Karl Marks
Hegel'in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi [94]

Karl Marx'ın Zur Kritik der Hegelschen Rechtsphilosophie [1843] adlı yapıtının Fransızcasından (Critique du droit politique hegelien, Editions Sociales, Paris 1980 / Critigue d'etat hegelien, Union Generale d'Editions, Paris 1976) Hegel'in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi adı ile Sol Yayınları tarafından Eylül 1997 tarihinde yayınlanmıştır.

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir. erisyay@kurtuluscephesi.org

Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında:
Hegel'in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi (456 KB)






ÇEVİRENİN NOTU:
"1843 ELYAZMALARI"


      Marx'ın mart 1843'te başlayıp ağustosa kadar üzerinde çalıştığı ve kapak sayfası ile ilk dört yaprağı kaybolan bu elyazması, her biri katlanmış dört yaprak içeren XL katlanmış yaprak ya da deftercikten oluşuyor. Elyazmalarının birçok yerinde, daha sonra doldurmak üzere boş sayfalar bırakan Marx, bu defterciklerin 131 yaprağını doldurmuş. Yapıt Hegel'in Hukuk felsefesinin ilkeleri adlı kitabının § 161'inin eleştirisiyle başlıyor. Eksik olan ilk dört yaprak, her halde Hegel'in yapıtında devletin ve devlet kurumlarının incelenmesinin başlangıcını oluşturan § 257-260'ların eleştirisini içeriyordu.
      Hegel'in Hukuk felsefesinin ilkeleri ("Hukuk felsefesinin prensipleri" adıyla) türkçeye de çevrildi (çeviren: Cenap Karakaya) ve kasım 1991'de yayınlandı (Sosyal yayınlar, İstanbul). Kitabın içerdiği 360 paragraf, yapıtta şöyle bir bolünüm [sayfa 7] gösteriyor: Giriş (§ 1-33). Birinci kısım: Soyut hukuk (§ 34-104). İkinci kısım: Öznel ahlaklılık (§ 105-141). Üçüncü kısım: Nesnel ahlaklılık (§ 142-360).
      Bu üçüncü kısım, üç bölüm içeriyor: 1. Bölüm: Aile (§ 158-181); 2. Bölüm: Sivil toplum (§ 182-256); 3. Bölüm: Devlet (§ 257-360).
      Marx işte bu 3. bölümü (§ 257-360) eleştirmeye girişmişti. Bu bölüm de üç kesime ayrılıyordu: A. İç siyasal hukuk ya da siyasal anayapı (§ 260-329: 1. Kendi-için iç siyasal anayapı, § 272-320; 2. Dış hükümranlık, § 321-329). B. Dış siyasal hukuk ya da uluslararası hukuk (§ 330-340). C. Evrensel tarih (§ 341-360).
      Marx'ın elyazması 261-313 numaralı paragrafları içeriyor; öyleyse yalnızca devletin iç siyasal anayapısı üzerindeki hegelci teorinin eleştirisiyle sınırlı.
      Bu nedenle olacak, Marx'ın yapıtını çevirmek için yararlandığım iki fransızca çevirisinden biri (Albert Baraquin çevirisi, Editions Sociales, Paris, 1980) Hegelci siyasal hukukun eleştirisi, öteki (hegelci marksolog Kostas Papaioannou çevirisi, Union Generale d'Editions [10/18], Paris, 1976) Hegelci devletin eleştirisi, 1843 Elyazmaları başlığını taşıyordu. Ben Marx'ın "tasarı"sını göz önünde bulundurarak, Hegel'in hukuk felsefesinin eleştirisi başlığını yeğledim. Marx'ın "tasarısı derken, Marx'ın bu çevirinin "Ekler" bölümünde yayımlanan Hegel'in hukuk felsefesinin eleştirisine katkı. Giriş (1844) başlıklı makalesini düşünüyorum. Gerçeklikte tamamlanmamış bir yapıt (ve vazgeçilmiş bir tasarı) oluşturan "1843 Elyazmaları", Marx'ın henüz marksist olmadan önce "felsefel" bir komünizme ilk adımını attığı bu ünlü makaleyi, yazılmamış ve büyük bir olasılıkla da bu makalede atılan adımdan sonra yazılmasından vazgeçilen bir yapıtın "Giriş"i durumuna getiriyor.
      Marksizmin "tarih-öncesi" ürünlerinden biri olan ve ilk kez D. Riazanov'un gün ışığına çıkarmasından sonra, henüz sınıflar savaşımının ve proleter devrimin siyasal ve toplumsal dönüşümdeki işlevini kavramaktan uzak olması nedeniyle, [sayfa 8] bazen Marx'ın olgunluk dönemi düşüncesine karşı kullanılmak istenen bu 1843 elyazmaları, gene de devlet ile sivil toplum arasındaki ilişkilerin bilimsel bir açıklaması ve hegelci diyalektiğin materyalist bir devriklemesi üzerine ilk girişimleri içeriyor. Bu bakımdan bu yapıt, marksizm ve marksizmin doğusuyla ilgilenen herkes için son derece önemli bir belge oluşturuyor.
      Kendisini aşan ve deyim yerindeyse geçerlikten kaldıran "Giriş"iyle birlikte bu iki belgenin önemi üzerine, Auguste Cornu'nün "Ekler" bölümündeki iki irdelemesi, okura yeterli bir fikir verecektir. Auguste Cornu'nün bu iki irdelemesinde, "Hegel'in hukuk felsefesinin eleştirisi" ile "Hegel'in hukuk felsefesinin eleştirisine katkı. Giriş" başlıklı yazılarında bu yapıtlara ilişkin ve çoğunlukla dipnot biçiminde verdiği çeviriler ile Albert Baraquin ya da Kostas Papaioannou'nun aynı parçalara ilişkin çevirileri arasında varolan kimi başkalıkları, daha önce 1844 Elyazmaları ve Kutsal Aile çevirilerinde de yaptığım gibi, bu çetin metinlerin okunup anlaşılması bakımından "yeni bir şey öğrenmek isteyen, öyleyse kendi başına düşünme çabası gösteren" okurun işini güçleştirmekten çok kolaylaştıracağını düşünerek, türkçe çeviride elden geldiğince korumaya özen gösterdim.
      Hegel'in her paragrafının çevirisinde, "sorunun köküne gitmek" isteyen okurlar için, gene kimi çeviri başkalıklarına rağmen, dostum Cenap Karakaya'nm usta işi çevirisine gönderme yaptım.
      Son olarak Hegel'den yapılan alıntılarda, altını Hegel'in çizdiği ve Marx'ın da bu biçimde yinelediği sözcüklerin italik harflerle, altını Marx'ın kendi hesabına çizdiği sözcüklerin de siyah-italik harflerle dizildiğini ve çeviride bu ayrımı korumaya elden geldiğince özen gösterildiğini belirtmek istiyorum. [sayfa 9]
     
      Ankara, 12 mayıs 1997
KENAN SOMER






HEGEL'İN HUKUK FELSEFESİNİN ELEŞTİRİSİ
(§261-313)







      §. 261. "Özel hak ve özel etik gönenç alanları, aile ve burjuva-sivil toplum alanları karşısında devlet, bir yandan bir dış zorunluluk ve onların üstün erkini oluşturur, ailenin ve burjuva-sivil toplumun yasaları ve çıkarları bu üstün erkin doğasına bağlı ve bağımlıdırlar; ama öte yandan devlet, onların içkin ereğidir ve gücünü de kendi evrensel erekliliğinin ve bireylerin özel çıkarlarının birliğinden, kendini bireylerin devlet karşısında hem ödevleri hem de aynı ölçüde hakları olması olgusunda gösteren birlikten alır." (§ 155.) [
1]

      Bu paragraf bize somut özgürlüğün, özel çıkar sistemi (aile, burjuva-sivil toplum) ile evrensel çıkar sisteminin (devlet) özdeşliğine (öngerek olarak ortaya atılan özdeşlik, uzlaşmaz bir özdeşlik) dayandığını öğretiyor. Öyleyse şimdi bu iki [sayfa 11] alan arasındaki ilişkiyi daha açık bir biçimde ortaya koymaya çalışalım.
      Bir yandan devlet, aile ve burjuva-sivil toplum alanları karşısında bir "dış zorunluluk", "yasa" ve "çıkarlar"m kendisine bağlı ve bağımlı olmasına yol açan bir erktir. Devletin aile ve burjuva-sivil toplum karşısında bir "dış zorunluluk" olması, daha önce bir yandan [toplumdan devlete] diyalektik "geçiş" kategorisinde, öte yandan aile ve burjuva-sivil toplumun devletle bilinçli ilişkilerinde ortaya konmuştu. Devlete "bağımlılık" bu "dış zorunluluk" ilişkisine tam olarak uygun düşüyor. Ama Hegel'in "bağımlılık" derken ne anladığını, bu paragrafa eklenen yorumdan alman şu cümle bize gösteriyor:
      "Montesquieu ... yasaların ve özellikle özel hukuk yasalarının devletin belirli niteliğine bağımlılığını ve parçanın ancak bütünle ilişkisi içinde ele alınıp incelenebileceği yolundaki felsefel gerçeği ortaya koymuştur."[2]

      Öyleyse burada Hegel devlet karşısındaki bağımlılıktan ya da özel hukukun vb. devlet tarafından özsel belirleniminden söz ediyor; ama aynı zamanda bu bağımlılığı "dış zorunluluk" bakımından düşünüyor ve bu da ailenin ve burjuva-sivil toplumun devlette kendi "içkin erek"lerini gördükleri yolundaki görüşüyle çelişiyor.
      Devletin bir "dış zorunluluk" olduğunu söylemek, yalnız ve yaldız ailenin ve burjuva-sivil toplumun "yasa" ve " çıkarlarının bir çatışma durumunda devlet "yasa" ve "çıkarlar"ı karşısında boyun eğmeleri gerektiği, bu yasa ve çıkarların devlete bağımlı oldukları, varoluşlarının onunkine bağlı olduğu ya da devlet istenç ve yasalarının onların "istenç" ve [sayfa 12] "yasalar"ına bir zorunluluk olarak göründükleri anlamına gelir!
      Ama Hegel burada görgül [empirique] çatışmalardan söz etmiyor; "özel hukuk ve özel gönenç, aile ve burjuva-sivil toplum alanları"nın devletle ilişkisinden söz ediyor; bu alanların kendi özlerine uygun olarak devletle kurdukları ilişkiden söz ediyor. Bu alanların yalnızca "çıkarları" değil ama "yasaları" ve özsel belirlenimleri de devlete bağlı ve ona "bağımlı". Devlet onların "yasaları ve çıkarları" karşısında "üstün erk" olarak davranıyor. Onların "çıkarları" ve "yasaları" devletle ilişkilerinde onun "bağımlısı" olarak davranıyor. Onlar devlete "bağımlılık" içinde yaşıyorlar. "Bağlılık" ve "bağımlılık" özerk varlığı baskı altına alan ve ona ters düşen dış ilişkilerin ta kendileri oldukları içindir ki "aile"nin ve "burjuva-sivil toplum"un devletle ilişkisi bir dış zorunluluk ilişkisi, şey içindeki özsel varlığa saldıran bir zorunluluk ilişkisidir. Gerçek gelişmeleri içinde, yani özerk ve tam gelişmeleri içinde "burjuva-sivil toplum ve aile", özel "alanlar" olarak devletin öngerekliklerinden başka bir şey olmadıkları içindir ki "özel hukuk yasalarının devletin belirli niteliğine bağlı olmaları", ona göre değişikliğe uğramaları olgusu da "dış zorunluluk" bakımından düşünülmüştür. "Bağlılık" ve "bağımlılık", zorunlu olarak erişilen, gözle görünür, "dışsal" bir özdeşliği dile getiren deyimlerdir ve bu özdeşliğin mantıksal dışavurumu için Hegel haklı olarak "dış zorunluluk" terimini kullanıyor. "Bağlılık" ve "bağımlılık" kavramlarında Hegel, uyumsuz özdeşliğin iki yönünden birini, birlik içersindeki yabancılaşma yönünü daha belirgin bir duruma getiriyor,
      "ama öte yandan devlet, onların içkin ereğidir ve gücünü de kendi evrensel erekliliğinin ve bireylerin özel çıkarlarının birliğinden, kendini bireylerin devlet karşısında hem ödevleri hem de aynı ölçüde hakları olması olgusunda gösteren birlikten alır."

      Hegel burada ortaya çözülmemiş bir çatışkı koyuyor. Bir yanda dış zorunluluk, bir başka yanda içkin erek var. Devletin [sayfa 13] evrensel son ereği ile bireylerin özel çıkarı arasındaki birliğin şuna dayandığı kabul ediliyor: bireyin devlet karşısındaki ödevleri ve devlet üzerindeki hakları özdeştir (böylece örneğin mülkiyete karşı saygılı olmak ödevi mülkiyet hakkıyla örtüşecektir).
      Bu özdeşlik yorumda (§ 261) şöyle belirtiliyor:
      "Ödev her şeyden önce, benim görüşüme göre tözsel, kendinde ve kendi-için tözsel, evrensel bir şeye karşı bir davranıştır. Hak ise tersine, bu tözsel gerçekliğin varoluşundan başka bir şey değildir. Böyle olduğu için hak, özellik uğrağım simgeler ve benim özel özgürlüğümü temellendirir. Böylece soyut aşamalarında ödev ve hak, çeşitli görünümler ve çeşitli kişiler arasında bölünmüş olarak ortaya çıkar. Ahlaksal töz olarak, tözsel ve özelin birbiriyle karışması olarak devlet, benim tözsel gerçeklik karşısındaki yükümlülüğümün aynı zamanda benim özel özgürlüğümün varoluşu olduğunu gösterir, yani devlette hak ve ödev, bir tek ve aynı ilişki içinde birleşir.[3]
      § 262. "Gerçek İdea ya da Tin, kendi kavramının iki kavramsal alanı olan ve sonluluğunu oluşturan aile ve burjuva-sivil toplum olarak ikiye bölündükten sonra bunların düşüncelliğinin üstüne yükselir ve kendi-için sonsuz gerçek Tin olmaya yönelir. Gerçek İdea bu amaçla, kendi sonlu gerçekliğinin gerecini oluşturan bireyleri, yığınlar halinde bu kavramsal alanlara dağıtır ve bunu o şekilde yapar ki bireylerden her birine ayrılan yer, ona koşulların, kendi özgür istencinin ve yaşamdaki kişisel seçiminin sonucu gibi görünür."[4]

      Bu sözleri düzyazıya çevirelim:
      Devletin aile ve burjuva-sivil toplumla dolaylılaşma biçimini, "koşullar, özgür istenç ve yaşamdaki kişisel seçim" oluşturuyor. Devlet gerecinin aile ile burjuva-sivil toplum arasında dağıtılmasıyla hikmeti hükümetin hiçbir ilgisi yok. Devlet onlara bilinçsiz ve keyfi bir biçimde bağlı. Aile ve burjuva-sivil toplum, devlet ışığının parladığı iç karartıcı doğal bir fon olarak görünüyorlar. Devlet gereci adından anlaşılması [sayfa 14] gereken şey, devlet işleri ile devletin parçalarını oluşturdukları ve devlete katıldıkları ölçüde aile ve burjuva-sivil toplumdur.
      Bu açındırma ikili bir açıdan açıklanmaya değer.
      1. Aile ve burjuva-sivil toplum devletin kavramsal alanları olarak ve gerçekte devletin sonlulıık alanları olarak, onun sonluluğıı olarak kavranıyor. Onlara bölünen, onları öngerektiren devlettir ve devlet bu işi "bunların düşüncelliğinin üstüne yükselmek ve kendi-için sonsuz gerçek Tin olmaya yönelmek" için yapıyor. "İkiye bölündükten sonra yöneliyor." "Bu amaçla devlet, kendi gerçekliğini bu alanlara dağıtıyor ve bunu o şekilde yapıyor ki bu dağıtma herkese kendi kişisel seçiminin sonucu gibi görünüyor." "Gerçek İdea" (sonsuz olarak, gerçek olarak Tin) adı verilen şey, sanki o belli bir ilkeye göre ve belli bir amaçla hareket ediyormuş gibi gösteriliyor. Bu "gerçek İdea" sonlu alanlara bölünüyor ve bu işi "kendine dönmek için, kendi-için olmak için" yapıyor ve bütün bunları da tastamam varolan şeyin gerçek olduğunu kabul eder bir biçimde yapıyor.
      Burada mantıksal ve tümtanrıcı [panteist] gizemcilik [mistisizm] çok açık bir biçimde kendini gösteriyor.
      Gerçek
ilişki şudur ki "devlet gerecinin dağıtılması" her bireye "koşulların, kendi özgür istencinin ve yaşamdaki kişisel seçiminin sonucu gibi görünür." Spekülasyon bu olguyu, bu gerçek ilişkiyi, görünüş olarak, görüngü [fenomen] olarak açıklar. Bu koşullar, bu özgür istenç, bu yön seçimi, bu gerçek dolayım, gerçek İdeanın kendi kendisiyle kurduğu ve perdenin arkasına geçtiği bir dolayım görünüşünden başka bir şey değildir. Gerçeklik kendisi olarak değil ama tersine bir başka gerçeklik olarak açıklanır. Bir yandan günlük deneyim dünyası, kendi öz tininin yasası olmayan bir yasaya boyun eğdiğini görür. Öte yandan gerçek İdea, kendinden doğan bir gerçeklikte değil ama günlük deneyim dünyasının ta kendisinde ete kemiğe bürünür.
      İdea öznelleştirilir ve aile ile burjuva-sivil toplumun devletle olan gerçek ilişkisi onun imgesel ilişkisi olarak kavranır. [sayfa 15] Aile ve burjuva-sivil toplum devletin öngereklikleridirler; gerçekte etkin olan düzeyler onlardır; ancak spekülasyonda her şey tersine döner. Ama eğer İdea öznelleştirilmişse, gerçek özneler, yani burjuva-sivil toplum, aile, koşullar, özgür istenç vb. burada gerçek olmayan, kendilerinden başka bir şey söylemek isteyen uğraklar, yani İdeanın nesnel uğrakları olarak kabul edilmişler demektir.
      Devlet gerecinin her bireye "koşulların, kendi özgür istencinin ve yaşamdaki kişisel seçiminin sonucu gibi görünen" dağıtılması gerçek, zorunlu, kendinde ve kendi-için doğrulanmış bir olgu olarak sunulmuyor; kendinde usa uygun bir gerçeklik olarak sunulmuyor. Ya da daha doğrusu usa uygun bir gerçeklik olarak sunuluyor, ama yalnızca görünür bir dolayım olduğu ölçüde: koşullar, özgür istenç vb. görgül olgular oldukları gibi kabul ediliyor ama aynı zamanda ek ve gizli bir anlam, İdeanın bir belirlenimi, İdeanın bir sonucu, bir ürünü olmak anlamını da kazanıyorlar. Fark içerikte değil ama düşünme ya da söyleme biçiminde. İkili bir tarih, bir içrek bir de dışrak bir tarih var. İçerik, dışrak bölümde yer alıyor. İçrek bölümün ilgisi, mantıksal Kavramın tarihini her zaman devlette bulmaya yöneliyor. Ama gerçek anlamıyla gelişme yalnızca dışrak bölümde oluşuyor.
      Ussal olarak
Hegel'in önermeleri yalnızca şuna indirgenebiliyor:
      Aile ve burjuva-sivil toplum, devletin bölümlerini oluşturur. Devlet gereci bu bölümler arasında "koşullar, özgür istenç ve yaşamdaki kişisel seçim" tarafından dağıtılır. Devletin yurttaşları ailelerin ve burjuva-sivil toplumun üyeleridirler.
      "Gerçek İdea ya da Tin, kendi kavramının iki kavramsal alanı olan ve sonluluğunu oluşturan aile ve burjuva-sivil toplum olarak ikiye bölünür" — öyleyse devletin aile ve burjuva-sivil toplum olarak ikiye bölünmesi kavramsal yani zorunludur, devletin özüne ilişkindir; aile ve burjuva-sivil toplum devletin gerçek bölümlerini, istencin gerçek tinsel varoluşlarını, devletin varoluş biçimlerini oluşturur; devleti yapan [sayfa 16] aile ve burjuva-sivil toplumun ta kendileridir. Onlar etkin öğeyi oluşturur. Buna karşılık Hegel'de, onlar gerçek İdea tarafından yapılır. Onları birleştiren ve onlardan bir devlet yapan onların kendi öz yaşamlarının evrimi değildir, tersine onları İdeanın içinden çıkaran İdeanın yaşam sürecidir; gerçekte onlar bu İdeanın sonluluğunu oluştururlar; onlar kendi varoluşlarını kendi tinlerinden başka bir tine borçludurlar; kendileri tarafından koyulan özbelirlenimler değildir onlar, bir üçüncü tarafından koyulan belirlenimlerdirler; bu nedenle "sonluluk" uğrağı olarak, "gerçek İdea"nın sonluluğu olarak da tanımlanırlar. Varoluşlarının ereği bu varoluşun kendisi değildir; tersine, "kendi-için sonsuz gerçek Tin olmaya yönelmek için" bu öngerekliklerden ayrılan İdeadır ve bu da şu anlama gelir: Doğal aile temeli ve yapay burjuva-sivil toplum temeli olmadan, siyasal devlet olamaz; onlar onun için bir conditio sine qua nondurlar [olmazsa olmaz koşuldurlar]; ama Hegel'de koşul kendi tersine, koşullanana dönüşür, belirleyen öğe belirlenen öğe olarak koyulur ve üretici öğe kendi ürününün ürünü olarak görünür; gerçek İdea, aile ve burjuva-sivil toplumun "sonluluk"una, ancak bu sonluluğu yürürlükten kaldırarak kendi sonsuzluğuna sahip olmak ve ona yol açmak için alçalır; gerçek İdea işte bu ereğe erişmek içindir ki "kendi sonlu gerçekliğinin gerecini (ama hangi gerçeklikten söz ediliyor? Çünkü bu "sonlu gerçeklik" ve bu "gereç", bu "alanlar"ın ta kendileridirler), yani bireyleri bu alanlara dağıtıyor. Öyleyse devletin "gereci", gerçeklikte "bireyler, yığın" anlamına geliyor. Devleti bireyler yığını yapıyor ve bu olgu burada İdeanın bir edimi olarak, onun kendi özel "gereci" yardımıyla gerçekleştirdiği bir "dağıtım" olarak gösteriliyor. Gerçek olgu şudur ki devlet, aile üyeleri ve burjuva-sivil toplum üyeleri olarak varolan yığından türüyor. Spekülasyon bu olguyu İdeanın bir eylemi olarak gösteriyor; onu yığının İdeası olarak değil ama öznel ve gerçekten olgunun kendisinden ayrı öznel bir İdeanın eylemi olarak gösteriyor, "o şekilde ki bireylerden her birine ayrılan (daha yukarda sadece tekil bireylerin aile ve burjuva-sivil toplum alanlarına [sayfa 17] ayrılmasından söz ediliyordu) yer, ona koşulların, kendi özgür istencinin vb. sonucu gibi görünür." Öyleyse görgül gerçeklik olduğu gibi kabul ediliyor; ayrıca usa uygun olduğu da söyleniyor, ancak o kendi öz aklıyla değil ama görgül olgunun kendi görgül varoluşunda kendisinden başka bir anlamı olduğu için usa uygun olduğu söyleniyor. Çıkış noktasını oluşturan olgu, olduğu gibi değil ama gizemli [mistik] sonuç olarak kavranıyor. Gerçek, İdeanın görüngüsel görünüşü durumuna geliyor, ama İdeanın bu görüngüden başka bir içeriği yok. İdeanın mantıksal erekten, "kendi-için sonsuz tin olmaktan başka bir ereği de yok. Hukuk felsefesinin ve genel olarak hegelci felsefenin tüm gizemi bu paragrafta yatıyor.
      § 263. "Devletin oluşturucu öğeleri olarak tekillik ve özellik uğraklarının dolayımsız ve yansımalı gerçekliklerine sahip bulundukları bu alanlarda [aile ve burjuva-sivil toplum alanlarında] Tin, onlarda kendini gösteren nesnel evrensellik olarak, zorunluluk içinde aklın gücü olarak (§ 184), yani daha önceki bölümde ele alman kurumlar olarak zaten mevcuttur."[5]
      § 264. "Yığının bireyleri birer tinsel varlık oldukları için kendilerinde bir uçta kendi-için bilen ve isteyen tekillik ve bir uçta da tözsel gerçekliği bilen ve isteyen evrensellik olmak üzere iki uğrağı içerirler. Bu iki görünümün hakkına bireyler, ancak gerçekten hem özel kişiler hem de tözsel kişiler oldukları zaman kavuşabilirler. Aile ve burjuva-sivil toplum alanlarında birinci uğrak [tekillik, bireysellik, özel kişi] dolayımsız bir biçimde gerçekleşir; ikincisi ise kurumlar ve korporasyonlar olmak üzere iki yoldan sağlanır: özel çıkarlarda gizilgüç olarak içerilmiş evrensel olan kurumlarda bireyler, özsel kendinin bilinçlerini bulurlar; korporasyonlarda ise kendilerine evrensel bir ereğe yönelen bir iş ve bir etkinlik sağlarlar."[6]
      § 265. "Bu kurumlar ana yapılanmayı [Constitution], yani özellik alanında gelişen ve gerçekleşen aklı oluştururlar. Bu nedenle bunlar, yalnız devletin değil aynı zamanda bireylerin ona karşı besledikleri güven ve düşünüşün de sağlam temeli [sayfa 18] ve kamu özgürlüğünün temel direkleridirler, çünkü özel özgürlük onlarda gerçeklik ve ussallık kazanır ve özgürlük ve zorunluluğun gizilgüçsel birliği onlarda gerçekleşir."[7]
      § 266. "Ama Tin bu (hangi?) zorunluluk ve bu görüngüsellik alemine indirgenemez; onların düşüncelliği ve iç ruhlarıdır o ve bu niteliğiyle de kendi kendisi için hem nesnel hem de sahiden gerçektir. Bundan ötürü bu tözsel evrensellik kendi öz nesnesi ve kendi kendisi için bir erek durumuna gelir ve bu zorunluluk özgürlük şeklini alır."[8]

      Aile ve burjuva-sivil toplumdan siyasal devlete geçiş, öyleyse şuna dayanıyor: devletin kendinde tini olan bu alanların tini, şimdi kendisine uygunlaşıyor ve onların iç ruhu olarak kendi-için gerçek durumuna geliyor. Öyleyse geçiş ailenin vb. özel varlığından ve devletin özel özünden değil ama tersine, evrensel zorunluluk ve özgürlük ilişkisinden kaynaklanıyor. Öz alanından Kavram alanına Mantık'ta [Mantık Bilimi] ortaya konan geçişin tastamam tıpkısıdır bu. Doğa felsefesinde de inorganik doğadan Yaşama aynı geçiş gerçekleşiyor. Hep aynı kategoriler bazan şu alan için, bazan bu alan için ruh sağlıyor. Önemli olan tek şey tikel somut belirlenimlere karşılık düşen soyut belirlenimleri bulup ortaya koymak oluyor.
      § 267. "Düşüncellik içinde zorunluluk demek, İdeanın kendi içinde gelişmesi demektir. Öznel tözsellik olarak o, siyasal düşünüştür [iyi yurttaşlık], nesnel tözsellik olarak devlet örgütüdür, açıkçası siyasal devlet ve onun anayapısıdır."[9]

      "Düşüncellik içinde zorunluluk", "kendi içinde İdea", burada öznedir; "siyasal düşünüş ve siyasal anayapı" da yüklem. Açıkça söylemek gerekirse, siyasal düşünüş devletin öznel tözüdür, siyasal anayapı da onun nesnel tözü denebilir. Öyleyse ailenin ve burjuva-sivil toplumun devlete mantıksal dönüşümü salt bir görünüştür, çünkü ailelerin düşünüşünün, [sayfa 19] burjuva-sivil düşünüşün, aile kurumunun ve toplumsal kurumlar olarak toplumsal kurumların siyasal düşünüş ve siyasal yapılaşmayla nasıl uygunlaştıkları ve onlarla nasıl bağıntı kurdukları ortaya konmuyor.
      "Tin bu zorunluluğa ve bu görünüş alemine indirgenemez", o onların "düşüncellik"leridir, bu alemin ruhu olarak "kendi-için sahiden gerçektir" ve bu niteliğiyle de özel bir gerçekliğe sahiptir demek, mantıksal bir geçişi ortaya koymak demek değildir, çünkü ailenin ruhu kendi-için aşk olarak vardır,[10] oysa gerçek bir alanın katıksız düşüncelliği ancak bilim olarak varolabilir.
      Önemli olan şudur ki Hegel her yerde İdeayı özne ve "siyasal düşünüş" gibi gerçek anlamıyla özneyi, gerçek özneyi de yüklem durumuna getiriyor. Ama gelişme her zaman yüklemden yana gerçekleşiyor.
      § 268'de siyasal düşünüş ya da yurtseverlik üzerine güzel bir özetleme var, ama Hegel'in bunları "ancak devlet içinde varolan ve usun kendilerinde gerçekten varolduğu kurumların ürünü" olarak düşünmesi dışında (oysa tersine, bu kurumlar siyasal düşünüşün bir nesnelleşmesidir), bu özetlemenin mantıksal gelişme ile hiçbir ilgisi yok. Bu paragraftaki açıklamaya bakınız.[11]
      § 269. "Özel biçimde belirlenen içeriğini siyasal düşünüş, devlet örgütünün çeşitli görünümlerinden alır. İdeanın farklı görünümleri ve bunların nesnel gerçeklikleri içinde gelişmiş biçimidir bu örgüt. Bu farklı görünümler, özgül işlevleri ve çeşitli etkinlik alanlarıyla, böylece devletin çeşitli güçlerini oluştururlar. Bu süreç sayesinde evrensel, kendi kendisini sürekli olarak üretir ve zorunlu bir biçimde üretir ve korur, çünkü bu güçlerin özgül niteliği Kavramın doğası tarafından belirlenmiştir ve çünkü evrensel kendi öz üretiminin öngerekirliğidir. Bu örgüt, siyasal anayapıyı oluşturur."[12]

      Siyasal anayapı devlet örgütüdür ya da devlet örgütü siyasal anayapıdır. Bir örgütün farklılaşmış görünümlerinin, [sayfa 20] örgütün doğasından kaynaklanan zorunlu bir bağlantı içinde bulunduklarını söylemek, katıksız bir totolojidir. Siyasal anayapıyı bir örgüt olarak tanımladıktan sonra, anayapının çeşitli görünümlerinin, çeşitli güçlerin organik belirlenimler olarak davrandıklarını ve ussal bir ilişki içinde bulunduklarını söylemek de bir totolojidir. Siyasal devleti bir örgüt olarak düşünmek ve ardından güçlerin farklılığını [in]organik[1*] bir farklılık olarak değil de canlı ve ussal bir farklılık olarak düşünmek büyük bir ilerlemedir. Ama Hegel bu keşfi nasıl sunuyor?
      1. "İdeanın farklı görünümleri ve bunların nesnel gerçeklikleri içinde gelişmiş biçimidir bu örgüt." Bu devlet örgütü kendi başına gelişir ve bu farklı işlevlere nesnel bir gerçeklik kazandırır anlamına gelmiyor bu. Gerçek düşünce şu: Devletin yani siyasal anayapının farklılıklara ve bu farklılıkların gerçekliklerine yol açan gelişmesi, organik bir gelişmedir. Öngerekliği, özneyi, gerçek farklılıklar ya da siyasal anayapının farklı görünümleri oluşturuyor; yüklemi de bunların organik olarak belirlenimleri. Bunun yerine İdea özne yapılıyor, farklılıklar ve bunların gerçeklikleri İdeanın gelişmesinin bir sonucu olarak düşünülüyor, oysa tersine, İdeanın bu gerçek farklılıkların gelişme sonucu olarak düşünülmesi gerekiyor. Örgüt, farklılıklar ideasının, onların kavramsal belirlenimlerinin ta kendisi. Ama burada İdea sanki kendi başına gelişen ve kendi öz farklılıklarını üreten bir özneymiş gibi konuşuluyor. Özne ve yüklemin bu yer değiştirmesinden başka Hegel, burada söz konusu edilen İdeanın örgütten başka bir şey olduğu yanlış izlenimini veriyor. Soyut İdeadan hareket ediliyor ve siyasal anayapı İdeanın devletteki gelişmesinin sonucu olarak görünüyor. Öyleyse siyasal İdea değil ama tersine siyasal öğe içindeki soyut İdea söz konusu ediliyor. Oysa ben, "bu örgüt (bu devlet örgütü, bu siyasal anayapı örgütü) gelişen ve farklılaşan İdeadır" vb. dediğim zaman, siyasal anayapı özgül ideası üzerine henüz hiçbir şey bilmiyorum. Siyasal örgüt konusunda olduğu kadar hayvansal [sayfa 21] örgüt [organizma] konusunda da aynı önerme, aynı doğrulukla öne sürülebilir. Peki hayvan organizması siyasal örgütten neyle ayrılıyor? Bunun yanıtı bu genel belirlenimden çıkmaz. Ama differentia specificayı [özgül farkı] vermeyen bir açıklama, açıklama değildir. Hegel'i ilgilendiren tek şey katıksız "İdea"yı, ister devlet söz konusu olsun, ister Doğa, her öğe içinde "mantıksal İdea"yı bulmaktır; ve buradaki "siyasal anayapı" gibi gerçek özneler, onları adlandıran sözcüklere indirgenirler, öyle ki elde yalnızca gerçek bir bilgi yanılsaması kalır. Ama söz konusu özneler kendi özgül özleri içinde anlaşılmadıkları için anlaşılmamış belirlenimlerdirler ve anlaşılmamış belirlenimler olarak da kalırlar.
      "Bu farklı görünümler, özgül işlevleri ve çeşitli etkinlik alanlarıyla, böylece devletin çeşitli güçlerini oluştururlar." O küçücük "böylece" sözcüğüyle, mantıksal bir bağlantı olduğu yanılsaması yaratılıyor. Daha da doğrusu, "Peki neden böylece?" diye sormak gerekiyor. "Devlet örgütünün farklı görünümleri özgül işlevleri ve çeşitli etkinlik alanlarıyla devletin çeşitli güçlerini oluştururlar" demek, görgül bir olguyu saptamak demektir; ama bu güçlerin bir "örgüt'ün parçalarını oluşturduklarını söylemek de felsefel bir "yüklem"den söz etmek anlamına gelir.
      Burada Hegel'e özgü, sık sık yinelenen ve gizemciliğin bir ürünü olan bir üslup özelliği üzerine dikkat çekeceğiz.
      Tüm paragraf şu terimlerle dile getiriliyor:

      "Özel biçimde belirlenen içeriğini siyasal düşünüş, devlet örgütünün çeşitli görünümlerinden alır. İdeanın farklı görünümleri ve bunların nesnel gerçeklikleri içinde gelişmiş biçimidir bu örgüt. Bu farklı görünümler, özgül işlevleri ve çeşitli etkinlik alanlarıyla, böylece devletin çeşitli güçlerini oluştururlar. Bu süreç sayesinde evrensel, kendi kendisini sürekli üretir ve zorunlu bir biçimde üretir ve korur; çünkü bu güçlerin özgül niteliği Kavramın doğası tarafından belirlenmiştir ve çünkü evrensel kendi öz üretiminin öngerekirliğidir. Bu örgüt, siyasal anayapıyı oluşturur."

 

      1. "Özel biçimde belirlenen içeriğini siyasal düşünüş, devlet örgütünün çeşitli görünümlerinden alır. Bu farklı görünümler, özgül işlevleri ve çeşitli etkinlik alanlarıyla ... devletin çeşitli güçlerini oluştururlar.
      2. "Özsel biçimde belirlenen içeriğini siyasal düşünüş, devlet örgütünün çeşitli görünümlerinden alır. İdeanın farklı görünümleri ve bunların nesnel [sayfa 22] ger-çeklikleri içinde gelişmiş biçimidir bu örgüt... Bu süreç sayesinde evrensel, kendi kendisini sürekli üretir ve zorunlu bir biçimde üretir ve korur, çünkü bu güçlerin özgül niteliği Kavramın doğası tarafından belirlenmiştir ve çünkü evrensel kendi öz üretiminin öngerekirliğidir. Bu örgüt, siyasal anayapıyı oluşturur."


      Hegel'in öteki belirlenimleri iki özneye, "örgütün çeşitli görünümleri"ne ve "örgüt'e bağladığı görülüyor. Üçüncü cümlede "farklı görünümler", "çeşitli güçler" olarak tanımlanıyor. "Böylece" sözcüğünün araya girmesiyle, bu "çeşitli güçler"in İdeanın gelişmesi olarak örgüt üzerindeki ara önermeden türediği yanılsaması yaratılıyor.
      Bu "çeşitli güçler" konusunda daha birçok şey söyleniyor. Evrenselin kendini sürekli olarak "ürettiği" ve böylece koruduğu yolundaki belirleme yeni hiçbir şey getirmiyor, çünkü bu "örgüt görünümleri" ya da "organik" görünüm kavramında zaten içeriliyor. Ya da daha doğrusu bu "çeşitli güçler" belirlenimi yalnızca "İdeanın farklı görünümleri ve bunların nesnel gerçeklikleri içinde gelişmiş biçimi" vb. olduğunun bir başka biçimde söylenmesidir.
      Bu örgütün "İdeanın farklı görünümleri ve bunların nesnel gerçeklikleri içinde gelişmiş biçimi olduğu" cümlesi ile bu farklılaşmanın "Evrenselin (Evrensel burada İdea ile aynı şeydir) kendi kendisini sürekli üretmesine ..." vb. yol açan süreç olduğu yolundaki cümle, özdeş cümlelerdir; ikincisi, "İdeanın farklı görünümleri ... içinde gelişmesi"ne ilişkin birinci cümleyi yalnızca daha belirgin bir biçimde açıklıyor. Bu da Hegel'i genel "İdea" kavramının ve dahası genel olarak "örgüt"ün (çünkü doğrusunu söylemek gerekirse burada yalnızca örgüt olarak İdea söz konusu) bir adım bile ötesine götürmüyor. Peki, "Bu örgüt, siyasal anayapıyı oluşturur" [sayfa 23] biçimindeki son cümlesini yazma hakkını ona kim veriyor? Neden "Bu örgüt güneş sistemini oluşturur" demiyor? Daha sonra "devletin farklı görünümleri"ni "çeşitli güçler" olarak tanımladığı için. Ancak "devletin farklı görünümleri çeşitli güçleri oluşturur" gibi bir cümle görgül bir doğrudur; felsefel bir bulgu olarak yutturulamaz ve daha önceki bir açıklamanın sonucu olarak da gösterilemez. Ama örgütü "İdeanın gelişmiş biçimi" şeklinde tanımlayarak, İdeanın farklı görünümlerinden söz ederek, ardından "çeşitli güçler" somut olgusunu araya sokarak, belirli bir içerik açıklanıyormuş gibi bir yanılsama yaratılıyor. "Özsel biçimde belirlenen içeriğini siyasal, düşünüş, devlet örgütünün çeşitli görünümlerinden alır" cümlesinden sonra Hegel, "... bu örgüt" değil, ama "örgüt İdeanın gelişmiş biçimidir vb." demeliydi. En azından söylediği şey her örgüte uyan ve "bu" öznesini doğrulayacak hiçbir yüklem yoktur. Ulaşmak istediği gerçek sonuç, örgütü gerçeklikte siyasal anayapı olarak belirlemektir. Ama genel örgüt İdeasından belirli örgütdevlet ya da siyasal anayapıya geçmeyi sağlayacak hiçbir köprü yoktur ve böyle bir köprü de hiçbir zaman kurulamayacaktır. İlk cümlede, sonradan çeşitli güçler olarak tanımlanan "devlet örgütünün çeşitli görünümlerinden söz ediliyor. Öyleyse açıkça, "devlet örgütünün çeşitli güçleri" ya da "çeşitli güçlerin devlet örgütü" devletin "siyasal anayapısıdır" deniliyor. "Siyasal anayapı"ya giden köprü de "örgüt"ten, İdeadan, onun "farklı görünümler"inden başlayarak değil ama tersine, önceden kabullenilen "çeşitli güçler"den başlayarak kuruluyor.
      Aslında Hegel "siyasal anayapı"yı soyut ve genel "örgüt" ideası haline getirmekten başka bir şey yapmıyor, ama kendi düşüncesine ve yarattığı yanılsamaya göre somut gerçekliği "genel İdea"dan çıkarıyor. İdeanın öznesi olan şeyi bir ürün durumuna, İdeanın bir yüklemi durumuna dönüştürüyor. Düşüncesi nesneye göre gelişmiyor ama tersine nesne hazır ve soyut Mantık alanında tamamlanmış bir düşünceye göre gelişiyor. Belirli siyasal anayapı ideasını geliştirmek söz konusu değil, ama siyasal anayapıyı soyut İdea ile temasa [sayfa 24] geçirmek, onu ideanın yaşam öyküsünün bir evresi olarak göstermek söz konusu ve bu da açık bir yanıltmaca oluşturuyor.
      Ayrıca "çeşitli güçler"in "Kavramın doğası" tarafından belirlendiklerini de öğreniyoruz ve bu da evrenselin onları neden zorunlu bir biçimde ürettiğini açıklıyor. Buna göre çeşitli güçler kendi "öz doğa"ları tarafından değil ama yabancı bir doğa tarafından belirleniyor. Aynı biçimde zorunluluk da onların kendi özlerinden çıkmıyor ve eleştirel bir biçimde ortaya konmuyor. Çeşitli güçlerin yazgısı "Kavramın doğası" tarafından yazılmış, Mantık'ın Santa Casa'sında[2*] mühürlenmiş bulunuyor.
      Nesnelerin, burada devletin ruhu önceden oluşmuş ve gerçekte basit bir görünüşten başka bir şey olmayan bir beden kazanmadan önce kararlaştırılmıştır. "Kavram", Baba-Tanrı içindeki, "İdea" içindeki Oğuldur; etkin, belirleyen, farklılaştıran ilkedir o. "İdea" ve "Kavram", burada özerk özneler durumuna getirilen soyutlamalardan başka bir şey değildirler.
      § 270. "Devletin ereğinin genel çıkar olarak genel çıkar olması ye bu genel çıkar özel çıkarların tözü olduğuna göre özel çıkarların korunması da olması, 1. onun soyut gerçeklik ya da tözselliğini oluşturur; ama o 2. onun zorunluluğudur da, çünkü etkinliği Kavramının farklı görünümlerine, bu özsellik dolayısıyla onun değişmez ve gerçek belirlenimlerini oluşturan görünümleri olan güçlere karşılık düşen alanlara bölünür; 3. oysa devletin bu tözselliği, kültür biçimini alan ve oluşumunu tamamlayan bir sürecin gelişmesiyle, kendini bilen ve isteyen Tin durumuna gelen Tinin ta kendisidir. Dolayısıyla devlet ne istediğini bilir ve onu düşünülmüş bir şey olarak, kendi evrenselliği içinde bilir; bu nedenle o bilinen ereklere, açık ilkelere ve yalnız kendinde olmakla kalmayan ama bilinç için de olan yasalara ve aynı şekilde, eylemleri varolan koşul ve ilişkilerle ilgili oldukları ölçüde, bunların açık bilgisine göre etkinlik gösterir ve davranır."[13] [sayfa 25]

      (Bu paragrafa eklenen ve Kilise ile Devlet arasındaki ilişkilerin ele alındığı yorum üzerinde daha sonra duracağız.)[3*]
      Mantıksal kategorilerin buradaki uygulanma biçimi özel bir incelemeye değer.
      "Devletin ereninin genel çıkar olarak genel çıkar olması ve bu genel çıkar özel çıkarların tözü olduğuna göre özel çıkarların korunması da olması, 1. onun soyut gerçeklik ya da tözselliğini oluşturur."

      Genel çıkar olarak ve özel çıkarların tözü olarak genel çıkarın Devletin ereği olması, onun gerçekliğini ya da soyut olarak tanımlanmış tözünü oluşturuyor. Bu erek olmadıkça, devlet bir gerçeklik olmuyor. İstencinin öznel nesnesi işte burada, ama bu aynı zamanda tamamen genel bir belirlenimden başka da bir şey oluşturmuyor. Varlık olarak bu erek, devlet için varoluşunun öğesi durumuna geliyor.
      "Ama o (soyut gerçeklik, tözsellik) 2. onun zorunluluğudur da, çünkü etkinliği Kavramının farklı görünümlerine, bu özsellik dolayısıyla onun değişmez ve gerçek belirlenimlerini oluşturan görünümleri olan güçlere karşılık düşen alanlara bölünür."

      O (soyut gerçeklik, tözsellik) onun (devletin) zorunluluğudur, çünkü gerçekliği farkları ussal olarak belirlenen ve aynı zamanda değişmez belirlenimler oluşturan farklı etkinliklere bölünüyor. Devletin soyut gerçekliği, bu aynı devletin tözselliği bir zorunluluktur, çünkü devletin katıksız erekselliği ve toplumsal bütünlüğün katıksız kalıcılığı ancak çeşitli siyasal güçler içinde gerçekleşebiliyor.
      Bu da devletin gerçekliğinin ilk belirleniminin soyut bir belirlenim olduğu anlamına geliyor. Devlet basit bir gerçeklik olarak düşünülemez, aynı zamanda etkili etkinlik olarak, farklılaşmış bir etkili etkinlik olarak da düşünülmesi [sayfa 26] gerekiyor.
      "Soyut gerçeklik
ya da tözselliği ... onun zorunluluğudur da, çünkü etkinliği Kavramının farklı görünümlerine, bu tözsellik dolayısıyla onun değişmez ve gerçek belirlenimlerini oluşturan görünümleri olan güçlere karşılık düşen alanlara bölünür."

      Tözsellik ilişkisi bir zorunluluk ilişkisidir; yani töz özerk gerçeklik ya da etkinliklere bölünmüş ama özsel olarak belirlenmiş bir töz olarak görünür. Ben bu soyutlamaları herhangi bir gerçekliğe uygulayabilirim. Burada devleti ilkin "soyut gerçeklik" şemasına göre düşündükten sonra, "somut" gerçeklik, "zorunluluk", gerçekleşmiş farklılık şemasına göre de düşünmem gerekiyor.
      3. "Oysa devletin bu özselliği, kültür biçimi olan ve oluşumunu tamamlayan bir sürecin gelişmesiyle, kendini bilen ve isteyen Tin durumuna gelen Tinin ta kendisidir. Dolayısıyla devlet ne istediğini bilir ve onu düşünülmüş bir şey olarak, kendi evrenselliği içinde bilir; bu nedenle o bilinen ereklere, açık ilkelere ve yalnızca kendinde olmakla kalmayan ama bilinç için de olan yasalara ve aynı şekilde, eylemleri varolan koşul ve ilişkilerle ilgili oldukları ölçüde, bunların açık bilgisine göre etkinlik gösterir ve davranır."

      Şimdi bütün bu paragrafı günlük dile çevirelim:
      1. Kendini bilen ve isteyen Tin
, devletin tözüdür; (kültürlü, kendinin bilincine sahip tin, devletin öznesi, temeli ve özerkliğidir).
      2. Genel çıkar ve genel çıkarda özel çıkarların korunması
bu Tinin genel ereği ve içeriğidir, yani hem devletin varlıkbilimsel tözü hem de kendini bilen ve isteyen Tinin devlet doğasıdır.
      3. Kültür biçimlerinden geçen, kendini bilen ve isteyen Tin, kendinin bilincine sahip olan Tin bu soyut içeriği ancak, çeşitli güçlere yol açarak ve eklemlenmiş bir güç durumuna gelerek, farklılaşmış bir etkinliğe dönüştüğü zaman gerçekleştirebilir. [sayfa 27]
      Hegelci sunuş konusunda şunları saptayabiliriz:
      a) Özne
durumuna gelenler: soyut gerçeklik, zorunluluk (ya da tözsel fark), tözsellik, yani mantıksal soyutlama kategorileri. Gerçi "soyut gerçeklik" ve "zorunluluk", devletin kendi gerçekliği ve kendi zorunluluğu olarak sunuluyor, ama 1. "o", "soyut gerçeklik" ya da "tözsellik", onun (devletin) zorunluluğudur. 2. Kavramının farklı görünümlerine onun etkinliği bölünür. "Kavramın farklı görünümleri", "bu tözsellik dolayısıyla onun değişmez ve gerçek belirlenimlerini oluşturan" güç/erdir. 3. "Tözsellik", "onun" özselliği olarak, artık devletin soyut bir belirlenimi olarak kabul edilmiyor. Tözsellik olarak o, özne durumuna getiriliyor, çünkü sonunda şöyle deniyor: "devletin bu tözselliği, kültür biçimi olan ve oluşumunu tamamlayan bir sürecin gelişmesiyle, kendini bilen ve isteyen Tin durumuna gelen Tinin ta kendisidir."
      b) Hegel sonunda "kültürlü Tin vb. tözselliktir" demiyor ama tersine, "tözsellik kültürlü Tindir vb." diyor. Buna göre Tin kendi yükleminin yüklemi durumuna geliyor.
      c) Tözsellik, 1. devletin genel ereği olarak, 2. çeşitli güçler olarak tanımlandıktan sonra, sonunda 3. kültürlü, kendini bilen ve isteyen, gerçek Tin olarak tanımlanıyor. Gerçek hareket noktası, kendini bilen ve isteyen ve o olmadıkça "devletin ereği"nin de "devlet güçleri"nin de içeriksiz, özsüz kuruntular hatta olanaksız gerçeklikler olacakları Tin, yalnızca daha Önce genel erek ve çeşitli siyasal güçler olarak tanımlanan tözselliğin son yüklemi olarak görünüyor. Eğer gerçek Tinden hareket edilseydi, "genel erek" onun içeriği olarak görünürdü, çeşitli güçler onun gerçekleşme biçimi, gerçek ya da özdeksel varoluşunu olumlama biçimi olarak görünürlerdi ve bu varoluş da kendi erekliliğinin doğası tarafından belirlenirdi. Ama "İdea"dan ya da özne olarak, gerçek öz olarak "töz"den hareket edildiği için, gerçek özne yalnızca soyut yüklemin son yüklemi olarak görünüyor.
      "Devletin ereği" ve "siyasal güçler", yalanlaştırıldıkları [mystifie] için "töz"ün "varoluş biçimleri" olarak sunuluyor ve [sayfa 28] kendi gerçek varoluşlarından, "kendini bilen ve isteyen Tinden, kültür biçimlerini geçen Tinden" ayrılmış olarak görünüyorlar.
      d
) Somut içerik ve gerçek belirlenim, biçimsel içerik ve biçimsel belirlenim olarak görünüyorlar. Soyut biçimsel belirlenim, somut içerik olarak görünüyor. Devlete ilişkin belirlenimlerin özü, devlete ilişkin belirlenimler olarak değil ama en soyut şekilleriyle mantıksal-metafizik belirlenimler olarak düşünülebiliyor. Gerçek özgünlüğü Hukuk Felsefesi değil ama Mantık Bilimi oluşturuyor. Felsefel çalışma düşüncenin siyasal belirlenimler içinde ete kemiğe bürünmesini değil, ama varolan siyasal belirlenimlerin soyut düşünceler biçiminde uçup gitmesini göstermeye dayanıyor. Felsefel uğrağı, Şeyin Mantığı değil ama Mantığın Şeyi oluşturuyor. Mantık devleti tanıtlamaya değil, tersine devlet Mantığı tanıtlamaya yarıyor.
      1. Devletin ereği olarak genel çıkar ve genel çıkar içinde özel çıkarların korunması;
      2. Devletin bu ereğinin gerçekleşmesi olarak çeşitli güçler;
      3. Ereğin ve gerçekleştirilmesinin öznesi olarak kültürlü, kendinin bilincine sahip, isteyen ve etkinlik gösteren Tin.
      Oysa bu somut belirlenimler dışsal bir biçimde ve hors-d'oevres [konu dışı bölümler] olarak düşünülüyor; felsefel anlamları da devletin onlar sayesinde:
      1. soyut ya da tözsel gerçeklik olarak;
      2. tözsellik ilişkisinden zorunluluk ya da tözsel gerçeklik ilişkisine geçiş olarak;
      3. tözsel gerçekliğin hakikati niteliğiyle Kavram ya da öznellik olarak Mantığa uygun bir anlam kazanması oluyor.
      Bu somut belirlenimler özsel-olmayan belirlenimler olarak görünüyorlar, çünkü eğer bir başka alana, örneğin fiziğe geçersek, bu somut belirlenimler başka somut belirlenimlerle değiştirilebileceklerdir. Gerçekte [bir Hukuk Felsefesi ile değil ama] Mantık Biliminin bir bölümü ile karşı karşıya bulunuyoruz. [sayfa 29]
      Tözün zorunlu olarak "Kavramın farklı görünümlerine, bu özsellik dolayısıyla onun değişmez ve gerçek belirlenimlerine bölünmesi" gerekiyor. Bu önerme şeyin özünün Mantık alanına girdiği, Hukuk Felsefesinden önce oluşup tamamlandığı anlamına geliyor. Bize burada ayraç içinde Kavramın bu farklı görünümlerinin devlet "etkinliğinin" "farklı görünümleri" olduğu ve bu "değişmez belirlenim"lerin "siyasal güçler" oldukları söyleniyor ki yalnız bu parantez Hukuk Felsefesine, siyasal aleme giriyor. Ayracın gerçek anlamıyla açıklama karşısında bir hors-d'oeuvreden başka bir şey olmadığı açık. Örneğin § 270'teki Eke bakınız:
      "Zorunluluk, bütünün Kavramın farklı görünümlerine göre bölünmesine ve bu bölünmüş bütünün kendi değişmezliğinde ölü bir belirlenmişlik olmayan ama tersine kendi öz çözülmesinde durmadan kendini üreten değişmez ve sürekli bir belirlenmişlik göstermesine dayanır."

      Ayrıca Mantık'a da bakınız.
      § 271. "Siyasal anayapı ilk olarak devlet örgütü ve onun kendi kendisiyle ilişkisi içindeki organik yaşam sürecidir. Bu süreç boyunca o kendi içinde kendi uğraklarını farklılaştırır ve onlara sürekli bir varoluş kazandırır.
      İkinci olarak
devlet, tek ve dıştalayıcı bir bireyliktir ve öteki bireyliklere karşı böyle bir bireylik olarak davranır. Öyleyse kendi farklılaşmasını dışa doğru çevirir ve bu belirlenime uygun olarak kendi içinde varolan farklılaşmış işlevleri kendi düşüncellikleri içinde koyar."[14]
      Ek:
"İç devlet olarak iç devlet sivil iktidardır; dışa doğru çevrilmiş olarak askeri iktidardır ama bu iktidar devlette devletin kendi içindeki belirli bir görünümünü oluşturur."[4*]

     
I. KENDİ-İÇİN İÇ SİYASAL ANAYAPI

      § 272. "Devlet kendi etkinliğini kendi içinde Kavramın doğasına göre belirlediği ve farklılaştırdığı ölçüde siyasal [sayfa 30] anayapı ussaldır, o zaman siyasal güçlerin her biri kendi içinde bir bütünsellik oluşturur: kendi içinde etkinlik gösteren her güç, öteki uğrakları da içerir ve bu uğraklar Kavramın farklı görünümlerini dışavurdukları için hepsi de onun düşüncelliği içinde kalır ve bir tek ve aynı bir bireysel bütünlük oluştururlar."[
15]

      Buna göre uğrakları Mantık'ın. soyut uğraklarına indirgenebildiği ölçüde siyasal anayapı ussaldır. Devletin görevi kendi etkinliğini kendi özgül doğasına göre değil ama soyut düşüncenin yalanlaştırılmış devindirici gücü olan Kavramın doğasına göre farklılaştırmak ve belirlemektir. Öyleyse siyasal anayapının ussallığını devlet kavramı değil ama soyut kavram oluşturuyor. Anayapı kavramının yerine Kavramın anayapısına erişiyoruz. Düşünce kendini devletin doğasına göre değil ama tersine devlet kendini hazırlop bir düşünceye göre ayarlıyor.[5*]
      § 273. "Siyasal devlet böylece (nasıl?) tözsel farklılıklara bölünür;
      a) evrenseli belirleme ve saptama gücü, yasama gücü;
      b) özel
olanları ve tekil durumları evrensel kapsamına sokma gücü — yürütme gücü;
      c) istencin son karar gücü olarak öznellik gücü, hükümdarın gücü, — bu güçte farklı güçler Bütünün doruğu ve başlangıcı olan bireysel birlik içinde bir araya gelirler, — anayasal krallık gücü."

      Ayrıntılı uygulamasını inceledikten sonra,[6*] bu ayrımın üzerine döneceğiz.[7*]
      § 274. "Tin ancak içinde var olduğunu bildiği şeyde gerçek olduğuna ve bir halkın tini olarak devlet aynı zamanda o halkı oluşturan bireylerin tüm ilişki, yaşantı ve bilinçlerini etkileyen yasa olduğuna göre, bundan belli bir halkın siyasal anayapısının kesinlikle bu halkın kendinin bilincinin biçim ve [sayfa 31] oluşumuna bağlı olduğu sonucu çıkar. Bu halkın öznel özgürlüğü ve dolayısıyla siyasal anayapının gerçekliği işte bu kendinin bilincinden kaynaklanır. ... Bu nedenle her halk kendine uygun ve elverişli bir siyasal anayapıya sahiptir."[16]

      Hegel'in akılyürütmesinden, "kendinin bilincinin biçim ve oluşumu" ile "siyasal anayapı"nın birbiriyle çeliştiği devletin gerçek bir devlet olmadığı sonucu çıkıyor. Geçmiş bir bilincin ürünü olan anayapının, daha ileri bir bilinç için sıkıcı bir engel durumuna geleceğini söylemek, elbette bayağı bir şey söylemek demektir. Bundan çıkarılacak tek sonuç, belirleyici ilkesi bilinçle birlikte ilerleyecek bir siyasal anayapı istemektir; öyleyse gerçek insanla birlikte ilerleyecek bir siyasal anayapı istemek, ki bu da ancak "insan" siyasal anayapının ilkesi durumuna geldiği zaman olanaklıdır. Hegel burada sofisttir.
     

a) Hükümdarın gücü


      § 275. "Hükümdarın gücü kendinde bütünselliğin üç uğrağını içerir (§ 272), siyasal anayapının ve yasaların evrenselliği, özelden genele ilişkin olarak tartışma ve özbelirlenim olarak son karar uğrağı: geri kalan herşeyin kendisine indirgendiği ve bir gerçeklik durumuna gelmeye başladığı uğraktır bu. Bu mutlak özbelirlenim eylemi, hükümdarlık gücünün ayırt edici ilkesini, ilk açıklanması gereken ilkeyi oluşturur."[
17]

      Bu paragrafın başlangıcı daha ilk anda şundan başka bir şey demek istemiyor: "Siyasal anayapının ve yasaların evrenselliği" hükümdarın gücüdür; tartışma yani özelden genele ilişki [de] hükümdarın gücüdür. Ve hükümdarın gücünden anayasal kralın gücü anlaşıldığına göre, hükümdarın gücü siyasal anayapının ve yasaların dışında yer almaz.
      Oysa Hegel'in gerçeklikte söylemek istediği şey şundan başka bir şey değil: "siyasal anayapının ve yasaların [sayfa 32] evrenselliği"nin hükümdarın gücü, devletin hükümranlığı olmasını istiyor Hegel. O zaman hükümdarın gücünü bir özne durumuna dönüştürmek ve —hükümdarın gücünden özel istenç olarak düşünülen hükümdarın gücü de anlaşılabileceğine göre— hükümdarın bu uğrağın egemeni, onun öznesi olduğu yanılsamasını yaratmak yersiz olur. Ama ilkin Hegel'in "hükümdarlık gücünün ayırt edici ilkesi" olarak düşündüğü şeye bakalım. Bunun "geri kalan her şeyin kendisine indirgendiği ve bir gerçeklik durumuna gelmeye başladığı özbelirlenim olarak son karar uğrağı", bu "mutlak özbelirlenim eylemi" olduğunu görürüz.
      Burada Hegel gerçek, yani bireysel istencin, aslında hükümdarın gücü olduğundan başka bir şey söylemiyor. Hegel § 12'de şöyle diyor:
      "istenç [...] kendisine tekillik biçimini verdiği zaman [...] kararlaştırıra istençtir ve ancak kararlaştırıcı istenç olaraktır ki gerçek istenç olur."[18]

      Bu "son karar" ya da "mutlak özbelirlenim" uğrağı, içeriğin "evrensellik"inden ve tartışmanın özelliğinden ayrıldığı ölçüde, keyfi olarak gerçek istençtir. Bir başka deyişle, "Keyfilik hükümdarın gücüdür", ya da "Hükümdarın gücü keyfî yönetimdir."
      § 276. "Siyasal devletin temel belirlenimi, uğraklarının düşüncelliği olarak tözsel birliktir ve bu birlikte,
      a
) siyasal devletin farklı güçleri ve farklı işlevleri aynı zamanda hem erimiş hem de korunmuşlardır ve ancak haklılık ya da yetkeleri bağımsız olmadığı ama Bütün İdeası tarafından belirlendiği kadarıyla korunmuşlardır; çünkü kaynaklarını Bütün İdeasının gücünden alır bunlar ve onların tek kendiliği olarak düşünülen bu İdeanın bükülgen üyelerini oluştururlar."
      Ek:
"Siyasal devletin uğrakları, organik cisimlerdeki yaşam gibidir."[19] [sayfa 33]

      İyi anlayalım: Hegel yalnızca siyasal devletin "farklı güçleri ve farklı işlevlerinden söz ediyor. Yalnızca Bütün İdeası tarafından belirlendiği kadarıyla korunan bir haklılık ya da yetkeleri olduğu kabul ediliyor; "kaynaklarını yalnızca Bütün İdeasının gücünden aldıkları" kabul ediliyor. Böyle olması gerektiği, örgüt ideasından kaynaklanıyor. Ama bu olması gerekenin gerçekleşme biçimini açıklamak gerekiyor. Çünkü devlette zorunlu olarak bilinçli usun egemen olması gerekiyor. Oysa salt içsel ve dolayısıyla salt dışsal bir nitelik taşıyan tözsel zorunluluk, devletin "farklı güçleri ve farklı işlevlerinin olumsal karmakarışıklığı,[8*] usa uygun olarak gösterilemiyor. 8 Elyazmasmda bu sözcük zor okunabiliyor; Verschrankung [karmakarışıktık] da olabilir, Verschlingung [birbirine karışmak] da. -Ed.
      § 277. "b) Devletin farklı işlev ve etkinlikleri, özsel uğraklar olarak ona özgüdürler ve onları yerine getiren bireylere, bu bireylerin dolayımsız kişiliklerine göre değil ama yalnızca evrensel ve nesnel niteliklerine göre bağlıdırlar; öyleyse özel kişilik olarak özel kişiliğe bu işlev ve etkinlikler, dışsal ve olumsal bir biçimde bağlanmışlardır. Buna göre devletin işlev ve etkinlikleri, özel mülkiyet olamaz."[20]

      Eğer farklı işlev ve etkinlikler devlet işlev ve etkinlikleri olarak, devlet işlevleri ve devlet güçleri olarak adlandırılmışlarsa, bunların özel mülkiyet değil ama tersine devlet mülkiyeti oldukları kendiliğinden anlaşılır. Bir totolojidir bu.
      Devletin işlev ve etkinlikleri bireylere (devlet ancak bireyler aracılığıyla etkinlik gösterebilir), ancak fizik bireyler olarak değil ama siyasal birey olarak bireylere, bireyin siyasal varlık niteliğine bağlıdırlar. Bundan ötürü Hegel'in yaptığı gibi bu işlev ve etkinliklerin "özel kişilik olarak özel kişiliğe dışsal ve olumsal bir biçimde bağlanmış" olduklarını söylemek, gülünç bir şeydir. Onlar ona daha çok bu vinculum substantiale [özsel bir bağ] ile, onun özsel bir niteliği aracıyla bağlanmışlardır. Onlar onun özsel niteliğinin doğal etkinliğidir. Bu gülünçlük, Hegel'in devlet işlev ve etkinliklerini [sayfa 34] kendi için [yani sanki bağımsız bir alan oluşturuyorlarmış gibi] soyut bir biçimde ve özel kişiliği de bunun tersine düşünmesinden ileri geliyor. Ama Hegel özel kişiliğin insanal bir kişilik olduğunu ve devletin işlev ve etkinliklerinin insanal işler olduklarını unutuyor; "özel kişilik"in özünün sakalı, soyu, soyut fizik doğası değil ama toplumsal niteliği olduğunu ve devlet işlev ve etkinliklerinin insanın toplumsal niteliklerinin varlık ve etkinlik biçimlerinden başka bir şey olmadıklarını unutuyor. Öyleyse devlet işlevleri ve devlet güçlerinin taşıyıcıları oldukları ölçüde bireylerin, özel niteliklerine göre değil ama toplumsal niteliklerine göre göz önünde bulundurulmalarında anlaşılmayacak bir şey yok.
      § 278. "Bu iki belirlenim [a ve b], yani devletin farklı işlev ve güçlerinin ne kendi-için ne de bireylerin özel istencinde değişmez bağımsız bir varlıklarının olmaması, ama tersine köklerini kendi basit Kendilikleri olarak devlet birliğinden almaları, devletin hükümranlığını oluşturur."
      "Despotizm demek, yasa yokluğu demektir. Despotizmde özel istenç, bu ister bir hükümdarın ister bir halkın özel istenci olsun, kendi başına yasa sayılır ya da daha doğrusu yasanın yerini alır. Oysa yasa ile yönetilen, anayasal bir durum içinde hükümranlık, özel alan ve etkinliklerin düşüncellik uğrağım oluşturur: böyle bir özel alan, kendi erek ve etkinlik biçimlerinde özerk ve yalnızca kendi kendisiyle uğraşan bir şey değil ama tersine kendi erek ve etkinlik biçimlerinde bütünün ereği (genellikle hayli belirsiz bir deyim kullanılarak buna devletin iyiliği adı veriliyor) tarafından belirlenen ve ona bağımlı olan bir şeydir. Bu düşüncellik kendini iki biçimde gösterir. — Barış durumunda bu özel alan ve etkinlikler, kendi özel ereklerinin gerçekleşmesine yönelirler ve düşüncellik kendini, bir yandan özel bencilliği bir herkesin yaşama ve bütünlüğün korunma aracı durumuna dönüştüren nesnel zorunluluk içinde ve bu zorunluluk aracıyla gösterirken, öte yandan bu özel alan ve etkinliklerin etkilerini ya sınırlandırarak ya da onları bütünlük yararına etkinlik göstermeye zorlayarak, onlara sürekli olarak genel çıkan anımsatan gücün doğrudan müdahalesi içinde ve bu müdahale aracıyla gösterir; — ister iç ister dış tehlike olsun, tehlike durumunda bu düşüncellik, kendini barış durumunda [sayfa 35] özel alan ve etkinliklere bölünen toplumsal örgütün toplandığı basit hükümranlık kavramı içinde ve bu kavram aracıyla gösterir. O zaman devletin kurtuluşu, barış zamanında tamamen geçerli olan özel ereklerin feda edilmesini isteyebilen hükümdara bırakılır. Hükümdarlık idealizmi, kendine özgü olan gerçekliğe işte bu durumda erişir."[21]

      Böylece bu idealizm, bilinen ve usa yatkın bir sistem oluşturacak kadar geliştirilmiyor. Barış durumunda bu idealizm, doğrudan doğruya yukardan uygulanan bir etkinlikle kendini egemen güce, özel yaşama zorla kabul ettiren dışsal bir zorlama olarak, ya da kör bencilliğin bilinçsiz sonucu olarak görünüyor. "Kendine özgü olan gerçekliğe" bu idealizm, ancak devletin içinde bulunduğu "savaş ya da tehlike durumu"nda erişiyor, öyleki bu idealizmin özü burada gerçekten varolan devletin "savaş ya da tehlike durumu" olarak dile getiriliyor, oysaki onun "barış" durumu, bencilliğin savaş ve yıkımından başka bir şey değil.
      Buna göre hükümranlık, devlet idealizmi, yalnızca zorunluluk olarak, yalnızca İdea olarak var. Hegel bununla da yetiniyor, çünkü yalnızca İdea söz konusu. Öyleyse hükümranlık bir yandan yalnızca bilinçsiz ve kör bir töz olarak var. Onun öteki gerçekliğini hemen göreceğiz.
     

      § 279. "İlkin bu düşüncelliğin evrensel düşüncesinden başka bir şey olmayan hükümranlık, ancak kendinden emin bir öznellik olarak ve ancak son kararın bağlı olduğu istencin soyut ve dolayısıyla nedensiz öz belirlenimi olarak somut bir gerçeklik durumuna gelir. Devletin bireyselliği işte budur ve devlet öteki devletler arasında işte bundan ötürü Bir devlettir. Ama öznellik ancak özne olarak, kişilik de ancak kişi olarak gerçektir ve olgunluk ve gerçek ussallığa erişen siyasal anayapıda, Kavramın üç uğrağından her biri kendi-için gerçek durumuna gelen kendi şeklini gerçekleştirir ve ayırır. Öyleyse bütünün bu kesin olarak kararlaştıran uğrağı genel olarak Bireysellik değil ama belli Bir bireydir: Hükümdar."[22]

      1. "İlkin bu düşüncelliğin evrensel düşüncesinden başka bir şey olmayan hükümranlık, ancak kendinden emin bir öznellik olarak somut bir gerçeklik durumuna gelir [...] Öznellik ancak özne olarak, kişilik de ancak kişi olarak gerçektir. Olgunluk ve gerçek ussallığa erişen siyasal anayapıda, Kavramın üç uğrağından her biri, kendi-için gerçek durumuna gelen kendi şeklini gerçekleştirir ve ayırır.
      2. Hükümranlık "ancak son kararın bağlı olduğu istencin soyut ve dolayısıyla nedensiz öz-belirlenimini olarak somut bir gerçeklik durumuna gelir. Devletin bireyselliği işte budur ve devlet öteki devletler arasında işte bundan ötürü Bir devlettir [...] (ve olgunluk ve gerçek ussallığa erişen siyasal anayapıda, Kavramın üç uğrağından her biri kendi-için gerdek durumuna gelen kendi şeklini gerçekleştirir ve ayırır). Öyleyse bütünün bu kesin olarak kararlaştıran uğrağı genel olarak Bireysellik değil ama belli Bir bireydir: Hükümdar."


      [sayfa 36]
      Birinci cümle yalnızca, hazin gerçekliğini gördüğümüz bu düşüncelliğin genel düşüncesinin, zorunlu olarak öznelerin kendinin bilincine sahip yapıtı olması ve bu nitelikle kendilerinde ve kendileri için bir gerçeklik olması gerektiğinden başka bir anlama gelmiyor.
      Eğer Hegel devletin temelleri olarak düşünülen gerçek bireylerden hareket etseydi, devleti böyle gizemli bir biçimde öznelleştirmek gereksinmesini duymazdı. "Ama", diyor Hegel, "öznellik ancak özne olarak, kişilik de ancak kişi olarak gerçektir." Bu da bir başka yalanlaştırma. Öznellik öznenin bir belirlenimi, kişilik kişinin bir belirlenimidir. Onları yalnızca kendi öznelerinin yüklemleri olarak düşünecek yerde Hegel, yüklemlere özerk bir varoluş vermekle başlıyor ve onları gizemli bir biçimde kendi özneleri durumuna dönüştürmekle bitiriyor.
      Yüklemlerin gerçekliği öznedir: öyleyse özne öznelliğin vb. gerçekliğidir. Hegel yüklemleri ve nesneleri özerkleştiriyor, ama onları kendi öznelerinden, kendi gerçek Özerkliklerinden [sayfa 37] ayırarak özerkleştiriyor. Bundan sonra gerçek özne sonuç olarak görünüyor, oysa gerçek özneden hareket etmek ve onun nesnelleşmesini irdelemek gerekiyor. Hegel'de tersine, gizemli töz gerçek özne durumuna geliyor ve gerçek özne başka bir şey olarak, gizemli tözün bir uğrağı olarak görünüyor. Gerçek varlıktan (özne) hareket edecek yerde Hegel, evrensel belirlenimin yüklemlerinden hareket ediyor ve bu belirlenime bir dayanak gerektiği için de gizemli İdea bu dayanak durumuna geliyor. İkicilik [düalizm] Hegel'in evrenseli sonlu gerçekliğin, yani varolan, belirlenmiş gerçekliğin gerçek özü olarak, ya da varlığı sonsuzun gerçek öznesi olarak düşünmemesine dayanıyor.
      Böylece devletin özü olan hükümranlık, ilkin Hegel'in bir nesne durumuna dönüştürdüğü özerk bir öz olarak düşünülüyor. Ardından bu nesnel öğenin zorunlu olarak yeniden özne olmasının gerektiği anlaşılıyor. Ama bu özne o zaman hükümranlığın bir özbürünümü olarak görünüyor, oysaki hükümranlık devlet öznelerinin nesnelleşmiş tininden başka bir şey değil.
      Akılyürütmenin bu temel yanlışlığını bir yana bırakarak, paragrafın bu ilk cümlesini inceleyelim. Paragrafta sunulduğu biçimiyle bu cümle, şundan başka bir anlama gelmiyor: Hükümranlık, kişi olarak, "özne" olarak devlet idealizmi, birçok kişi, birçok özne biçimine büründüğü ölçüde, somut bir gerçeklik durumuna geliyor, çünkü kolayca anlaşılabileceği gibi hiçbir tekil kişi kişilik alanını, hiçbir tekil özne öznellik alanını kendi başına simgeleyemiyor. Ve yurttaşların gerçek kendinin bilinci olacak yerde, devletin ortak tini olacak yerde, bir kişi, bir özne olacak devlet idealizmi ne menem bir devlet idealizmi oluyor? Hegel'in bu cümle üzerinde neden daha çok durmadığı anlaşılıyor. Ama şimdi onu izleyen ikinci cümleye geçelim. Bu cümlede Hegel'in hükümdarı gerçek İnsan-Tanrı olarak, İdeanın gerçek bürünümü olarak tasarlaması gerekiyor.
      "Hükümranlık ... ancak son kararın bağlı olduğu istencin soyut ve dolayısıyla nedensiz özbelirlenimi olarak somut bir [sayfa 38] gerçeklik durumuna gelir. Devletin bireyselliği işte budur ve devlet öteki devletler arasında işte bundan ötürü Bir devlettir. ... ve olgunluk ve gerçek ussallığa erişen siyasal anayapıda, Kavramın üç uğrağından her biri kendi-için gerçek durumuna gelen kendi şeklini gerçekleştirir ve ayırır. Öyleyse bütünün bu kesin olarak kararlaştıran uğrağı genel olarak Bireysellik değil ama belli Bir bireydir: Hükümdar."

      Bu cümle üzerine daha önce dikkati çekmiştik. Tamamlama uğrağı, belirlenmiş olduğu için keyfi karar uğrağı, genel olarak istenç-in-hükümdarlığı-nın-gücüdür. Hegel'in açıkladığı biçimiyle hükümdarın gücü ideası, keyfilik ideasından, istencin kararı ideasından başka bir şey değildir.
      Ama Hegel hükümranlığı daha önce devlet idealizmi olarak, parçaların bütün ideası tarafından gerçek belirlenimi olarak açıklarken, şimdi onu "son kararın bağlı olduğu istencin soyut ve dolayısıyla nedensiz özbelirlenimi" durumuna getiriyor ve ekliyor: "Devletin bireyselliği işte budur." Daha önce öznellik söz konusuydu, şimdi bireysellik söz konusu ediliyor. Hükümran devlet olarak devletin zorunlu olarak Bir devlet olması, Bir birey olması, bir bireyselliğe sahip olması gerekiyor. Ama devlet yalnızca bu bireyselliğinden ötürü öteki devletler arasında Bir devlet ... değildir. Bireysellik yalnızca onun birliğinin doğal uğrağıdır, devletin doğal belirlenimidir. "Öyleyse bütünün bu kesin olarak kararlaştıran uğrağı genel olarak Bireysellik değil ama belli Bir bireydir: Hükümdar." Neden? Çünkü "olgunluk ve gerçek ussallığa erişen siyasal anayapıda, Kavramın üç uğrağından her biri kendi-için gerçek durumuna gelen kendi şeklini gerçekleştirir ve ayırır." "Tekillik" Kavramın bir uğrağıdır, ama henüz Bir birey değildir. Ve evrensellik [genellik], özellik ve bireysellikten her birinin "kendi-için gerçek durumuna gelen kendi şeklini gerçekleştirdiği ve ayırdığı" siyasal anayapı nasıl bir siyasal anayapıdır? Burada kesinlikle soyut bir şey değil ama devlet ve toplum söz konusu olduğu için, Hegel'in sınıflandırması gene de kabul edilebilir. Ne çıkar bundan? Yurttaş, evrenselin belirleyicisi olarak yasa koyucu, [sayfa 39] tekilin kararlaştırıcısı ve onun gerçek isteyicisi olarak hükümdar olur. Devletin istencinin bireyselliği "bir Birey", öteki bireylerden ayrı bir bireydir demek ne anlama geliyor? Evrensellik, yani yasama da kendi-için gerçek durumuna gelen kendi şeklini gerçekleştirir ve ayırır. Bundan, "Yasama gücü bu özel bireylerden oluşuyor" gibi bir sonuç çıkartılabilir mi?
     

Sıradan adam

Hegel

    2. Hükümdarın hükümran gücü, hükümranlığı var.
      3. Hükümranlık istediğini yapar.

    2. Devletin hükümranlığı hükümdardır.
      3. Hükümranlık "son kararın bağlı olduğu istencin soyut ve dolayısıyla nedensiz özbelirlenimi"dir.


      Çağdaş Avrupa'daki anayasal hükümdarın bütün yüklemlerini Hegel, istencin mutlak özbelirlenimleri durumuna dönüştürüyor. Hükümdarın istenci son karardır demiyor, ama tersine, istencin son kararı hükümdardır diyor. Birinci önerme görgül bir önermedir. İkincisi görgül olguyu metafizik bir belit durumuna getiriyor.
      Hegel iki özneyi, "kendinden emin bir öznellik olarak" hükümranlık ile "istencin, bireysel istencin nedensiz özbelirlenimi olarak" hükümranlığı birbirine karıştırıyor ve "İdea"yı "Bir birey" olarak göstermek için karıştırıyor.
      Kendinden emin öznelliğin mutlaka gerçek biçimde istemek, birlik olarak, birey olarak istemek zorunda olduğu da açık. Ama devletin bireyler aracılığıyla etkinlik gösterdiğinden de bugüne kadar kimse kuşku duymamıştır. Eğer Hegel devletin kendi bireysel birliğinin temsilcisi olarak ille de Bir bireye sahip olması gerektiğini göstermek istiyorduysa, hükümdarı piyasaya sürmek zorunda değildi. Bu paragrafın olumlu sonucu olarak, şundan başka bir şey bulamıyoruz:
      Hükümdar
devletteki bireysel istenç, nedensiz özbelirlenim, keyfi yönetim uğrağını oluşturuyor. [sayfa 40]
      Hegel'in bu paragrafa (§ 279) ilişkin yorumu öylesine dikkat çekici ki gün ışığına çıkarmamız gerekiyor.
      "Bir bilimin içkin gelişmesi, tüm içeriğinin basit Kavramdan başlayarak [tümdengelim yoluyla] çıkarılması ... kendine özgü bir özellik gösterir, şöyle ki bir tek ve aynı bir Kavram, burada istenç, başlangıçta ve başlangıç olduğu için soyut olan bu Kavram, durumunu korur ama kendi öz etkinliğiyle ürettiği belirlenimleri de yoğunlaştırır ve böylece somut bir içerik kazanır. Bundan ötürü temel kişilik uğrağı, ilkin dolayımsız hukukta soyut bir kişilik olarak ortaya çıkar, sonra öznelliğin çeşitli biçimleri içinde gelişir ve şimdi mutlak hukukta, istencin tamamen somut nesnelleşmesi olan devlette, kendini devletin kişiliği ve onun kendinden eminliği olarak gösterir. Bu son sonuçta bütün özellikler, aralarında her zaman kararsız kalınabilinen lehte ya da aleyhte kanıtların salınımına son veren ve onları tüm etkinlik ve tüm gerçekliği başlatan "İstiyorum" ile sona erdiren Kendinin basitliği içinde aşılır."

      İlkin "bilimin kendine özgü niteliği", temel şey kavramının her düzeyde buluştuğu şey değildir.
      Ama o zaman hiçbir ilerleme de olmamıştır. Soyut kişilik, soyut hukukun öznesiydi. Değişmedi. Yeniden soyut kişilik olarak, devletin kişiliği. Hegel gerçek kişinin —devleti kişiler yapar— her yerde devletin özü olarak dönüş yapmasına şaşmamalıydı. Tersine ama daha da çok devlet kişisi olarak kişinin özel hukuk kişisiyle aynı yoksul soyutlama içinde buluşmasına şaşmalıydı.
      Hegel hükümdarı burada "devletin kişiliği, onun kendinden eminliği" olarak tanımlıyor. Hükümdar "kişileştirilmiş hükümranlık", "ete kemiğe bürünmüş hükümranlık" ve devletin bilincinin cisimleşmesidir ve bu da tüm ötekilerin hem bu hükümranlıktan ve hem de devletin kişilik ve bilincinden dıştalandıkları anlamına geliyor. Ama aynı zamanda Hegel bu "Kişileştirilmiş hükümranlık"a "İstiyorum"dan, istençteki keyfilik uğrağından başka bir içerik vermesini de bilmiyor. "Devletin usu" ve "devletin bilinci", bütün ötekilerin dışında [sayfa 41] "tek" bir görgül kişidir ama bu kişileştirilmiş usun "istiyorum" soyutlamasından başka bir içeriği yoktur. L'Etat c'est moi [Devlet benim].
      "Ama genel olarak kişilik ve öznellik, kendi kendisiyle sonsuz ilişki olarak, ancak bir kişi, ancak kendi-için varolan bir özne olarak gerçek —ilkin dolayımsız ilkel gerçek— durumuna gelir ve bu kendi-için varolan varlık da yalnızca ve yalnızca Birdir."

      Kişilik ve öznellik yalnızca kişinin ve öznenin yüklemleri olduklarına göre, ancak kişi ve özne olarak varolacakları açıktır ve kişi de .Birdir. Ama Hegel şöyle sürdürmeliydi: Bir ancak birçok Bir olarak bir gerçekliğe sahiptir. Yüklem, öz, kendi varoluş alanlarını hiçbir zaman bir Bir içinde tüketmez, birçok Bir içinde tüketir.
      Bunun yerine Hegel şu sonucu çıkarıyor.
      "Devletin kişiliği ancak bir kişi olarak gerçektir: Hükümdar. "

      Öyleyse öznellik ancak özne olarak ve gerçek özne ancak Bir olarak gerçek oldukları için, devletin kişiliği de ancak bir kişi olarak gerçektir. Güzel bir tasım. Hegel şu sonucu da çıkartabilirdi: Tekil insan bir Bir olduğu için, insan cinsi yalnızca bir tek insandır.
      "Kişilik Kavram olarak Kavramı dışavurur. Kişi aynı zamanda kendi gerçekliğini de içinde taşır. Öyleyse Kavram ancak bu gerçeklik belirlenimi dolayısıyla İdea ve gerçektir."

      Kişi olmaksızın kişilik kuşkusuz bir soyutlamadan başka bir şey değildir, ama kişi ancak kişiler olarak cinsil varoluşu içinde kişiliğin gerçek îdeasını oluşturur.
      "Tüzel
kişi olarak adlandırılan şey, toplum, topluluk, aile, kendinde ne kadar somut olursa olsun, ancak soyut bir biçimde, bir uğrak olarak kendinde bir kişiliğe sahiptir. Kişilik, [sayfa 42] tüzel kişi içinde kendi gerçek varoluşuna erişemez. Buna karşılık devlet, Kavramın uğraklarının kendilerine özgü gerçeğe göre gerçekliğe eriştikleri bütünselliğin ta kendisidir."

      Bu cümlede büyük bir karışıklık hüküm sürüyor. Tüzel kişi, toplum vb., soyut olarak niteleniyor, oysa gerçeklikte bu tüzel kişiler, gerçek kişilerin içlerinde kendi gerçek içeriklerini gerçekleştirdikleri, kendilerini nesnelleştirdikleri ve personne quand meme [gene de kişi] soyutlamasından vazgeçtikleri cinsil oluşumların dış görünüşlerinden başka bir şey değildirler. Kişinin bu gerçekleşmesini varolan en somut şey olarak kabul edecek yerde Hegel, devlete "Kavramın uğrağı" olarak "tekillik"in gizemli bir "varoluşa" eriştiği yer olmak ayrıcalığını veriyor. Hegel'e göre ussal, gerçek kişilerin uslarının gerçekleşmesine değil ama soyut Kavramın uğraklarının gerçekleşmesine dayanıyor.
      "Bu nedenle hükümdar kavramı akılyürütme bakımından, yani anlığın yansıma biçimi bakımından yararlanılması en güç kavramdır, çünkü bu akılyürütme yalıtık belirlenimlerde kalır ve bundan ötürü de nedenlerden, sonlu bakış noktalarından ve nedenlerden başlayarak yapılan tümdengelimden başka bir şey bilmez. Hükümdarın saygınlığını bu akılyürütme, yalnız biçimine göre değil ama belirlenimine göre de türemiş bir şey olarak düşünür. Oysa hükümdar kavramı, herhangi bir şeyden türemek şöyle dursun, kaynağını yalnızca ve yalnızca kendinden alan bir şeydir. Bundan ötürü gerçeğe en yakın düşünce, hükümdarın hukukunu tanrısal yetkeye dayandıran görüştür (kuşkusuz!), çünkü bu hukukun kayıtsız koşulsuz niteliği bu düşüncede içkindir."

      Belli bir anlamda her zorunlu varoluş, "kaynağını yalnızca ve yalnızca kendinden alan bir şey"dir, bu bakımdan hükümdar kadar hükümdarın başında dolaşan bitler de böyledir. Dolayısıyla Hegel böyle derken, hükümdar üzerine özel hiçbir şey söylemiyor. Ama böyle derken hükümdarın, bilimin ve hukuk felsefesinin tüm öteki nesnelerinin incelenme biçiminden tam anlamıyla farklı bir biçimde incelenmesi [sayfa 43] gerektiğini söylemek istiyorsa, gerçekten çılgınca bir şey söylüyor. Ancak "Bir İdea-kişi"nin ustan değil ama imgelemden türetilmesi gerektiği ölçüde doğrudur bu.
      "Halkın hükümranlığından
bir halkın [...] dışa karşı bağımsız olması ve kendi öz devletim kurması anlamında söz edilebilir."

      Beylik bir söz bu. Eğer hükümdar "devletin gerçek hükümranlığı" ise, "hükümdar"ın dışa karşı, hatta halk olmaksızın "bağımsız devlet" olarak düşünülebilmesi de gerekiyor. Ama eğer hükümdar halkın birliğini simgelediği ölçüde hükümran ise, o zaman da halk hükümranlığın temsilcisinden, simgesinden başka bir şey olmuyor. Halkın egemenliği varlığını hükümdara borçlu değil, ama hükümdar varlığını halkın egemenliğine borçlu bulunuyor.
      "İçe karşı hükümranlığa
ilişkin olarak, hükümranlığın halkta olduğu da söylenebilir, — ama genel olarak bütünden [devletin bütünlüğünden] söz edilmesi ve daha önce (§ 277, 278) söylenenden, yani hükümranlığın devlete ait olduğundan başka bir şey söylenmemesi koşuluyla."

      Sanki halk gerçek devleti oluşturmuyormuş gibi. Devlet soyut bir terimdir; yalnız halk somut bir terim. Ve soyuta hiç duraksamadan hükümranlığın niteliği gibi canlı bir nitelik atfeden Hegel'in, bir somut söz konusu olunca bu işi ancak duraksayarak ve sınırlayıcı kayıtlarla yapması da dikkate değiyor.
      "Ama şu son zamanlarda halkın hükümranlığından alışılmıştan başka bir anlamda söz edilmeye başlandı. Halkın egemenliği hükümdarın egemenliğinin karşıtı olarak gösteriliyor. Oysa hükümdarda varolan hükümranlığa karşıt olarak gösterilen halk hükümranlığı, halk üzerine yaratılan kaba ve bayağı imgeye dayanan o karışık düşüncelerden birini oluşturuyor." [sayfa 44]

      "Karışık düşünceler" ve "kaba ve bayağı imge" Hegel'den başka kimsede bulunmuyor. Kuşkusuz, eğer hükümranlık hükümdarda ise, halktaki karşıt bir hükümranlıktan söz etmek bir saçmalıktır; çünkü hükümranlık kavramı, onun iki hatta karşıt bir varoluşa sahip olamayacağı anlamını içeriyor. Ama:
      1. Hükümdarın elinde tuttuğu hükümranlığın bir yanılsama olup olmadığını bilmek sorunu ortaya çıkıyor. Hükümdarın hükümranlığı mı, halkın hükümranlığı mı? İşte question [sorun].
      2. Halkın hükümdarda varolan hükümranlıkla karşıtlık içinde bir hükümranlığın- dan da söz edilebilir. Ama o zaman iki farklı görünüm içeren bir ve aynı bir hükümranlıktan söz edilemez; biri ancak bir hükümdarda ve öteki de ancak halkta gerçekleşebilen birbirine tamamen karşıt iki hükümranlık kavramından söz edilebilir. Bu sorun, Tanrı mı hükümrandır, yoksa insan mı sorunuyla aynı nitelikte bir sorundur. İki hükümranlıktan biri, varolan bir gerçeksizlik de olsa, bir gerçeksizliktir.
      "Hükümdarı olmayan ve onun zorunlu ve dolayımsız tamamlayıcısını oluşturan bütünün eklemlenmesi olmayan halk, biçimsiz bir yığındır ve artık bir devlet değildir. Böyle bir halk, her türlü yapılaşmış bütünlüğü belirleyen hükümranlık, hükümet, mahkemeler, sivil yetke, zümreler ve ne olursa olsun her türlü belirlenimden yoksundur. Bir halkta devlet örgüt ve yaşam öğeleri görünmeye başlar başlamaz, o halk kaba ve bayağı halk imgesinde olduğu gibi belirlenmemiş bir soyutlama olmaktan çıkar."

      Bütün bunlar bir totolojiden başka bir şey değil. Eğer bir halk bir hükümdara ve onun zorunlu ve dolayımsız tamamlayıcısını oluşturan örgüte [bütünün eklemlenmesine] sahipse, yani eğer krallık olarak örgütlenmişse [eklemlenmişse], bu eklemlenmeden çıktığı zaman, biçimsiz bir yığın ve kaba ve bayağı bir imge durumuna gelir.
      "Eğer halkın hükümranlığından anlaşılan şey cumhuriyet [sayfa 45] biçimi ya da daha açıkçası demokrasi ise [...] ideanın güncel gelişme derecesi nedeniyle böyle bir görüşün savunulamaz olduğunu söylüyoruz."

      Eğer demokrasi üzerine "gelişmiş bir idea" değil de "böyle bir görüş" varsa, kuşkusuz doğrudur bu.
      Demokrasi krallığın gerçeğidir, krallık demokrasinin gerçeği değildir. Krallık, kendisine karşı tutarsızlık olarak, mutlaka demokrasidir, ama krallık uğrağı demokraside bir tutarsızlık değildir. Krallık kendinden başlayarak kavranamaz, demokrasi kavranabilir. Demokraside onu oluşturan uğrakların hiçbiri kendisine uygun düşenden başka bir anlam kazanamaz. Her biri gerçekten bütünsel demosun uğrağından başka bir şey değildir. Bütünün niteliğini krallıkta bir parça belirler. Tüm siyasal anayapının bu tek değişmez noktaya göre değişmesi gerekir. Demokrasi siyasal anayapının emsidir. Krallık bir türdür ve kötü bir türdür. Demokrasi aynı zamanda hem içerik hem de biçimdir. Krallık ancak biçim olabilir, ama içeriği bozar.
      Krallıkta bütün, yani halk, kendi varoluş biçimlerinden başka bir şey olmayan siyasal anayapıya bağımlıdır; demokraside anayapının kendisi yalnızca bir belirlenim olarak, yani halkın özbelirlenimi olarak ortaya çıkar. Krallıkta siyasal anayapının halkı ile, demokraside halkın siyasal anayapısı ile karşılaşırız. Demokrasi bütün siyasal anayapıların çözülmüş bilmecesidir. Burada siyasal anayapı yalnız kendinde, kendi özünde değil ama kendi varoluşunda, sürekli olarak kendi gerçek temeline, yani gerçek insana ve gerçek halka indirgenen gerçekliktedir de ve kendini onun kendine özgü yapıtı olarak gösterir. Siyasal anayapı gerçekten neyse o olarak, yani insanın özgür ürünü olarak ortaya çıkar. Bazı bakımlardan bunun anayasal krallığa da uyduğu söylenebilir, ama demokrasinin özgül farkı şudur ki genel olarak siyasal anayapı halkın varoluşunun bir uğrağından başka bir şey değildir, devleti oluşturan şey kendi-için siyasal anayapı değildir.
      Hegel Devletten hareket ediyor ve insanı devletin bir [sayfa 46] öznelleşmesi olarak düşünüyor. Demokrasi insandan hareket ediyor ve devleti insanın bir nesnelleşmesi olarak düşünüyor. Tıpkı dinin insanı değil ama insanın dini yaratması gibi, siyasal anayapı da halkı yaratmaz ama tersine halk siyasal anayapıyı yaratır. Belli bir bakış açısından, hıristiyanlığın bütün öteki dinlerle ilişkisi neyse, demokrasinin de bütün öteki siyasal biçimlerle ilişkisi odur. Hıristiyanlık en üstün dindir, dinin özünü, yani özel bir din olarak tanrılaştırılmış insanı dile getirir. Aynı biçimde demokrasi de bütün siyasal anayapıların özünü, yani özel bir siyasal anayapı olarak toplumsallaştırılmış insanı dile getiriyor. Cins kendi türlerine göre neyse, demokrasi de öteki siyasal anayapılara göre odur, ama şu farkla ki cinsin kendisi burada, gerçeklikleri özlerine uygun düşmeyen öteki türler karşısında özel bir tür olarak görünüyor. Eski Ahit'e göre Yeni Ahit neyse, bütün öteki devlet biçimlerine göre demokrasi odur. İnsanın varoluş nedeni yasa değil ama yasanın varoluş nedeni insandır; yasa demokraside insanın varoluşudur, oysa bütün öteki rejimlerde insan yasanın varoluşudur. Demokrasinin temel farkı işte budur.
      Bütün öteki devlet yapıları belirlenmiş, özel, belli bir devlet biçimini oluşturuyor. Demokraside biçimsel ilke ile maddesel ilke örtüşüyor. Demokrasi her şeyden önce evrensel ve özelin gerçek birliğini ortaya koyuyor. Örneğin krallıkta ya da yalnızca özel bir devlet biçimi olarak düşünülen cumhuriyette siyasal insan, siyasal-olmayan insanın, özel insanın yanında özel bir yaşam sürer. Mülkiyet, sözleşme, evlilik, burjuva-sivil toplum burada, siyasal devletin yanında özel varoluş biçimleri olarak, siyasal devletin kendisiyle örgütleyici bir biçim olarak ilişki kurduğu içerik olarak görünüyorlar, oysa gerçeklikte siyasal devlet bu içeriği belirleyen, sınırlandıran, bazen olumlayan ve bazen de yadsıyan içeriksiz bir anlıktan başka bir şey değildir. (Bu bakımdan Hegel, bu soyut siyasal biçimleri son derece doğru bir biçimde açıklıyor; yanlışlığı devlet ideasını açıkladığına inanmasıdır.) Demokraside de siyasal devlet bu içeriğin yanında yer alıyor ve [sayfa 47] ondan ayrılıyor, ama halkın özel varoluş biçimi olarak siyasal devlet, özel bir içerikten başka bir şey oluşturmuyor. Örneğin krallıkta özel bir öğe, yani siyasal anayapı, siyasal anayapı olarak, bütün öteki özel öğeleri egemenliği altına alan ve belirleyen Evrensel anlamına geliyor. Demokraside devlet, Özel öğe olarak, Özelden başka bir şey oluşturmuyor ve Evrensel olarak o, gerçek Evrenseli oluşturuyor, yani öteki içerikten farklı bir belirlenmişlik göstermiyor. Çağdaş Fransızlar bunu, gerçek demokraside siyasal devlet yitip gidiyor diye yorumluyor. Siyasal devlet olarak, siyasal anayapı olarak devletin, artık bütün olarak kabul edilmediği anlamında doğrudur bu.
      Demokratik-olmayan bütün' devletlerde devlet, yasa, siyasal anayapı gerçekten egemen olmadan, yani siyasal-olmayan öteki alanların içeriğini özdeksel olarak belirlemeden egemenlik sürerler. Demokraside siyasal anayapı, yasa ve devlet, halkın bir özbelirleniminden, bu içerik siyasal anayapı olduğu kadarıyla halkın belirli bir içeriğinden başka bir şey değildirler.
      Öte yandan demokrasinin, bütün devlet biçimlerinin gerçeğini oluşturduğu gün gibi ortada ve bundan da demokratik-olmayan bütün devletlerin gerçek [devlet] olmadıkları sonucu çıkıyor.
      İlkçağ devletlerinde siyasal devlet, bütün öteki alanları dıştalayarak devletin içeriğini oluşturuyor. Çağdaş devlet, siyasal devlet ile siyasal olmayan devlet arasında bir uzlaşma oluşturuyor.
      Demokraside soyut devlet egemen uğrak olmaktan çıkıyor. Krallık ve cumhuriyet arasındaki çatışma, gene soyut devlet içersinde bir çatışma oluyor. Siyasal cumhuriyet, soyut devlet biçimi içersindeki demokrasidir. Öyleyse demokrasinin soyut devlet biçimi cumhuriyettir; ama o burada salt siyasal anayapı olmaktan çıkıyor.
      Mülkiyet vb. [sözleşme, evlilik, burjuva-sivil toplum vb.], kısacası hukukun ve devletin tüm içeriği, ufak tefek değişikliklerle, Kuzey Amerika'da ve Prusya'da aynıdır. Öyleyse [sayfa 48] orada cumhuriyet, burada krallığın olduğu gibi basit bir siyasal biçim oluşturuyor. Devletin içeriği bu anayapıların dışında bulunuyor. Bu nedenle Hegel, siyasal devlet siyasal anayapıdır derken haklıdır. Özdeksel devletin siyasal olmadığını söylemek anlamına geliyor bu. Burada bir dış özdeşlik, karşılıklı bir belirlenim var. İşin en güç olanı, siyasal devleti, siyasal anayapıyı halk yaşamının çeşitli uğraklarından çekip çıkarmaktı. Gerçekte siyasal anayapı, öteki alanların karşısında evrensel us olarak ve onları aşan bir şey olarak gelişti. Tarihsel görev o zaman bu aşkın usu istemeye dayanıyordu ama özel alanlar, kendi özel özlerinin siyasal anayapı ve devletin aşkın özüyle örtüşmesi ve siyasal devletin aşkınlığının onların kendilerine özgü yabancılaşmasını doğrulamaktan başka bir şey yapmaması sonucu, bunun bilincine varamıyorlardı. Siyasal anayapı şimdiye dek dinsel alanı, halk yaşamının dinini, onun gerçekliğinin yersel varoluşunun tersine evrenselliğinin göğünü oluşturuyordu. Siyasal alan devletteki tek devlet alanı, biçimin de içeriğin de cinsil yaşama bağlı oldukları ve gerçek bir evrensellik oluşturdukları, ama öteki alanları engellediği için içeriğinin biçimsel ve özel bir duruma geldiği tek alandı. Sözcüğün çağdaş anlamıyla siyasal yaşam, halk yaşamının skolastiğini oluşturuyor. Krallık bu yabancılaşmanın yetkin dışavurumudur. Cumhuriyet bu aynı yabancılaşmanın kendi öz alanı içindeki olumsuzlanmasını oluşturuyor. Siyasal anayapının siyasal anayapı olarak ancak özel alanların bağımsız bir varoluş kazandıkları yerde geliştiği açık. Ticaret ve toprak mülkiyetinin özgür olmadıkları ve özerklik kazanmadıkları yerde, siyasal anayapı bağımsız bir gerçeklik oluşturamaz. Ortaçağ özgürlüksüzlüğün demokrasisiydi.
      Devlet olarak devletin soyutlanması yalnızca çağdaş döneme ilişkindir, çünkü özel yaşamın soyutlanması ancak çağdaş dönemde görünüyor. Siyasal devletin soyutlanması çağdaş bir üründür.
      Ortaçağda seriler, feodal mülkler, meslek loncaları, bilgin loncaları vb. vardı. Bir başka deyişle mülkiyet, ticaret, [sayfa 49] toplum, insan siyasal bir nitelik taşıyorlardı; devletin özdeksel içeriği onun biçimi tarafından koyulmuştu; her özel alan siyasal bir niteliğe sahipti ve siyaset özel bir nitelik taşıyordu. Ortaçağda siyasal anayapı özel mülkiyetin anayapısıdır, ama yalnızca özel mülkiyetin anayapısı siyasal anayapı olduğu için bu böyledir. Ortaçağda halkın yaşamı ve devletin yaşamı özdeş yaşamlardır. Devletin gerçek ilkesi insandır, ama özgür olmayan insan. Öyleyse devlet özgürlüksüzlüğün demokrasisi, eksiksiz yabancılaşmadır. Soyut ve iyice düşünülüp tartışılan karşıtlık ancak çağdaş dünyaya ilişkindir. Ortaçağ gerçek ikiciliği, çağdaş dönemse soyut ikiciliği oluşturuyor.
      "Yukarda saptanan ve siyasal anayapıların demokrasi, aristokrasi ve monarşi [krallık] olarak sınıflandırıldığı düzeye özgü bakış noktası, henüz kendinde kalan, henüz kendi sonsuz farklılaşmasına ve kendinde derinleşmesine erişmeyen birlik bakış noktasıdır. Bundan ötürü kendi kendini belirleyen istencin son kararı, devletin içkin organik uğrağı olarak ve kendi-için kendine özgü bir gerçeklik oluşturacak biçimde ortaya çıkmaz."

      Dolayımsız krallık, demokrasi ya da aristokrasi düzenlerinde henüz özdeksel, gerçek devletten farklı, halkın yaşamının içeriğinin geri kalan kısmından farklı bir siyasal anayapı yoktur. Siyasal devlet henüz özdeksel devletin[9*] biçimi olarak görünmez. Ya eski Yunanistan'da olduğu gibi res publica gerçek özel girişimi, yurttaşların gerçek içeriğini ve özel insan da köleyi oluşturur. Siyasal olarak siyasal devlet, yurttaşların yaşam ve istençlerinin tek gerçek içeriğidir. Ya da asya despotizminde olduğu gibi siyasal devlet tekil bir bireyin özel keyfi yönetiminden başka bir şey değildir, yani siyasal devlet, özdeksel devlet olarak, köledir. Çağdaş devlet ile [sayfa 50] bu halk ve devlet arasındaki tözsel birlik devletleri arasındaki fark, Hegel'in istediği gibi, anayapının çeşitli uğraklarının çağdaş devlette özel bir gerçeklik oluşturacak derecede gelişmiş olmalarına değil ama tersine, anayapının kendisinin halkın gerçek yaşamının yanında özel bir gerçeklik oluşturacak derecede gelişmiş olmasına, siyasal devletin geri kalan kısmının anayapısı durumuna gelmesine dayanıyor.
      § 280. "Devlet istencinin bürünümü olan bu en yüksek ben, kendinin bu soyutlanmış şeklinde basit bir ben ve buna göre dolayımsız bir tekilliktir; kendi kavramının kendisi doğalsallık özelliğini içerir; bu nedenle kral, özü bakımından belli bir birey olarak, tüm başka içerikten soyutlanmıştır ve bu belli birey kral payesini doğal doğum yoluyla, dolayımsızca doğal bir biçimde kazanmıştır."[23]

      Öznelliğin özne ve öznenin de zorunlu olarak tek bir görgül birey olduğunu daha önce öğrenmiştik. Şimdi de dolayımsız tekillik kavramının doğalsallık, bedensellik belirlenimini içerdiğini öğreniyoruz. Hegel kendi başına hayli anlamlı olan şu apaçıklıklardan başka bir şey ortaya koymuyor: öznellik yalnızca bedensel birey olarak vardır ve doğal doğum elbette bedensel bireyle ilgilidir.
      Hegel devletin öznelliğinin, hükümranlığın, kralın "özü bakımından" "belli bir birey olarak tüm başka içerikten soyutlanmış ve bu belli bireyin kral payesini doğal doğum yoluyla, dolayımsızca doğal bir biçimde kazanmış" olduğunu ortaya koyduğunu sanıyor. Öyleyse hükümranlık, krallık payesi, doğan bir şey oluyor. Kralın payesini, onun bedeni belirliyor. Buna göre devletin en uç noktasını, us yerine basit physis [beden] belirliyor. Doğum, hayvanın niteliğini belirlediği gibi, kralın niteliğini de belirliyor.
      Hegel kralın zorunlu olarak doğması gerektiğini, kimsenin kuşkusu olmayan bu şeyi ortaya koyuyor, ama doğumun birini kral yaptığını ortaya koymuyor.
      Bir insanın kral olmak için doğması metafizik bir gerçek [sayfa 51] durumuna, Meryem ananın günahsız gebeliği kadar az yükseliyor. Meryem ananın günahsız gebeliğine inanmak eğer bir vicdan olgusuysa, kralın doğuşu görgül bir olgudur, ama her ikisi de bir insanal yanılsama ve insanal ilişkiler ürünü olarak kavranılabilir.
      Bu paragrafın (§ 280) yorumunu daha yakından irdeleyelim, çünkü Hegel burada kendini usdışı olanı tamamiyle ussal olarak gösterme zevkine kaptırıyor:
      "Katıksız özbelirlenim kavramından varlığın dolayımsızlığına ve böylece doğalsallığa bu geçiş, salt kurgusal [spekülatif] nitelikte bir geçiştir; bu yüzden açıklanması Mantık felsefesinin yetki alanına girer."

      Kuşkusuz burada salt kurgusal olan şey, katıksız özbelirlenimden, bir soyutlamadan, katıksız doğalsallığa (doğum rastlantısı), öteki uca atlanması değildir, car les extrémes se touchent [çünkü aşırı uçlar buluşur]. Burada kurgusal olan şey, bu atlamaya "Kavramın geçişi" adının verilmesi ve mutlak çelişkinin özdeşlik, en büyük tutarsızlığın da mantıksal tutarlılık olarak gösterilmesidir.
      Böylece kalıtımsal kral kendi kendini belirleyen usun yerini alıyor ve soyut doğal olgu [doğum] kendini olduğu gibi, yani basit doğal olgu olarak değil ama devletin en büyük belirlenimi olarak gösteriyor. Hegel'in bu tezine, krallığın artık ussal istencin örgütlenmesi olmak görünüşünü koruyamadığının olumlu itirafı olarak bakılabilir.
      "Gerçekte genel olarak istencin doğasını oluşturan şey olarak bildiğimiz aynı (?) geçiş, yeni bir içeriği (saptanan ereği) öznellikten gerçekliğe geçirmeye dayanan süreç söz konusudur [...] Ama ideanın aldığı biçim ve burada göz önünde bulundurduğumuz geçiş şu özelliği gösteriyor ki istencin (basit kavramın kendisinin) katıksız özbelirleniminden belli bir kişi, doğal bir varlık durumuna dönüşüm dolayımsız olarak, yani özel bir içeriğin (bir eylemin ereğinin) dolayımı olmaksızın gerçekleşiyor." [sayfa 52]

      Hegel, istencin bir özbelirlenimi olan devletin hükümranlığının kalıtımsal kralın bedeni durumuna dönüşümünün gerçekte istencin kendine saptadığı bir ereği gerçekleştirdiği ve bir içeriği gerçekliğe geçirdiği zaman meydana gelen "geçiş"le aynı nitelikte olduğunu söylüyor. Ama Hegel gerçekte diyor. Belirttiği özel fark öylesine özeldir ki her türlü benzeşimi ortadan kaldırıyor ve "genel olarak istencin doğası"nın yerine büyüyü geçiriyor.
      İlk olarak, önerilen ereğin bir gerçeklik durumuna dönüşümü, burada dolayımsız, büyülü bir dönüşümdür. İkinci olarak, istencin katıksız özbelirlenimi, basit kavramın kendisi burada kendini özne olarak gösteriyor; gizemli bir özne olarak koyulan istencin özüdür bu. Doğal bir kişi durumuna dönüşen şey gerçek, bireysel, bilinçli bir istenç değil, istencin soyutlanın asıdır; bir birey olarak ete kemiğe bürünen salt İdeadır.
      Üçüncü olarak, istencin doğal bir kişi durumuna dönüşümü yalnızca dolayımsız olarak, yani istencin kendini gerçekleştirmek için genel olarak yararlandığı araçlar olmaksızın gerçekleşmekle kalmaz, ama özel bir erek, yani belirli bir erek de eksiktir. Burada "özel bir içeriğin (bir eylemin ereğinin) hiçbir dolayımı"nın neden olmadığı çok iyi anlaşılıyor: burada hiçbir etkin özne olmadığına ve istencin salt ideası soyutlaması ancak gizemli bir biçimde etkili olabildiğine göre başka nasıl olabilirdi? "Ereksiz" bir eylemin anlamsız bir eylem olması gibi, özel bir erek olmayan bir erek de bir erek değildir. İstencin erekbilimsel etkinliği ile her türlü karşılaştırma, eninde sonunda bir yalanlaştırmadan başka bir şey değildir: İdeanın içeriğinden yoksun bir etkinliktir.
      Mutlak istenç ve filozofun sözü aracı, felsefe yapan öznenin kalıtımsal kralı salt İdeadan çıkarma isteği de özel ereği oluşturuyor. Hegel'in alçakgönüllü güvencesi, işte bu ereğin gerçekleştirilmesidir.
      "Tanrının varlığının varlıkbilimsel kanıtı denilen şeyde de Kavramın varlık durumuna aynı dönüşümüyle (aynı yalanlaştırma -K.M.) karşılaşıyoruz. İdeanın çağdaş dönemde [sayfa 53] kazandığı derinliği gösteren bu görüş, s,on zamanlarda us almaz bir görüş olarak (çok haklı -K.M.) görülmüştür [...]."
      "Ama kral tasarımı sıradan (yani sağduyulu –K. M.) bilinç için alışılmış bir tasarım olduğu ölçüde anlık, kendi ince düşüncelere dalan bilgeliğinin saptadığı ayrımlar ve bu ayrımlardan çıkardığı sonuçlarla yetinir ve devletteki son karar uğrağının, dolayımsız doğalsallığa bağlı kendinde ve kendi-için (yani us Kavramı içinde) bir uğrak olmasını kabul et-

      Son kararın
aslında doğan bir şey olması kabul edilmiyor ve Hegel bize kralın doğmuş olan son karar olduğunu söylüyor. Ama devletteki son kararın etten kemikten, öyleyse "dolayımsız doğalsallığa bağlı" gerçek bireylere bağlı olduğundan kim kuşku duymuştur ki?
      § 281. "Şimdi her ikisi de hiçbir koşula bağlı olmayan ve çözülmezcesine birleşmiş iki uğrak karşısındayız: Bir yanda istencin özeklendiği en yüksek ben, öte yanda doğa tarafından belirlendiği biçimiyle onun somut varoluşu. Bu keyfilik tarafından hareket ettirilemeyen bir [güç] ideası, kralın yüceliğini oluşturuyor. Devletin gerçek birliği, bu iki uğrağın birliğinde yatar ve bu dış ve iç dolayımsızlık aracıyladır ki devletin birliği keyfilik, çıkarlar ye kanıların egemen olduğu özellik alanına düşme tehlikesinden korunur ve devletin gücünü azaltmak ve dağıtmakla tehdit eden taht çevresindeki hizipler savaşımından kurtarılır."[24]

      Bu iki uğrağı, istencin rastlantısı, keyfilik ve doğanın rastlantısı, doğum, öyleyse Haşmetli rastlantı oluşturuyor. Buna göre devletin gerçek birliğini rastlantı oluşturuyor.
      "İçsel ve dışsal bir dolayımsızlık" çatışmadan vb. nasıl kurtarabiliyor? Hegel'in bu olumlaması anlaşılması çok güç bir olumlama, çünkü feda edilecek olan işte bu dolayımsızlığın ta kendisidir.
      Hegel'in seçimli krallık hakkında söylediği, kalıtımsal krallık için haydi haydi geçerlidir: [sayfa 54]
      "Seçimli bir krallıkta, sistemin doğası son kararın özel istence bırakılmasını gerektirir ve bu yüzden siyasal anayapı, devlet gücünün özel istencin keyfine bırakılmasına yol açan bir seçim sözleşmesi halini alır ve bunun sonucu devletin güçleri de özel mülkiyet durumuna dönüşür" vb.
      § 282. "Suçluları bağışlama hakkı kralın hükümranlığından doğan bir haktır, çünkü Tinin olmuş bir şeyi olmamış durumuna getirmek ve suçu af ve unutmayla geçersiz kılmak konusunda sahip olduğu gücü gerçekleştirmek yalnızca ona mahsustur."[25]

      Bağışlama hakkı, Bağış hakkıdır. Bağışlama, Hegel'in anlamlı bir biçimde yalnızca kralın yüklemi durumuna getirdiği olumsal keyfiliğin en yüksek dışavurumudur. Bu paragrafın ekinde Hegel, bağışlamanın kökeninde "nedenlere dayanmayan bir kar ar "in yattığını belirtiyor.
      §. 283. "Kralın gücünde içkin ikinci uğrak özellik uğrağı ya da içeriğin belirlenimi ve evrensel kapsamına sokulması uğrağıdır. Bu uğrağın özel bir gerçeklik kazanabilmesi için, yüksek bir kurula [Bakanlar kurulu] ve onu oluşturacak bireylere gerek vardır. Bunlar günlük devlet işlerinin içeriğini ve başgösteren gereksinimlerin zorunlu kıldığı yasal düzenlemeleri, nesnel belirlenimleri, yani karar gerekçeleri, ilgili yasalar, koşullar vb. ile birlikte, kralın kararma sunarlar. Bu işlevlerle görevli bireyler kralın dolayımsız kişiliği ile ilişki içinde olduklarından, seçimleri ve geri alınmaları, kralın sınırsız keyfiliğine bağlıdır. "[26]
      § 284. "Yalnızca kararın, sorunun ve koşulların bilgisinin, kararın yasal ve öteki gerekçelerinin sunuluşunun dayandıkları nesnel görünümler sorumluluk yaratabilir, çünkü yalnızca onlar nesnel bir denetimden geçirilebilir. Bu nesnel görünümlerin belirlenimi kralın kişisel istencinden farklı bir kurulun işi olabildiği ölçüde, yalnızca bu kurullar ve onların bireysel üyeleri sorumluluk taşır. Son kararın kendisine bağlı olduğu öznellik olarak krala özgü yücelik, hükümet etkinliklerine ilişkin her türlü sorumluluğun üstündedir."[27] [sayfa 55]

      Hegel burada tamamen görgül bir biçimde, anayasal devletlerde genellikle belirlenmiş olduğu biçimiyle bakanlık gücünü betimlemekten başka bir şey yapmıyor. Felsefenin eklediği tek şey, bu "görgül olgu"yu bir bürünüm (varoluş) haline, "hükümdarın gücündeki özellik uğrağı"nın bir yüklemi haline dönüştürmektir.
      (Bakanlar hükümran istencin nesnel, ussal görünümünü simgeliyorlar. Bu nedenle sorumluluk onuru da onlara düşüyor, oysa kralın kendi imgesel "yücelik"iyle yetinmesi gerekiyor.) Öyleyse kurgusal uğrak son derece yoksul. Buna karşılık tüm açıklama tamamen görgül temellere, hem de çok soyut, çok kötü görgül temellere dayanıyor.
      Böylece örneğin bakanların seçimi kralın "sınırsız keyfiliğine" bırakılıyor, çünkü onlar "kralın dolayımsız kişiliği ile ilişki içinde"dirler, yani bakandırlar. Kralın oda uşağının "sınırsız" seçimi de mutlak İdeadan aynı biçimde çıkartılabilir.
      Daha da iyisi, bakanların sorumluluk anlayışının dayandığı kanıt: "yalnızca kararın, sorunun ve koşulların bilgisinin, kararın yasal ve öteki gerekçelerinin sunuluşunun dayandıkları nesnel görünümler sorumluluk yaratabilir, çünkü yalnızca onlar nesnel bir denetimden geçirilebilir." Açıktır ki "son kararın kendisine bağlı olduğu öznellik", katıksız öznellik, salt keyfi istek, nesnel hiçbir şeye sahip değil, "nesnel bir denetim"den geçirilmeleri gerekmiyor ve dolayısıyla hiçbir sorumlulukları yok ve bu belli bir birey keyfiliğin kutsallaşmış ve resmi bürünümü olarak ortaya çıkar çıkmaz böyle oluyor. Hegel'in kanıtlaması, eğer varolan anayasal önvarsayımlardan hareket edilirse, tartışmaya yer vermiyor, ancak Hegel bu önvarsayımları kanıtlamıyor, onların genel betimlemelerini çözümlemekten başka bir şey yapmıyor. Hegelci hukuk felsefesinin eleştirel olmayan niteliği de işte kanıtlama ve çözümlemenin bu birbirine karıştırılmasında yatıyor.
      § 285. "Hükümdarlık gücünün üçüncü uğrağı kendinde ve kendi-için evrensellikle ilgilidir. Bu evrensellik, öznel olarak kralın bilincinde, nesnel olarak da siyasal anayapı ve [sayfa 56] yasalar bütünlüğünde varolan bir evrenselliktir. Kralın gücü öteki uğrakları, öteki uğrakların her biri de kralın gücünü öngerektirir."[28]
      § 286. "Hükümdarlık gücünün, soyaçekim uyarınca tahtın düzenli kalıtımının vb. nesnel güvencesi şuna dayanıyor: Krallık devletin us tarafından belirlenen öteki uğraklarından ayrı bir gerçeklik oluşturduğu gibi bu öteki uğraklar da kendi-için kendi öz niteliklerine uygun hak ve görevlere sahiptirler. Ussal devlet örgütünde her organ, kendini kendi-için korurken, aynı zamanda öteki organları ve onların kendilerine özgün niteliklerini de korumuş olur."[29]

      Hegel bu üçüncü uğrakla, bu "kendinde ve kendi-için evrensel" uğrağıyla, ilk iki uğrağı havaya uçurduğunu ve ilk iki uğrakla da üçüncüyü havaya uçurduğunu görmüyor. "Kralın gücü öteki uğrakları, öteki uğrakların her biri de kralın gücünü öngerektirir." Eğer bu olumlamayı mistik bakımdan değil de gerçek anlamda alırsak, kralın gücü doğumla verilmiş değil ama öteki uğraklar tarafından koyulmuş oluyor; öyleyse kalıtımsal değil ama değişken; bir başka deyişle devletin, öteki uğraklarını örgütlenmesine göre şu ya da bu devlet adamına almaşarak dağıtılan bir belirleniminden başka bir şey değil. Ussal bir örgenlikte kafa etten, beden demirden olamaz. Organlarının kendilerini korumaları için doğuştan eşit olmaları, aynı bir etten ve aynı bir kandan olmaları zorunludur. Ama kalıtımsal kral doğuştan eşit değildir, devletin öteki organlarından başka bir maddeden yapılmıştır. Devletin öteki organlarının usçu istenç biçemine, burada doğanın büyüsü karşı çıkıyor. Ayrıca organlar birbirlerini karşılıklı olarak ancak tüm örgenliğin akışkan olması ve organlardan her birinin bu akışkanlık içinde ve bu akışkanlık tarafından korunup aşılması, öyleyse hiçbirinin, burada devlet başkanının olduğu gibi, "hareketsiz" ve "değişmez" olmaması koşuluyla koruyabilirler. Düşüncesini belirginleştirirken Hegel, "doğuştan hükümdarlık" düşüncesini [sayfa 57] yadsımaktan başka bir şey yapmıyor.
      İkinci olarak sorumsuzluk. Eğer kral "anayapının tümünü" ve "yasa"ları çiğnerse sorumsuzluğu sona erer, şu basit nedenle ki anayapıya uygun davranmayı bırakmış olur. Oysa onu sorumsuz duruma getiren şey bu yasaların, bu anayapının ta kendileridir. İmdi bunlar kendi kendileriyle çelişkiye düşerler ve bu tek kayıt hem yasaları hem de anayapıyı yürürlükten kaldırır. Anayasal krallığın anayapısını sorumsuzluk oluşturur.
      Ama eğer Hegel, "krallık devletin us tarafından belirlenen öteki uğraklarından ayrı bir gerçeklik oluşturduğu gibi bu öteki uğraklar da kendi-için kendi öz niteliklerine uygun hak ve görevlere sahiptirler" karşılıklılığı ile yetinseydi, o zaman Ortaçağın siyasal anayapısını ister istemez organik bir örgüt olarak kabul etmek zorunda kalırdı. Gerçekten de o zaman dışsal bir zorunluluk aracıyla bir araya getirilmiş bir özel alanlar yığını vardı ve gerçekten de böyle bir sisteme ancak etten ve kemikten bir kral uygun düşebilirdi. Her belirlenimin kendi-için bir gerçeklik oluşturduğu bir devlette devletin hükümranlığının da özel bir bireyde ete kemiğe bürünmesi gerekiyor.
     


      Hükümdarın gücü ve devlet
hükümranlığının ideası üzerindeki
hegelci tezlerin özeti
.
     


      § 279'un Yorumunda şöyle deniyor:
      "Halkın hükümranlığından
bir halkın, Büyük-Britanya halkı gibi dışa karşı bağımsız olması ve kendi öz devletini kurması anlamında söz edilebilir. Oysa İngiltere, İskoçya, İrlanda, Venedik, Cenova, Seylan vb. halkları, kendilerine özgü bir hükümdara ve kendilerine özgü hükümran bir hükümete sahip olmaktan çıkalı beri hükümran bir halk olmaktan da çıkmışlardır."

      Öyleyse halkın hükümranlığı burada milliyet oluyor; [sayfa 58] kralın hükümranlığı da milliyet oluyor; bir başka deyişle, krallığın ilkesi bir halkın hükümranlığının tek ve biricik biçimini oluşturan milliyet oluyor. Hükümranlığı gerçekte yalnızca milliyete dayanan bir halkın bir kralı vardır. Halkların çeşitli milliyetleri en iyi biçimde ancak çeşitli krallar tarafından dışavurulup güçlendirilebilirler. Mutlak bir birey ile bir başka mutlak birey arasında varolan büyük ayrım, bu milliyetler arasında da vardır.
      Yunanlar
(ve Romalılar) hükümran bir halk oldukları için ve oldukları ölçüde bir milliyet oluşturuyorlardı. Germenler de bir milliyet oluşturdukları için ve oluşturdukları ölçüde hükümrandırlar.
      § 279'un aynı yorumunda şöyle de deniyor:
      "Tüzel
kişi olarak adlandırılan şey, toplum, topluluk, aile, kendinde ne kadar somut olursa olsun, ancak soyut bir biçimde, bir uğrak olarak kendinde bir kişiliğe sahiptir. Kişilik, tüzel kişi içinde kendi gerçek varoluşuna erişemez. Buna karşılık devlet, Kavramın uğraklarının kendilerine özgü gerçeğe göre gerçekliğe eriştikleri bütünselliğin ta kendisidir."

      Tüzel kişi, toplum, aile vb. ancak soyut bir biçimde bir kişiliğe sahiptir; buna karşılık kralda, bir kişi devlete sahiptir.
      Gerçekte soyut-kişi kendi kişiliğine, ancak bu tüzel kişiler içinde gerçek bir varoluş (gerçeklik) kazandırıyor. Ancak Hegel toplumu, aileyi vb., genel olarak tüzel kişiyi gerçek, görgül kişinin gerçekleşmesi olarak değil, ama tersine, kişilik uğrağına ilkin kendinde soyut olarak sahip bulunan gerçek kişi olarak düşünüyor. Bu nedenle Hegel'de gerçek kişi devlet haline gelmiyor, devlet gerçek bir kişi haline geliyor. Devleti kişinin en yüksek gerçekliği, insanın en yüksek toplumsal gerçekliği olarak açıklayacak yerde Hegel, tekil bir görgül bireyi, görgül bir kişiyi devletin en yüksek gerçekliği olarak gösteriyor. Nesnelin öznel, öznelin de nesnel durumuna bu ters çevrilmesi, Hegel soyut tözün, İdeanın yaşamöyküsünü yazmaktan başka bir istek beslemediği için, insanal etkinliği başka bir şeyin etkinliği ve etkinlik sonucu olarak [sayfa 59] göstermek zorunda olmasından ve öte yandan insanın kendi-için varlığının tek etkinliğinin, Hegel'e göre insanın kendi gerçek, insanal varoluşunda gerçekleştirdiği etkinlik değil ama imgesel bir bireysellik olarak gerçekleştirdiği etkinlik olmasından ileri geliyor. Aslında bu ikili tersine çevirme zorunlu sonuç olarak, en küçük bir eleştiri duygusu olmaksızın Hegel'in, tamamen görgül bir varoluşu İdeanın gerçek hakikati durumuna dönüştürmesini veriyor, çünkü onun için hiçbir zaman görgül varoluşu kendi gerçeğine eriştirmek değil ama hakikati görgül bir varoluşa eriştirmek gerekiyor. Bu yüzden en yakın görgül bireyselliği İdeanın gerçek uğrağı durumuna dönüştürüyor. (Görgül olguyu spekülasyon ve spekülasyonu görgül olgu durumuna bu zorunlu tersine çevirmeyi ilerde yeniden ele alacağız.)
      Bu işte gizemli ve derin bir şeyin söz konusu olduğu izlenimi işte bu biçimde yaratılıyor. İnsan doğan bir varlıktır, fizik doğumla dünyaya gelen bu varlık toplumsal vb. bir insan, bir yurttaş olur, insan ne olduysa doğmasıyla olur demek çok bayağı bir anlatım oluşturuyor. Ama devlet ideası dolayımsız olarak doğuyor ve hükümdarın doğumu sırasında görgül bir varoluş olarak o da doğuyor demek çok derin, çok etkili bir anlatım oluşturuyor. Bu biçimde hiçbir yeni içerik elde edilmiyor; değişen yalnızca eski içeriğin biçimi oluyor. Eski içerik böylece felsefel bir biçim, felsefel bir belgeyle donatılmış oluyor.
      Bu gizemli spekülasyonun bir başka sonucu da şudur ki özel bir görgül varoluş, tekil bir görgül varoluş, bütün ötekilerin tersine, İdeanın varoluşu (bürünümü) olarak kavranıyor. İdea tarafından koyulan özel bir görgül varoluşu görmek ve böylece her adımda Tanrının bir ete kemiğe bürünmesiyle karşılaşmak yeniden derin bir gizemli etki yaratıyor.
      Örneğin, eğer ailenin, sivil toplumun, devletin vb. irdelenmesinde, insanın bu toplumsal varoluş biçimleri onun varlığının (özünün) gerçekleşme ve nesnelleşmesi olarak gözönünde bulundurulsaydı, o zaman aile, sivil toplum vb. tek bir özneye, bütün bu varlıkların varlığı (özlerin özü) olarak [sayfa 60] insana bağlı nitelikler olarak görünürlerdi; ama bu varlıklar ayrıca insanın gerçek evrenselliği olarak, bütün insanlarda ortak olan şey olarak da görünürlerdi. Eğer buna karşılık aile, burjuva-sivil toplum, devlet vb. İdeanın, özne olarak tözün belirlenimlerinden başka bir şey değilseler, o zaman bu belirlenimlerin [farklı] görgül gerçeklikler oluşturmaları gerekir ve o zaman burjuva-sivil toplum İdeasının kendisinde geliştiği insanlar yığını burjuvaları, oysa [devlet ideasının kendilerinde geliştiği] ötekiler yurttaşları oluşturur. Açıkçası bir allegoriden başka bir şey söz konusu olmadığına göre, herhangi bir görgül varlığa gerçekleşen ideanın anlamını atfetmekten başka bir şey söz konusu olmadığına göre, bu seçilmiş insanların rollerini İdeanın yaşamının bir uğrağının belirli bir katışması durumuna gelir gelmez yerine getirecekleri kendiliğinden anlaşılıyor. Evrensel her yerde özel ve belirlenmiş bir şey olarak görünüyor, oysa tekil [birey] hiçbir yerde kendi gerçek evrenselliğine erişmiyor.
      Bu nedenle en soyut, her türlü gerçek toplumsal gerçeklikten en uzak belirlenimler, örneğin devletin doğal temelleri (hükümdarın doğuşu) ya da özel mülkiyet (meşruta[10*]), bazı insanlarda dolayımsız olarak ete kemiğe bürünen en yüksek İdealar olarak görünüyor.
      Ve bu da kendiliğinden anlaşılıyor. Doğru yol tersine çevriliyor. En basit en karmaşık, en karmaşık da en basit oluyor. Hareket noktası olması gereken şey gizemli sonuç, ussal sonuç olması gereken şey gizemli hareket noktası durumuna geliyor.
      Ama kralın kendinde devlete sahip soyut kişi olduğunu söylemek, devletin özünün soyut kişi, özel kişi olduğunu söylemek anlamına geliyor. Devlet kendi gizini yalnızca kendi doruğunda ortaya koyuyor: Hükümdar, özel kişi ile devlet arasındaki genel ilişkinin kendisinde gerçekleştiği tek kişi oluyor.
      Hükümdarın kalıtımı, onun kavramından kaynaklanıyor. Hükümdarın bütün öteki kişilerden, tüm insan cinsinden [sayfa 61] tam anlamıyla farklı bir kişi olması gerekiyor. Ama bir kişinin tüm öteki kişilerden farkının son ve sarsılmaz temeli nedir? Beden. Bedenin en yüksek işlevi cinsel etkinliktir. Hükümdarın en yüksek anayapısal eylemi onun cinsel etkinliğini oluşturuyor, çünkü hükümdar bu etkinlikle bir kral yapıyor ve kendi bedenini sürdürüyor. Oğlunun bedeni kendi öz bedeninin yeniden üretimi, bir kral bedeninin yaratılması oluyor.
     

b) Hükümet gücü


      § 287. "Hükümdarın karar uğrağı ile bu kararların yerine getirilmesi ve uygulanması ve daha genel olarak önceki kararların sürekli uygulanması, varolan yasaların, düzenlemelerin ve topluluksal ereklere yönelik örgütlerin vb. korunması uğrağı arasında bir ayrım yapılması gerekir. Genel olarak bu kapsam içine alma işlevi, aynı zamanda yargı gücü ile yönetim gücünü de kapsayan hükümetin görevidir. Bu güçler burjuva-sivil toplumun özel işleriyle dolayımsız bir ilişki içindedirler ve özel erekler içindeki genel çıkan doğrulamakla görevlidirler."[
30]

      Hükümet gücünün alışılmış açıklaması budur. Hegel'e özgü olarak kabul edilebilecek olan şey, hükümet gücünü, yönetim gücünü ve yargı gücünü birleştirmesidir, oysa genellikle yönetim gücü ve yargı gücü karşıt güçler olarak incelenir.
      § 288. "Toplulukların özel çıkarları burjuva-sivil toplum alanına girer ve dolayısıyla kendinde ve kendi-için evrensel olarak devletin dışında yer alırlar (§ 256). Bu çıkarların yönetimi, korporasyonların (§ 251), belediyelerin, meslek örgütlerinin, zümrelerin ve onların başkan, müdür vb. yöneticilerinin işidir. Bunların uğraştıkları işler, bir yandan bu özel alanların özel mülkiyet ve çıkarlarıdır ve bu bakımdan yetkeleri zümre arkadaşlarının ve burjuvaların güvenine dayanır; ama öte yandan bu alanların, devletin yüksek çıkarma bağımlılaştırılmaları da gerekir. Bu iki nedenle, genel olarak, [sayfa 62] bu görevlerin verilmesinin karma bir sistemle gerçekleştirilmesi, bütün ilgililer tarafından seçilen yöneticilerin en yüksek yetke tarafından tanınıp onaylanması gerekir."[31]

      Bazı ülkelerdeki görgül durumun basit bir betimlemesidir bu.
      § 289. "Bu özel haklar ortasında kendi evrenselliği içindeki devletin genel çıkar ve yaşattığının korunması, birincilerin ikincilere indirgenmesi, hükümet gücünün temsilcileri ve özellikle uygulama memurlarının, ayrıca kurulsal bir biçimde örgütlenen yüksek danışma ve karar yetkililerinin de bir gözetim ve denetimini gerektirir ve bu hiyerarşik örgütün tepe noktası kralın hemen yakınlarında yer alır."[32]

      Hegel hükümet gücü üzerine gelişmiş hiçbir çözümleme yapmıyor. Ama bunu yaptığını varsaysak bile, bu gücün basit bir işlev ya da genel olarak yurttaşların bir belirleniminden daha çok bir şey olduğunu ortaya koymuyor. Eğer bu gücü özel ve ayrı bir güç olarak anlatıyorsa, bunu yalnızca "burjuva-sivil toplumun özel çıkarları"nı, "kendinde ve kendi-için evrensel olarak devletin dışında" yer alan çıkarlar olarak düşündüğü için yapıyor:
      "Burjuva-sivil
toplumun herkesin bireysel çıkarının herkese karşı savaş alanı olması gibi, burada da bir yandan özel çıkarların özel topluluk çıkarlarıyla, öte yandan bu iki çıkar tipinin bir arada devletle, onun kendine özgü örgütü ve yüksek görüş noktasıyla çatışması yer alır. Özel alanların yasal hakkından doğan korporatif tin şimdi devlet tinine dönüşür, çünkü kendi özel ereklerine erişme aracını devlette bulur. Yurttaşların yurtseverlik gizleri de işte burada ortaya çıkar; yurttaşlar devleti kendi tözleri olarak görürler, çünkü bu özel alanların ve bu alanlara bağlı olan her şeyin, yani haklarının, yetkelerinin ve gönençlerinin korunmasını güvence altına alan, devlettir. Korporatif tin, özelin evrenseldeki kökleşmesini dolayımsız bir biçimde içerir ve yurttaş tinindeki [sayfa 63] güçlü ve derin devlet duygusunu da işte bu durum açıklar."

      Bu metin:
      1. Burjuva-sivil toplumun bellum omnium contra omnes [herkesin herkese karşı savaşı] olarak tanımlanması nedeniyle;
      2. Özel çıkar
"yurttaşların yurtseverlik gizi" olarak ve "güçlü ve derin devlet duygusu" olarak gösterildiği için;
      3. "Burjuva", evrenselle çelişen özel çıkar insanı, burjuva-sivil toplumun yurttaşı, kendi bireyselliği içinde donup kalmış bir birey olarak düşünüldüğü ve aynı şekilde kendi bireysellikleri içinde donup kalmış öteki bireyler biçimindeki devlet de işte bu bireye indirgenmiş "yurttaş" ile çeliştiği için dikkate değer.
      Eğer Hegel "aile"yi ve ardından da "burjuva-sivil toplum"u bir devlet üyesi her bireyin içinde olan belirlenimler olarak tanımlasaydı, devlete ilişkin nitelikleri de bu aynı bireyin içinde olan öteki belirlenimler olarak tanımlardı diye düşünülebilir. Ama Hegel'de kendi toplumsal özünün yeni belirlenimlerini bu aynı birey geliştirmiyor. Kendi kendinden başlayarak bu belirlenimleri istencin özünün geliştirdiği ileri sürülüyor. Devletin görgül, farklı ve ayrı güncel varoluş biçimleri, [istencin özünün özgelişmesinden doğan] bu belirlenimlerden birinin dolayımsız bürünümleri olarak düşünülüyor.
      Evrenselin kendisi özerkleştirilmiş bir özlük olarak inceleniyor ve üstelik kendi görgül varoluşuyla karıştırılıyor. Aynı şekilde, en küçük bir eleştiri duygusu olmaksızın, güncel sınırlı düzen hemen İdeanın dışavurumu olarak kabul ediliyor.
      Burada Hegel, ailesel varlık olarak insandan söz ettiği zaman, burjuvaya eşit bir ölçüde, onu bütün öteki nitelikleri dıştalayan değişmez nitelikte bir soy olarak incelemediği zaman, kendi kendisiyle çelişiyor.
      § 290. "Hükümetin işleyişi de işbölümüne bağlıdır [...] Yetkililer örgütünün üçlü bir gerekirliği yerine getirmek [sayfa 64] bakımından biçimsel ama güç bir görevi vardır. Şöyle ki [a] sivil yaşam aşağıda somut olduğuna göre, somut bir biçimde yönetilmelidir; [b] hükümet çalışması uzmanlaşmış memurlara bırakılan ve çeşitli yönetim merkezleri oluşturan soyut dallara bölünmelidir; ve ensonu [c] bu çeşitli yönetsel merkezlerin etkinlikleri, aşağıya doğru olduğu kadar en yüksek devlet yetkilileri içinde de toptan ve somut bir denetim sağlamak amacıyla eşgüdümlenmelidir."[33]

      Bu paragrafın Ekini daha ilerde ele alacağız.
      § 291. "Yönetsel işlevler nesnel nitelikte işlevlerdir; § 287'de söylendiği gibi, bu işlevlerin tözsel içeriği daha önceki kararlarda belirlenmiştir ve bu işlevlerin bireyler tarafından yerine getirilmeleri gerekir. Birey ve yönetsel çalışma arasında hiçbir doğal ve dolayımsız bağ yoktur. Dolayısıyla memurlar doğal yetenekleri ya da doğumları nedeniyle seçilmezler. Atanmalarının nesnel etkenini bilgi ve yeteneklerin sınavla doğrulanması oluşturur. Sınav devlete gereksinimlerinin karşılanacağı, yurttaşa da evrensel [memurlar] sınıfına girme olanağı güvencesini sağlar."[