Karl Marx'ın Capital, A Critical Analysis of Capitalist Productuon, Volume III, (Progress Publishers, Moscow 1974) adlı yapıtını İngilizcesinden Alaattin Bilgi dilimize çevirmiş, ve kitap, Kapital, Ekonomi Politiğin Eleştirisi, Üçüncü Cilt, adı ile, Sol Yayınları tarafından Şubat 1990 (Birinci baskı: Ağustos 1978) tarihinde yayınlanmıştır.

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyay@kurtuluscephesi.org
İKİNCİ KISIM
KÂRIN ORTALAMA KÂRA DÖNÜŞMESİ

SEKİZİNCİ BÖLÜM
FARKLI ÜRETİM KOLLARINDA
FARKLI SERMAYE BİLEŞİMLERİ VE KÂR ORANLARINDA
BUNDAN İLERİ GELEN FARKLILIKLAR



      BUNDAN önceki kısımda, diğer şeyler yanında, artı-değer oranı aynı kaldığı halde kâr oranının değişebileceğini -yükselebileceğini ya da düşebileceğini- göstermiştik. Bu bölümde, emeğin sömürülme yoğunluğunun ve dolayısıyla artı-değer oranı ile işgünü uzunluğunun, belli bir ülkenin toplumsal emeğinin bölündüğü bütün üretim alanlarında aynı olduğunu varsayıyoruz. Adam Smith[
1*] çeşitli üretim alanlarında emeğin sömürülmesindeki sayısız farklılıkların, her türden mevcut telafilerle, ya da yerleşmiş önyargılara dayanılarak telafi kabul edilen yollarla birbirlerini dengelediklerini, bu nedenle de bunların sırf geçici ve yokolup giden ayrımlar olduklarını ve genel ilişkiler konusundaki bir incelemede önemleri bulunmadığını ayrıntıları ile göstermiş bulunmaktadır. Diğer farklılıklar, örneğin ücret ölçeğindeki farklılıklar, geniş ölçüde, Birinci Cildin başlangıcında (s. 19)[2*] sözü edilen basit ve karmaşık emek arasındaki farka dayanır, ve bunlar, farklı üretim alanlarında çalışan emekçilere son derece eşit olmayan paylar sağlamalarına karşın, bu üretim alanlarındaki sömürünün yoğunluğu ile ilişkileri yoktur. Örneğin, bir kuyumcu işçisi eğer bir gündelikçi işçiden daha iyi ücret alıyorsa, onun (sayfa 129) artı-emeği de, ötekinin artı-emeğinden aynı oranda daha fazla artı-değer üretmektedir. Ve, ücretler ile işgünlerinin ve dolayısıyla, farklı üretim alanları ve hatta aynı üretim alanındaki çeşitli sermaye yatırımları arasında artı-değer oranlarının eşitlenmesi, her türlü yerel engellerle frenlenmekle birlikte, kapitalist üretimin ilerlemesi ve bütün ekonomik koşulların bu üretim tarzının egemenliği altına girmesiyle gene de gitgide daha fazla ölçüde gerçekleşmektedir. Bu gibi sürtüşmelerin incelenmesi, ücretler üzerinde özel bir çalışma için önemli olmakla birlikte, kapitalist üretimin genel bir incelenmesinde, gelip geçici olduğu ve konuyla yakından ilgili olmadığı için bir yana bırakılabilir. Bu tür genel bir incelemede, çoğu kez, fiili koşulların kendi kavramları ile çakışma halinde olduğu ya da aynı şey demek olan, fiili koşulların, ancak kendi genel durumlarının tipik halleri olmaları ölçüsünde temsil edildikleri varsayılır.
      Farklı ülkelerde artı-değer oranlarının farklı oluşu ve dolayısıyla emeğin sömürülme derecesindeki ulusal farklılıklar, bizim bu incelememizin konusu dışında kalır. Bizim bu kısmında göstermek istediğimiz şey, yalnızca, belli bir ülkede, genel bir kâr oranının nasıl biçimlendiğidir. Ancak, açıktır ki, çeşitli ulusal kâr oranlarının bir karşılaştırılması yalnızca, daha önce incelenmiş olanlar ile burada incelenecek olanların bir karşılaştırılmasını gerektirir. Önce, ulusal artı-değer oranlarındaki farkların incelenmesi ve sonra da bu belli oranlara dayanılarak, ulusal kâr oranlarındaki farklılıklar üzerinde bir karşılaştırma yapılması yerinde olur. Bu farklılıklar, ulusal artı-değer oranlarındaki farklılıklardan ileri gelmedikleri sürece, bunların, bu bölümdeki incelemede olduğu gibi, evrensel olarak aynı, yani değişmez olduklarının varsayılmış olması gerekir.
      Bundan önceki bölümde gösterdiğimiz gibi, artı-değer oranının değişmediği varsayıldığında, belli bir sermayenin sağladığı kâr oranı, değişmeyen sermayenin bir ya da öteki kısmının değerini yükselten ya da düşüren durumların sonucu olarak yükselebilir ya da düşebilir ve böylece, sermayenin değişen ve değişmeyen kısımları arasındaki oranı etkiler. Ayrıca biz, bireysel bir sermayenin devir zamanının uzama ya da kısalmasının, kâr oranını da aynı şekilde etkileyebileceğini de gördük. Kâr kitlesi, artı-değer kitlesi ile ve artı-değerin kendisi ile özdeş olduğuna göre, kâr kitlesinin -kâr oranından farklı olarak- sözü edilen değer dalgalanmalarından etkilenmediğini de görmüştük. Bu dalgalanmalar ancak, belli bir artı-değerin ve dolayısıyla belli büyüklükte bir kârın kendilerini ifade ettikleri oranı değiştirirler; başka bir deyişle bunlar, yalnız, kârın nispi büyüklüğünü, yani yatırılan sermayenin büyüklüğüne kıyasla büyüklüğünü değiştirirler. Sermaye, bu gibi değer dalgalanmaları sonucu bağlandığına ya da serbest kaldığına göre, yalnız kâr oranının değil, kârın kendisinin de bu dolaylı yoldan etkilenmesi söz konusudur. Ne var ki bu, yalnız zaten yatırılmış bulunan sermaye için geçerli olup, yeni yatırımlara uygulanmıyordu. Ayrıca, kârdaki artış ya da düşme, daima,aynı (sayfa 130) sermayenin bu gibi dalgalanmalar sonucu, daha fazla ya da az emeği harekete getirebilmesine bağlıdır; başka bir deyişle, bu, artı-değer oranı aynı kalırken, aynı sermayenin daha büyük ya da daha küçük miktarda artı-değer sağlamasına bağlıdır. Genel kural ile çelişmek ya da bunun bir istisnası olmak şöyle dursun, bu görünüşteki istisna, aslında, genel kuralın uygulanmasında yalnızca özel bir durumdu.
      Bundan önceki kısımda görüldü ki, emeğin sömürü derecesi aynı kalmak üzere, değişmeyen sermayeyi oluşturan kısımların değeri ile sermayenin devir zamanındaki değişiklikler, kâr oranında değişiklikler meydana getirmektedir. Bundan şu açık sonuç çıkar ki, farklı üretim alanlarında yanyana bulunan kâr oranları, diğer koşullar aynı kalmak üzere, bu farklı alanlarda kullanılan sermayelerin devir zamanları farklı olduğu ya da çeşitli üretim kollarındaki bu sermayelerin organik kısımlarının değer-ilişkisi değişik olduğu zaman farklı olurlar. Daha önce, bir ve aynı sermayede ardarda değişiklikler olarak baktığımız şeye şimdi, farklı üretim alanlarında yanyana bulunan sermaye yatırımları arasında aynı anda bulunan farklar gözüyle bakılacaktır.
      Bu durumda, şunları incelememiz gerekiyor: 1) sermayelerin organik bileşimlerindeki fark, ve 2) bunların devir dönemlerindeki fark.
      Bütün bu inceleme boyunca temel olarak alınan varsayım, doğaldır ki, belli bir üretim kolundaki bir sermayenin bileşimi ya da devri denildiği zaman, daima, bireysel sermayelerin raslansal farkları değil, bu üretim alanına yatırılan sermayenin ortalama normal oranları ve genellikle, bu belli üretim alanında kullanılan toplam sermayenin ortalaması kastedilmektedir.
      Ayrıca, artı-değer oranı ile işgünü değişmez kabul edildiğine ve bu varsayım da ücretlerin aynı kaldığı anlamına geldiğine göre, belli bir miktar değişen sermaye, harekete getirilen belli bir miktar emek-gücünü ve dolayısıyla belli bir miktar maddeleşmiş emeği temsil eder. Bu nedenle, eğer 100 sterlin, 100 işçinin bir haftalık ücretini, 100 fiili emek-gücünü temsil ediyorsa, n defa 100 sterlin n defa 100 işçinin emek-gücünü, ve 100 sterlin : n, 100 : n işçinin ücretini temsil eder. Demek ki, değişen sermaye burada (ücretin veri olduğu durumlarda daima olduğu gibi), belli bir toplam sermaye tarafından harekete geçirilen emek miktarının bir göstergesi olarak hizmet eder. Kullanılan değişen sermayelerin büyüklüklerindeki farklarla, bu nedenle, kullanılan emek-gücü miktarındaki farkın bir göstergesi hizmetini görür. Eğer, 100 sterlin haftada 100 işçiyi belirtir ve 60 iş-saatlik haftada 6.000 iş-saatini temsil ederse, 200 sterlin 12.000, 50 sterlin yalnız 3.000 iş-saatini temsil eder.
      Sermayenin bileşimi sözü ile biz, Birinci Ciltte de belirtildiği gibi, aktif ve pasif kısımları, yani değişen ve değişmeyen sermayeler arasındaki oranı anlatmak istiyoruz. Bu başlık altında, işte bu iki oran sözkonusu olmaktadır. Bazı koşullar altında benzer etkiler yaratabildikleri halde, (sayfa 131) bunlar eşit önemde değildirler.
      Birinci oran, teknik bir temele dayanır ve üretici güçlerin belli bir gelişme aşamasında buna veri olarak bakılması gerekir. Belli miktarda ürünü, diyelim, bir günde üretmek ve böylece -söylemeye gerek yoktur ki- belli miktarda üretim aracını, makineyi, hammaddeyi, vb. üretken olarak tüketmek, yani harekete geçirmek için, belli sayıda işçi ile temsil edilen belli bir miktarda emek-gücüne gereksinme vardır. Belli sayıda işçi, belli miktarda üretim aracına tekabül eder ve dolayısıyla belli miktarda canlı emek, üretim araçlarında maddeleşen belli bir emek miktarını karşılar. Bu oran, bütün ayrı sanayi kollarında raslansal olarak aynı ya da yaklaşık olabilirse de, farklı üretim alanlarında ve hatta çoğu kez bir ve aynı sanayiin çeşitli kollarında büyük ölçüde farklıdır.
      Bu oran, sermayenin teknik bileşimini oluşturur ve onun organik bileşiminin gerçek temelidir.
      Ne var ki, bu ilk oranın, değişen sermayenin, sırf, emek-gücünün bir göstergesi ve değişmeyen sermayenin ise, sırf, bu emek gücü tarafından harekete geçirilen üretim araçları kitlesinin bir göstergesi olması koşuluyla, farklı sanayi kollarında da aynı olması olanağı vardır. Örneğin, bakır ve demir işçiliğinde bazı işler, emek-gücü ile üretim aracı kitlesi arasındaki oranın aynı olmasını gerektirebilirler. Ama bakır demirden daha pahalı olduğu için, değişen ve değişmeyen sermayeler arasındaki değer-ilişkisi her iki halde de farklı ve dolayısıyla, iki toplam sermayenin değer-bileşimi de farklıdır. Teknik bileşim ile değer-bileşimi arasındaki fark, her sanayi kolunda, sermayenin teknik bileşimi değişmediği halde, iki kısmının değer-bağıntısının değişebilirliği ve değer-bağıntısı aynı kalabildiği halde teknik bileşiminin değişebilirliği içinde kendini gösterebilir. Bu son durum, kuşkusuz, ancak, kullanılan üretim araçları ile emek-gücü arasındaki orandaki değişikliğin, bunların değerlerindeki zıt bir değişiklik ile telafi edilmesi halinde olanaklıdır.
      Sermayenin değer-bileşimi, teknik bileşimi tarafından belirlendiği ve onu yansıttığı ölçüde, sermayenin organik bileşimi adını alır.[20]
      Bu nedenle, değişen sermaye sözkonusu olduğunda, biz, bunun, belli bir emek-gücü miktarının, belli sayıda işçinin ya da harekete geçirilen belli miktarda canlı emeğin göstergesi olduğunu kabul ediyoruz. Bundan önceki kısımda gördüğümüz gibi, değişen sermayenin değer büyüklüğündeki bir değişme, en sonunda, yalnızca, aynı emek kitlesinin daha yüksek ya da düşük bir fiyatından başka bir şeyi belirtmez. Ama, artı- değer oranı ile işgününün sabit ve belli bir iş dönemi için ücretlerin veri diye kabul edildiği burada, bu, sözkonusu değildir. Öte yandan, değişmeyen sermayenin büyüklüğündeki fark, aynı şekilde, belli miktarda (sayfa 132) bir emek-gücü tarafından harekete geçirilen üretim araçları kitlesinde bir değişikliğin göstergesi olabilir. Ama bu, bir alanda harekete geçirilen üretim araçları ile bir diğerinde harekete geçirilen üretim araçları kitlesi arasındaki değer farkından da ileri gelebilir. Bu yüzden, her iki görüş açısının da burada incelenmesi gereklidir.
      Ensonu, aşağıdaki temel olguları da dikkate almak zorundayız: 100 işçinin haftalık ücreti 100 £ olsun. Haftalık iş-saati 60 £ olsun. Ayrıca artı-değer oranı %100 olsun. Bu durumda işçiler, bu 60 saatin 30 saatinde kendileri için, 30 saatinde de kapitalistler için bedavadan çalışırlar. Gerçekte, 100 £ ücret, ancak, 100 işçinin 30 iş-saatini ya da toplam 3.000 iş-saatini temsil eder, oysa emekçilerin çalışmış oldukları öteki 3.000 saat, 100 £ artı-değerde ya da kapitalistin cebe indirdiği kârda maddeleşmiştir. Bu nedenle 100 £ ücret, 100 İşçinin haftalık emeğinin maddeleştiği değeri ifade etmemekle birlikte, gene de bu (işgününün uzunluğu ile artı-değer oranı veri olduğuna göre), bu sermayenin, 100 işçiyi 6.000 iş-saati için harekete geçirdiğini belirtir. 100 £ sermaye önce bunu gösterir, çünkü harekete geçirilen işçi sayısını haftada 1 £ = 1 işçi, şu halde 100 £ = 100 işçi ile belirtmektedir; ve ikinci olarak, artı-değer oranı, %100 olarak belli olduğuna göre, işçilerden herbiri, kendi ücretinin içerdiği işin iki katını yapmakta ve böylece 1 £; yani yarım haftalık emeğinin ifadesi olan ücreti, tam bir haftalık emeği harekete getirir; tıpkı 100 sterlinin ancak 50 haftayı içerdiği halde 100 haftalık emeği harekete geçirmesi gibi. Böylece, ücretlere yatırılmış bulunan değişen sermaye ile ilgili olarak çok önemli bir ayrım yapmak gerekir. Ücretlerin toplamı, yani belli bir miktar maddeleşmiş emek olarak değerini, harekete geçirdiği canlı emek-kitlesinin sırf bir göstergesi olarak değerinden ayırmak gerekir. Bu ikincisi daima maddeleştirdiği emekten daha büyüktür ve bu nedenle de, değişen sermayenin değerinden daha büyük bir değer tarafından temsil edilir. Bu daha büyük değer, bir yandan, değişen sermaye tarafından harekete geçirilen işçi sayısı ile, öte yandan da, bu işçilerin harcadıkları artı-emek miktarı ile belirlenir.
      Değişen sermayeye bu açıdan bakılmasından şu sonuçlar çıkar: Bir A üretim alanına yatırılan bir sermayede, toplam sermaye 700'ün yalnızca 100'ü değişen sermayeye, geriye kalan 600'ü değişmeyen sermayeye, B üretim alanında, 600'ü değişen sermayeye ve yalnızca 100'ü değişmeyen sermayeye yatırılmış olsa, 700 miktarındaki A sermayesi yalnızca 100'lük emek-gücünü ya da daha önceki varsayımımızdaki deyimle 100 haftalık emeği ya da 6.000 saatlik canlı emeği harekete geçirdiği halde, aynı miktardaki B sermayesi 600 haftalık emeği ya da 36.000 saatlik canlı emeği harekete geçirir. A'daki sermaye, bu durumda, 50 haftalık emeğe, ya da 3.000 saatlik artı-emeğe elkoyduğu halde, B'de aynı miktarda sermaye 300 haftalık emeği ya da 18.000 saatlik artı-emeği elde etmiş olur. Değişen sermaye yalnız kendisinde somutlaşan emeğin göstergesi değildir. Artı-değer oranı bilindiğinde, o aynı zamanda, (sayfa 133) kendisinde somutlaşanın üzerinde harekete geçen emek miktarının da, yani artı-emeğin de göstergesidir. Emeğin sömürülme yoğunluğu aynı kabul edildiğinde, birinci halde kâr = 100 : 700 = 1 : 7 = %142/7 ve ikinci halde 600 : 700 = 6 : 7 = %855/7 ya da altı katlık bir kâr oranı olurdu. Bu durumda, kârın kendisi gerçekten altı katı daha büyük, A'da 100 olmasına karşı B'de 600 olurdu, çünkü aynı sermaye, altı defa fazla canlı emeği harekete geçirmiştir ve bu, aynı sömürü düzeyinde, altı katı artı-değer, dolayısıyla, altı katı kat demektir.
      Ama eğer A'ya yatırılan sermaye 700 olmayıp 7.000 £, B'ye yatırılan ise yalnız 100 £ olsa ve her ikisinin de organik bileşimi aynı kalsa idi, A'daki sermaye 7.000 sterlinin 1.000 sterlinini değişen sermaye olarak kullanırdı ve bu, 1.000 işçinin haftada = 60.000 saatlik canlı emeği demekti, bunun da 30.000'i artı-emek olurdu. Gene de, A'daki sermayenin her 700 sterlini, B'deki sermayenin ancak altıda-biri kadar canlı emeği harekete geçirecek, ve, dolayısıyla ancak altıda-biri kadar artı-emek elde edecek ve ancak altıda-biri kadar kâr üretecekti. Kâr oranını ele alacak olursak, B'de 600 : 700 ya da%855/7 olmasına karşılık, A'da 1.000 : 7.000 = 100 : 700 = %142/7 olurdu. Eşit miktarda sermayeler alındığı halde, kâr oranları farklı olmaktadır, çünkü artı-değer oranları aynı olduğu halde, harekete geçirilen canlı emek kitlelerinin farklı olması nedeniyle, artı-değer ve dolayısıyla kâr kitleleri farklı olmaktadır.
      Her iki üretim alanında teknik koşullar aynı olsa, ama kullanılan değişmeyen sermayenin öğelerinin değeri, birinde diğerinden daha büyük ya da küçük olsa, fiilen aynı sonucu elde ederiz. Her ikisinin de, değişen sermaye olarak 100 £ yatırdığını ve dolayısıyla, aynı miktar makine ile hammaddeyi harekete geçirmek için haftada 100 işçi çalıştırdığını kabul edelim. Ama makineler ile hammadde, B'de A'dan daha pahalı olsun. Örneğin, 100 £ değişen sermaye, A'da 200 sterlinlik, B'de 400 sterlinlik değişmeyen sermayeyi harekete geçirsin. Aynı %100 artı-değer oranı ile, üretilen artı-değer her ikisinde de 100 sterlindir. Şu halde, her ikisinde de kâr 100 sterline eşittir. Ama, A'da kâr oranı = 100 : (200s + 100d) = 1 : 3 = %331/3, B'de ise 100 : (400s+ 100d) = 1 : 5 = %20'dir. Gerçekten de biz, eğer her iki durumda da toplam sermayenin belli bir bölünebilir kısmını seçersek, B'nin her 100 sterlininde ancak 20 sterlinin ya da beşte-birin değişen sermayeyi, oysa A'da, her 100 sterlinde 331/3'ün ya da üçte-birin değişen sermayeyi oluşturduğunu görürüz. B, her 100 £ için daha az kâr üretmektedir, çünkü, A'dan daha az canlı emeği harekete geçirmektedir. Kâr oranlarındaki farklılık, bu durumda, artı-değer kitleleri nedeniyle, bir defa daha, kendisini, yatırılan sermayenin her 100 birimi tarafından üretilen kâr kitlelerindeki farklılık haline getirmektedir.
      Bu İkinci örnek ile birinci arasındaki fark yalnızca şudur: bu İkinci durumda A ile B arasındaki eşitlik, teknik temel aynı kalmak kaydıyla, yalnızca ya A'da ya da B'de değişmeyen sermayenin değerinde bir değişme yapılmasını gerektirir. Ama birinci durumda, her iki üretim (sayfa 134) alanındaki teknik bileşim farklıdır ve bir eşitlik sağlanması için kökünden değiştirilmesi gereklidir.
      Çeşitli sermayelerin farklı organik bileşimleri, demek oluyor ki, kendi mutlak büyüklüklerinden bağımsızdır. Önemli olan, daima, her 100 birimin ne kadarının değişen ve ne kadarının değişmeyen sermaye olduğudur.
      Yüzde olarak hesaplanan farklı büyüklükte sermayeler, ya da, bu durumda, aynı şey demek olan, aynı emek-zamanı ve aynı sömürü derecesi ile iş gören aynı büyüklükteki sermayeler, artı-değer nedeniyle çok farklı miktarlarda kâr üretebilirler, çünkü farklı üretim alanlarındaki sermayenin organik bileşimindeki fark, kendi değişen kısmında, ve dolayısıyla, harekete geçirdiği canlı emek miktarında ve bu nedenle de, ele geçirdiği artı-emek niceliklerinde bir fark bulunduğu anlamını taşır. Ve bu artı-emek, artı-değerin ve dolayısıyla da kârın özüdür. Farklı üretim alanlarında, toplam sermayenin eşit kısımları, eşit olmayan artı-değer kaynaklarını oluştururlar ve artı-değerin tek kaynağı canlı emektir. Emeğin sömürü derecesi aynı kalmak üzere, 100 birimlik bir sermayenin harekete geçirdiği emek kitlesi ve bunun sonucu olarak elkonulan artı-emeğin miktarı, bu sermayenin değişen kısmının büyüklüğüne bağlıdır. Yüzde olarak bileşimi, 90s + 10d olan bir sermaye, eğer, aynı sömürü derecesi ile, 10s + 90d olan bir sermaye ile aynı miktarda artı-değer ya da kâr üretiyorsa, artı-değerin ve dolayısıyla genellikle değerin, emekten büsbütün farklı bir kaynağı olması gerekeceği ve bu durumda, ekonomi politiğin her türlü rasyonel temelden yoksun kalacağı gün gibi açıktır. Eğer biz her zaman, 1 sterlinin haftada 60 saat çalışan bir işçinin haftalık ücreti, artı-değer oranının %100 olduğunu kabul edersek, bir işçinin bir haftalık toplam değer-ürününün 2 £ olacağı apaçıktır. Bu durumda on işçi ancak 20 £ üretecektir. Ve, bu 20 sterlinin 10 sterlini ücretleri yerine koyacağına göre, on işçi, 10 sterlinden fazla artı-değer üretemeyecektir. Öte yandan, toplam ürünü 180 £ ve ücretleri 90 £ tutan 90 işçi, 90 £ tutarında artı-değer üretecektir. Kâr oranı birinci halde böylece %10 ve diğerinde %90 olacaktır. Eğer bu böyle olmasaydı, değer ile artı-değer, maddeleşmiş emekten başka bir şey olurdu. Farklı üretim alanlarında yüzde olarak -ya da eşit büyüklükte sermayeler olarak- ele alınan sermayeler, değişen ve değişmeyen sermayelere farklı biçimde bölündükleri, eşit olmayan niceliklerde canlı emeği harekete geçirdikleri, farklı artı-değerler ve dolayısıyla farklı kârlar ürettikleri için, artı-değerin yüzde olarak toplam sermayeye oranından başka bir şey olmayan kâr oranı da farklı olmak zorundadır. Şimdi, farklı üretim alanlarında, yüzde olarak hesaplanan sermayeler, yani eşit büyüklükte sermayeler, eğer, farklı organik bileşimleri sonucu, eşit olmayan kârlar üretiyorlarsa, buradan, farklı üretim alanlarındaki eşit olmayan kârların kendi büyüklükleri ile orantılı olamayacakları ya da farklı üretim alanlarındaki kârların, bu alanlara yatırılan sermayelerin büyüklükleri ile orantılı olmadıkları sonucu çıkar, Çünkü, eğer kâr, yatırılan sermayenin büyüklüğü ile pro rata büyüse idi bu, kârların yüzde olarak aynı olması ve böylece farklı üretim alanlarındaki eşit büyüklükte sermayelerin, değişik organik bileşimlerine karşın, eşit kâr oranlarına sahip (sayfa 135) olmaları anlamına gelirdi. Ancak, sermayenin organik bileşiminin belli olduğu aynı üretim alanında ya da sermayenin organik bileşiminin aynı olduğu farklı üretim alanlarında kâr miktarları, yatırılan sermayelerin miktarları ile doğru orantılıdır. Eşit olmayan sermayelere ait kârların, bunların büyüklükleri ile orantılı olduklarını söylemek, ancak, eşit büyüklükte sermayelerin eşit kârlar sağladığı ya da büyüklükleri ve organik bileşimleri ne olursa olsun bütün sermayeler için kâr oranının aynı olduğu anlamını taşır.
      Bu savlar, metaların, kendi değerleri üzerinden satıldıkları varsayımına dayanıldığında geçerlidir. Bir metaın değeri, eşittir, içerdiği değişmeyen sermayenin değeri, artı, kendisinde yeniden-üretilen değişen sermayenin değeri, artı, bu değişen sermayedeki artış -üretilen artı-değer-. Artı-değer oranı aynı iken, bu artı-değerin miktarının, değişen sermayenin miktarına bağlı olacağı besbellidir. 100 birimlik bireysel bir sermayenin ürününün değeri, bir durumda, 90s + 10d + 10a = 110, diğerinde, 10s + 90d + 90a = 190'dır. Metalar değerleri üzerinden satılıyorsa, birinci ürün 110'a satılmıştır ve bunun 10'u artı-değeri ya da karşılığı ödenmeyen emeği temsil eder; ikinci ürün 190'a satılmıştır ve bunun 90'ı artı-değeri ya da karşılığı ödenmeyen emeği temsil eder.
      Çeşitli ülkelerdeki kâr oranlarının karşılaştırılmasında bu özellikle önemlidir. Diyelim, Avrupa'da bir ülkede artı-değer oranı %100'dür, yani işçi, işgününün yansında kendisi için, öteki yarısında işveren için çalışmaktadır. Gene diyelim ki, Asya'da bir ülkede artı-değer oranı %25'tir ve işçi, işgününün beşte-dördünde kendisi için, beşte-birinde işveren için çalışmaktadır. Avrupa ülkesinde ulusal sermayenin bileşimi 84s + 16d ve; daha az makine, vb. kullanılan ve belli bir sürede, belli miktarda emek-gücünün, nispeten daha az miktarda hammaddeyi üretken olarak tükettiği Asya'daki ülkede ise 16s + 84d olsun. Bu durumda şu hesap elde edilir.
      Avrupa'daki ülkede ürünün değeri = 84s + 16d + 16a = 116; kâr oranı = 16 : 100 = %16.
      Asya'daki ülkede ürünün değeri = 16s + 84d + 21a = 121; kâr oranı =%21.
      Şu halde, Asya ülkesinde artı-değer oranı, Avrupa ülkesindekinin dörtte-biri olduğu halde, kâr oranı Avrupa'dakine göre %25'ten daha büyüktür. Carey, Bastiat gibileri ve tutti quanti, tam bunun tersi bir sonuca ulaşırlardı.
      Yeri gelmişken belirtelim, ulusal kâr oranları, çoğu kez, farklı ulusal artı-değer oranlarına dayanır. Ama biz, bu bölümde, aynı artı-değer oranından doğan, eşit olmayan kâr oranlarını karşılaştırıyoruz.
      Sermayelerin organik bileşimlerindeki farklar ve bu nedenle farklı emek kitleleri ve dolayısıyla -diğer koşullar aynı kalmak üzere- çeşitli üretim alanlarında aynı büyüklükte sermayelerin harekete geçirdikleri farklı artı-emek kitleleri dışında, kâr oranları için başka bir eşitsizlik kaynağı daha vardır. Bu, farklı üretim alanlarında sermayenin farklı (sayfa 136) devir dönemlerine sahip olmasıdır. Biz, Dördüncü Bölümde, diğer koşullar eşit olmak üzere, aynı organik bileşimdeki sermayelerin kâr oranlarının, bunların devir dönemleri ile ters orantılı olduklarını görmüş bulunuyoruz. Gene biz, farklı devir sürelerinde devreden aynı değişen sermayelerin, farklı miktarlarda yıllık artı-değer ürettiğini de görmüş bulunuyoruz. Demek ki, devir dönemlerindeki farklılık, farklı üretim alanlarındaki eşit büyüklükteki sermayelerin, eşit dönemlerde, eşit kârlar üretmemesinin ve dolayısıyla, bu farklı alanlardaki kâr oranlarının farklı olmasının başka bir nedeni oluyor.
      Ne var ki, sermayenin bileşimindeki sabit ve döner sermaye oranını ilgilendirdiği kadarıyla, bu, kendi içinde kâr oranını en ufak şekilde etkilemez. Bu, kâr oranını, ancak, bileşimdeki bu farkın, değişen ve değişmeyen kısımlar arasındaki farklı oranla aynı olması ve böylece kâr oranındaki farkın, sabit ve döner sermayeler arasındaki farklı orandan değil, bu farktan ileri gelmesi halinde etkiler; bir diğer durumda ise, eğer sermayenin sabit ve döner kısımları arasındaki farklı oran, belli bir kârın gerçekleşeceği devir döneminde bir farka yolaçar ise gene kâr oranını etkilemiş olur. Sermayelerin, sabit ve döner sermayelere farklı oranlarda bölünmeleri halinde bu, doğal olarak, daima devir dönemini etkiler ve bunda farklılıklara neden olur. Ama bu, aynı sermayelerin belli kârları gerçekleştirdikleri devir döneminin farklı olduğu anlamına gelmez. Örneğin, A, ürününün daha büyük bir kısmını, hammaddeye, vb. çevirmek zorunda kaldığı halde, B, aynı makineleri, vb. daha uzun süre kullanabilir ye daha az hammaddeye gereksinme duyabilir, ama hem A ve hem de B, üretimde bulundukları sürece sermayelerinin bir kısmını bir şeye bağlamış olurlar; birisi hammaddeye, yani döner sermayeye, diğeri makinelere, vb., ya da sabit sermayeye bağlamış durumdadır. A, sürekli olarak sermayesinin bir kısmını, meta-biçiminden para-biçimine ve bundan da tekrar hammadde biçimine çevirir, oysa B, sermayesinin bir kısmını daha uzun bir süre böyle bir çevirmeye başvurmaksızın emek aracı olarak kullanmaya devam eder. Her ikisinin de aynı miktarda emek çalıştırması halinde, bunlar, yıl boyunca, değerleri eşit olmayan ürün kitleleri satacaklar, ama her iki ürün kitlesi de eşit miktarlarda artı-değer içerecek ve yatırılan tüm sermaye üzerinden hesaplanan kâr oranları, bu sermayelerin, sabit ve döner kısımlarının bileşimleri ile devir dönemleri farklı olduğu halde aynı olacaktır. Devir dönemleri farklı olduğu halde her iki sermaye de eşit sürelerde eşit kârları gerçekleştirecektir.[21] Devir (sayfa 137) dönemindeki farklılığın kendisinin, belli bir sürede belli bir sermaye tarafından ele geçirilen ve gerçekleştirilen artı-emek kitlesini etkilemesi dışında bir önemi yoktur. Bu nedenle, sabit ve döner sermayeye farklı bir biçimde bölünme, zorunlu olarak, kendisi de farklı bir kâr oranına yolaçacak olan farklı bir devir dönemi anlamına gelmiyorsa, kâr oranlarında bu gibi bir fark olduğunda, bunun, sabit ve döner sermayenin farklı bir oranda olmasından değil, bu farklı oranın daha çok, kâr oranını etkileyen devir dönemlerindeki bir eşitsizliği belirtmesi olgusundan ileri geleceği apaçıktır.
      Buradan şu sonuç çıkmaktadır ki, değişmeyen sermayenin sabit ve döner kısımları bakımından çeşitli üretim kollarında farklı bir bileşimde olması, kendi başına kâr oranı üzerinde etkili değildir, çünkü, bu konuda belirleyici olan, değişen sermayenin değişmeyen sermayeye oranıdır; değişmeyen sermayenin değeri ve dolayısıyla da bunun değişen sermayeye göre büyüklüğünün, kendisini oluşturan kısımların sabit yada döner nitelikte olması ile hiç bir ilişkisi yoktur. Bununla birlikte, -çoğu kez yanlış sonuçlara götürür- sabit sermayenin önemli ölçüde büyük olduğu durumlarda, bu, yalnızca, üretimin geniş ölçekte olduğunu, dolayısıyla, değişmeyen sermayenin, değişen sermayeyi epeyce aştığını ya da, bu sermayenin çalıştırdığı canlı emek-gücünün, kullandığı üretim aracı kitlesine göre küçük olduğunu ifade ettiği görülebilir.
      Böylece biz, farklı sanayi kollarında, sermayelerinin organik bileşimlerindeki farklara ve belirli sınırlar içersinde bunların farklı devir dönemlerine bağlı olarak farklı kâr oranları bulunduğunu; devir sürelerinin aynı olduğu kabul edildiğinde, kârların, sermayelerin büyüklükleri ile orantılı olduklarını ve dolayısıyla, eşit büyüklükteki sermayelerin, eşit sürelerde eşit kârlar sağlayacağı yasasının (genel bir eğilim olarak), artı-değer oranı aynı olsa bile, ancak, organik bileşimleri aynı olan sermayelere uygulanacağını göstermiş bulunuyoruz. Bu söylenenler, bütün incelemelerimizde esas alınan varsayıma, yani metaların değerleri üzerinden satıldıkları varsayımına dayanıldığında geçerlidir. Öte yandan, hiç kuşku yoktur ki, öze ilişkin olmayan, raslantıya bağlı ve birbirlerini telafi eden ayrılıklar dışında, çeşitli sanayi kollarında ortalama kâr oranındaki farklılıklar gerçekte varolmadığı gibi, bütün kapitalist üretim sistemi ortadan kalkmadıkça da varolamaz. Şu halde, öyle görünüyor ki, burada değer teorisi, fiili süreç ile, gerçek üretim görüngüsü ile bağdaşmamaktadır ve bu nedenle de bu görüngüyü anlamaya çalışmaktan vazgeçmek, yerinde olacaktır.
      Bu cildin Birinci Kısmından şu sonuç çıkmaktadır ki, farklı üretim alanlarındaki ürünlerin maliyet-fiyatları, üretimleri için yatırılmış bulunan sermayelerin büyüklükleri eşit ise, bu sermayelerin organik bileşimleri farklı olsa bile eşittir. Değişen ve değişmeyen sermayeler arasındaki ayrım, maliyet-fiyatında kapitalistin gözünden kaçmaktadır. Üretimi için, 100 £ yatırmak zorunda olduğu bir meta, bu miktarı ister (sayfa 138) 90s + 10d ya da 10s + 90d şeklinde yatırmış olsun, ona bu kadar paraya malolur. Her iki halde de bu meta ona 100 sterline mal olmuştur; ne bir kuruş fazla, ne de bir kuruş eksik, üretilen değerler ve artı-değerler ne kadar fark ederse etsin, farklı üretim alanlarındaki eşit sermayeler için maliyet-fiyatları aynıdır. Maliyet fiyatlarındaki bu eşitlik, ortalama bir kârın oluşmasına aracılık eden sermaye yatırımları arasındaki rekabet için temel teşkil eder. (sayfa 139)




DOKUZUNCU BÖLÜM
GENEL BİR KÂR ORANININ OLUŞMASI
(ORTALAMA KÂR ORANI)
VE META DEĞERLERİNİN ÜRETİM FİYATLARINA
DÖNÜŞMESİ




      SERMAYENİN organik bileşimi, herhangi belli bir zamanda şu iki koşula bağlıdır: birincisi, kullanılan emek-gücü ile kullanılan üretim aracı arasındaki teknik bağıntıya; ikincisi, bu üretim araçlarının fiyatına. Bu bileşimin, gördüğümüz gibi, yüzde oranlara dayanılarak incelenmesi gerekir. Biz, 4/5'i değişmeyen ve l/5'i değişen sermayeden oluşan bir sermayenin organik bileşimini 80s + 20d formülü ile ifade ediyoruz. Bu karşılaştırmada, ayrıca, artı-değer oranının değişmediği de varsayılmıştır. Bu gelişigüzel seçilen bir oran, diyelim %100 olsun. 80s + 20d bileşimindeki sermaye, bu durumda 20a kadar bir artı-değer üretir ve bu da, toplam sermaye üzerinden %20 bir kâr oranı verir. Bu sermayenin ürününün gerçek değerinin büyüklüğü, değişmeyen sermayenin sabit kısmının büyüklüğüne ve sabit sermayeden aşınma ve eskime yoluyla ürüne geçen kısma bağlıdır. Nevar ki, bu durumun, kâr oranı ve şu halde bu inceleme üzerinde hiç bir etkisi bulunmadığı için sırf kolaylık olsun diye, değişmeyen sermayenin, her yerde, bu sermayelerin yıllık ürününe aynı şekilde ve bütünüyle aktarıldığını varsayacağız. Bundan başka, farklı üretim alanlarında sermayelerin bir yılda, kendi değişen kısımlarının büyüklüğü ile orantılı olarak aynı miktarlarda artı-değer gerçekleştirdiğini de varsayacağız. Bu nedenle şimdilik, devir sürelerindeki değişiklikler tarafından bu bakımdan doğurabilecekleri farkı bir yana bırakacağız. Bu (sayfa 140) nokta daha sonra ele alınacaktır.
      Şimdi beş ayrı üretim alanı alalım ve bunların herbirinde sermayenin organik bileşimi şöyle olsun:

    Sermayeler

Artı-Değer Oranı

Artı-Değer

Ürünün Değeri

Kâr Oranı

    I. 80s+20d

%100

20

120

%20

    II. 70s + 30d

%100

30

130

%30

    III. 60s + 40d

%100

40

140

%40

    IV. 85s+ 15d

%100

15

115

%15

    V. 95s+ 5d

%100

5

105

%5


      Burada, aynı sömürü derecesinin olduğu farklı üretim alanlarında, bu sermayelerin farklı organik bileşimlerine tekabül eden epeyce farklı kâr oranları olduğunu görüyoruz.
      Bu beş üretim alanına yatırılan sermayelerin toplamı = 500; bunların ürettikleri artı-değer toplamı -110; bunların ürettikleri metaların toplam değeri = 610. Bu 500 değerindeki sermayeyi tek bir sermaye ve I'den V'e kadar sermayeleri, bunu oluşturan kısımlar olarak (örneğin, bir pamuklu fabrikasında, taraklama, eğirmeye hazırlama, eğirme ve dokuma bölümlerinde, değişmeyen sermayenin değişen sermayeye oranı farklı olan, ama ortalama oranının ancak fabrikanın bütünü için hesaplanması gerekli) kabul edersek, 500 büyüklüğünde bu sermayenin ortalama bileşimi = 390s + 110a, ya da yüzde olarak = 78s + 22d olur. 100 değerinde sermayelerin her birisine toplam sermayenin beşte-biri gözüyle bakılırsa, bunlardan bir tanesinin bileşimi bu ortalama 78s + 22d bileşime eşit olur; her 100 için ortalama 22 artı-değer olacaktır; demek ki, ortalama kâr oranı = %22, ve en sonu bu 500 tarafından üretilen toplam ürünün her beşte-birinin fiyatı = 122 olacaktır. Öyleyse, yatırılan toplam sermayenin her beşte-birinin ürününün 122'den satılması gerekecektir.
      Ama, tamamen yanlış sonuçlardan kaçınmak için, bütün maliyet-fiyatlarının = 100 kabul edilmemesi gerekir.
      Bileşimi 80s + 20d, artı-değer oranı = %100 olan 100 büyüklüğündeki sermaye I tarafından üretilen metaların toplam değeri, değişmeyen sermayenin tamamının yıllık ürüne girmesi koşuluyla = 80s + 20d + 20a = 120 olur. Şimdi bu durum, bazı koşullar altında bazı üretim alanlarında görülebilir. Ama, s : d = 4 : 1 oranının olduğu yerlerde bu durum pek olamaz. Bu nedenle bizim, farklı sermayelerin her 100'ü tarafından üretilen değerleri karşılaştırırken, bunların, s'nin, sabit ve döner kısımları bakımından farklı bileşimde olmalarına bağlı olarak farklılık göstereceklerini ve bu farklı sermayelerin herbirinin sabit kısımlarının, duruma göre yavaş ya da hızlı değer kaybına uğrayacaklarını böylece de ürüne, eşit sürelerde, kendi değerlerinin eşit olmayan miktarlarını aktaracaklarını akıldan çıkarmamamız gerekir. Ama bu, kâr oranı için önemli değildir. 80s'nin yıllık ürüne 80, 50 ya da 5 kadar bir değer aktarmasının ve (sayfa 141) dolayısıyla yıllık ürünün = 80s + 20d + 20a = 120; ya da 50s + 20d + 20a =90, veya 5s + 20d + 20a = 45 olmasının bir önemi yoktur; bütün bu durumlarda, ürünün değerinin, maliyet-fiyatından fazlalığı = 20 olur ve kâr oranının hesaplanmasında hepsinde bu 20, 100 büyüklüğündeki sermayeye oranlanır. Şu halde, sermaye I'in kâr oranı, her durumda %20'dir. Bunu daha da açık hale getirmek için, değişmeyen sermayenin farklı kısımlarının, aynı beş sermayenin ürününün değerine aşağıdaki şekilde girdiğini kabul ediyoruz:

    Sermayeler

Artı-değer Oranı

Artı-değer

Kâr Oranı

Harcanan s

Metaların Değeri

Maliyet Fiyatı

 
    I. 80s+20d

100%

20

20%

50

90

70

 
    II. 70s+30d

100%

30

30%

51

111

81

 
    III. 60s+40d

100%

40

40%

51

131

91

 
    IV. 85s+15d

100%

15

15%

40

70

55

 
    V. 95s+5d

100%

5

5%

10

20

15

 
    390s+110d

--

110

110%

--

--

--

Toplam
    78s+22d

--

22

22%

--

--

--

Ortalama

      Şimdi eğer biz tekrar I'den V'e kadar sermayeleri tek bir toplam sermaye olarak düşünürsek, bu durumda da, yine, bu beş sermayenin toplamının bileşiminin= 500 = 390s + 110d olduğunu, böylece, aynı ortalama bileşimi = 78s + 22d elde ettiğimizi ve aynı şekilde ortalama artı-değerin = 22 kaldığını görürüz. Bu artı-değeri, I'den V'e kadar sermayeler arasında eşit şekilde bölecek olursak aşağıdaki meta-fiyatlarım elde ederiz:

    Sermayeler

Artı-Değer

Metaların Değeri

Metaların Maliyet Fiyatı

Metaların Fiyatı

Kâr Oranı

Fiyatın Değerden Sapması

    I. 80s+20d

20

90

70

92

22%

+2

    II. 70s+30d

30

111

81

103

22%

-8

    III. 60s+40d

40

131

91

113

22%

-18

    IV. 85s+15d

15

70

55

77

22%

+7

    V. 95s+5d

5

20

15

37

22%

+17


      Birlikte alındığında metalar değerlerinin, 2 + 7 + 17 = 26 üzerinde ve 8 + 18 = 26 altında satılmışlar ve böylece, fiyatın değerden sapması, artı-değerin eşit olarak bölünmesi ya da yatırılan sermayenin her 100 (sayfa 142) birimi için 22'1ik ortalama kârın, I'den V'e kadar metaların herbirinin maliyet-fiyatlarına eklenmesi yoluyla dengelenmiş olur. Metaların bir kısmı kendi değerleri üzerinde satıldığı halde, diğer kısmı aynı oranda olmak üzere değerlerinin altında satılmış olur. Ve, metaların ancak böyle fiyatlarla satılmasıdır ki, I'den V'e kadar olan sermayeler için kâr oranının, bu sermayelerin farklı organik bileşimde olmalarına karşın yine de eşit olarak %22 olmasını sağlar. Farklı üretim alanlarında, çeşitli kâr oranlarının ortalamalarının bulunarak bu farklı üretim alanlarındaki maliyet-fiyatlarına eklenmesiyle elde edilen fiyatlar, üretim-fiyatlarını meydana getirirler. Bunlar, önkoşul olarak, genel bir kâr oranının varlığını gerektirdiği gibi, bu da gene, her bireysel üretim alanındaki kâr oranlarının, kendi başına alındığında, daha önce, bir o kadar ortalama kâr oranına indirgenmiş olmasını öngörür. Bu özel kâr oranı = a : S'nin her üretim alanında, bu kitabın Birinci Kısmında olduğu gibi, metaların değerlerinden çıkartılmış olmaları gerekir. Böyle bir çıkarma olmaksızın, genel kâr oranı (ve dolayısıyla metaların üretim-fiyatı) boş ve anlamsız bir kavram olarak kalır. Şu halde, bir metaın üretim-fiyatı, maliyet-fiyatı ile buna genel kâr oranına uygun olarak yüzde şeklinde, eklenen karın toplamına ya da başka bir deyişle, maliyet-fiyatı ile ortalama kârın toplamına eşittir.
      Farklı üretim kollarına yatırılmış bulunan sermayelerin farklı organik bileşimleri nedeniyle ve dolayısıyla -belli büyüklükteki bir toplam sermaye, içersinde, değişen sermayenin sahip bulunduğu farklı yüzdeye bağlı olarak- eşit büyüklükte sermayelerin çok farklı miktarlarda emeği harekete geçirmesi nedeniyle, bu sermayeler, çok farklı niceliklerde artı-emeğe elkoymuş olurlar ya da çok farklı niceliklerde artı-değer üretirler. Buna uygun olarak, çeşitli üretim kollarında egemen olan kâr oranları köken olarak çok farklıdır. Bu farklı kâr oranları, rekabet aracılığı ile, bütün bu farklı kâr oranlarının ortalaması olan tek bir genel kâr oranına eşitlenirler. Organik bileşimi ne olursa olsun belli bir büyüklükteki bir sermayeye bu genel kâr oranı uyarınca isabet eden kâra, ortalama kâr denir. Bir metaın, kendi maliyet-fiyatı ile, üretimi sırasında yatırılmış bulunan (yalnızca tüketilmiş olan değil) toplam sermaye üzerinden, devir koşulları gereğince, yıllık ortalama kârdan kendisine düşen payın toplamına eşit olan fiyatına, bu metaın üretim-fiyatı denir. Örneğin, 100'ü sabit sermaye olan 500'lük bir sermaye alalım ve bunun %l0'u 400'lük döner sermayenin bir devri sırasında yıpranmış ve aşınmış olsun. Bu devir dönemindeki ortalama kâr % 10 olsun. Bu durumda, bu devir sırasında yaratılan ürünün maliyet-fiyatı, aşınma için l0s, artı 400 (s + d) döner sermaye = 410, ve üretim-fiyatı, 410 maliyet-fiyatı, artı (500 üzerinden %10 kâr) 50 = 460 olur.
      Demek oluyor ki, çeşitli üretim alanlarındaki kapitalistler, metalarını satmakla, bunların üretimlerinde tüketilen sermayenin değerini geri almakla birlikte, bunlar, kendi alanlarında, bu metaların üretimleri ile (sayfa 143) yaratılmış olan artı-değeri ve dolayısıyla kârı elde etmiş olmazlar. Onların elde etmiş oldukları şey, yalnızca, tek-düze olarak dağıtıldığında, bütün üretim alanlarında toplumsal sermaye tarafından belli bir sürede üretilen toplam toplumsal artı-değer ya da kârdan toplam toplumsal sermayenin her kesrine düşen pay miktarındaki artı-değer ve dolayısıyla kârdır. Yatırılmış bulunan bir sermayenin her 100 birimi, bileşimi ne olursa olsun, bir yılda ya da herhangi bir sürede, her 100 biriminin payına, aynı dönemde, toplumsal sermayenin n kısmına düşen kadar kâr getirir. Kâr sözkonusu olduğu sürece, çeşitli kapitalistlerin durumu, kârın, aralarında her 100 birime göre bölündüğü hisse senetli bir şirketteki hisse sahipleri gibidir; böylece, bireysel kapitalistler bakımından kârlar, burada, herbirisinin toplam girişime yatırdığı sermaye miktarına göre, yani bütün olarak toplumsal üretimdeki yatırımına, hisse sayısına göre değişir. Demek ki, metaların fiyatında, bu metaların üretimi sırasında tüketilen sermaye öğelerini yerine koyan kısım, ve dolayısıyla, bu tüketilen sermaye-değerin tekrar satın alınması için harcanması gereken kısım, yani bu metaların maliyet-fiyatı, tamamıyla, kendi üretim alanlarındaki sermaye yatırımına bağlıdır. Ama metaların fiyatındaki öteki öğe, bu maliyet-fiyatına eklenen kâr, belli bir üretim alanında, belli bir sermaye tarafından, belli bir sürede üretilen kâr miktarına bağlı değildir. Bu, toplumsal üretime yatırılan toplam toplumsal sermayenin kesirli bir kısım olarak, belli bir sürede her bireysel sermayeye ortalama olarak düşen kâr kitlesine bağlıdır.[
22]
      Bir kapitalist, metalarım, üretim-fiyatına sattığı zaman, bu nedenle, bunların üretiminde tüketilen sermayenin değerine orantılı bir para elde eder ve toplam toplumsal sermayede kesirli bir kısım olarak yatırdığı sermayeye orantılı bir kâr sağlar. Kapitalistin maliyet-fiyatları belirlidir. Ama, bunlara eklenen kâr, yatırılan sermayenin her 100 birimi için basit bir ortalama olarak, kapitalistin özel üretim alanından bağımsızdır.
      Yukarıdaki örnekte, I'den V'e kadar olan beş ayrı yatırımın da tek bir kişiye ait olduğunu varsayalım. Metaların üretiminde, I'den V'e kadar her kısımda yatırılan her 100 birim sermaye için tüketilen değişen ve değişmeyen sermaye miktarı bilinebilir ve I'den V'e kadar, metaların değerinin bu kısım, söylemeye gerek yoktur ki, bunların fiyatlarının bir kısmını oluşturur, çünkü, en azından bu fiyat, sermayenin yatırılan ve tüketilen kısımlarının yerlerine konulması için gereklidir. Bu maliyet-fiyatları, demek ki, I'den V'e, her sınıf meta için farklı olabilir ve bu nedenle de, sahibi tarafından farklı olarak saptanabilir. I'den V'e kadar, üretilen farklı miktarlarda artı-değer ya da kâr bakımından, bunlara, kapitalist, pekala, yatırdığı toplam sermaye üzerinden kâr gözüyle bakabilir ve böylece her 100 birime kârın belli kesirli bir kısım düşerdi. Şu halde, I'den V'e çeşitli kısımlarda üretilen metaların maliyet-fiyatları farklı (sayfa 144) olurdu; ama bunların satış fiyatlarının, her 100 birim sermayeye eklenen kârdan elde edilen kısmı, bütün bu metalar için aynı olurdu. I'den V'e metaların toplam fiyatları, bu yüzden, bunların toplam değerlerine, yani I'den V'e maliyet-fiyatlarının toplamı, artı, I'den V'e üretilen artı-değer ya da kârların toplamına eşit olurdu. Şu halde bu, I'den V'e metalarda somutlaşmış olan geçmiş ve yeni harcanmış emeğin toplam miktarının para-ifadesi olabilirdi. Ve aynı şekilde, toplumda üretilen bütün metaların üretim-fiyatlarının toplamı -bütün üretim kollarının hepsi- bunların değerlerinin toplamına eşittir.
      Bu ifade, kapitalist üretim sisteminde, üretken sermayenin öğelerinin kural olarak piyasadan satın alındığı, bu nedenle de, bunların fiyatlarının, zaten gerçekleştirilmiş bulunan kârın içerdiği ve dolayısıyla kendisinde bulunan kâr ile birlikte, o sanayi kolundaki üretim-fiyatım da içerdiği, böylece, bir sanayi kolundaki kârın, bir diğerinin maliyet-fiyatına girdiği olgusu ile çelişiyor gibi görünür. Ama eğer biz, tüm ülkenin metalarının maliyet-fiyatlarının toplamını bir yana, artı-değer ya da kâr toplamlarını öte yana koymuş olsaydık, bu hesabın doğru olması gerekeceği besbellidir. Örneğin, bir A metaını alalım. Bunun maliyet-fiyatı, B'nin, C'nin, D'nin, vb. kârlarını içerebilir; tıpkı B'nin, C'nin, D'nin, vb. maliyet-fiyatlarının, A'nın kârlarını içerebileceği gibi. Şimdi, biz hesabımızı yaparken, A'nın kârı, kendi maliyet-fiyatında içerilmiş olmayacağı gibi, B'nin, C'nin, D'nin, vb. kârları da bunların maliyet-fiyatlarında içerilmez. Hiçkimse kendi kârını, kendi maliyet-fiyatına katmaz. Bu nedenle, eğer n kadar üretim alanı olsa, ve bunların herbiri k tutarında kâr sağlamış olsa, bunların toplam maliyet-fiyatı = m - nk olurdu, Bu hesap bütünüyle ele alındığında görürüz ki, bir üretim alanındaki kârlar, bir diğerinin maliyet-fiyatına geçtiği için, bunlar bu nedenle son-ürünün toplam fiyatının öğeleri olarak hesaba katılmışlardır ve kâr tarafında bir ikinci kez görünmeleri olanaksızdır. Eğer bunlardan birisi hesabın bu yanında gene de görünmekte ise, bunun tek nedeni, sözkonusu metaın kendisinin bir son-ürün olması ve üretim-fiyatının, bir başka metaın maliyet-fiyatına geçmemesidir.
      Eğer bir metaın maliyet-fiyatı, üretim araçlarının üreticilerinin kârlarını temsil eden bir k miktarını içeriyor ve eğer bu maliyet-fiyatına bir kâr = k1 ekleniyor ise, toplam kâr K = k+ k1 olur. Kârı temsil eden kısımlar dikkate alınmaksızın bir metaın toplam maliyet-fiyatı, demek ki, onun kendi maliyet-fiyatı, eksi K olur. Bu maliyet-fiyatına m dersek, m + k = m + k + k1 olacağı açıktır. Birinci Kitapta (Kap. VII, 2, s. 211/203) artı-değeri incelerken, bir sermayenin ürününün, sanki bunun bir kısmının yalnız sermayeyi yerine koyuyor, öteki kısmının ise yalnız artı-değeri temsil ediyormuş gibi ele alınabileceğini görmüştük. Bu yaklaşımı, toplumun toplam ürününe uygularken, bazı düzeltmeler yapmamız (sayfa 145) gerekiyor. Topluma bütünü ile bakarken, diyelim ketenin fiyatında yer alan kâr iki kez görünemez - hem keten bezinin fiyatının bir kısmı olarak ve hem de ketenin kârı olarak ortaya konamaz.
      Artı-değer ile kâr arasında, diyelim A'nın artı-değeri, B'nin değişmeyen sermayesine geçtiği sürece bir fark olamaz. Bununla birlikte, metaların değeri için, içerdikleri emeğin karşılığının ödenmiş ya da ödenmemiş olmasının hiç bir önemi yoktur. Bu, yalnızca, A'nın artı-değerinin karşılığını B'nin ödediğini gösterir. A'nın artı-değerinin, toplam hesaba iki kez girmesi olanaksızdır.
      Ama arada şu fark vardır: Belli bir ürünün, diyelim B sermayesinin ürününün fiyatının, B'de gerçekleşen artı-değerin B'nin ürünlerinin fiyatına eklenen kârdan büyük ya da küçük olabilmeleri nedeniyle, bu ürünün değerinden farklı olması dışında, aynı durum, B sermayesinin değişmeyen kısmını teşkil eden ve dolaylı olarak da, işçilerin yaşam gereksinmeleri olması nedeniyle değişen kısmını da oluşturan metalar için de geçerlidir. Sermayenin değişen kısmını ilgilendirdiği kadarıyla, bunun kendisi, maliyet-fiyatı, artı, artı-değer, şu halde burada, maliyet-fiyatı, artı, kâra eşittir ve bu kâr, yine, temsil ettiği artı-değerden daha büyük ya da daha küçük olabilir. Değişen sermayeye gelince, ortalama günlük ücret, gerçekte daima, işçilerin yaşam gereksinmelerini üretmek için çalışmak zorunda oldukları saatte üretilen değere eşittir. Ne var ki, bu saatlerin sayısı da, yaşam gereksinmelerinin üretim-fiyatlarının bunların değerlerinden gösterdiği sapma nedeniyle kesinliğini yitirir. Gene de bu, daima, bir metaın çok az artı-değer taşımasına karşın, bir diğerinin çok fazla taşımasına gelir dayanır ve böylece, üretim-fiyatlarının taşıdığı değerlerdeki sapmalar birbirlerini yokederler. Kapitalist üretimde genel yasa, ancak çok karmaşık ve yaklaşık biçimde egemen bir eğilim ve sürekli dalgalanmaların hiç bir zaman kesinlikle belirlenemeyen ortalaması olarak işler.
      Genel kâr oranı, belli bir süre, diyelim bir yıl için yatırılmış olan her 100 birim sermayeye ait çeşitli kâr oranlarının ortalaması alınmak suretiyle belirlendiğine göre, bundan, farklı sermayelerin farklı devir dönemlerinin yarattığı farkın da ortadan kalktığı sonucu çıkar. Ne var ki, bu farklar, ortalaması genel kâr oranını veren, çeşitli üretim alanlarındaki farklı kâr oranları üzerinde kesin bir rol oynar.
      Ortalama kâr oranının oluşması ile ilgili daha önceki örneğimizde, her üretim alanındaki sermayeyi = 100 diye kabul etmiş ve bunu, yüzde olarak kâr oranlarındaki fark ile, eşit miktarlarda sermayeler tarafından üretilen metaların değerlerindeki farkı göstermek için yapmıştık. Ama söylemeye gerek yoktur ki, her üretim alanında üretilen gerçek artı-değer miktarı, yatırılan sermayelerin büyüklüğüne bağlıdır, çünkü her üretim alanındaki sermaye bileşimi bellidir. Gene de, belli bir üretim alanındaki gerçek kâr oranı üzerinde, yatırılan sermayenin 100, ya da n defa 100 yada xn defa 100 olmasının bir etkisi yoktur. Toplam kâr ister 10 : 100, ister 1.000 : 10.000 olsun, kâr oranı gene %10'dur. (sayfa 146)
      Bununla birlikte, çeşitli üretim alanlarında kâr oranları, değişen sermayenin toplam sermayeye olan oranına bağlı olarak, bu alanlarda üretilen pek çok farklı miktarlardaki artı-değer ya da kâr ile farklı olacağı için, toplumsal sermayenin 100 birimine ait ortalama kârın ve şu halde ortalama ya da genel kâr oranının, çeşitli alanlara yatırılmış bulunan sermayelerin büyüklükleri uyarınca çok farklı olacakları açıktır. A, B, C, D diye dört sermaye alalım. Hepsi için artı-değer oranı = %100 olsun. Toplam sermayenin her 100 birimi için değişen sermaye, A'da 25, B'de 40, C'de 15 ve D'de 10 olsun. Bu durumda, toplam sermayenin her 100 birimi A'da 25, B'de 40, C'de 15 ve D'de 10 artı-değer ya da kâr sağlar. Bunların toplamı 90 eder bu dört sermaye aynı büyüklükte olsalar, ortalama kâr oranı 90/4 ya da %22½ olurdu.
      Ama toplam sermayeler şu şekilde olsa: A = 200, B = 300, C = 1.000, D = 4.000. Bu durumda üretilen kârlar, sırasıyla = 50, 120, 150 ve 400 olurdu. Bu, dört sermayenin toplamı 5.500 için 720 bir kâr ve %131/11 ortalama bir kâr oranı ederdi.
      Üretilen toplam değerin kitleleri, A, B, C, D'ye yatırılmış bulunan, toplam sermayelerin büyüklüklerine bağlı olarak değişiklik gösterir. Ortalama bir kâr oranının oluşumu, bu nedenle, çeşitli üretim alanlarındaki farklı kâr oranlarının basit bir ortalamasını elde etme sorunu olmaktan çok, bu ortalamanın oluşumunda bu farklı kâr oranlarının sahip olduğu nispi ağırlık sorunudur. Ne var ki, bu, her alana yatırılan sermayenin nispi büyüklüğüne ya da her alana yatırılan sermayenin toplam toplumsal sermayenin ne kadarını teşkil ettiğine bağlıdır. Toplam sermayenin daha büyük ya da daha küçük bir kısmının, daha yüksek ya da daha düşük bir kâr oranı üretmesine bağlı olarak, doğal olarak çok büyük bir fark olacaktır. Ve bu da gene, toplam sermayeye oranla değişen sermayenin nispeten küçük ya da büyük olduğu, üretim alanlarına ne kadar sermaye yatırıldığına bağlıdır. Bu, tıpkı, farklı faiz oranları ile, diyelim yüzde 4, 5, 6, 7 vb. ile çeşitli miktarlarda sermayeleri borç veren bir tefecinin elde ettiği ortalama faize benzer. Elde edeceği ortalama oran tamamen, bu farklı faiz oranlarının herbirine göre ikaz ettiği sermaye miktarına bağlı olacaktır.
      Genel kâr oranı, demek ki, iki etmen tarafından belirlenir:
      1) Farklı üretim alanlarındaki sermayelerin organik bileşimi ve böylece, bireysel alanlardaki farklı kâr oranları ile.
      2) Toplam toplumsal sermayenin, bu farklı alanlardaki dağılımı ve böylece, her özel alana, bu alanda egemen olan belli kâr oranı üzerinden yatırılmış bulunan sermayenin nispi büyüklüğü, yani her bireysel üretim alanının, toplam toplumsal sermayeden aldığı nispi pay ile.
      Birinci ve İkinci Ciltlerde biz yalnız metaların değerlerini inceledik. Şimdi bir yandan, maliyet-fiyatı, bu değerin bir kısmı olarak ayrılmış bulunuyor, öte yandan da, metaların üretim-fiyatı, kendi dönüşmüş biçimi içersinde gelişmiş bulunuyor. (sayfa 147)
      Ortalama toplumsal sermayenin bileşimi, diyelim 80s + 20d ve yıllık artı-değer oranı a' = %100 olsun. Bu durumda, 100 değerinde bir sermaye için ortalama yıllık kâr = 20 ve genel yıllık kâr oranı %20 olur. 100'lük bir sermayenin yılda ürettiği metaların maliyet-fiyatı ne olursa olsun, bunların üretim-fiyatı m + 20 olacaktır. Sermaye bileşiminin = (80 - x)s + (20 + x)d olduğu üretim alanlarında, fiilen üretilen artı-değer ya da bu alanda üretilen yıllık kâr 20 + x, yani 20'den büyük olacak ve üretilen metaların değeri = m + 20 + x, yani m + 20'den büyük olacak ve üretilen metaların değeri = m + 20 + x, yani m + 20'den büyük, ya da bunların üretim-fiyatından büyük olacaktır. Sermaye bileşiminin = (80 + x)s + (20 - x)d olduğu alanlarda, yılda üretilen artı-değer ya da kâr = 20 - x, ya da 20'den küçük olacak ve dolayısıyla metaların değeri m + 20 - x, m + 20 olan üretim-fiyatından daha az olacaktır. Devir dönemlerindeki olası farklılıklar dışında, metaların üretim-fiyatları, yalnız, bileşimin raslansal olarak 80s + 20d olduğu alanlarda kendi değerlerine eşit olur.
      Her belirli üretim alanında, emeğin toplumsal üretkenliğindeki özgül gelişme, belli miktarda bir emek tarafından, şu halde, belli sayıda emekçi tarafından belli bir işgününde harekete geçirilen üretim araçları kitlesinin ne kadar büyük ve dolayısıyla, belli miktarda üretim aracı için gerekli-emek miktarının ne kadar küçük olduğuna bağlı olarak değişir, daha yüksek ya da daha düşük olur. Bu nedenle ortalama toplumsal sermayeden, yüzde olarak daha büyük değişmeyen ve daha küçük değişen sermaye içeren sermayelere, yüksek bileşimli sermayeler ve, tersine, bileşimindeki değişmeyen sermaye ortalama toplumsal sermayeye göre nispeten daha küçük, değişen sermaye ise nispeten daha büyük olan sermayelere, düşük bileşimli sermayeler denilmektedir. En sonu, bileşimi ortalama toplumsal sermayenin bileşimine eşit olan sermayelere, ortalama bileşimli sermayeler diyoruz. Ortalama toplumsal sermayenin bileşimi yüzde olarak 80s + 20d olsa, bileşimi 90s + 10d olan bir sermaye, toplumsal ortalamadan yüksek, bileşimi 70s + 30d olan bir sermaye ise toplumsal ortalamadan düşüktür. Genel bir deyişle, e ve f değişmeyen büyüklükler ve e + f = 100 olmak üzere, eğer ortalama toplumsal sermayenin bileşimi = es + fd ise, (e + x)s + (f - x)d formülü, yüksek bileşimli, (e - x)s + (f + x)d formülü, düşük bileşimli bireysel bir sermayeyi ya da sermayeler topluluğunu temsil eder. Ortalama bir kâr oranı saptandıktan ve yılda bir devir yaptıkları kabul edildikten sonra, bu sermayelerin işlevlerini ne şekilde yerine getirdikleri, aşağıdaki sıralamada, gösterilmektedir; burada l, ortalama kâr oranı %20 olan ortalama bir bileşimi temsil etmektedir.
      I. 80s + 20d + 20a. Kâr oranı = %20.
      Ürünün fiyatı = 120. Değer = 120.
      II. 90s + 10d + 10a. Kâr oranı = %20.
      Ürünün fiyatı= 120. Değer= 110. (sayfa 148)
      III. 70s + 30d + 30a. Kâr oranı = %20.
      Ürünün fiyatı = 120. Değer = 130.
      Sermaye n tarafından üretilen metaların değeri, demek ki, bunların üretim-fiyatından küçük, III'ün metalarının üretim-fiyatı, kendi değerlerinden küçük; ve yalnız sermaye I'de, bileşimin, toplumsal ortalama ile raslansal olarak aynı olduğu üretim kollarında, değer ile üretim-fiyatı eşit olur. Ne var ki, bu koşulların herhangi özel bir duruma uygulanmasında, s ile d arasındaki oranda görülen sapmanın, teknik bileşimdeki bir farktan çok, değişmeyen sermaye öğelerinin değerindeki bir değişmeden ileri gelip gelmediğine dikkat etmek gerekir.
      Bu söylenenler, her halde, metaların maliyet-fiyatlarının belirlenmesi ile ilgili ilk varsayımı değişikliğe uğratmaktadır. Biz, başlangıçta, bir metaın maliyet-fiyatının, üretiminde tüketilen metaların değerine eşit olduğunu varsaymıştık. Ne var ki, alıcı için, belli bir metaın üretim-fiyatı, onun maliyet-fiyatıdır ve bu nedenle diğer metaların fiyatlarına, maliyet- fiyatı olarak geçebilir. Üretim-fiyatı, bir metaın değerinden farklı olabileceği için, bu üretim-fiyatım içeren bir başka metaın maliyet-fiyatı, onun toplam değerinin, metaın üretiminde tüketilen üretim araçlarının değerinden gelen kısmının üzerinde ya da altında olabilir. Maliyet-fiyatının bu değişikliğe uğramış anlamını unutmamak ve belli bir üretim alanında üretilmiş olan bir metaın maliyet-fiyatının, üretiminde tüketilen üretim araçlarının değeri ile eşit görülmesi halinde daima bir yanılma olasılığının bulunduğunu akılda tutmak gerekir. Bizim bu incelememiz, bu noktanın daha yakından araştırılmasını gerektirmemektedir. Gene de, bir metaın maliyet-fiyatının, daima, o metaın değerinden küçük olduğu doğrudur. Çünkü, bir metaın maliyet-fiyatı, üretiminde tüketilen üretim araçlarının değerinden ne kadar farklı olursa olsun, geçmişteki bu hatanın kapitalist için bir önemi yoktur. Belli bir metaın maliyet-fiyatı, veri olan ve kapitalistimizin üretiminden bağımsız bulunan kesin bir koşuldur, oysa kapitalistin üretiminin sonucu olan şey, artı-değeri ve dolayısıyla, metaın maliyet-fiyatının üzerinde bir değer fazlalığını içeren bir metadır. Diğer bütün amaçlar için, bir metaın maliyet-fiyatı, değerinden küçüktür önermesi, şimdi, bir metaın maliyet-fiyatı üretim-fiyatından küçüktür önermesi şeklinde değişmiştir. Üretim-fiyatının, değere eşit olduğu toplam toplumsal sermaye bakımından, bu önerme, daha önceki önerme ile, yani maliyet-fiyatının değerden küçük olduğu önermesi ile özdeştir. Ve bu önerme, bireysel üretim alanları için değişikliğe uğramakla birlikte, toplam toplumsal sermaye sözkonusu olduğunda, bu sermayenin ürettiği metaların maliyet-fiyatının bunların değerlerinden küçük olduğu ya da toplumsal metaların toplam kitlesi sözkonusu olduğunda bunların maliyet-fiyatının, bunların değeri ile özdeş olan üretim-fiyatlarından küçük olduğu temel gerçeği daima geçerlidir. Bir metaın maliyet-fiyatı, yalnız bu metaın içerdiği karşılığı ödenmiş emek miktarını belirtir, oysa bu metaın değeri, bu metaın içerdiği, karşılığı ödenmiş ve (sayfa 149) ödenmemiş bütün emeği belirtir. Üretim-fiyatında ise, karşılığı ödenmiş emek ile, belli bir üretim alanı için kendi denetimi dışındaki koşullar tarafından belirlenen karşılığı ödenmeyen bir emek miktarının toplamı sözkonusudur.
      Bir metaın üretim-fiyatını ifade eden, m + k formülü, yani maliyet-fiyatı, artı, kâr; şimdi daha kesinlikle, k = mk' (k', genel kâr oranını gösterir) ile ifade edilir. Şu halde, üretim-fiyatı = m + mk"dür. Eğer, m = 300 ve k' = %15 ise üretim-fiyatı m + mk' = 300 + 300 (15 : 100), yani 345'tir.
      Belli bir üretim alanında metaların üretim-fiyatı, büyüklük olarak değişebilir:
      1) Bu üretim alanında metaların değeri aynı kaldığı (bunların üretiminde eskisi gibi aynı miktarda billurlaşmış ve canlı emek harcandığı) halde, genel kâr oranı olarak değişirse.
      2) Genel kâr oranı aynı kaldığı halde, bu üretim alanında, teknik değişiklikler ya da bu alandaki değişmeyen sermayenin öğelerini oluşturan metaların değerinde bir değişme olması sonucu bir değer değişmesi varsa.
      3) Ensonu, yukarda sözü edilen iki durum bir arada meydana gelirse.
      Bireysel üretim alanlarındaki fiili kâr oranlarında, göreceğimiz gibi, sürekli büyük değişiklikler olmasına karşın, genel kâr oranında gerçek bir değişme, olağanüstü ekonomik olayların istisnai bir biçimde yarattıkları bir şey olmadıkça, çok uzun bir döneme yayılan ve genel kâr oranında bir değişiklik meydana getirmek üzere birbirlerini kararlı ve dengeli hale getirmeleri epeyce zaman alan bir dizi dalgalanmaların gecikmiş etkileridir. Bütün kısa dönemlerde (piyasa-fiyatlarındaki dalgalanmaların tamamen dışında) üretim-fiyatlarındaki bir değişiklik, bu yüzden, daima prima facie, metaların değerlerindeki fiili değişikliklere, yani bunların üretimleri için gerekli toplam emek-zamanı miktarındaki değişikliklere bağlanabilir. Aynı değerlerin sırf para-ifadelerindeki değişikler, haliyle burada hiç dikkate alınmamıştır.[23]
      Öte yandan, toplam toplumsal sermaye açısından, bu sermayenin ürettiği metaların değerinin (ya da para olarak ifade edildiğinde bunların fiyatının) = değişmeyen sermayenin değeri + değişen sermayenin değeri + artı-değer olduğu açıktır. Emeğin sömürü derecesinin değişmediği kabul edilirse, artı-değer kitlesi aynı kaldığı sürece, ya değişmeyen ya değişen sermayenin ya da her ikisinin değerinde bir değişiklik olmadıkça, dolayısıyla S ve böylece,genel kâr oranını temsil eden a/S değişmedikçe, kâr oranı değişemez. Demek ki, bu durumların herbirinde, genel kâr oranında bir değişme, değişmeyen ya da değişen sermayenin ya da her ikisinin öğelerini oluşturan metaların değerinde bir değişme olduğu anlamını taşır. (sayfa 150)
      Ya da, emeğin sömürü derecesi değiştiği zaman, metaların değeri aynı kaldığı halde genel kâr oranı değişebilir.
      Ya da, emeğin sömürü derecesi aynı kaldığında, genel kâr oranı, emek-sürecindeki teknik değişikliklerin sonucu olarak, değişmeyen sermayeye oranla kullanılan emek miktarında bir değişme olduğu zaman değişebilir. Ne var ki, bu gibi teknik değişiklikler daima kendilerini, şimdi üretimleri eskisine göre daha fazla ya da az emeği gerektiren metaların değerlerindeki bir değişmede gösterirler ya da böyle bir değişiklik ile birlikte ortaya çıkarlar.
      Artı-değer ile kârın, kitleleri açısından özdeş olduklarını Birinci Kısımda görmüş bulunuyoruz. Ama, kâr oranı, daha ilk başta sırf farklı bir hesaplama biçimi gibi görünen artı-değer oranından daha başlangıçta ayrıdır. Ne var ki, bu, aynı zamanda gene daha başlangıçta artı-değerin gerçek kökeninin bir esrar perdesi arkasında saklanmasına yardım eder, çünkü, artı-değer oranı aynı kaldığı halde, kâr oranı yükselebilir ya da düşebilir ve bunun tersi alabilir, çünkü kapitalist, pratikte yalnızca kâr oranı ile ilgilidir. Şu da var ki, büyüklük farkı, artı-değerin kendisi ile kâr arasında değil, yalnız kâr oranı ile artı-değer oranı arasındadır. Kâr oranında, artı-değer toplam sermayeye göre hesaplandığı ve toplam sermaye onun standart ölçüsü olarak alındığı için, artı-değer toplam sermayeden çıkıyormuş, bu sermayenin bütün kısımlarından aynı şekilde doğuyormuş gibi görünür ve böylece, değişmeyen ve değişen sermaye arasındaki organik fark, bu kâr kavramı içersinde kaybolur. Kâr kılığına bürünen artı-değer, fiilen kendi kökenini yadsır, kendi niteliğini yitirir ve tanınmaz hale gelir. Bununla birlikte, şimdiye değin kâr ile artı-değer arasındaki ayrım yalnızca nitel bir değişikliğe ya da biçim değişikliğine uygulandı, oysa artı-değerle kâr arasındaki bu ilk değişme aşamasında gerçek bir büyüklük farkı olmayıp, bu fark, yalnız, kâr oranı ile artı-değer oranı arasında vardır.
      Genel kâr oranı ve böylece de, çeşitli üretim alanlarına yatırılmış bulunan sermayenin veri olan büyüklüğüne tekabül eden bir ortalama kâr saptanır saptanmaz, durum değişir.
      O zaman, belli bir üretim alanında fiilen üretilen artı-değerin ve dolayısıyla kârın, bir metaın satış fiyatının içerdiği kâr ile aynı olması ancak bir raslantı olur. Demek ki, kural olarak, yalnız artı-değer oranı ve kâr oranı değil, artı-değer ve kâr da farklı büyüklüklerdir. Belli bir sömürü derecesinde, belli bir üretim alanında üretilen artı-değer kitlesi, bu durumda, toplumsal sermayenin toplam ortalama kârı ve dolayısıyla genellikle kapitalist sınıf için, belli bir üretim dalında iş gören bireysel kapitalist için olduğundan daha önemlidir. Bu, bireysel kapitalist için,[24] kendi dalında üretilen artı-değer miktarı, ortalama kârı düzenlediği sürece ve (sayfa 151) ölçüde önemlidir. Ama bu, onun arkasında olup biten, göremediği, anlayamadığı ve aslında onu ilgilendirmeyen bir süreçtir. Çeşitli üretim alanlarında -yalnızca kâr oranı ile artı-değer oranı arasında değil- kâr ile artı-değer arasındaki fiili büyüklük farkı, şimdi kârın gerçek niteliği ile kökenini, yalnız, bu konuda kendisinin kandırmada özel bir çıkarı olan kapitalistin değil, emekçinin gözünden de bütünüyle gizler. Değerlerin üretim-fiyatlarına dönüşmesi değerin kendisinin belirlenmesi için gerekli temeli gizlemeye hizmet eder. Ensonu, yalnızca, artı-değerin kâra dönüşmesi, metaın değerinde kârı oluşturan kısmı, maliyet-fiyatını oluşturan kısımdan ayırdettiği için, değer kavramının, bu önemli anda kapitalistin gözünden kaçması doğaldır, çünkü o, metaya giren toplam emeği değil, toplam emeğin, yalnız canlı ya da cansız üretim araçları biçiminde karşılığını ödediği kısmını görmekte ve böylece, elde ettiği kâr, ona, metaın özündeki değerin dışında bir şeymiş gibi görünmektedir. Kendi özel üretim alanı açısından, maliyet-fiyatına eklenen kârın, fiilen, kendi üretim alanı içersindeki değer oluşumunun sınırları tarafından değil de, tamamen dış etkilerle belirlenmesi, şimdi bu düşünceyi tamamen doğrular, güçlendirir ve değişmez hale getirir.
      Bu iç ilişkinin ilk kez burada açığa vurulması; bu zamana kadar ekonomi politiğin, bunu izleyen Dördüncü Kitapta göreceğimiz gibi değerin belirlenmesi işini temel olarak alıkoyabilmek için, ya kendisini, artı-değer ile kâr ve bunların oranları arasındaki ayrımlardan zorla soyutlaması, ya da bu görüngüde göze çarpan farklılıklara sarılabilmek için, bu değer belirlenmesini ve onunla birlikte de, bilimsel yaklaşımdan geriye kalan ne varsa hepsini bir yana bırakması olgusu - teorisyenlerin düştükleri bu karışıklık, rekabet savaşında gözü kararmış, bunun ardındaki görüngülere inebilme yeteneğinden bütünüyle yoksun pratik kapitalistin, dış görünüşün ardında bu süreci nasıl özünü ve iç yapısını kavramakta ne derece aciz kalacağını en iyi şekilde ortaya koyar.
      Kâr oranının yükselmesi ve düşmesi ile ilgili olarak Birinci Kısımda ortaya konulan bütün yasalar, gerçekte, şu ikili anlamı taşır:
      1) Bir yandan bunlar, genel kâr oranı yasalarıdır. Kâr oranını yükselmesine ya da düşmesine yolaçan bir yığın farklı nedenler karşısında, bütün bu söylenenlerden sonra, genel kâr oranının her gün değişmek zorunda olduğu sanılabilir. Ne var ki, bir üretim alanındaki bir hareket bir başka alandaki hareketle telafi edilir, bunların etkileri birbirleriyle kesişir ve birbirlerini felce uğratırlar. Bu dalgalanmaların ensonunda nerede toplanacaklarını daha sonra inceleyeceğiz. Ama bunlar yavaş hareket ederler. Bireysel üretim alanlarındaki dalgalanmaların birden ortaya çıkışları, çok sayıda ve farklı sürede olmaları, bunların ortaya çıkış sıralarına göre birbirlerini telafi etmelerine yolaçar, fiyatlarda bir düşmeyi bir yükselme ve bir yükselmeyi bir düşme izler ve böylece bunlar mevzii, yani bireysel alanlar içersinde sınırlı kalırlar. En sonu, çeşitli mevzii dalgalanmalar birbirlerini nötralize ederler. Her bireysel üretim alanında (sayfa 152) değişiklikler, yani genel kâr oranından sapmalar olur; bunlar, bir yandan, belli bir sürede birbirlerini telafi ederler ve böylece genel kâr oranı üzerinde herhangi bir etkileri olmaz, öte yandan da, eşzamanlı diğer mevzii dalgalanmalar ile dengelendikleri için, genel kâr oranı üzerinde etkide bulunamazlar. Genel kâr oranı, yalnız, her alandaki ortalama kâr oranı ile belirlenmeyip, toplam toplumsal sermayenin farklı bireysel alanlar arasında dağılımı ile de belirlendiği ve bu dağılım sürekli değiştiği için, bu da genel kâr oranında değişikliğin başka bir devamlı nedeni olur. Ne var ki bu, bu hareketin kesintisiz oluşu[3*] ve çok yönlülüğü nedeniyle, kendi kendisini en fazla felce uğratan bir değişme nedenidir.
      2) Her üretim alanında, bir dalgalanmanın, genel kâr oranını etkilemek ve dolayısıyla mevzii olmaktan öteye bir önem taşımak üzere zaman kazanmak için, yükselme ya da düşmeyi izleyen yeteri kadar kararlı hale gelmeden önce, bu alanın kâr oranının içersinde uzun ya da kısa bir süre dalgalanabileceği bir aralık vardır. Bu kitabın Birinci Kısmında geliştirilen kâr oranı yasaları, aynı şekilde, bu yer ve zaman sınırları içersinde geçerliliklerini korumaktadırlar.
      Artı-değerin kâra ilk dönüşümü ile ilgili teorik anlayış, yani bir sermayenin her parçasının aynı şekilde kâr getireceği,[25] pratik bir olguyu ifade eder: Bir sanayi sermayesinin bileşimi ne olursa olsun, ister dörtte-biriyle billurlaşmış emeği, dörtte-üçüyle canlı emeği ya da ister dörtte-üçüyle billurlaşmış emeği, dörtte-biriyle canlı emeği harekete geçirsin, ister bir durumda ötekisine göre üç katı artı-emek emsin ya da artı-değer üretsin, emeğin sömürü derecesi aynı olmak ve bireysel farklılıklar -bu bireysel farklılıklar, her iki halde de, biz, tüm üretim alanının ortalama bileşimini ele aldığımız için ortadan kalkar- bir yana bırakılmak üzere her iki durumda da aynı kârı sağlar. Dar görüşlü bireysel bir kapitalist (ya da, her bireysel üretim alanındaki bütün kapitalistler), kârının, sırf kendi çalıştırdığı emekten ya da kendi üretim alanından gelmediğine, haklı olarak inanır. Kendi kâr oranını ilgilendirdiği kadarıyla, bu, oldukça doğrudur. Ama bu kârın ne ölçüde, emeğin, toplam toplumsal sermaye, yani bütün kapitalist meslektaşları tarafından topluca yapılan sömürüsü ile gerçekleştiği, bu iç bağıntı, bireysel kapitalist için tam bir sırdır; burjuva teorisyenleri, ekonomi politikçiler şimdiye değin bu sırrı aydınlatmadıkları için kapitalistin bu bilgisizliği daha da katmerlenmiştir. Emek tasarrufu -yalnız, belli bir ürünü üretmek için gerekli emekten değil, çalıştırılan işçi sayısında da yapılacak tasarrufu- ve daha fazla billurlaşmış emek (değişmeyen sermaye) kullanmak, ekonomik açıdan yapılacak en sağlam işlem gibi görünür ve bunun genel kâr oranı ile ortalama kâr üzerinde en ufak bir etkisi olmayacağı sanılır. İyi ama, üretim için gerekli-emek miktarında yapılacak bir azaltmanın, kâr üzerinde (sayfa 153) hiç bir etkisi olmayacağı kabul edildiğine göre, nasıl olup da canlı emek kârın tek kaynağı olacaktır? Üstelik, belli koşullar altında canlı emek, en azından bireysel kapitalist için kârı artırmanın en yalın kaynağı olarak görünmektedir.
      Belli bir üretim alanında, maliyet-fiyatının, değişmeyen sermayenin değerini temsil eden kısmında bir yükselme ya da düşme olduğunda, bu kısım, dolaşımdan gelir ve daha başlangıçta büyümüş ya da küçülmüş olarak, metaın üretim sürecine geçer. Öte yandan, aynı sayıda işçinin, aynı sürede daha fazla üretimde bulunması ve böylece, işçi sayısı aynı kaldığı halde, belli miktardaki metaın üretimi için gerekli-emek miktarının değişmesi halinde, maliyet-fiyatının, değişen sermayenin değerini temsil eden kısmı aynı kalabilir, yani toplam ürünün maliyet-fiyatına aynı miktarda katkıda bulunur. Ama, toplamları, toplam ürünü meydana getiren bireysel metaların herbirisi, daha fazla ya da daha az emeği (karşılığı ödenmiş ve dolayısıyla da ödenmemiş emeği) paylaşırlar ve dolayısıyla, bu emek için yapılan daha büyük ya da daha küçük harcamayı, yani ücretlerin daha büyük ya da daha küçük kısmım paylaşırlar. Kapitalistin ödediği toplam ücret aynı kalır, ama her meta başına hesaplandığında ücret farklı olur. Demek oluyor ki, metaın maliyet-fiyatının bu parçasında bir değişme sözkonusudur. Bireysel bir metaın maliyet-fiyatı (ya da, ola ki, belli büyüklükte bir sermaye tarafından üretilen metalar toplamının maliyet-fiyatı) ister kendi değerinde, ister kendisini oluşturan öğelerin değerindeki değişiklikler nedeniyle yükselse ya da düşmüş olsa, ortalama kâr, diyelim %10 ise, gene %10 kalır. Gene de, bireysel bir metaın bu %10'u, kabul ettiğimiz bu gibi değer değişiklikleri ile bireysel bir metaın maliyet-fiyatında meydana gelen büyüklük değişmesine bağlı olarak, çok farklı nicelikleri temsil edebilir.[26]
      Değişen sermayeyi ilgilendirmesi bakımından -en önemlisi budur, artı-değerin kaynağı olduğu ve bununla, kapitalistin servet biriktirmesi arasındaki ilişkiyi gizleyen her şey, tüm sistemin bir esrar perdesine bürünmesine hizmet ettiği için- durum daha da kabalaşır ya da kapitaliste şöyle görünür: 100 sterlinlik bir değişen sermaye, diyelim 100 işçinin haftalık ücretini temsil eder. Eğer bu 100 işçi, belli bir emek-zamanında, 200 parça meta üretse ve bu 200 S'ye eşit olsa, bu bir parça metaın, 1 S, maliyet-fiyatı -maliyet-fiyatının değişmeyen sermaye tarafından eklenen kısmından ayrı olarak- 100 £ = 200 S olduğu için, 100 £ : 200 = 10 şilin olur. Şimdi emeğin üretkenliğinde bir değişiklik olduğunu kabul edelim. Diyelim iki katına çıksın; böylece aynı sayıda işçi, şimdi eskiden 200 S üretmek için geçen sürede, iki defa 200 S üretecektir. Bu durumda (maliyet-fiyatının yalnız ücretlerden oluşan kısmı dikkate alındığında) 1 S = 100 £ : 400 = 5 şilindir, çünkü şimdi 100 £ = 400 S'dir. (sayfa 154) Üretkenlik yarıya düşmüş olsa, aynı emek ancak = 200, : 2 üretirdi, çünkü, 100 £ = 200, : 2, 1 S = 200 £ : 200 = 1 sterlindir. Metaların üretimi için gerekli emek-zamanındaki değişiklikler, şu halde, bunların değerlerindeki değişiklikler, demek ki, maliyet-fiyatı ve dolayısıyla üretim-fiyatı bakımından, aynı ücret karşılığında, aynı emek-zamanında üretilen metaların miktarının büyüklüğüne ya da küçüklüğüne bağlı olarak, daha fazla ya da az metaların karşılığı olarak aynı ücretin farklı bir biçimde dağılımından ibaretmiş gibi görünür. Burada kapitalistin ve dolayısıyla ekonomi politikçinin gördüğü şey, karşılığı ödenen emeğin metaın her parçasına düşen kısmının, emeğin üretkenliği ile değiştiği ve gene, her parçanın değerinin de buna göre farklı olduğudur. Bunların göremedikleri şey ise, aynı şeyin, herbir metaın içerdiği karşılığı ödenmemiş emek için de geçerli olduğudur; ortalama kâr, fiilen, ancak, bireysel kapitalistin üretim alanında emilmiş bulunan karşılığı ödenmemiş emek tarafından raslansal olarak belirlendiği için, bunu fark etmek daha da güçleşir. Metaların değerlerinin, içerdikleri emekle belirlendikleri olgusu bize kendisini ancak işte böyle, incelikten yoksun ve saf biçim içerisinde sezdirir. (sayfa 155)




ONUNCU BÖLÜM
GENEL KÂR ORANININ REKABET YOLUYLA
EŞİTLENMESİ
PİYASA-FİYATLARI VE PİYASA-DEĞERLERİ
ARTI-KÂR




      BAZI üretim kollarında kullanılan sermaye bizim, 'ortalama' ya da 'vasat' diye tanımlayabileceğimiz bir bileşime sahiptir; yani bunların bileşimi, toplam toplumsal sermayenin ortalamı ile aynı, ya da neredeyse aynıdır.
      Bu üretim alanlarında üretim-fiyatı, üretilen metaın değerinin para olarak ifadesinin tamamen ya da neredeyse aynıdır. Matematik bir sınıra ulaşmanın eğer başka bir yolu olmasaydı, bu bir sınır olabilirdi. Rekabet, toplumsal sermayeyi çeşitli üretim alanları arasında öylesine taksim eder ki, her alandaki üretim-fiyatları, ortalama bileşime sahip bu alanlardaki üretim-fiyatlarının modeline göre şekil alır, yani bunlar = m + mk', (maliyet-fiyatı, artı, ortalama kâr oranı ile maliyet-fiyatının çarpımına eşit) olurlar. Ne var ki, bu ortalama kâr oranı, kâr ile artı-değerin de aynı olduğu, ortalama bileşimli alanlarda, yüzde olarak gösterilen kârdan başka bir şey değildir. Şu halde, bütün üretim alanlarında kâr oranı aynıdır, çünkü, ortalama sermaye bileşimine sahip üretim alanlarındaki ortalamaya göre eşitlenmiştir. Dolayısıyla, bütün üretim alanlarındaki kârlar toplamının, artı-değerler toplamına eşit olması gerekir ve toplam toplumsal ürünün üretim-fiyatlarının toplamı, bu ürünün toplam değerine eşittir. Ama şurası da açıktır ki, farklı bileşimli üretim alanları arasındaki dengenin, bunları, ortalama bileşime sahip alanlar ile eşitleme eğiliminde olması ve tamamen ya da yaklaşık olarak toplumsal ortalamaya getirmesi gerekir. Ortalama bileşime azçok yaklaşık bileşimli alanlar arasında da, gene eşitlemeye doğru, ideal ortalamayı, yani gerçekte mevcut (sayfa 156) olmayan bir ortalamayı aramaya doğru bir eğilim, yani bu ideali bir ölçüt olarak almaya doğru bir eğilim vardır. Bu şekilde, üretim-fiyatlarını, değerin yalnızca değişmiş biçimleri yapma ya da kârı, sırf artı-değerin kısımları haline getirmek için zorunlu olarak bir eğilim egemen olmaktadır. Bununla birlikte, bunlar, her özel üretim alanında üretilen artı-değerle orantılı olarak değil, daha çok, her alanda kullanılan sermayenin kitlesi ile orantılı olarak dağıtılmıştır ve böylece bileşimi ne olursa olsun kitleleri eşit olan sermayeler, toplam toplumsal sermaye tarafından üretilen toplam artı-değerden eşit büyüklükte paylar alırlar.
      Ortalama ya da ortalamaya yakın bileşimli sermayelerde üretim-fiyatı, demek ki, değerle aynı ya da neredeyse aynı ve kâr da, bu sermayelerce üretilen artı-değerle aynıdır. Bileşimleri ne olursa olsun, diğer bütün sermayeler, rekabetin baskısı altında bu ortalamaya doğru gelme eğilimindedir. Ama ortalama bileşimli sermayeler, ortalama toplumsal sermaye gibi aynı ya da yaklaşık olarak aynı yapıya sahip oldukları için, ürettikleri artı-değer ne olursa olsun, bütün sermayeler, kendi metalarının fiyatlarında kendi artı-değerlerini gerçekleştirmekten çok, ortalama kârı, yani üretim-fiyatlarını gerçekleştirme eğilimini taşırlar.
      Öte yandan, ortalama bir kârın ve dolayısıyla genel bir kâr oranının meydana geldiği her yerde -bu ne şekilde meydana gelirse gelsin- bu ortalama kârın, toplamı, artı-değerin toplamına eşit olduğu ortalama toplumsal sermaye üzerinden sağlanan kârdan başka bir şey olamayacağı da söylenebilir. Ayrıca, bu ortalama kârın maliyet-fiyatlarına eklenmesiyle elde edilen kârlar, üretim-fiyatlarına dönüşmüş değerlerden başka bir şey olamazlar. Bazı belli üretim alanlarındaki sermayelerin, herhangi bir nedenle, eşitlenme sürecine tabi olmamaları hiç birşeyi değiştirmiş olmaz. Bu durumda ortalama kâr, toplumsal sermayenin, eşitlenme sürecine giren kısmı üzerinden hesaplanır. Ortalama kârın, farklı üretim alanlarında, çeşitli niceliklerdeki sermayelerin, kendi büyüklükleri oranında sağladıkları artı-değerin toplam kitlesinden başka bir şey olamayacağı da açıktır. Kapitalistlerin payına düşen metaların ve paranın toplam kitlesi içinde temsil edilen karşılığı ödenmiş canlı ya da cansız emek gibi gerçekleşen, karşılığı ödenmemiş toplam emek ve bu toplam kitledir.
      Gerçekten güç sorun şudur: genel kâr oranının bir çıkış noktası olmayıp bir sonuç olduğu ortada iken, kârların bir genel kâr oranı içersinde eşitlenmesi nasıl olmaktadır.
      Önce, metaların, değerlerinin, diyelim para cinsinden belirlenmesinin, ancak bunların değişiminin bir sonucu olabileceği apaçıktır. Bu nedenle, eğer biz böyle bir değer belirlenmesini kabul edecek olursak, buna, bir meta-değerin bir başka meta-değer karşılığında fiilen değişilmesinin bir sonucu gözüyle bakmamız gerekir. Ama metaların kendi gerçek değerleri üzerinden bu değişimleri nasıl gerçekleşiyor? (sayfa 157)
      Önce, farklı üretim alanlarındaki bütün metaların, kendi gerçek değerleri üzerlerinden satıldıklarını varsayalım. Bunun sonucu ne olur? Yukardaki varsayıma göre, çeşitli üretim alanlarında çok farklı kâr oranları egemen olacaktır. Bu, metaların kendi değerleri üzerinden mi satıldığı (yani, içerdikleri değerlerle orantılı ve kendi değerlerine tekabül eden fiyatlarla değişilmeleri) ya da bunların satışlarının, kendi üretimleri için yatırılmış bulunan eşit sermaye kitleleri için eşit kârlar sağlayacak fiyatlar üzerinden mi satıldığı, prima facie, tamamen farklı iki sorundur.
      Eşit olmayan miktarlarda canlı emek kullanan sermayelerin, eşit olmayan miktarlarda artı-emek ürettikleri olgusu, en azından, sömürü derecesi ile artı-değer oranının belli ölçüde aynı olduğu ya da bunlardaki mevcut farkların gerçek ya da sanal (konvansiyonel) telafi ilkeleri ile eşitlendikleri varsayımını öngörür. Bu da, emekçiler arasında rekabeti ve bunların bir üretim alanından diğerine sürekli göç etmesi yoluyla eşitliğin sağlanmasını varsayar. Böyle bir genel artı-değer oranı -diğer bütün ekonomik yasalar gibi buna da bir eğilim olarak bakılmaktadır- teorik basitleştirme amacıyla varsayılmış bulunmaktadır. Ama gerçekte bu, İngiltere'de tarım işçilerine ait iskan yasaları gibi, azçok yerel farklılıklara yolaçan pratik sürtüşmeler ile şu ya da bu ölçüde engellenmiş olsa bile, kapitalist üretim tarzının gerçek bir öncülüdür. Ama teorik olarak, kapitalist üretime özgü yasaların, kendi saf biçimleri içersinde işledikleri varsayılmıştır. Gerçekte ise, ancak yaklaşık bir durum vardır; ne var ki, kapitalist üretim tarzı ne kadar fazla gelişmiş ve daha önceki ekonomik koşulların artıkları ile ne derece az bozulmuş ve karışmış ise bu yaklaşıklık o kadar büyük olur.
      Bütün güçlük, metaların, yalnızca basit metalar olarak değil, toplam artı-değer kitlesinden kendi büyüklükleri ile orantılı ya da eşit büyüklükte oldukları takdirde eşit miktarda pay talep eden sermayelerin ürünleri olarak değişilmeleri olgusundan ileri gelir. Ve bu talebin, belli bir zaman aralığında, belli bir sermaye tarafından üretilen metalara ait toplam fiyat tarafından karşılanması gerekir. Ne var ki, bu toplam fiyat, yalnızca bu sermaye tarafından üretilen bireysel metaların fiyatlarının toplamıdır.
      Konuya şu açıdan yaklaşırsak punctum saliens[
4*] en iyi biçimde ortaya çıkacaktır: Diyelim, emekçilerin kendileri kendi üretim araçlarına sahiptir ve kendilerine ait metaları birbirleriyle değişmektedirler. Bu durumda bu metalar, sermayenin ürünleri olmayacaktır. Bu çeşitli emek araçları ile hammaddelerin değeri, farklı üretim alanlarında harcanan emeklerin teknik niteliklerine bağlı olarak değişecektir. Ayrıca, bunların kullandıkları üretim araçlarının değerlerinin farklı olması dışında, belli bir metaın bir saatte, bir diğerinin bir günde, vb., yapılıyor olmasına bağlı olarak, belli bir miktar emek için buralarda farklı miktarlarda üretim aracı gerekecektir. Bir de, farklı emek yoğunluklarından vb.,. ileri gelen (sayfa 158) telafiler hesaba katılarak, emekçilerin, eşit ortalama bir süre çalıştıklarını varsayalım. Böyle bir durumda, iki emekçinin her ikisi de, önce, kendi masraflarını tüketileni üretim araçlarının maliyet-fiyatlarını kendi günlük çalışmalarının ürünü olan metalarda yerine koyacaklardır. Bu masraflar, kendi emeklerinin teknik niteliğine bağlı olarak değişecektir. Sonra, her iki emekçi de eşit miktarlarda yeni değer yani üretim araçlarına katmış oldukları işgünü yaratmış olacaklardır. Bu değer, kendi ücretleri ile artı- değeri içerecek ve bu artı-değer, kendi gerekli gereksinmeleri karşılandıktan sonra geriye kalan artı-emeği, temsil eden artı-değeri, her halükârda kendisine ait olan ürünü kapsayacaktır. Kapitalistçe söylemek gerekirse, her ikisi de aynı ücretleri ve aynı kânı, ya da, diyelim, on saatlik bir işgününün ürünü ile ifade edilen aynı değeri alacaklardır. Ama her şeyden önce, bunların metalarının değerleri farklı olacaktır. Örneğin, meta I'de, tüketilen üretim araçlarına tekabül eden değer kısmı, meta II'den daha büyük olabilir. Ve, bütün olası farklılıkları hesaba katmak üzere, biz hemen, meta I'in meta II'den daha fazla canlı emek emdiğini ve dolayısıyla, üretilmesi için daha fazla emek-zamanını gerektirdiğini kabul edebiliriz. Bu nedenle, meta I ve II'nin değerleri çok farklıdır. Bunun gibi, belli bir sürede I ve II'deki emekçilerin harcadıkları emeğin ürününü temsil eden metaların değerlerinin toplamı da farklıdır. Biz eğer kâr oranını, artı-değerin, yatırılan üretim araçlarının toplam değerine oranı diye kabul edersek, I ve II'ye ait kâr oranları da önemli ölçüde değişecektir. Üretim sırasında I ve II tarafından bir günde tüketilen ve ücretlerin yerini tutan temel geçim araçları, burada, yatırılmış bulunan üretim araçlarının, genellikle değişen sermaye denilen kısmını oluştururlar. Ama eşit çalışma dönemlerine ait artı-değerler, I ve II için aynı olacak, ya da daha doğrusu, I ve II'nin herbirisi, bir günlük işin ürününün değerini elde ettikleri için her ikisi de, yatırılmış bulunan "değişmeyen" öğelerin değeri düşüldükten sonra, eşit büyüklükte değerler elde ederler ve bu eşit değerlerin bir kısmına, üretim sırasında tüketilen temel geçim araçlarının karşılığı, diğer kısmına ise bu karşılığı aşan artı-değer gözüyle bakılabilir. Eğer emekçi I'in harcamaları daha büyük ise bunlar bu "değişmeyen" kısmı yerine koyan metaının değerinin daha büyük bir bölümü ile karşılanırlar ve bu yüzden o, ürününün toplam değerinin daha büyük bir kısmını, bu değişmeyen kısmın maddi öğelerine tekrar çevirmek zorunda kalır, oysa emekçi II bunun için daha az almakla birlikte, aynı oranda daha az bir miktarı tekrar çevirmek durumunda bulunur. Bu koşullar altında demek ki, kâr oranlarındaki farkın hiç bir önemi kalmıyor; tıpkı bugün ücretli emekçi için, kendisinden sızdırılan artı-değer miktarının hangi kâr oranı ile ifade edildiğinin bir önemi bulunmaması; ve tıpkı, uluslararası ticarette, çeşitli ulusal kâr oranlarındaki farkın, meta değişiminde bir önemi olmaması gibi.
      Demek oluyor ki, metaların değerleri ya da yaklaşık olarak değerleri üzerinden değişimleri, belli bir kapitalist gelişme düzeyini gerektiren, (sayfa 159) üretim-fiyatları üzerinden değişimlerine göre çok daha düşük bir gelişme düzeyini gerektirir.
      Çeşitli metaların fiyatları birbirine göre başlangıçta ne şekilde saptanmış ya da düzenlenmiş olursa olsun, bunların hareketleri, daima değer yasasınca yönetilir. Bu metaların üretimleri için gerekli emek-zamanı kısalırsa fiyatlar düşer; uzarsa, diğer koşullar aynı kalmak üzere, yükselir.
      Fiyatlar ile fiyat hareketlerinin, değer yasasının egemenliği altında olması bir yana, metaların değerlerine, yalnız teorik değil, tarihsel bakımdan da, üretim-fiyatlarına öngeldiği gözüyle bakılması tamamen yerinde olur. Bu, üretim araçlarının emekçiye ait olduğu koşullar için geçerlidir ve hem eski çağlarda ve hem de modern dünyada kendi emeği ile yaşayan toprak sahibi çiftçiye ve zanaatçıya uygulanır. Bu, bizim daha önce ifade ettiğimiz görüşle,[5*] ürünlerin metalar haline gelişinin, aynı topluluğun üyeleri arasında değil, farklı topluluklar arasındaki değişimden ileri geldiği görüşü[27] ile de uygunluk halindedir. Bu vargı, yalnız bu ilkel koşul için değil, aynı zamanda köleliğe ve serfliğe dayanan daha sonraki koşullar ve her üretim kolu ile ilgili üretim araçlarının bir alandan diğerine ancak güçlükle aktarılabildiği ve bu nedenle çeşitli üretim alanlarının, dış ülkeler ya da komünist topluluklarda olduğu gibi, birbirleriyle belli sınırlar içersinde ilişkide bulunduğu sürece, lonca biçiminde örgütlenmiş elzanaatları için de geçerlidir.
      Metaların değişim fiyatlarının, bunların değerlerine yaklaşık olarak tekabül etmesi için, yalnız şunlar yeterlidir: 1) çeşitli metaların değişimi, salt raslansal ya da ancak arasıra olmaktan çıkmalıdır; 2) metaların doğrudan değişimleri sözkonusu olduğu sürece, bu metaların, karşılıklı gereksinmeleri karşılamak üzere, aşağı yukarı yeter miktarlarda üretilmeleri gerekir; bu, ticarette karşılıklı deneyimlerden öğrenilen bir şey olup, sürüp giden alışverişin doğal bir ürünüdür; ve 3) satışı ilgilendirdiği kadarıyla, taraflardan hiç birisine, metalarını kendi değerlerinin üzerinde satmalarını sağlayacak ya da bu değerlerin altından satmaya zorlayacak doğal ya da yapay bir tekel kurulmamış olmalıdır. Raslansal bir tekel sözü ile biz, bir alıcı ya da satıcının, raslansal bir arz ve talep durumu ile elde ettiği bir tekeli kastediyoruz.
      Çeşitli üretim alanlarına ait metaların, kendi değerleri üzerinden satıldıkları varsayımı, kuşkusuz, yalnızca, bunların değerlerinin birer ağırlık merkezi olduğu, fiyatlarının bu merkez çevresinde dalgalandığı ve bu değerlerin sürekli yükselme ve düşmelerinin birbirlerini eşitleme eğiliminde olduğu anlamına gelir. Ayrıca bir de -daha sonra ele alınacak- farklı üreticiler tarafından üretilen belli metaların bireysel değerlerinden (sayfa 160) ayırdedilmesi gereken bir piyasa-değeri vardır. Bu metaların bazılarının bireysel değeri, kendi piyasa-değerinin altında kaldığı halde (yani bunların üretimleri için, piyasa-değeri ile ifade edilenden daha az emek-zamanı gerekmiştir) diğerlerinin değeri, piyasa-değerini aşacaktır. Piyasa-değeri, bir yandan, tek bir alanda üretilen metaların ortalama değeri, öte yandan, kendi üretim alanlarının ortalama koşulları altında üretilen ve bu alanın ürünlerinin büyük bir kısmını oluşturan metaların bireysel değerleri olarak görülmek durumundadırlar. En kötü ya da en iyi koşullar altında üretilen metalar, ancak olağanüstü durumlarda piyasa-değerini düzenlerler ve bu piyasa-değeri, şimdi, piyasa-fiyatları için bir dalgalanma merkezi oluşturur. Ne var ki, bu piyasa-fiyatları, aynı tür metalar için aynı olur. Eğer, ortalama değerde, yani iki uç arasında orta yerde yer alan metaların arzı ile normal talep karşılanıyor ise, bireysel değerleri, piyasa-değerinin altında kalan metalar, fazladan bir artı-değer ya da artı-kâr gerçekleştirdikleri halde, bireysel değerleri piyasa-değerini aşan metalar, içerdikleri artı-değerin bir kısmını gerçekleştiremezler.
      En elverişsiz koşullar altında üretilen metaların satışının, bunların, talebin karşılanması için gerekli olduklarını tanıtladığını söylemek hiç bir şey ifade etmez. Varsayılan durumda, fiyat, ortalama piyasa-değerinden yüksek olsaydı, talep daha küçük[6*] olurdu. Bir meta, belli bir fiyatta, piyasada belli bir yer tutar. Bir fiyat değişikliği halinde, fiyatın yükselmesiyle birlikte, metaın arzında bir azalma, fiyatın düşmesiyle birlikte, malın arzında bir artma olduğu takdirde bu yer aynı kalır. Fiyatın, en elverişsiz koşullar altında üretilen metaların değeri tarafından düzenlenmesi halinde, eğer talep, daralmayacak kadar kuvvetli ise, bu metaların değeri, piyasa-değerini belirler. Bu, talep normalin üzerinde olmadıkça ya da arz olağan düzeyin altına düşmedikçe olanaksızdır. Ensonu, eğer üretilen metaların kitlesi, ortalama piyasa-değerleri üzerinden sürülebilecek olandan büyük ise, en uygun koşullar altında üretilen metalar, piyasa-değerini düzenler. Örneğin bunlar, tam kendi değerleri ya da bu değere yaklaşık bir değer üzerinden satılabilirler ve bu durumda en uygun olmayan koşullar altında üretilen metalar kendi maliyet-fiyatlarını bile gerçekleştiremediği halde, normal koşullar altında üretilenler, içerdikleri artı-değerin ancak bir kısmını gerçekleştirirler. Burada, piyasa-değeri üzerine söylenmiş olanlar, piyasa-değerinin yerini alır almaz üretim-fiyatı için de geçerlidir. Üretim-fiyatı her alanda düzenlendiği gibi, özel koşullar tarafından da düzenlenir. Ve bu üretim-fiyatı da gene, etrafında günlük piyasa-fiyatlarının dalgalandığı bir merkezdir ve belli dönemler içersinde birbirini eşitleme eğilimini gösterir. (Üretim-fiyatının, en kötü koşullar altında çalışanlar tarafından belirlenmesi konusunda Ricardo'ya bakınız.)[7*] (sayfa 161)
      Fiyatlar nasıl yönetiliyor olursa olsun, biz şu sonuçlara ulaşırız: 1) Fiyat hareketleri, üretim-fiyatlarında düşme ya da yükselmelere yolaçan gerekli emek-zamanındaki azalma ya da artış ile değer yasasının egemenliği altındadır. İşte bu anlamda olmak üzere (kendi üretim-fiyatlarının, metaların değerinden sapmalar gösterdiğini hiç kuşkusuz anlamış bulunan) Ricardo, "Okurun dikkatini çekmek istediğim araştırma, metaların mutlak değerlerindeki değil, nispi değerlerindeki değişikliklerin etkileriyle ilgilidir."[8*] der.
      2) Üretim-fiyatlarını belirleyen ortalama kârın, daima, toplam toplumsal sermayenin bir parçası olması nedeniyle, bireysel sermayenin payına düşen artı-değer miktarına yaklaşık olarak eşit olması gerekir. Genel kâr oranının ve dolayısıyla ortalama kârın, para-değer olarak ifadesinin, gerçek ortalama artı-değerin para-değerinden daha büyük olduğunu kabul edelim. Kapitalistleri ilgilendirdiği kadarıyla, bunların karşılıklı olarak %10 ya da %15 oranında kâr sağlamaları önemli değildir. Para olarak fazla fiyat karşılıklı olduğu için, bu yüzdelerin hiç biri ötekinden daha fazla gerçek meta-değere tekabül etmez. Emekçiye gelince (varsayımımıza göre, o, normal ücretini almaktadır ve bu yüzden, ortalama kârdaki bir yükselme, ücretindeki fiili bir indirimden ileri gelmemekte, yani bu yükselme, kapitalistin normal artı-değerinden tamamen farklı bir şeyi ifade etmektedir) meta fiyatlarında, ortalama kârdaki bir artışın yolaçtığı bir yükselmenin, değişen sermayenin para-ifadesindeki bir yükselmeye tekabül etmesi gerekir. Kâr oranı ile ortalama kârda, fiili artı-değerin toplam yatırılan sermayeye oranı ile saptanan sınırı aşan böyle bir genel nominal artış, gerçekte, ücretlerde ve ayrıca değişmeyen sermayeyi oluşturan metaların fiyatlarında bir artış olmaksızın olanaksızdır. Düşme halinde ise bunun tersi doğrudur. Metaların toplam değeri, toplam artı-değeri ve bu da ortalama kâr ve dolayısıyla genel kâr oranının düzeyini -genel bir yasa ya da dalgalanmaları yöneten bir yasa olarak- belirlediğine göre, buradan, değer yasasının üretim-fiyatlarını düzenlediği sonucu çıkıyor.
      Rekabetin ilkönce tek bir alanda başardığı şey, metaların çeşitli bireysel değerlerinden, tek bir piyasa-değeri ve piyasa-fiyatı oluşturmaktır. Farklı alanlardaki kâr oranlarını birbirlerine eşitleyerek üretim-fiyatını ilk meydana getiren, farklı alanlardaki sermayelerin rekabetidir. Bu ikinci süreç, kapitalist üretimin birinciye göre daha yüksek düzeyde gelişmesini gerektirir.
      Aynı üretim alanında, aynı türde, aşağı yukarı aynı kalitede metaların, değerleri üzerinden satılabilmeleri için şu iki koşul gereklidir:
      Birincisi,
farklı bireysel değerlerin tek bir toplumsal değere, yukarıda adı verilen piyasa-değerine eşitlenmesi gerekir; bu da, aynı türden metaların üreticileri arasında rekabeti ve mallarını satışa arzedecekleri (sayfa 162) ortak bir piyasanın varlığını gerektirir. Herbirisi farklı bireysel koşullar altında üretilmiş olsalar bile özdeş metaların herbirinin piyasa-fiyatlarının, piyasa-değerine, uygun düşmesi, bu değerin üzerine çıkarak ya da altına düşerek herhangi bir sapma göstermemesi için, farklı satıcıların birbirleri üzerindeki baskılarının, piyasaya, toplumsal gereksinmeleri karşılamaya yetecek miktarda, yani toplumun, piyasa-değerini ödeyebileceği miktarda bir meta kitlesini getirmelerini sağlamaya yetecek kadar kuvvetli olması gerekir. Bu ürünlerin kitlesi bu talebi aşacak olursa, metaların piyasa-değerlerinin altında satılmaları durumu ortaya çıkar; tersine, ürünlerin kitlesi bu talebi karşılamaya yetecek büyüklükte değil ise, ya da aynı şey demek olan satıcılar arasındaki rekabetin baskısı, bu miktar ürünü piyasaya getirmeye yetecek kadar kuvvetli değil ise, metaların, piyasa-değerlerinin üzerinde satılmaları gerekir. Piyasa-değerinin değişmesi halinde, bu toplam metalar kitlesinin satılabilecekleri koşullarda bir değişikliği de zorunlu kılar. Piyasa-değeri düşerse, bu, ortalama toplumsal talepte (bu daima efektif talep anlamında kullanılmaktadır) bir artış yaratır ve belli sınırlar içersinde, daha büyük bir meta kitlesi emilebilir. Piyasa-değeri yükselirse, bu, toplumsal talepte bir azalma demektir ve daha küçük bir metalar kitlesi emilmiş olacaktır. Şu halde, arz ve talebin, piyasa-fiyatını ya da daha çok, piyasa-fiyatının piyasa-değerinden gösterdiği sapmaları düzenlemesi gibi, piyasa-değeri de, arz ile talep arasındaki orantıyı ya da arz ve talepteki dalgalanmaların çevresinde piyasa-fiyatlarının oynamalar yapmasına yolaçtığı merkezi düzenler.
      Daha yakından bakıldığında, tek bir metaın değerine uygulanabilecek koşulların, burada, belli türden bir meta topluluğunun değerini yöneten koşullar olarak yeniden ortaya çıktığını görürüz. Kapitalist üretim, daha başlangıçtan beri bir kitle üretimidir. Diğer daha az gelişmiş üretim tarzlarında bile, sayıları çok olsa dahi, küçük çapta üreticiler tarafından ortak ürün olarak nispeten küçük miktarlar halinde üretilen şeyler -hiç değilse ana metalar sözkonusu olduğunda- büyük kitleler halinde nispeten az sayıda tacirin elinde toplanır. Bu tacirler bunları birarada biriktirirler ve bütün üretim kolunun ya da bunun azçok önemli bir kısmının ortak ürünü olarak satarlar.
      Burada şurasını da belirtmek yerinde olur: "toplumsal talep", yani talep ilkesini düzenleyen etmen, aslında, farklı sınıfların karşılıklı ilişkilerine, bunların kendi ekonomik konumlarına ve bu nedenle özellikle, önce, toplam artı-değerin ücretlere oranına, sonra da, artı-değerin bölündüğü (kâr, faiz, toprak rantı, vergiler, vb. gibi) çeşitli parçalar arasındaki bağıntıya tabidir. Ve bu da, arz ile talep arasındaki bağıntının hangi temele dayandığı saptanmadan, arz ve talep ilişkisi ile hiç bir şeyin açıklanamayacağını bir kez daha ortaya koymaktadır.
      Meta ile paranın her ikisi, değişim-değeri ile kullanım-değerinin bir birliğini temsil ettikleri halde, satınalma ve satışta bu fonksiyonların, iki karşıt uçta kutuplandıklarını, metaın (satıcı) kullanım-değerini ve paranın (sayfa 163) (alıcı) değişim-değerini temsil ettiğini daha önce (Buch I, Kap. l, 3) görmüş bulunuyoruz. Satışın önkoşullarından birisi, bir metaın kullanım-değerine sahip bulunması ve bu nedenle toplumsal bir gereksinmeyi karşılaması idi. Öteki önkoşul ise, metaın içerdiği emek miktarının, toplumsal bakımdan gerekli-emeği temsil etmesi, yani bireysel değerinin (ve, şimdiki varsayımımıza göre aynı şey demek olan, metaın satış-fiyatının) toplumsal değeri ile aynı olmasıdır.[28]
      Şimdi bunu, piyasada bulunan ve bütün alanın ürününü temsil eden metalar kitlesine uygulayalım.
      Tek bir
üretim kolu tarafından bu tüm metalar kitlesine tek bir meta ve birçok özdeş metaların fiyatlarının toplamına tek bir fiyat gözüyle bakılması, konuyu en kolay biçimde ortaya koyacaktır. Böyle olunca, tek bir meta için söylenen her şey, bütün bir üretim koluna ait piyasada bulunan metalar için de harfi harfine geçerlidir. Bir metaın bireysel değerinin, onun toplumsal değerine tekabül etmesi koşulu, bu kitlenin üretimi için gerekli toplumsal emeği içermesi ve bu kitlenin değerinin, onun piyasa-değerine eşit olması ile şimdi gerçekleşmiş ya da daha fazla saptanmıştır.
      Şimdi diyelim ki, bu metalar kitlesi, aşağı yukarı benzer normal toplumsal koşullar altında üretilmiş olsun ve böylece bu değer, aynı zamanda, bu kitleyi oluşturan bireysel metaların bireysel değeri olsun. Şimdi, bu metaların nispeten küçük bir kısmı bu koşulların altında, diğer bir kısmı üzerinde üretiliyor ve bu yüzden bir kısmın bireysel değeri, metalar kitlesinin ortalama değerinden daha büyük, diğer kısmın daha küçük ise, ama bu iki uçtaki sapmalar birbirlerini telafi edecek bir orantıda oldukları için, bu iki uçtaki metaların ortalama değeri, merkezdeki metaların değerine eşit bulunuyorsa, bu durumda piyasa-değeri, ortalama koşullar altında üretilen metaların değeri ile belirlenir.[29] Toplam metalar kitlesinin değeri, ister ortalama koşullar, ister bu ortalamanın altında ya da üzerinde kalan koşullar içersinde üretilmiş bulunsun, hepsi birarada bütün bireysel metaların değerlerinin fiili toplamına eşittir. Bu durumda, metalar kitlesinin piyasa-değeri ya da toplumsal değeri -içerdikleri gerekli emek-zamanı- büyük ortalama kitlenin değeri ile belirlenir.
      Bunun tersine diyelim ki, piyasaya getirilen sözkonusu metaların toplam kitlesi aynı kaldığı halde, daha az uygun koşullar altında üretilen metaların değeri, daha uygun koşullar altında üretilen metaların değerini dengeleyemesin ve böylece metalar kitlesinin daha elverişsiz koşullar altında üretilen kısmı, ortalama kitleye ve diğer uca göre nispeten daha büyük bir miktar oluştursun. Bu durumda, daha elverişsiz koşullar altında üretilen kitle, piyasa-değerini ya da toplumsal değeri düzenler.
      Son olarak diyelim ki, ortalama koşullar altında üretilenden daha iyi (sayfa 164) koşullar altında üretilen metaların kitlesi, daha kötü koşullar altında üretilmiş bulunan kitleyi epeyce aşsın ve hatta, ortalama koşullar altında üretilenlere göre de büyük olsun. Bu durumda, en uygun koşullar altında üretilen kısım, piyasa-değerini belirler. Biz, burada, en uygun koşullar altında üretilen kısmın daima piyasa-fiyatını düzenlediği, aşırı dolu piyasayı dikkate almıyoruz. Burada, biz piyasa-değerinden farklı bulunduğu sürece, piyasa-fiyatını değil, piyasa-değerinin kendisinin çeşitli belirleniş durumlarını ele alıyoruz.[30]
      Aslında, kesin anlamda (kuşkusuz bu, gerçekte ancak yaklaşık olarak ve binlerce değişik şekillerde görülür) tüm metalar kitlesinin, ortalama değerler ile düzenlenen piyasa-değeri, durum I'de, bunların bireysel değerlerinin toplamına eşittir; oysa, her iki uçta üretilen metalar sözkonusu olduğunda, bu değer, bunlara zorla kabul ettirilen ortalama bir değer olarak ortaya konmuştur. En kötü uçta üretimde bulunanlar, bu durumda metalarını bireysel değerin altında satmak zorunda kaldıkları halde, en iyi uçta üretimde bulunanlar, bu değerin üzerinde satarlar.
      Durum II'de, iki uçta üretilen meta-değerlerin bireysel parçaları birbirlerini dengelemezler. Daha çok, en kötü koşullar altında üretilenler, sonucu belirlerler. Her bireysel metaın ya da toplam kitlenin herbir kısmının ortalama fiyatı ya da piyasa-değeri, kesin anlamıyla, farklı koşullar altında üretilen metaların değerlerinin birbirlerine eklenmesiyle elde edilen kitlenin toplam değeri ve bu toplam değerden her bireysel metaın payına düşen değer parçasına göre belirlenir. Böylece elde edilen piyasa-değeri, yalnız uygun uca ait olan metaların bireysel değerinin değil, ortalama uçta üretilen metaların bireysel değerlerinin de üzerinde olur. Ne var ki, bu piyasa-değeri, uygun olmayan uçta üretilen metaların bireysel değerlerinin gene de altındadır. Piyasa-değerinin, bireysel değere ne denli yaklaşabileceği ya da en sonunda bu değerle çakışabileceği, tamamıyla, uygun olmayan uçta üretilen metaların, sözkonusu meta alanında kaplayacağı hacme bağlıdır. Eğer talep arzdan ancak birazcık büyük ise, uygun olmayan uçta üretilen metaların bireysel değeri piyasa-fiyatını düzenler. (sayfa 165)
      En sonu, uygun uçta üretilen metalar kitlesi, diğer uçta üretilenden ve de durum III'te olduğu gibi, ortalama koşullarda üretilen metalar kitlesinden de daha büyük bir yer işgal ederse, piyasa-değeri ortalama değerin altına düşer, iki uçta ve ortadaki değerlerin toplamının birbirine eklenmesiyle hesaplanan ortalama değer, burada, ortadaki değerin altında kalır ve uygun uçta üretilen metaların değer toplamının tuttuğu yere bağlı olarak, bu değere yaklaşır ya da uzaklaşır. Talebin arzdan zayıf olması halinde, uygun yerde bulunan kısım, büyüklüğü ne olursa olsun, fiyatını kendi bireysel değerine indirmek suretiyle, zorla kendisine bir yer açar. Arzın talebi büyük ölçüde aştığı durumlar dışında, piyasa-değeri, en uygun koşullar altında üretilen metaların bu bireysel değeri ile hiç bir zaman aynı olamaz.
      Piyasa-değerlerinin, burada soyut olarak açıklamış olduğumuz bu belirleniş biçimi, gerçek piyasada, talebin, bu şekilde saptanan değerler üzerinden meta kitlesini emmeye yetecek büyüklükte olması koşuluyla, alıcılar arasındaki rekabet yoluyla kurulur ve gelişir. Ve bu bizi başka bir noktaya getirir.
      İkincisi,
bir metaın kullanım-değeri olduğunu söylemek, yalnızca, bunun herhangi bir toplumsal gereksinmeyi karşıladığını söylemektir. Biz yalnız bireysel metalar ile ilgilendiğimiz sürece, belli bir meta için gereksinme olduğunu -bunun miktarı, bu gereksinmenin karşılanması için gerekli olan miktar konusunda daha fazla araştırma yapmaksızın metaın fiyatı ile zaten belirlenmiştir- varsayabilirdik. Ne var ki bu miktar, bütün bir üretim koluna ait ürün bir yana ve buna olan toplumsal gereksinme öte yana konur konmaz büyük bir önem kazanır. O zaman bunun büyüklüğünü, yani bu toplumsal gereksinmenin miktarını gözönünde bulundurmak zorunlu hale gelir.
      Piyasa-değerinin yukardaki biçimde belirlenişinde üretilen metalar kitlesinin veri olduğu, yani aynı kaldığı, ancak bu metaları oluşturan ve farklı koşullar altında üretilen öğelerin oranlarında bir değişme olduğu, şu halde, aynı metalar kitlesinin piyasa-değerinin farklı biçimde düzenlendiği varsayılmıştı. Üretilen metaların bir kısmının, geçici olarak piyasadan çekilebileceği olasılığını bir yana bırakarak, bu kitlenin, büyüklük olarak normal talebe tekabül ettiğini kabul edelim. Şimdi, bu kitleye olan talep de aynı kaldığı takdirde, bu meta, piyasa-değerini yukarda sözü edilen üç durumdan hangisi düzenlerse düzenlesin, kendi piyasa-değeri üzerinden satılacaktır. Bu metalar kitlesi, yalnız bir gereksinmeyi karşılamakla kalmıyor. Bunu tam toplumsal ölçüleri içersinde karşılamış oluyor. Bunların miktarı, bunlara olan talepten daha az ya da çok olsaydı, piyasa-fiyatı ile piyasa-değeri arasında sapmalar görülecekti. Ve ilk sapma, arzın çok az olması halinde piyasa-değerinin daima uygun olmayan koşullar altında üretilen, arzın çok fazla olması halinde ise daima, en uygun koşullar altında üretilen metalar tarafından düzenlenmesidir; bu nedenle sırf farklı koşullar altında üretilen metalar kitlesinin gösterdiği (sayfa 166) orana bağlı olarak farklı bir sonuca ulaşılması olgusuna karşın, piyasa-değerini belirleyen şey, uçlardan birisi oluyor. Talep ile mevcut ürün miktarı arasındaki fark önemli ölçüde ise, piyasa-fiyatı da buna uygun olarak, piyasa-değerinin önemli ölçüde altında ya da üstünde olacaktır. Şimdi, üretilen metaların miktarı, ile piyasa-değeri üzerinden satılan miktar arasındaki fark, iki nedene bağlı olabilir. Ya, çok küçük ya da büyük hale gelerek bu miktarın kendisi değişir, öyle ki, yeniden-üretim, o sıradaki piyasa-değerini düzenleyen ölçekten farklı bir ölçekte yer alacaktır; Bu durumda, talep aynı kaldığı halde arz değişmiştir ve bu yüzden nispi bir aşırı üretim ya da eksik üretim vardır. Ya da, yeniden-üretim ve böylece arz aynı kaldığı halde, çeşitli nedenlerden ileri gelebileceği gibi, talep daralmış ya da artmıştır. Arzın mutlak büyüklüğü aynı kaldığı halde, nispi büyüklüğü, talebe göre, büyüklüğü, ya da taleple ölçülen büyüklüğü değişmiştir. Etki, birinci durumdakinin aynıdır, ama ters yöndedir. Son olarak, her iki yanda da değişiklik olmuştur, ama bu ister ters yönlerde ister aynı yönde olsun, aynı ölçüde olmadıkları için her iki yanda da değişiklik olmuştur, ama bu, iki yan arasındaki oranı değiştirir ve nihai sonucun daima, yukarda sözü edilen iki durumdan birisine varması gerekir.
      Arz ve talebin genel bir tanımının yapılmasındaki gerçek güçlük, bunların bir totoloji görüntüsüne bürünür gibi görünmeleridir. Önce arzı, piyasadaki mevcut ürünü ya da piyasaya getirilebilecek ürünü alalım. Yararsız ayrıntılara girmekten kaçınmak için biz, yalnızca, her belli üretim kolunda yılda yeniden üretilen kitleyi gözönünde bulunduracak, çeşitli metaların şu ya da bu derecede sahip bulundukları, piyasadan çekilebilme ve diyelim gelecek yıl tüketilmek üzere saklanma özelliğini dikkate almayacağız. Bu, yıllık yeniden-üretim, bu metalar kitlesinin, ayrı ayrı öğeler halinde ya da sürekli ölçülmesine bağlı olarak -ağırlık ve sayıca- belli bir miktar ile ifade edilir. Bunlar yalnız, insan gereksinmelerini karşılayan kullanım-değerleri olmayıp, piyasada belirli miktarlarda bulunan kullanım-değerleridir. İkinci olarak, bu metalar kitlesinin, birim olarak iş gören metaın ya da bu metaın ölçüsünün, piyasa-değerinin katlarıyla ifade edilebilen özgül bir piyasa-değeri vardır. Bu nedenle, piyasadaki metaların miktar olarak hacmi ile bunların piyasa-değeri arasında zorunlu bir ilişki yoktur, çünkü, örneğin, birçok metaların özellikle yüksek bir değeri, diğerlerinin özellikle düşük bir değeri olduğu için, belli bir değerler toplamı, bir metaın çok büyük, bir başka metaın çok küçük bir miktarı ile temsil edilebilir. Piyasada bulunan nesnelerin miktarı ile bu nesnelerin piyasa-değerleri arasında ancak şu ilişki vardır: Belirli bir emek üretkenliği esas olmak üzere, belli bir üretim alanında belli bir miktarda nesnenin üretimi, bu oran farklı üretim alanlarında değişik olmakla birlikte, ve bununla, bu nesnelerin yararlılığı ya da bunların kullanım-değerlerinin özel niteliği arasında herhangi bir iç bağıntı bulunmamakla birlikte, belli bir miktarda toplumsal emek-zamanını gerektirir. (sayfa 167) Diğer bütün koşullar aynı kalmak üzere, bir metaın bir a miktarı b kadar emek-zamanına mal oluyorsa, aynı metaın bir na miktarı, nb emek-zamanına malolacaktır. Ayrıca, toplum eğer, bir gereksinmeyi karşılamak ve bu amaç için bir nesnenin üretilmesini istiyorsa, bunun karşılığını ödemek zorundadır. Gerçekte, meta üretimi, işbölümünü gerektirdiğine göre, toplum, bu nesnenin karşılığını, mevcut emek-zamanının bir kısmını bunun üretimine ayırmakla ödemektedir. Demek ki, toplum, kendi kullanımındaki emek-zamanının belli bir miktarı ile bunu satın almaktadır. Toplumun, işbölümü aracılığı ile kendi emeğini bu özel nesnenin üretiminde kullanan kısmının, toplumun gereksinmelerini karşılayan nesnelere katılmış bulunan toplumsal emekten bir eşdeğer alması gerekir. Ne var ki, toplumsal bir nesneye harcanan toplumsal emeğin toplam miktarı ile, yani toplumun toplam emek-gücünün, bu nesnenin üretimine tahsis edilen kısmı arasında, ya da, bir yanda, bu nesnenin üretiminin toplumsal üretim içersinde tuttuğu yer ile, öte yandan, toplumun sözkonusu nesne ile karşılamak istediği gereksinmenin büyüklüğü arasında zorunlu olmaktan çok raslansal bir ilişki vardır. Her bireysel meta ya da bir metaın belli bir miktarı, gerçekte ancak, üretimi için gerekli toplumsal emekten daha fazlasını içermez, ve bu açıdan, bu metaın tamamının piyasa-değeri yalnız gerekli-emeği temsil eder, ama eğer bu meta, mevcut toplumsal gereksinmeyi aşan miktarda üretilmiş ise, toplumsal emek-zamanının bir o kadarı boşa harcanmıştır ve bu meta kitlesi, piyasada, fiilen kendisine katılmış bulunan toplumsal emekten çok daha küçük miktarını temsil eder hale gelir. (Üretimin yalnız, toplumun fiili ve önceden belirleyen denetimi altında bulunduğu hallerde, toplum, belirli nesnelerin üretiminde harcanacak toplumsal emek-zamanının hacmi ile, bu nesneler tarafından karşılanacak toplumsal gereksinmenin hacmi arasında bir bağıntı kurar.) Bu yüzden bu metalar, piyasa-değerlerinin altında satılmak zorunda kalır ve hatta bunların bir kısmı büsbütün satılamazlar bile. (Belli bir tür metaın üretiminde kullanılan toplumsal emek miktarının bu metaya olan toplumsal talebi karşılamaya yetmeyecek kadar olması halinde ise, bunun tersi olur.) Ama belli bir nesnenin üretiminde harcanan toplumsal emek miktarı, bu nesneye olan toplumsal talebe uygun düşüyor ve böylece üretilen miktar, yeniden-üretimin normal ölçeğine tekabül ediyor ve talep aynı kalıyorsa, bu nesne, kendi piyasa-değeri üzerinden satılır. Metaların kendi değerleri üzerinden değişimleri ya da satışları, rasyonel düşen bir durum, yani bunlar arasındaki dengenin doğal yasasıdır. Sapmaları açıklayan, bu yasa olup, bunun tersi, yani yasayı açıklayan sapmalar değildir.
      Şimdi öteki yana, talebe bir bakalım.
      Metalar, üretken ya da bireysel tüketime girmek üzere, üretim araçları ya da temel geçim aracı olarak satın alınırlar. Bazı metaların her iki amaca da hizmet etmesi, durumu değiştirmez. Demek ki, bu metalar için, bir üreticiler tarafından (burada kapitalistler, çünkü biz, üretim (sayfa 168) araçlarının, sermayeye dönüştürülmüş bulunduklarını varsaymıştık) ve bir de tüketiciler tarafından talep vardır. İlk bakışta bunların her ikisinin de, talep tarafında, öte yanda, çeşitli üretim kollarındaki toplumsal üretimin belli miktarına tekabül eden, belli bir miktarda toplumsal gereksinmeyi öngördükleri görülür. Pamuklu sanayiinin, yıllık yeniden-üretimini belli bir ölçekte sürdürebilmesi için, hem normal bir pamuk ikmaline ve hem de, diğer koşullar aynı kalmak üzere, sermaye birikiminin yıllık yeniden-üretimine neden olduğu genişlemeyi karşılamak üzere ek bir miktar pamuğa gereksinmesi vardır. Bu, temel geçim araçları için de aynen böyledir. İşçi sınıfının, yaşamını alışılagelmiş ortalama biçimde sürdürebilmesi için, farklı türdeki metalar arasında, azçok farklı bir dağılım gösterse bile, hiç değilse aynı miktar yaşam gereksinmelerini hazır bulması gerekir, ayrıca yıllık nüfus artışına yetebilecek ek bir miktarın da bulunması gerekir. Aynı şey, azçok bir değişiklikle, diğer sınıflar için de geçerlidir.
      Buna göre, talep tarafında, karşılanmaları için belli bir miktar metaın piyasada bulunmasını gerektiren, belli büyüklükte bir toplumsal gereksinmeleri, olduğu görünüyor. Ama nicel olarak, belirli toplumsal gereksinmeler çok esnek ve değişkendir. Bunların sabitliği ancak görünüştedir. Temel geçim araçlarının daha ucuz ya da para-ücretlerin daha yüksek olması halinde, "'talepleri" kendi fiziksel gereksinmelerinin en dar sınırlarının bile altında kalan fakir fukara bir yana bırakıldığında, emekçiler bu temel geçim araçlarından daha fazlasını satın alabilirler ye bunlara olan "toplumsal gereksinme" artmış olur. Öte yandan, örneğin pamuğun daha ucuz olması halinde, kapitalistlerin pamuğa olan talepleri artacak ve pamuklu sanayiine vb. daha fazla sermaye yatırılacaktır. Şurasını hiç unutmamamız gerekir ki, üretken tüketim talebi, bizim varsayımımıza göre, kapitalistin bir talebidir, onun asıl amacı artı-değer üretmektir. Ne var ki, bu kapitalistin piyasada, diyelim pamuk alıcısı olarak göründüğü sürece, bu pamuğa olan gereksinmeyi temsil etmesine engel değildir; tıpkı, pamuk satıcısı için satıcının bu pamuğu gömleklik kumaşa ya da baruta çevirmesinin ya da bunu hem kendi ve hem de bütün dünyanın kulakları için tıkaç yapmaya niyetlenmesinin hiç bir önemi olmaması gibi. Ama bunun, kapitalistin ne tür bir alıcı olduğu üzerinde oldukça önemli bir etkisi vardır. Pamuğa olan talebi, onun kâr sağlamak konusundaki gerçek gereksinmesini gizlemesi olgusu tarafından temelden bir değişikliğe uğrar. Piyasada metalara duyulan gereksinmenin, talebin sınırları, gerçek toplumsal gereksinmeden nicel bir farklılık gösterdiği gibi, farklı metalar için de, doğal olarak epey farklı olur; burada demek istediğim, metaların talep edilen miktarı ile, başka para-fiyatlarında ya da alıcıların içersinde bulunabilecekleri başka para ya da yaşam koşulları içersinde talep edebilecekleri miktar arasındaki farktır.
      Arz ile talep arasındaki tutarsızlığı ve bunun sonucu olarak piyasa-fiyatlarının piyasa-değerlerinden gösterdikleri sapmaları anlamaktan daha kolay bir şey yoktur. Asıl güçlük, arz ve talep eşitliği ile neyin (sayfa 169) kastedildiğin saptamaktır. Arz ile talep arasındaki karşılıklı oranların, belli bir üretim koluna ait metalar kitlesinin, piyasa-değerlerinin ne altında ne de üzerinde, tam kendi piyasa-değerleri üzerinden satılabilecek şekilde olduğu zaman, arz ve talep eşittir, denir. Bu bizim ilk saptadığımız şeydir.
      İkincisi ise şudur: Metaların, kendi piyasa-değerleri üzerinden satılmaları halinde, arz ile talebin eşit olduklarıdır.
      Arz talebe eşit olduğu zaman bunların hareketleri durur ve işte bu nedenle, metalar piyasa-değerleri üzerinden satılırlar. İki kuvvet zıt yönlerde eşit olarak etki gösterirlerse birbirlerini dengelerler, hiç bir dış etkide bulunmazlar ve bu koşullar altında yer alan herhangi bir görüngünün, bu iki kuvvetin etkileri dışında başka nedenler ile açıklanmaları gerekir. Arz ile talebin birbirlerini dengelemeleri halinde, bunlar, herhangi bir şeyi açıklamaktan çıkar ve piyasa-değerleri üzerinde herhangi bir etkileri olmaz, ve bu yüzden de, piyasa-değerinin, bir başka miktarla değil de, niçin tamı tamına bu kadar para ile ifade edilmesinin nedenleri konusunda bizi gene bir karanlık içersinde bırakmış olurlar. Kapitalist üretimin gerçek iç yasalarının, arz ile talebin karşılıklı etkileri ile (bu iki toplumsal itici gücün, burada yapılması yersiz olabilecek daha derin tahlilleri dışında) açıklanamayacakları besbellidir, çünkü, bu yasalar kendi saf halleriyle, arz ile talep, etki yapmayı bırakana, yani eşit olana kadar görülemezler. Gerçeklikte arz ile talep hiç bir zaman eşit olamaz, ya da eşit olurlarsa bu sırf raslansaldır ve şu halde bilimsel olarak = 0'dır ve buna hiç olmamış gözüyle bakılır. Ne var ki, ekonomi politik, arz ile talebin birbirleriyle çakıştığını varsayar. Niçin böyle yapar? Bunu, görüngüleri kendi temel bağıntıları, kendi kavramlarına uygun düşen biçimleri içersinde inceleyebilmek, yani arz ve talep hareketlerinin yolaçtığı görünüşler dışında bunları ele almak için yapar. Başka bir neden de, bunların hareketlerindeki gerçek eğilimleri bulmak ve bir ölçüde bunları kaydetmektir. Tutarsızlıklar uzlaşmaz çelişki niteliğinde olduğu, ve birbirlerini sürekli izledikleri için, birbirlerini, zıt hareketleriyle ve karşılıklı çelişmeleriyle dengelerler. Demek oluyor ki, arz ile talep, hiç bir durumda birbirine asla eşit olmadığı için, aralarındaki farklar birbirlerini öyle izlerler ki -ve bir yöndeki sapmanın sonucu, zıt yönde bir sapmayı gerektirdiği için- arz ve talep, belli bir dönemde, duruma bütünüyle bakıldığında, daima eşit olurlar, ama, ancak geçmişteki hareketlerin bir ortalaması ve yalnız kendi çelişkilerinin sürekli bir hareketi olarak. Bu şekilde, piyasa-değerlerinden sapan piyasa-fiyatları, bunların ortalama sayıları açısından bakıldığında, sapmalardaki artı ve eksiler birbirlerini yokettikleri için, piyasa-değerlerini eşitlemek üzere kendi kendilerini ayarlarlar. Ve bu ortalamanın sermaye için sırf teorik bakımdan önemi olmayıp, yatırımı azçok sabit bir dönemdeki dalgalanmalara ve dengelenmelere göre hesaplanan sermaye için de pratik bir önemi vardır. (sayfa 170)
      Arz ve talep bağıntısı, bu neden1e bir yandan yalnız, piyasa-fiyatlarının piyasa-değerlerinden gösterdiği sapmaları açıklar, öte yandan da, bu sapmaların, yani talep ve arz bağıntısının etkisinin yokedilmesi eğilimini açıklar. (Fiyatları olduğu halde değerleri bulunmayan metalar gibi istisnalar burada inceleme konusu yapılmamıştır.) Arz ve talep, aralarındaki farkın yolaçtığı etkiyi, çok çeşitli yollardan yokedebilir. Örneğin, eğer talep ve dolayısıyla piyasa-fiyatı düşerse, sermaye çekilir ve böylece arzda bir daralmaya neden olur. Piyasa-değerinin kendisi, gerekli emek-zamanını kısaltan buluşların sonucu olarak daralabilir ve piyasa-fiyatı ile dengelenir. Tersine, eğer talep artar ve dolayısıyla piyasa-fiyatı piyasa değerinin üzerine yükselirse, bu, gereğinden fazla sermayenin bu üretim koluna akmasına yolaçabilir ve üretim öylesine genişler ki, piyasa-fiyatı piyasa-değerinin altına bile düşebilir. Ya da, talebi daraltan bir fiyat artışına yolaçabilir. Bazı üretim kollarında uzun ya da kısa bir dönem için piyasa-değerinin kendisinde bir yükselme meydana getirebilir; bu dönem boyunca, talep edilen ürünlerin bir kısmı kötü koşullar altında üretilmek zorunda kalınmıştır.
      Arz ve talep, piyasa-fiyatını belirler, piyasa-fiyatı ile piyasa-değeri de, daha ileri bir tahlilde arz ve talebi belirler. Bu, talep sözkonusu olduğunda besbellidir, çünkü bu, fiyatla