda kalırlarsa, Tanrıya şükretmesini öğreneceklerdir; ve ayaklanma da, prenslere, halkın ne kafada olduğunu, ancak zor aracıyla hükümet edilebileceğini gösterecektir.
"Bilge der ki: Cibus, onus et virgam asino.[22] Köylülerin kafası yulaf samanı dolu; onlar Tanrının sözlerini duymaz, onlar budaladırlar; bu nedenle onlara kamçıyı, arkebüzü[23] duyurmak gerek; bu, onlara iyi gelecek. Boyun eğmeleri için dua edelim. Yoksa, acıma yok! Arkebüzleri konuşturun, yoksa daha kötü olacak.”
Proletarya, Mart günleri ertesinde, zafer meyvelerinden payını istediği zaman, bizim sosyalist ve insansever burjuvalarımız da işte tastamam böyle konuşuyorlardı.
Luther, Kutsal Kitap çevirisi ile, halkçı harekete güçlü bir silah vermişti. Kutsal kitapta, çağın feodalleşmiş [sayfa 62] hıristiyanlığının karşısına, ilk yüzyılların gösterişsiz hıristiyanlığını, ayrışma durumundaki feodal toplumun karşısına, geniş ve ustalıklı feodal aşama-sırasını (hiyerarşi) bilmeyen bir toplum tablosunu çıkarmıştı. Köylüler, prenslere, soyluluğa ve papazlara kaşı, bu silahtan her anlamda yararlanmışlardı. Şimdi, Luther onlara karşı dönüyor, ve Kutsal Kitaptan, Tanrı tarafından kurulmuş yetkeler için, o zamana kadar hiç bir mutlak krallık çanak-yalayıcısının yapamadığı biçimde, gerçek bir övgü çıkartıyordu! Prenslerin tanrısal hukuka dayanan iktidarı, pasif itaat, hatta serflik, onun tarafından, Kutsal Kitap adına onaylandı. Böylece, sadece köylülerin ayaklanması değil, ama Luther'in tinsel ve cismani yetkelere karşı tüm başkaldırması da yadsınmış bulunuyordu. Böylece, sadece halk hareketi değil, ama burjuva hareket de, prensler yararına, ihanete uğruyordu.
Şu son yıllarda, bu kendi özgeçmişlerini yadsıma örneklerini bir kez daha vermiş bulunan burjuvaların da adını anmak gerekir mi?
Şimdi burjuva reformcusu Luther'in karşısına, halk devrimcisi Münzer'i koyalım.
Thomas Münzer, 1498 yılına doğru [24] , Harz'da, Stolberg'de doğmuştu. Stolberg kontunun keyfi yönetimine kurban giden babası, asılarak ölmüş. Münzer, daha onbeşinde iken, okulda, Halle'de Magdebourg başpiskoposu ve Roma Kilisesine karşı gizli bir dernek kurdu. Çağın tanrıbilimindeki derin bilgisi, genç yaşta doktorluk aşaması ve Halle'deki bir kadınlar manastırında bir kilise papazlığı elde etmesini sağladı. Bu görevde kilise dogma ve ayinlerine karşı büyük bir küçümseme ile davranıyor, baş ayinden (messe), kudas töreninde ekmekle şarabın İsa peygamberin eti ile kanına dönüşmesi (transsubstantion) sözlerini tamamen çıkartıyor ve, Luther'in anlattığına göre, ayin sırasında dağıttığı ekmekleri kutsamadan yutuyordu. Her şeyden önce ortaçağ mistiklerini, özellikle de Kalabriyali Joachim'in [25] , chiliastique [26] [sayfa 63] yazılarını irdeliyordu. Bu yazarın haber verip betimlediği bin yıllık krallık, yozlaşmış kilise ve bozulmuş dünyanın mahkümiyeti zamanı, reform ve çağın genel kaynaşması ile birlikte, Münzer'e gelmiş gibi göründü. Bölgede başarılı vaızlar verdi. 1520'de, birinci İncil vaızı olarak Zwickau'ya gitti. Orada, birçok bölgelerde sessiz sedasız yaşamaya devam eden, ve alçakgönüllülük ve geçici sakınmaları arkasında, aşağı toplumsal katmanların, kurulu düzene karşı büyüyen muhalefetlerinin gizlendiği o coşkun chiliastique tarikatlardan birini buldu; şimdi, büyüyen çalkantı ile birlikte, bu tarikatlar, gitgide daha açık ve daha direngen bir çalışım gösteriyorlardı. Bu tarikat, başında Nicolas Storch'un bulunduğu anabaptistler tarikatı idi. Anabaptistler, kıyamet günü ile bin yıllık krallığın yaklaştığını vaazediyorlardı; onların "keşifleri (visions), esrimeleri ve ermişlik”leri vardı. Az zamanda Zwickau Konseyi ile çatışmaya girdiler. Münzer, hiç bir zaman onlara tamamen katılmadan, ama onları gitgide kendi etkisi altına alarak, bunları savundu. Konsey, var gücüyle bunlara karşı çıktı; kentten ayrılmak zorunda kaldılar, — ve Münzer de onlarla birlikte. Bu iş, 1521 sonunda olmuştu.
Münzer Prag'a gitti, ve Huss hareketinden artakalanlar ile ilişki kurarak orada tutunmaya çalıştı, ama konuşmaları, onu Bohemya'dan kaçmak zorunda bırakmaktan başka bir sonuç vermedi. 1522'de, Thüringen'de Allstedt'e vaız atandı. Orada, tapınışı reformdan geçirmeye başladı. Luther'in, işi oraya vardırmayı göze almasından önce, Latince kullanılmasını tamamen kaldırdı, ve pazar ayinlerinde sadece İncilleri ve havarilerin mektuplarını değil, tüm Kutsal Kitabı okuttu. Aynı zamanda, bölgedeki propagandayı örgütledi. Halk, dört bucaktan ona koştu, ve az zamanda, Allstedt, tüm Thüringen'deki rahip düşmanı halk hareketinin merkezi durumuna geldi.
O sırada, Münzer, henüz her şeyden önce bir tanrıbilimci idi; saldırıları, henüz sadece rahiplere karşı yöneltilmişti. [sayfa 64] Ama, Luther'in daha o zamandan yapmaya başladığı gibi, gürültüsüz patırtısız tartışmalar ve barışçı evrim vaazetmiyordu. Luther'in eski zorlu vaazlarını sürdürüyor ve Saksonya prensleri ile halkı, Roma rahiplerine karşı silahlı savaşıma çağırıyordu.
"İsa: ben size barış değil, kılıç getirmeye geldim, demez mi? Ama siz, [Saksonya prensleri] bu kılıçla ne yapacaksınız? Eğer Tanrının iyi kulları olmak istiyorsanız, onu İncil yoluna çıkan kötüleri ortadan kaldırmak ve yok etmek için kullanınız. İsa, büyük bir ihtişamla şöyle buyurmuştur: Lakin üzerlerine kral olmamı istemeyen o düşmanlarımı buraya getirin, ve önümde boğun (İncil, Luka, 19, 27) ... Tanrının kudretinin, bu işi sizin kılıcınızın yardımı olmaksızın da yapacağı yolundaki o yavan saçmalıklarla bize karşı komayın; yoksa o kılıç kınında paslanabilir. Çünkü Tanrının esinine karşı gelen kimseleri, tıpkı Ezekiyas, Keyhus, Yesu, Daniel ve Elya'nın, Baal rahiplerini yok ettikleri gibi, acımadan yok etmek gerekir. Başka türlü, hıristiyan kilisesini kaynağına döndürmek olanaklı değildir. Hasat zamanı, Tanrı bağlarının kötü otlarını yolmak gerekir. Tanrı şöyle dedi (Musa, 5,7): "Puta tapanlara acımayacaksınız. Gazabıma uğramak istemiyorsanız, onların mezbahlarını yıkacak, kutsal resimlerini parçalayıp yakacaksınız!”
Ama, halk arasındaki devrimci kaynaşma günden güne arttığı halde, prenslere yapılan bu çağrılar hiç bir sonuç vermedi. Gitgide daha açık bir biçimde dile getirilen fikirleri her gün daha atılgan bir duruma gelen Münzer, o zaman burjuva reformdan kesinlikle ayrıldı ve bundan böyle siyasal bir ajitatör rolünü oynadı.
Tanrıbilimsel ve felsefi öğretisi, kısacası, sadece katolikliğin değil, ama hıristiyanlığın da tüm temel noktalarına saldırıyordu. Münzer, hıristiyan biçimler altında, modern spekülatif görüşlerle olağanüstü bir benzerlik gösteren, ve hatta, zaman zaman, tanrıtanımazcılığa yaklaşan bir kamutanrıcılık [sayfa 65] (panthéisme) öğretiyordu. Kutsal Kitabı, biricik ve yanılmaz esin (révélation) olarak reddediyordu. Gerçek yaşayan esin, diyordu Münzer, her zaman ve bütün halklarda varolmuş bulunan ve bugün de varolan akıl-esindir. Akla karşı Kutsal Kitabı çıkarmak demek, özü sözle öldürmek demektir. Çünkü, Kutsal Kitabın sözünü ettiği Kutsal-Ruh, bizim dışımızda yoktur. Kutsal-Ruh, aklın ta kendisidir. İman, aklın insanda ete kemiğe bürünmesinden başka bir şey değildir, ve bu nedenle, hıristiyan olmayanlar (payenler) de iman sahibi olabilirler. Bu iman, canlı duruma gelmiş bu akıl sayesinde, insan tanrısallaşıp kutsallaşır. Bu nedenle, cennet öbür dünyada olan bir şey değildir, onu kendi yaşamımızda aramak gerekir; ve iman sahiplerinin görevi de, bu cenneti, Tanrının bu krallığını, yeryüzünde kurmaktan başka bir şey değildir. Nasıl ki, öbür dünyada cennet yoksa, tıpkı öyle, cehennem ve sürekli cehennem azabı da yoktur. Aynı biçimde, insanların kötü içgüdü ve kötü isteklerinden başka bir şeytan yoktur. İsa, öbür insanlar gibi bir insan, bir yalvaç ve bir öğretmendi, ve havarilerle birlikte yediği son yemek de (la cène), ekmek ve şarabın, bu yemeğe mistik hiç bir şey katmaksızın yenilip içildikleri basit bir anma yemeği.
Münzer bu öğretiyi çoğu kez, yeni fesefenin belli bir süre gizlenmek zorunda kaldığı hıristiyan cümle kuruluşları altında saklayarak öğretiyordu. Ama iyiden iyiye hérétique (sapkın mezhepli) bir nitelik taşıyan düşünce, yazılarının her yanından fışkırır, ve Kutsal Kitap maskesini, bugünün birçok Hegel çömezinden çok daha az ciddiye aldığı görülür. Gene de, Münzer'i modern felsefeden üç yüzyıl ayırır.
Siyasal öğretisi tastamam bu devrimci dinsel görüşe denk düşüyor, ve tanrıbilimi çağın dinsel görüşlerini ne kadar aşıyorduysa, o da varolan toplumsal ve siyasal ilişkileri o kadar aşıyordu. Münzer'in tanrıbiliminin tanrıtanımazcılığa yaklaşması gibi, siyasal programı da komünizme yaklaşıyordu, ve bir tek modern komünist tarikat, daha devrimin [sayfa 66] öngününde bile, 16. yüzyılın "münzerci” tarikatlarının teorik cephaneliğinden daha zengin bir teorik cephaneliğe sahip bulunmuyordu. Çağın halktan kimselerinin istemlerinin bir sentezi olmaktan çok, bu halktan kimseler arasında tohum halinde bulunan proleter öğelerin kurtuluş koşullarının dahice bir öncelemesi olan bu program, Tanrı krallığının, yalvaçların bin yıllık krallığının, kilisenin kaynağına dönmesi, ve sözde ilkel, ama, gerçeklikte, yepyeni olan bu kilise ile çelişki durumunda bulunan tüm kurumların ortadan kaldırılması aracıyla, yeryüzünde hemen kurulmasını istiyordu. Münzer'e göre, Tanrı krallığı, orada artık hiç bir sınıf ayrılığı, hiç bir özel mülk, toplum üyelerine karşı çıkan hiç bir yabancı, özerkli devlet iktidarının bulunmadığı bir toplumdan başka bir şey değildi. Varolan tüm yetkeler, eğer devrime boyun eğmeyi ve ona katılmayı reddederlerse, ortadan kaldırılmalıydı; tüm çalışmalar ve tüm mallar ortaklaşa olmalı, ve en tam bir eşitlik hüküm sürmeliydi. Bu programı gerçekleştirmek için sadece tüm Almanya'da değil, ama hıristiyanlık dünyasının tümünde bir dernek kurulmalıydı. Prensler ve soylular, bu derneğe katılmaya çağrılacaklardı, eğer katılmayı reddederlerse, dernek, ilk fırsatta, elde silah, ya onları devirecek ya da öldürecekti.
Münzer, bu derneği örgütlemek için, hemen işe koyuldu. Vaızları daha da zorunlu bir devrimci niteliğe büründü. Artık sadece rahiplere saldırmakla yetinmeyerek, prenslere, soyluluğa, ayrıcalıklılara karşı da aynı atılganlıkla gürlüyordu. Varolan baskıyı en ateşli renklerle betimliyor, ve bunun karşısına, toplumsal ve cumhuriyetçi eşitliğin bin yıllık krallığı düşsel tablosunu çıkarıyordu. Aynı zamanda, birbiri ardından devrimci yergi yazıları yayımlıyor, ve kendisi, derneği Allstedt ve yörelerinde örgütlerken, dört bir yana özel görevliler gönderiyordu.
Bu propagandanın ilk sonucu, Allstedt yakınlarında, Mellerbach'taki Bakire Meryem kilisesinin: "Ama onlara şöyle [sayfa 67] yapacaksınız: mezbahlarını yıkacaksınız, ve dikili taşlarını parçalayacaksınız, ve onların Aşerlerini balta ile keseceksiniz, ve onların oyma putlarını ateşte yakacaksınız. Çünkü sen Allahın RABBE mukaddes bir kavmisin (Tesniye, 7, 5)” buyruğuna göre yıkılması oldu. Saksonya prensleri, ayaklanmayı yatıştırmak için, Allstedt'e geldiler ve Münzer'i şatolarına çağırdılar. Gitti, ve orada onlara, Luther'in, Münzer'in ona verdiği adla "yumuşak Vittenberg eti”nin ağzından o zamana kadar benzerini hiç duymadıkları bir vaız verdi. İncile dayanarak, dinsiz hükümdarları, özellikle İncile bir sapkınlık olarak bakan rahip ve keşişleri öldürmek gerektiğini söyledi. Çünkü dinsizlerin hiç bir yaşama hakları yoktur, ve ancak seçilmişlerin kayrası ile yaşarlar. Eğer prensler dinsizleri ortadan kaldırmayı reddederlerse, Tanrı onlardan kılıcı geri alacaktır, çünkü kılıcın kudreti topluluğa aittir. Tefeciliğin, hırsızlığın ve eşkıyalığın batağı, tüm canlı varlıkları: sudaki balıkları, gökteki kuşları, toprak üzerindeki bitkileri kendi mülkleri yapan prensler ve beylerdir. Sonra da, yoksullara: çalmayacaksın! buyruğunu vaazederler, ama kendileri, ellerine düşen her şeyi kapar, köylü ve zanatçının iliğini sömürürler; ama bir yoksul, neye olursa olsun, karşı çıkar çıkmaz, asılır, ve bütün bunlara, doktor " Lügner” [27] Amin! der.
"Yoksulların kendilerine düşman kesilmelerinden sorumlu olanlar, beylerin kendileridir. Eğer ayaklanma nedenini ortadan kaldırmayı reddederlerse, ayaklanmanın kendisini ortadan kaldırmayı nasıl isterler? Ah! benim aziz beylerim, Tanrı demir bir çubukla eski kapların arasına ne de güzel vuracak! Eğer bana, bu nedenle, asi olduğumu söylüyorsanız, ne yapalım, öyle olsun, ben bir asiyim! " (Bkz: Zimmermann, Köylüler Savaşı, c. II, s. 75.)
Münzer vaazını bastırdı. Bu yüzden, Allstedt'lı basımcısı, Saksonya dükası Jean tarafından, ülkeden ayrılmaya zorlandı; Münzer'in kendisine gelince, yazıları bundan böyle [sayfa 68] zorunlu olarak Weimar hükümetinin sansüründen geçeceklerdi. Ama o, bu buyruğa hiç bir önem vermedi. Bundan hemen sonra, imparatorluk kenti Mulhausen'de, son derece sert bir bildiri bastırdı. Bu bildiride halkın, "Tanrıyı boyalı bir kukla durumuna getirmek için ona yeterince söven kodamanlarımızın kimler olduğunu herkesin anlayabilmesi için, gözünü adamakıllı açma”sını istiyor, ve bildiriyi şu sözlerle bitiriyordu: "Bütün dünya büyük bir sarsıntıya hazır olmalı. Öyle bir sarsıntı olacak ki, dinsizler devrilecek ve yoksullar yükseleceklerdir.” "Çekiçli Thomas Münzer” adlı bildirisinin en sonunda şöyle yazıyordu:
"Dinle, söküp atasın, paramparça edesin, kırıp geçiresin diye, yapasın ve dikesin diye, kendi sözlerimi senin ağzına koydum. Krallar, prensler, rahipler ile halk arasında demirden bir duvar çekildi. Dövüşsünler! Güçlü dinsiz zorbaların yıkımı için, zafer kesindir.”
Münzer'in, Luther partisinden kopması, çoktanberi olup bitmiş bir işti. Luther, Münzer'in kendisine danışmadan, kendi başına yapmış bulunduğu bazı tapınma reformlarını kabul etmek zorunda kalmıştı. Münzer'in çalışımına, çok ileri giden daha enerjik bir devrimci parti karşısındaki ılıman reformcunun kuşkulu güvensizliği ile bakıyordu. Daha 1524 ilkyazında, Münzer, Mélanchton'a, o evde oturmasını seven darkafalı adam örneğine, onun da, Luther'in de, hareketten bir şey anlamadıklarını, hareketi, Kutsal Kitabın lafzına olan inanç içinde boğmaya çalıştıklarını yazmıştı. Tüm öğretileri çürüktü.
"Aziz kardeşler, bekleme ve duraksama yeter. Zamanı geldi. Yaz kapılarımıza vuruyor. Dinsizlerle dostluğunuzu kesin, onlar Tanrıkelamının, tüm gücü ile etkili olmasını engelliyorlar. Prenslerinizi pohpohlamayın, yoksa onlarla birlikte kendinizi de yıkıma mahküm edersiniz. Tatlı bilginler, bana kızmayın, başka türlü konuşmak elimden gelmiyor.”
Luther, Münzer'i, birçok kez sözlü tartışmaya zorladı, [sayfa 69] ama, ne zaman olursa olsun, halk önünde savaşım vermeye hazır olan Münzer, kendini, Wittenberg Üniversitesinin yan tutan dinleyicileri önündeki dinbilimsel bir tartışmaya kaptırmak için en küçük bir istek duymuyordu. "Kutsal-Ruha sadece Üniversite önünde tanıklık etmek” istemiyordu. Eğer Luther içten olsaydı, savaşım basında özgürce devam edebilsin diye, Münzer'in basımcılarına karşı hileli davaları durdurmak, ve yazıları üzerine çöken sansüre son vermek için, sahip bulunduğu etkiyi kullanmaktan başka bir şey yapmazdı.
Bu kez, Münzer'in, yukarda sözünü etmiş bulunduğumuz devrimci yergisinin yayımlanmasından sonra, Luther onu açıkça suçladı. Asi Zihniyete Karşı Saksonya Prenslerine Mektup'unda, Münzer'in, şeytanın bir aleti olduğunu ilan etti, ve ayaklanma kışkırtıcıları kendi kötü öğretilerini yaymakla yetinmediklerine, ama yetkelere karşı ayaklanma ve silahlı dirence çağırdıklarına göre, prenslerden, işe karışıp bu kışkırtıcıları ülkeden kovmalarını istedi.
Münzer, 1 Ağustos günü, prensler önünde ayaklanma suçlamasını yanıtlamak için Weimer şatosuna çağrıldı. Aleyhinde son derece suçlandırıcı bazı olaylar vardı. Gizli derneği bulunmuş, madencilerin ve köylülerin derneklerindeki çalışımı meydana çıkarılmıştı. Onu ülkeden kovmakla tehdit ettiler. Allstedt'e döner dönmez, Saksonya dükası Georges'un, onun kendisine teslim edilmesini istediğini öğrendi. Kendi eliyle yazdığı dernek mektupları, içinde Georges'un uyruklarını, İncil düşmanlarına karşı silahlı dirence çağırdığı mektuplar, ele geçirilmişti. Eğer kentten zamanında ayrılmasaydı, Konsey onu teslim ederdi.
Bu arada, halk yığınları ve köylüler arasındaki artan kaynaşma, Münzer'in bu iş için anabaptistler içinde çok değerli yardımcılar bulduğu propagandasını büyük ölçüde kolaylaştırmıştı. Belirli dogmaları olmayan, törelerinde çileci, yorulmak bilmez, bağnaz; ajitasyonu gözünü kırpmaksızın yürüten, sadece tüm egemen sınıflara ortak düşmanlık ile ikinci [sayfa 70] vaftiz ortak simgesinin bir araya getirdiği bu müritler topluluğu, gitgide Münzer çevresinde toplanmıştı. Kovuşturmalar yüzünden belirli bir yerde oturmayan anabaptistler, bütün Almanya'yı dolaşıyor, ve Münzer'in, kendilerine gereksinme ve özlemlerinin bilincini vermiş bulunan yeni öğretisini her yerde yayıyorlardı. Aralarından çoğu işkenceye uğradı, odunlar üzerinde yakıldı, türlü şekilde öldürüldü, ama cesaret ve dayanıklılıkları sarsılmadı, ve çalışımlarının başarısı, halkın artan kaynaşması nedeniyle, görülmemiş bir başarı oldu. Thüringen'den kaçtığı anda, Münzer'in, alanı her yerde hazır bulmasını, işte bu durum açıklar. Münzer, bundan böyle, canının istediği yere gidebilirdi.
İlkin gittiği Nuremberg yakınlarında, daha bir ay kadar önce, bir köylü ayaklanması, tohum halinde iken bastırılmış bulunuyordu. Münzer burada gizli ajitasyon yaptı. Az sonra, onun, Kutsal Kitabın zorunlu olmayan niteliği ve kutsallaştırma eylemlerinin hükümsüzlüğü üzerindeki en cüretkâr tanrıbilimsel düşüncelerini savunan, ve İsa'nın bir insandan başka bir şey olmadığını söyleyen, cismani iktidarı dine aykırı ilan eden adamlar çıktı ortaya. "Bu işte şeytanın, Allstedt iblisinin marifeti belli oluyor!” diye haykırdı Luther. Münzer, Luther'e yanıtını Nuremberg'de bastırdı. Onu doğrudan doğruya, prenslere dalkavukluk etmek ve, duraksamaları ile, aslında, gerici partiyi desteklemekle suçluyordu. "Ama, diye ekliyordu, halk gene de kurtulacak ve, işte o zaman da, doktor Luther kapana yakalanmış bir tilki gibi olacak.” Konseyin buyruğu ile, bu yazıya elkondu, ve Münzer de Nuremberg'den ayrılmak zorunda kaldı.
Suab'dan geçen Münzer, Alses'a, sonra İsviçre'ye uğradı ve, büyük ölçüde kendi anabaptist görevlileri tarafından çabuklaştırılan ayaklanmanın daha aylarca önce patlak vermiş bulunduğu Karaorman'ın güneyine döndü. Münzer'in bu propaganda gezisi, halkçı partinin örgütlenmesine, istemlerinin açıkça saptanmasına ve son olarak da Nisan 1525 genel [sayfa 71] ayaklanmasına büyük bir katkıda bulundu. Münzer'in, bir yandan, kendisine o çağda anlaşılabilecek tek dil olan dinsel yalvaçlık dili ile yöneldiği halk için ve, öte yandan, kendileri ile gerçek erekleri konusunda açıkça konuşabildiği öğretililer (initiés) için iki ayrı çalışımı, kendini burada açıkça gösterir. Nasıl, daha önce Thüringen'de, sadece halktan değil, ama aşağı din adamları sınıfı içinden de çıkmış bulunan en gözüpeklerinden bir grup adamı çevresinde toplamış ve onların gizli derneğinin başına geçmiş ise, Karaorman'da da, Güney-Batı Almanya'nın tüm devrimci hareketinin merkezi oldu. Frankonya ve Suab aracıyla, Alsas'a ve İsviçre sınırına kadar, Saksonya ile Thüringen arasında bağ kurdu, ve Waldshut'ta Hubmayer, Zürih'te Conrad Giebel, Griessen'de Franz Rabmann, Memmingen'de Schappeler, Leipheim'da Jacob Wehe, Stutgart'ta doktor Mantel gibi, çoğu devrimci din adamı olan kimseleri, çömezleri ve Güney Almanya ajitatörler derneği önderleri arasında topladı. Kendisi ise, genellikle, Schaffhouse kantonu sınırındaki Griessen'de eğleşiyor, buradan, Hegan, Klettgau, vb. gibi yerlere devrimci uğraş gezilerine çıkıyordu. Tedirgin prens ve beylerin, halkın bu yeni mezhep sapkınlığına karşı her yerde giriştikleri kanlı kovuşturmalar, ayaklanma ruhunun alevlenmesi ve derneğin güçlenmesine adamakıllı katkıda bulundu. Böylece, Münzer, Güney Almanya'da, beş ay kadar bir süre boyunca, ajitasyon yaptı. Ayaklanma patlamadan bir süre önce, ayaklaklanmayı yönetmek istediği, ve daha sonra, onu gene orada göreceğimiz Thüringen'e döndü.
İki parti önderinin nitelik ve davranışının, partilerinin davranışını tastamam ne ölçüde yansıttığını; Luther'in kararsızlığının, hareketin ciddileşmesi karşısındaki korkusunun, prensler karşısındaki gevşek köle ruhunun, burjuvazinin duraksamalı, ikircil siyasasına tastamam nasıl uygun düştüğünü; ve Münzer'in devrimci erke ve sarsılmazlığının, nasıl halk takımı ve köylülerin en ileri bölüntüsünün iktidar ve [sayfa 72] sarsılmazlığı olduğunu göreceğiz. Tek ayrım şu idi ki, Luther, kendi sınıfının çoğunluğunun görüş ve özlemlerini dile getirmekle yetinir, ve böylece ucuz bir sevgi kazanırken, Münzer, tersine, köylüler ve halktan kimselerin düşünce ve ivedi istemlerini çok aşıyordu. Zaten devrimci öğelerin seçkin topluluğu ile, onun düşüncelerini paylaştığı ve onun erkesine sahip olduğu ölçüde, ayaklananlar yığını içinde ancak küçük bir azınlığı temsil eden bir parti oluşturdu. [sayfa 73]
ÜÇ
Huss hareketinin bastırılmasından elli yıl kadar sonra, köylüler arasında filizlenen devrimci anlayışın ilk belirtileri kendini gösterdi.
İlk köylü ayaklanması, 1476'da, hüscüler (hussites) savaşının, "kötü hükümetlerin çok sayıda vergilerin, haraçların, anlaşmazlıkların, düşmanlıkların, savaş, yangın, ölüm, hapis, vb.”nin daha önce yoksul düşürdükleri ve rahipler ile soyluların utanıp sıkılmadan, durup dinlenmeksizin soyup soğana çevirdikleri bölge olan Vurzbourg piskoposluğunda patlak verdi. Dümbelekçi Jean ve Kavalcı Jean adlarıyla da anılan Niklashausen'li Hans Boeheim adlı genç bir çoban ve müzikçi. Tauber vadisinde, birdenbire yalvaç olarak sahneye çıktı. [sayfa 74] Anlattığına göre, Bakire Meryem kendisine görünmüş, ve ona dümbeleğini yakmasını, kendini dans ve öbür suç sayılacak eğlencelere vermekten vazgeçmesini, ve halkı tövbe ve istiğfara çağırmasını buyurmuştu. Herkes, yanıltılarını bağışlatmak için, günahlarından ve bu dünyanın boşluklarından vazgeçmeli, her türlü süs ve bezeği bir yana bırakmalı, ve Niklashausen'e, Meryem Anaya haç ziyaretine gelmeliydi.
Ortaçağın dinsel renkli tüm ayaklanmalarında olduğu gibi, modern zamanlarda, her proleter hareketin başlangıcında da rasladığımız o çileciliği (ascétisme), burada, hareketin ilk habercisinde, bir kez daha görüyoruz. Çileci törelerin bu sıkılığı, varlığın tüm zevk ve eğlencelerinden bu vazgeçme gerekirliği, bir yandan, egemen sınıflar karşısında, İspartalı eşitliği ilkesini saptar, ve öte yandan da, toplumun aşağı katmanının, kendisi olmadıkça hiç bir zaman harekete geçmeyeceği zorunlu bir geçiş evresini oluşturur. Bu katman, devrimci erkesini geliştirmek, toplumun bütün öbür öğeleri karşısındaki karşıt konumunun açık bir bilincine varmak, kendi kendini sınıf olarak bir noktada toplamak için, işe, onu kurulu toplumsal düzen ile uzlaştırabilecek her şeyi itelemek, ezik yaşamını onun için hâlâ katlanılabilir kılan ve hatta en sert ezginin bile elinden alamadığı seyrek eğlencelerden vazgeçmek ile başlamak zorundadır. Bu halk ve proleter çileciliği, bağnaz biçimi ile olduğu kadar içeriği ile de, lüterci burjuva ahlakı ile İngiliz pürütenlerinin ("bağımsızlar” ile daha ileri tarikatlara karşıt olarak) vaazettikleri ve tüm gizemi burjuva tasarruf umudunda yatan biçimiyle, burjuva çileciliğinden adamakıllı ayrılır. Ayrıca, bir yandan, modern üretim güçlerinin gelişmesi, İspartalı eşitliğini gereksiz bir duruma getirecek bir biçimde, kullanım nesnelerini sonsuz derecede çoğalttıkça ve çoğalttığı ölçüde ve, öte yandan, proletaryanın toplumsal durumu, dolayısıyla proletaryanın kendisi, gitgide daha devrimci bir duruma geldikçe ve geldiği ölçüde, bu halkçı ve proleter çileciliğin de devrimci niteliğini [sayfa 75] yitireceği kendiliğinden anlaşılır. O andan itibaren, bu çilecilik, yavaş yavaş, yığınlar içinde görünmez olur ve, ya doğrudan doğruya pintiliği, ya da pratikte gene küçük-burjuva ve darkafalı zanaatçıların bir cimriliğine varan kibirli bir erdem şövalyeliği içinde, bu çilecilikte ayak direyen tarikatlar arasında yiter gider. Proleterler yığınına vazgeçmeyi vaazetmek, artık vazgeçebilecekleri hemen hiç bir şeyleri kalmadığı ölçüde, gereksizdir.
Kavalcı Jean'ın tövbe ve istiğfar vaazları çok büyük bir başarı kazandı. Tüm ayaklanma yalvaçları ona öykündüler ve, gerçekte, bu dağınık, oraya buraya savrulmuş, en körükörüne boyun eğme içinde büyümüş köylü yığınını, sadece ve sadece, güçlü bir çaba, alışılmış yaşama biçiminden sert bir vazgeçme, harekete getirebilirdi. Niklashausen hacları başladı ve hızla büyük bir genişlik kazandı; ve halk oraya yığın halinde ne kadar üşüşürse, genç asi de tasarılarını o kadar açık bir biçimde ortaya koyuyordu. Dediğine göre, Niklashausen Bakiresi, ona, bundan böyle artık ne imparator, ne prens, ne papa, ne de öbür tinsel ya da cismani yetkelerin olacağını haber vermişti. İnsanlar bundan böyle kardeş olacaklardı. Ekmeklerini ellerinin emeği sayesinde kazanacaklar, ve kimsenin, komşusundan çok varlığı olmayacaktı. Tüm efendi hakları, yükümlülükler, angaryalar, gümrükler, vergiler ve öbür harç ve borçlar sonsuz olarak kaldırılacak, ve korular, ırmaklar ve çayırlıklar her yerde özgür olacaktı.
Halk, yeni İncili coşkunlukla karşıladı. "Meryem-Ana'mızın habercisi” olan yalvacın ünü, hızla uzaklara yayıldı. Odenwald, Main, Kocher ve Jagst'dan, hatta Bavyera, Suab ve Ren'den bile, ona akın akın hacılar geldi. Yaptığı mucizeler anlatılıyor, önünde diz çökülüyor ve bir evliya gibi tapınılıyordu. Kalpağından, sanki kutsal eşya ya da muskaymış gibi, tüyler kopartılıyordu. Rahipler boş yere ona karşı çıktılar, ve vizyonlarını boş yere iblisçe hayaller, ve mucizelerini boş yere şeytanca aldatmalar olarak betimlediler. İnananlar [sayfa 76] yığını hızla artıyordu. Devrimci tarikat oluşmaya başladı. Asi çobanın pazar vaazları, Niklashausen'e 40.000 kişiden büyük topluluklar topladı.
Kavalcı Jean, yığınların karşısında, aylarca vaaz verdi. Ama vaazlarla yetinme niyetinde değildi. Niklashausen bölge papazı ve yeni öğretiye katılmış bulunan, ve tasarlanan ayaklanmanın askeri önderleri olacak olan iki şövalye, Thunfeld'li Kunz ve oğlu ile gizli ilişkilerde bulunuyordu. Sonunda, Saint-Kilian'dan önceki pazar günü, erki ona yeterince güçlü göründüğünden, hareket işaretini verdi. Vaazını bitirirken, şöyle dedi:
"Ve şimdi, evinize dönün ve Tanrının çok kutsal Annesinin size bildirdiği şeyi iyice düşünün: Gelecek cumartesi, kadınları, çocukları ve yaşlıları evde bırakın, ama siz, erkekler, Saint Marguerite günü, yani gelecek cumartesi, Niklashausen'e gelin, ve kaç kişi olursa olsun, kardeşlerinizi ve dostlarınızı da birlikte getirin. Ne var ki hacı değneklerinizle değil, ama silahlarla, bir elinizde mum, öbüründe kılıç, mızrak ya da teberle gelin. Ve kutsal Bakire, ne yapmanızı istediğini size söyleyecektir.”
Bununla birlikte, köylülerin yığınlarla gelmesinden önce, piskoposun süvarileri, isyan yalvacını geceleyin kaçırmış ve Wurzbourg şatosuna kapatmış bulunuyorlardı. Saptanan günde, 34.000 kadar köylü bir araya geldi, ama bu kaçırma haberi onları yıktı. En büyük bölümü dağıldı. Öğretililer bunların 16.000 kadarını bir araya getirdiler ve Thunfeld'li Kunz ile oğlu Michel'in yönetimi altında, onlarla birlikte şatonun önüne geldiler. Piskopos, vaad üstüne vaadde bulunarak, onları geri çekilmeye razı etti; ama dağılmaya daha yeni başlamışlardı ki, piskoposun süvarileri tarafından kahpece saldırıya uğradılar, ve orada bazıları tutsak edildi. İkisinin kafası kesildi, kavalcı Jean da yakıldı. Thunfeld'li Kunz kaçmak zorunda kaldı, ve ancak mallarının tümünü piskoposluğa bağışlayarak ülkeye dönme iznini elde edebildi. [sayfa 77] Niklashausen hacları daha bir zaman sürdü, ama sonunda onlar da yasaklandı.
Bu ilk girişimden sonra, Almanya hayli uzun zaman dingin kaldı. Yeni köylü ayaklanma ve kargaşalıkları, ancak 1490-1500 yılları sonunda başladı.
Ancak Saksonya dükası Albert tarafından, Heemskerk savaşında bastırılan 1491-92 Hollanda köylü ayaklanması üzerinde de, aynı yıl içinde, Yukarı-Suab'da, Kempten manastırı köylüleri arasında patlak veren ayaklanma üzerinde de, Frise köylülerinin, Syaard Aylva'nin yönetimi altında, 1497'de, gene Saksonyalı Albert tarafından bastırılan ayaklanması üzerinde de, uzun boylu durmayacağız. Bu ayaklanmalar, ya gerçek Köylüler Savaşının savaş alanından uzakta patlak verdiler, ya da onları feodalizm boyunduruğuna sokma girişimlerine karşı yalınç özgür köylü savaşımlarından başka bir şey olmadılar. Hemen Köylüler Savaşını hazırlayan iki büyük kargaşalığa, Bundschuh ve "Yoksul Konrad” kargaşalıklarına geçeceğiz.
Hollanda'da köylü ayaklanmasını doğurmuş bulunan aynı kıtlık, 1493'te, Alsas'ta, köylüler ve halktan kimselerin, salt burjuva muhalefet öğelerinin de katıldıkları, ve hatta, küçük soyluluğun bir bölüğünün kendisine karşı az çok yakınlık gösterdiği, gizli bir derneğinin kurulması sonucunu verdi. Derneğin çalışım alanı, Sblestat, Soultz, Dombach, Rosheim, Scherwiller, vb. bölgesi idi. Gizli dernek üyeleri (conjurés), tefecilikleri ile, Alsas köylülerinin, bugün de olduğu gibi, o çağda da sıkıp suyunu çıkaran Yahudilerin yağmalanıp öldürülmelerini istiyorlardı; bütün borçların silineceği bir jübile yılının kabulünü[28] ; gümrük vergilerinin, içkilerden alınan dolaylı vergilerin ve öbür mali yükümlülüklerin, kilise tüze örgütleri ve Rottweil imparatorluk mahkemesinin[29] kaldırılmasını; vergilerin oylanması hakkını; rahiplerin gelirinin 50-60 florinlik bir ödentiye indirilmesini; kulağa alçak sesle yapılan itirafın kaldırılması ve her topluluk için kendi öz yargı kurullarını [sayfa 78] seçme hakkını istiyorlardı. Gizli dernek üyelerinin planı, yeterince güçlenir güçlenmez, bir baskınla Sélestat kalesini ele geçirmek, kentin ve manastırların kasalarına elkoymak, ve buradan tüm Alsas'ı ayaklandırmaktı. Derneğin, ayaklanma sırasında açılacak olan bayrağı, uzun kayışları ile birlikte, bundan böyle, bundan sonraki yirmi yıl boyunca tüm köylü ayaklanmalarına adını veren (Bundschuh) bir köylü çarığı taşıyordu.
Gizli dernek üyeleri, toplantılarını hep geceleyin ıssız Hungerberg tepesinde yapma alışkanlığındaydılar. Derneğe giriş, en gizemli törenler ve hainlere karşı en sert ceza tehditleri ile oluyordu. Gene de, bu iş, 1493 yılı kutsal haftası içinde, tam da Sélestat baskınından bir gün önce ortaya çıkarıldı. Yetkeler hemen işe elkoydular. Üyelerden çoğu yakalandı ve işkenceye uğratıldı. Kimileri ya parçalandı ya da kafası kesildi, öbürlerinin de elleri ya da parmakları koparıldı ve ülkeden kovuldu. Birçoğu da İsviçre'ye kaçtı.
Ama bu ilk yıkım, Bundschuh'u yok etmedi. Tersine, dernek varlığını gizli olarak sürdürmeye devam etti, ve İsviçre ve Güney Almanya içlerine dağılmış birçok kaçak, her yerde, aynı baskı ile birlikte, aynı ayaklanma eğinimi ile karşılaştığından, derneği bugünkü tüm Baden topraklarına yayan bir özel görevli durumuna geldi. Güney Almanya köylülerinin, 1493'ten itibaren, gizli gizli elbirliği etmekte, dağınık durumlarından doğan ve geniş bir merkezleştirilmiş örgüt kurulması karşısına çıkan tüm güçlüklerin üstesinden gelmekte ve, birçok dağılma, bozgun, ve önderlerinin öldürülmesinden sonra, genel ayaklanma gününe kadar, gizli örgütlenme bağlarını her kez yeni baştan kurmakta gösterdikleri direngenlik ve sabıra hayran olmamak olanaksızdır.
1502'de, o zaman Bruchsal bölgesini de içine alan Spire piskoposluğunda, köylüler arasında gizli bir hareketin belirtileri kendini gösterdi. Bundschuh, burada gerçekten büyük bir başarı ile, yeniden örgütlenmişti. Merkezi, Bruchsal [sayfa 79] ile Weingarten arasında, Untergrombach'da bulunan, kolları, Ren'den inerek, Main'a, ve Baden margravlığına (prensliğine) kadar yayılan örgütün 7.000 kadar üyesi vardı. Programında şu ilkeler bulunuyordu: Prenslere, beylere ve rahiplere tanınmış efendi haklarının, öşürlerin, vergi ve gümrük resimlerinin ödenmesinin reddi; serfliğin kaldırılması; manastırlar ve öbür kilise mallarının zoralımı ve bunların halktan kişiler arasında bölüşümü; imparatordan başka efendinin olmaması.
Köylüler arasında, papazlar sınıfı mallarının halk yararına laikleştirilmesi (sécularisation) istemi ile bir ve bölünmez Alman krallığı istemini; bu andan itibaren, Thomas Münzer, kilise mallarının bölüşümü yerine, onların topluluk yararına zoralımını, ve birleşik Alman İmparatorluğu yerine de bir ve bölünmez Cumhuriyet'i geçirene kadar, köylülerin ve halktan kişilerin en ileri bölüntüsü içinde düzenli olarak kendini sık sık gösteren bu iki istemi, burada ilk kez olarak görüyoruz.
Yeni Bundschuh'un da, eskisi gibi, gizli toplantı yeri, kesin ağız sıkılığı yemini, kabul töreni ve üzerinde "Sadece Tanrı adaleti!” yazılı bayrağı vardı. Eylem planı, Alsas Bundschuh'unun eylem planının aşağı yukarı tıpkısı idi: nüfusunun çoğu dernek üyesi bulunan Bruchsal, bir baskınla ele geçirilecek, orada, daha sonra gezici birleşme merkezi olarak çevredeki prensliklere gönderilecek bir ordu kurulacaktı.
Plan, dernek üyelerinden birinin günah çıkardığı bir kilise adamı tarafından ele verildi. Hükümetler hemen tedbirler aldılar. Örgütün nerelere dalbudak saldığı, Alsas devletleri ile Suab Birliğinin kapıldığı panikten anlaşılabilir. Askeri birlikler toplandı, ve yığınsal tutuklamalar yapıldı. Köylülerin bu görülmemiş girişimini cezalandırmak için, "son şövalye” İmparator Maximilien, kandökücü buyruklar yayınladı. Şurada burada, sokak toplantıları ve silahlı direnç [sayfa 80] görüldü, ama dağınık köylü çeteleri uzun zaman dayanamadı. Dernekçilerin bir bölümü idam edildi, büyük bir bölümü kaçtı, ama gizem o kadar iyi korundu ki, çoğu, hatta önderler bile, ya kendi yerleşme yerlerinde, ya da komşu bölgelerde, rahat rahat oturabildiler.
Bu yeni bozgundan sonra, sınıflar savaşımında, uzun bir duralama oldu. Ama çalışma, gizli gizli devam etti. Suab'da daha 16. yüzyılın ilk yıllarında, "Yoksul Konrad" adında Bundschuh'un dört bir yana dağılmış üyeleri ile açıkça ilişki durumunda bulunan yeni bir dernek kuruldu. Karaorman'da, Bundschuh, on yıl sonra, gözüpek bir köylü önder, hareketin çeşitli koşullarını bir tek büyük gizli örgüt biçiminde yeniden bir araya getirmeyi başarana kadar, birkaç küçük yalıtık çevrede varlığını sürdürmeye devam etti. İki gizli örgüt, İsviçre, Macar ve Sloven köylülerinin bir dizi önemli ayaklanmalar yaptıkları o hareketli 1513-1515 yılları içinde, biri hemen, öbürü arkasından, gün ışığına çıktılar.
Yukarı Ren bölgesindeki Bundschuh'un yeniden-örgütleyicisi, 1502 gizli hareketinin kaçaklarından biri, eski bir asker ve her bakımdan dikkate değer bir adam olan Untergrombach'lı Joss Fritz idi. Kaçışından sonra, Konstans gölü ile Karaorman arasındaki çeşitli yerlerde eğleşmiş, sonunda da, Brisgau Fribourg'u yakınlarındaki Lehen'e yerleşmiş, v