|
7 |
Sol Yayınları'nın Notu |
|
9 |
Friedrich Engels, Eléanor Marx |
|
21 |
Fransızca Birinci Baskıya Önsöz, Karl Marx |
|
25 |
Almanca Birinci Baskıya Önsöz, Friedrich Engels |
|
28 |
Almanca Dördüncü Baskıya Önsöz, Friedrich Engels |
GİRİŞ
30-55 |
|
33 |
İngiltere, Materyalizmin Beşiği |
|
36 |
İngiliz Bilinemezciliği, Utangaç Materyalizm |
|
41 |
Burjuvazinin Toplumsal Büyümesi |
|
42 |
Burjuvazinin Kurtuluşu |
|
42 |
Protestan Reformu |
|
43 |
İngiliz Devrimi, Materyalizmin Doğuşu |
|
45 |
18. Yüzyıl Materyalizmi ve Fransız Devrimi |
|
47 |
İngiliz Burjuvazisi Materyalizme ve Devrime Karşı |
|
48 |
İngiliz Proletaryasının Ortaya Çıkışı |
|
50 |
İngiliz Burjuvazisinin Boynu Büküldüğü |
|
52 |
Halka Bir Din Gerek |
|
54 |
Her Şeye Karşın İngiliz Proletaryası Kendisini Kurtaracaktır |
ÜTOPİK SOSYALİZM
56-79 |
|
57 |
Toplum Sözleşmesinden Sosyalizme |
|
59 |
Usa-Uygun ve Gerçek Ütopyacı Tepki |
|
62 |
Fransa'da Ütopyacılık: Saint-Simon, Fourier |
|
66 |
İngiliz Ütopyacılığı: Robert Owen |
|
70 |
Hegel Diyalektiği |
|
72 |
Diyalektik, Metafiziğin Karşıtıdır |
|
75 |
Hegel'in idealist Yanılgısı |
|
76 |
Doğa Anlayışında Materyalizme Dönüş |
|
76 |
Tarih Anlayışına Materyalizmin Girişi |
|
78 |
Marx'ın iki Ana Buluşu |
BİLİMSEL SOSYALİZM
80-102 |
|
81 |
Üretken Güçlerin Evrimi |
|
82 |
Toplumsal Nitelik Kazanmış "Üretken Güçler" ile Bireysel Kalmış "Üretim Biçimleri" Arasındaki Çatışma (Üretim Düzeni ile Mülkiyet Düzeni Arasındaki Çatışma) |
|
83 |
Üretken Güçler ile Kapitalist Mülkiyet Arasındaki Uzlaşmaz Karşıtlık, Sınıfların Uzlaşmaz Karşıtlığında Açığa Vurulur |
|
84 |
Değişimin Genelleşmesi, Toplumsal Üretimde Anarşi |
|
85 |
Öbür Uzlaşmaz Karşıtlık: Üretimin Fabrikada Örgütlendirilmesi, Bütün Toplumda Üretim Anarşisi |
|
86 |
Sonuçlar: 1. Yığınların Proleterleşmesi, işsizlik, (Yedek Sanayi Ordusu), Yoksulluk |
|
90 |
Sonuçlar: 2. Aşırı-Üretim, Bunalımlar, Sermayenin Yoğunlaşması |
|
92 |
Bireysel Kapitalizmin Ortadan Kalkmasına Doğru |
|
95 |
Üretim Araçlarının ve Değişimin Toplumsallaştırılması |
|
96 |
Proletaryanın Özel Görevi: Sınıfların ve Sınıf Devletlerinin Ortadan Kaldırılması |
|
99 |
Kader Çağından Özgürlük Çağma |
|
100 |
Özet ve Sonuç |
|
103 |
Açıklayıcı Notlar |
SOL YAYINLARI’NIN NOTU
"Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm" Anti-Dühring"in üç bölümünden oluşmaktadır. Paul Lafargue'ın isteği üzerine, Engels'in Anti-Dühring’in bazı bölümlerini biraraya getirerek ve bazı eklemeler yaparak, hazırladığı kitap, ilk kez, Fransızca olarak, Socialisme utopique et socialisme scientiflque, adı ile, 1880'de, Paris'te yayınlanmıştır. Fransızca ilk baskısında yayınlanan önsöz, Marx tarafından kaleme alınmıştır. Engels, Almanca ilk baskısına (1882) ve ikinci baskıya (1891) birer önsöz yazdı. 1892'de ilk İngilizce baskısına yazdığı ünlü önsöz. Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm"bütünleyen bir "Giriş" olarak benimsendi.
Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, dilimize İngilizcesinden çevrilmekle birlikte, Fransızca baskısına ve daha sonra İngilizce yazılan "Giriş"e Lafargue tarafından eklenen arabaşlıklar, Türkçe çeviriye aktarılmış. Almanca baskısına uygun olarak, Karl Marx'ın Fransızca ilk baskısına yazdığı "Önsöz", ve Engels'in Almanca baskısına yazdığı önsözler, Türkçe çevirinin bu baskısına alınmıştır. Eleanor Marx Aveling'in, Engels'in 70. doğum yıldönümü dolayısıyla Socialdemokratische Monatsschrift için yazdığı makale de, Fransızca baskısına uygun olarak bu baskıda yeralmaktadır. [sayfa 7]
FRİEDRİCH ENGELS
28 KASIMDA (1890), Friedrich Engels, yetmiş yaşını doldurmuş olacak. Bu, bütün dünya sosyalistlerinin kutlayacakları bir doğum günüdür. Bundan ötürü, dostum Dr. Victor Adler, benden
Sozialdemokratische Monatsschrift için Sosyalist Partinin ünlü önderi üzerine kısa bir yazı yazmamı istedi.
Böyle çetin bir görevi yerine getirmek için bazı koşullar gerekir. Ben, Engels'i yalnızca doğduğum günden beri tanımaktayım. Bir insanın uzun zaman yakınında bulunmuş olmanın onu iyi tanımak için elverişli bir koşul olup olmadığı tartışılmaya değer. En az tanıdığımız insan, kendimiz değil miyiz?
Marx ile Engels'in biyografilerini kaleme alabilmek için
[sayfa 9] –çünkü bu iki insanın yaşamı ve yapıtları öylesine içiçedir ki, ayırmak olanaksızdır– sosyalizmin "ütopik sosyalizmden bilimsel sosyalizme" doğru gelişmesinin tarihini yazmak, üstelik buna, yaklaşık olarak, son yarım yüzyıllık işçi hareketinin tarihini de eklemek gerekir. Gerçekten bu iki insan işçi yaşantısından uzak ve ayrıklanmış aydın önderler, teorisyenler, filozoflar olmakla yetinmediler; genelkurmayını oluşturdukları bu devrimin erleri olarak savaşımda her zaman ön safta yerlerini aldılar. Bu tarihi yazabilecek yalnız bir kişi vardır; umalım ki, ömrü yazmasına yetsin.
Engels'in yaşamı o kadar iyi bilinir ki, şimdi burada, bu konu ile ilgili kısa bazı notlar yetersiz kalır; onun yazınsal ve bilimsel çalışmalarına gelince, onların tahlilini yapmaya kalkmak benim için alçakgönüllülükle bağdaşmayan bir tutum olurdu; zaten onlar genel olarak bilinmektedir. Burada, yalnız bütünün bir tablosunu sunmakla yetineceğim. Bu insanın ve yaşantısının bir eskizini sunmaya çalışacağım ve bunu yapmakla, "otoritelerin putlaştırılması" ile ahlaklarının bozulmasından büyük korku duyanlar dışında, birçok insanı sevindireceğimi sanıyorum. Bana gelince, öyle sanıyorum ki, Engels'in çalışmalarıyla yaşayan bizler için onun yaşamı örnek olabilir ve bizi yüreklendirir.
Friedrich Engels, 28 Kasım 1820'de, Barmen'de doğdu. Babası fabrikatördü (unutmamak gerekir ki, o dönemde, Ren bölgesi eyaletleri, Almanya'nın geri kalan kesiminden çok daha gelişmiş durumdaydı); ailesi saygın bir aileydi. Hiçbir çocuk, kendi çevresiyle bu kadar çelişmemiştir. Friedrich, ailesi için "korkunç bir ördek yavrusu" olacaktı. Belki şimdi bile, ailesi, bu ördek yavrusunun gerçekte bir "kuğu kuşu" olduğunu anlamış değildir. O, neşeli mizacını anasından almıştır.
Barmen'de başladığı öğrenimini, Elberfeld lisesinde tamamladı. Önce üniversiteye girmeye niyetlendi, ama üniversitedeki eğitime karşı duyduğu küçümseme ve aynı zamanda aile işleri, onu bu niyetinden vazgeçirdi. Okuldan ayrılmasından ve bitirme sınavlarını vermesinden bir yıl sonra, Barmen'de, bir ticaret firmasına girdi; bundan sonra, bir yıl süreyle, Berlin'de, gönüllü askerlik yaptı. 1842'de,
[sayfa 10] İngiltere'ye Manchester'a, sermayesi babasının olan bir ticaret firmasına gönderildi. Engels, Manchester'da iki yıl kaldı. Klasik kapitalizmin ülkesinde bir büyük sanayi ortamında geçen bu iki yıl, onun için pek büyük bir önem taşır ve onun Manchester'da bu dönemdeki eylemi, nasıl bir insan olduğunu belirlemeye yeter: Bir yandan
İngiltere'de Emekçi Sınıfların Durumu adlı yapıtının yayınlanabilmesi için gerekli materyali topluyor, bir yandan çartist harekete etkin bir biçimde katılıyor, bir yandan da
Northern Star ile Owen'ın
New Moral World 'una
[1*] aksatmadan yazı yazıyordu.
1844'de, Engels, Paris üzerinden Almanya'ya döndü. Orada uzun süreden beri yazıştığı ve artık ömrünce en yakın dostu olacak insanla, Karl Marx'la, ilk defa karşılaştı. Bu karşılaşmanın ilk sonucu,
Kutsal Aile'nin
[2*] yayınlanması ve daha sonraları Brüksel'de tamamlanan ve Marx'ın
Eleştiri'sinde
[3*] ve Engels'in
Feuerbach’ın, "İki kalın cilt tutan elyazması çoktan beri Westphalie'de bir yayınevinin elindeydi ki, koşulların, yayınına olanak vermediği haberini aldık. Elyazmasını farelerin kemirici eleştirisine bıraktık ve bunu gönüllü olarak yaptık, çünkü asıl amacımıza, kendimizi anlama (
Selbstverstandigung) amacımıza ulaşmıştık" sözleriyle anlattıkları bir yapıt üzerinde çalışmaya başlamaları oldu.
Aynı yıl, Engels,
İngiltere'de Emekçi Sınıfların Durumu4adlı kitabını yazdı. Bu yapıt gerçeği hâlâ öyle doğru yansıtmaktadır ki, bundan birkaç yıl önce, İngilizce çevirisi yayınlandığı zaman, İngiliz işçileri yeni yazıldığını sanmışlardı! Engels, bu sırada değişik konularda denemeler ve bazı makaleler vb. kaleme alıyordu. (Engels Paris'ten Barmen'e döndü ama orada kısa bir süre kaldı.)
[sayfa 11]
1845'te, Brüksel'de, Marx'la buluştu ve orada, gerçekten, ortak çalışmaları başladı. Bu harekete sunmuş oldukları ortak emekleri pek büyüktür, ikisi, Brüksel'de Alman İşçileri Derneğini kurdular ve asıl önemlisi, sonraları özünde Enternasyonalin tohumunu taşıyan ünlü Komünistler Birliği olan Adiller Birliğine girdiler. Brüksel'de Marx, Paris'te Engels, 1847'de Komünistler Birliğinin teorisyenliğini yaptılar. O yılın yazında, bu birliğin birinci kongresi Londra'da toplandı. Engels, bu kongreye, Parisli derneklilerin delegesi olarak katıldı. Aynı yılın güzünde, birliğin, Marx'ın da katıldığı, ikinci kongresi yapıldı. Bu son kongreden nasıl bir sonuç elde edildiğini bugün bütün dünya bilmektedir:
Komünist Parti Manifestosu.
İki dost, Londra'dan, yoğun bir pratik eyleme girebilecekleri Köln'e geçtiler. Bu eylem,
Neue Rheinische Zeitung adlı gazetede ve Köln komünistleri davasında
[5*] anlatılır.
O günün baskısı ve Marx'ın sınırdışı edilmesi, iki dostu uzun süre birbirinden ayırdı. Marx, Paris'e geldi, Engels de Palatinat'a gitti; orada Baden ayaklanmasına katıldı. Üç silahlı çatışmada yer aldı ve onu ateş hattında görenler, olağanüstü serinkanlılığından ve her türlü tehlikeyi umursamayışından uzun süre sözettiler. Engels,
Neue Rheinische Zeitung'da
, Baden ayaklanması hakkında bir yazı yazdı. Bütün umutlar yitirilince, İsviçre'ye geçenlerin sonuncularından biri oldu ve oradan, Paris'ten sürgün edilen Marx'ın sığındığı Londra'ya gitti.
İşte o zaman, Engels'in yaşamında yeni bir aşama başlıyor. Şimdilik her türlü politik eylem olanaksız hale geldiği için, Marx, Londra'ya yerleşti. Engels, babasının ortağı olduğu dokuma fabrikasına, görevli olarak Manchester'a geri geldi. Yirmi yıl boyunca, büro yaşamının zorunlu çalışmasına mahkûm kaldı ve iki dost, yirmi yıl içinde, pek seyrek olarak buluşma olanağı buldular, ama aralarındaki bağlantı hiç kesilmeden sürdü. Manchester'dan Engels'in mektuplarının
[sayfa 12] gelişi, benim ilk çocukluk anılarımdan biridir. İki dost, hemen hemen her gün birbirine mektup yazıyorlardı ve
Mohr'un –babamı evde böyle çağırırdık– mektubu okurken sanki yazan karşısındaymış gibi yüksek sesle konuşarak: "ama sorun hiç de öyle değil" ya da "haklısın, haklısın" vb. dediğini anımsıyorum. Ama en iyi anımsadığım şey, Mohr'un, Engels'in mektuplarını okurken katılarak gülmesiydi; öylesine gülerdi ki, gözlerinden yaşlar akardı.
Manchester'da Engels tek başına değildi. Orada,
Kapital’in birinci cildinin sunulduğu ve bizim evde Lupus dediğimiz "proletaryanın yiğit, vefalı, ve yüce savunucusu" Wolff
[6*] vardı; daha sonraları babamın ve Engels'in fedakâr dostu (kocamla birlikte
Kapital’i İngilizceye çevirmiş olan) Sam Moore ile o zamanın en ünlü kimyacılarından biri olan Profesör Schorlemmer de oraya geldiler. Ama bu iki dostu hesaba katmazsak, o yirmi yılın böyle bir adam için nasıl geçtiğini düşününce insan dehşete kapılır. Ama Engels, Manchester'daki yaşamından hiçbir zaman yakınmamıştır. Tam tersine, bu görevini sanki dünyada her gün bürosuna gidip masasına oturmaktan daha zevkli bir şey yokmuş gibi, şevkle ve serinkanlılıkla yapıyordu. Bürodaki bu zoraki işi sona erdiği zaman Engels'in yanındaydım ve bütün bu yılların onun için ne demek olduğunu o zaman anladım. Sabahleyin, büronun yolunu son kez tutmak üzere ayakkabılarını giydiği zaman, "Bu artık sonuncu!" diye attığı zafer çığlığını hiçbir zaman unutmayacağım. Evin kapısında oturmuş onu bekliyorduk; birkaç saat sonra evin önündeki küçük tarlanın ötesinden gelişini gördük. Bastonunu havada sallıyor ve sevinç içinde türkü söylüyordu. Akşamleyin olay şampanyalı bir ziyafetle kutlandı. Hepimiz sevinçliydik. Şimdi bunları anımsarken gözlerim yaşarıyor.
1870'te, Engels, Londra'ya geldi ve hemen Enternasyonal için yapılan yoğun çalışmada yerini aldı; Belçika temsilcisi olarak genel konsey üyeliğine getirildi ve daha sonra İspanya ve İtalya temsilcisi oldu. Engels'in yazı çalışmaları,
[sayfa 13] çok çeşitliydi. Makaleler, kitapçıklar vb., 1870 ile 1880 arasında sonu gelmeyen bir sıra halinde birbirini izledi; ama en önemli yapıtı 1878'de yayınlanan
Bay Eugen Dühring Bilimi Altüst Ediyor oldu.
Kapital’in etkisinden ve öneminden sözetmek ne kadar gereksiz ise, bu kitabın etkisinden ve öneminden sözetmek de o kadar gereksizdir.
Bu on yıl içinde, Engels, her gün babamı ziyarete gelirdi; ikisi sık sık gezintiye çıkarlardı; çoğu zaman da evde kalırlar ve babamın odasında, bir aşağı bir yukarı dolaşırlardı. Her ikisinin de yeğlediği bir köşe vardı ve her ikisi de topuk üzerinde dönüş yaparken odanın o köşesinde, döşemede, izlerini bırakmışlardır. Öyle şeyler üzerinde tartışırlardı ki, bunların birçoğunu, birçok kimsenin felsefesi hayal bile edemez. Çok zaman da susarak yanyana yürürlerdi. Ya da herbiri o anda kendisini özellikle ilgilendiren konu üzerinde konuşurdu, ve bir an gelirdi ki, geçen yarım saat içinde ayrı ayrı şeylerden sözettiklerini kahkahalarla gülerek birbirlerine itiraf ederlerdi.
Bu dönemle ilgili neler neler anlatılabilir! Enternasyonal, Paris Komünü, evimizin bütün sürgünlerin buyur edildiği bir yolgeçen hanına döndüğü o aylar!
1881'de annem öldü ve sağlık durumu sarsılan babam bir süre için İngiltere'den ayrıldı. 1883'te o da öldü.
Bundan sonra Engels'in neler yaptığını bütün dünya bilir. Zamanının en büyük kesimini babamın yapıtlarının yayınlanmasına, yeni baskıların düzeltilmesine ve
Kapitalin çevirilerinin gözden geçirilmesine harcadı. Bu çalışmayı ya da kendi öz çalışmalarını değerlendirmek bana düşmez. Engels'in her gün harcadığı emeği ancak onu tanıyanlar değerlendirebilir. İngilizleri, Almanları ve Fransızları saymazsak, İtalyanlar, İspanyollar, Hollandalılar, Danimarkalılar, Romenler (bu halkların dillerini pek güzel bilirdi), hepsi gelip onun desteğini ve öğütlerini alırlardı.
Karşılaştığımız sayısız güçlüklerin herbiri için –biz ki efendimiz olan Halkın bağlarında çalışmaktayız,– Engels'e başvururuz. Ve elimiz boş dönmeyiz. Bu son yıllarda yalnız
[sayfa 14] bunun ona yüklediği ağır çalışmayı sıradan bir düzine adam ancak omuzlayabilirdi. Ve Engels'in bizim için yapacağı daha çok şeyler var ve yapacak da.
İşte size onun yaşamının basit bir eskizi. Bu, bir bakıma bu insanın iskeletidir –kendisi değildir. Bu iskelete can katma işinde ne kadar yetersiz olduğumu bilmekteyim ve belki de bu görev hepimizin üstündedir. Biz, henüz onu iyice göremeyecek kadar kendisine yakınız. Engels 70 yaşındadır, ama yaşını göstermiyor. Bedeni henüz zihni kadar genç. Altı ayaklık [1,89 m.] vücudunu öylesine hafif bir şeymiş gibi taşıyor ki, o kadar iri gözükmemekte. Makas değmemiş sakalı yana kaçıyor ve artık kırlaşmaya yüztutmuş. Saçları koyu ve bir tek ak tel yok; hiç değilse dikkatle arandığı halde bulunamadı. Görünüşü genç olduğu kadar, kendisi göründüğünden de gençtir. Tanıdığım adamların en genci odur. Ve anımsayabildiğim kadarıyla şu son yirmi yıl içinde, hiç yaşlanmadı.
Onunla 1869 yılında İrlanda gezisine çıktım (ve o sırada, İrlanda'nın, "ulusların Niobe"sinin tarihini yazmak istediği için bu ülkeyi onunla birlikte dolaşmak özellikle ilginç idi), ve sonra 1888'de birlikte Amerika'ya gittik. 1869'da olduğu gibi 1888'de de uğradığımız her yerde, o, çevrenin ruhu idi.
City of Berlin ve
City of New York transatlantiklerinde, hava nasıl olursa olsun, her zaman güvertede bir gezinti yapmaya ya da bir bardak "lager" içmeye hazırdı.
Burada babamın bir özelliği üzerinde durmak istiyorum; bu özellik Engels'te de vardır. Bunu özellikle belirtmek istiyorum, çünkü bu özelliği pek az bilinir ve hatta pek değerlendirilmez. Babam, yıldırımlarını düşmanlarının olduğu gibi dostlarının da üzerine yağdırmaya her zaman hazır, pervasız ve alaycı bir çeşit Jüpiter gibi gösterilmiştir. Ama onun o kadar etkileyici ve o kadar tatlı, sevinç ve iyilikle o kadar dolu güzel kahverengi gözlerini bir kez olsun gören ya da onun çevresindekileri güldüren gülüşünü işiten, bilir ki alaycı ve soğuk tanrı, Jüpiter, salt bir uydurmadır. Engels için de aynı şeyi söyleyebiliriz. O, genellikle, bir otokrat, bir diktatör, acı söyleyen bir eleştirici gibi gösterilir. Hiç de öyle değildir. Başkalarına karşı onun kadar yumuşak davranan,
[sayfa 15] herkesin yardımına koşmaya onun kadar hazır bir insan belki de hiç olmamıştır. Onun gençlere karşı tükenmez iyiliğinden sözetmek istemiyorum. Bütün ülkelerde buna tanıklık edebilecek olanlar vardır. Ben, yalnızca, gençlere yardımcı olmak için kendi kişisel işlerini bir yana bıraktığını sık sık gördüğümü söyleyebilirim. Engels bir şeyi hiçbir zaman bağışlamamıştır – sahteliği. Bir adam ki, kendi kendisine karşı dürüst değildir, ve üstelik partisine bağlı değildir, böylesi Engels'ten en küçük bir acıma duygusu beklemesin. Bunlar, Engels için bağışlanmaz günahlardır. Engels, başka günah tanımaz. Burada bir başka karakteristik çizgiye değinmek isterim. Dünyanın en dakik adamı olan Engels, partiye karşı görevin ve özellikle disiplinin en derin duygusunu herkesten fazla taşıyan Engels, hiçbir zaman bağnaz olmamıştır. Kimse, her şeyi onun gibi anlama yeteneğinde değildir ve dolayısıyla kimse küçük zaaflarımızı onun gibi rahatlıkla bağışlayamaz.
Engels'in olağanüstü geniş bir bilgisi vardır. Hiçbir şey ona yabancı değildir; doğal tarih, kimya, botanik, fizik, filoloji (yirmi dilde dili döner diye yazıyordu
Figaro 1870'te), ekonomi politik ve
last but not least,
[7*] askerî taktik. 1870'te, Fransız-Alman savaşı sırasında Engels'in
Pall Mall'de yayınladığı makaleler dikkati çok çekti, çünkü bunlarda Sedan muharebesini ve Fransız ordusunun bozgununu önceden bildirmişti. Ona "general" lakabının takılması, bu makalelerden sonradır. Kızkardeşim ona "General Staff' derdi. Bu lakap yerleşmiş kalmıştır ve o gün bu gün, Engels, bizim için "general"dir. Bugün bu lakabın daha geniş bir anlamı var: Engels, işçi ordumuzun generalidir.
İşte onun iyiliğinden bir örnek daha:
Freethinker'ın yazıişleri müdürü Dr. Foote, bir yıl hapse mahkûm olmuştu; kimse bu işle ilgilenmiyordu ve kocam işi ele aldı. Engels hiç tanımadığı ve kendileriyle ortak görüşler taşımadığı Dr. Aveling ve Foote'a yardımda bulunabilmek için, Foote'un dergisi
Progress'e, Aziz Jean'a göre Apokalips üzerine son derece değerli bir inceleme yazdı.
Engels'in bir başka özelliği de vardı (bu belki de en
[sayfa 16] önemli özelliğidir): çıkarını düşünmemesi. O, Marx sağken şöyle demeyi âdet edinmişti: "ben hep ikinci keman oldum ve öyle sanıyorum ki bir ölçüde ustalaştım; Marx gibi bir birinci kemana sahip olmaktan büyük mutluluk duydum!" Bugün orkestrayı yöneten Engels'tir ve sanki kendi deyimiyle hâlâ "ikinci keman" imiş gibi sade ve alçakgönüllüdür. Birçokları gibi, ben de, babamla Engels'i birbirine bağlayan dostluktan, Damon ile Pythias'ın dostluğu gibi tarihsel olacak olan bu dostluktan sözetme fırsatını buldum; ama bu notları sona erdirirken, onun Marx ile ilişkilerine borçlu bulunduğu ve yaşamı ile çalışmalarını ikiye bölen iki ayrı dostluktan da sözetmem gerekir.
Bunlardan birincisi anneme karşı olan dostluğu, ikincisi de bu yılın (1890) 4 Kasımında ölen ve mezarlıkta annemle babamın yanında yatan Helene Demuth'a olan dostluğudur.
Engels, annemin mezarı başında şu sözleri söylemiştir:
"Dostlar!
"Bugün toprağa vermekte olduğumuz yüce gönüllü kadın, 1814'te, Salzwedel'de doğdu. Babası, Baron von Westphalen, Trier'de Marx'ın ailesiyle yakın dostluk kurdu; her iki ailenin çocukları birlikte büyüdüler. Marx üniversiteye giderken, o ve gelecekteki karısı, yazgılarını sürekli birleştirmeye önceden karar vermişlerdi.
"Marx, ilk
Rheinische Zeitung'un başyazarı olarak tanındıktan ve gazete Prusya hükümetince kapatıldıktan sonra, 1843 yılında evlendiler. Ondan sonra Jenny, kocasının yazgısını, işlerini, savaşımlarını yalnızca paylaşmakla kalmadı, onlara en büyük anlayışla ve en ateşli tutkuyla katkıda bulundu.
"Genç çift Paris'e gitti; gönüllü sürgünlük hemen zorunlu oldu. Prusya hükümeti, Marx'ı Paris'te bile izledi. Üzülerek anmalıyım ki Alexandre de Humboldt
[8*] gibi bir adam, Marx'ın Fransa'dan sınırdışı edilmesini sağlamak için çalıştı. Marx, Brüksel'e sığındı. Şubat devrimi patladı. Bu olayın Brüksel'de yarattığı kargaşalıklar sırasında, Belçika polisi, yalnızca Marx'ı tutuklamakla yetinmedi, karısını da hiç
[sayfa 17] gerekçesiz hapse attı.
"1848 devrimci atılımı ertesi yıl bastırıldı. Sürgün yeniden başladı; önce Paris'te, sonra, Fransız hükümetinin işe karışmasıyla, Londra'da. Bu defaki bütün yoksunluklarıyla sürgündü. Bunlar iki oğlunu ve bir kızını yitirmesine neden olmakla birlikte. Jenny, sürgünlerin bilinen bütün acılarına hâlâ katlanabilirdi; ama bütün partilerin, muhalefettekiler (feodaller, libareller, sözde demokratlar) gibi hükümettekilerin de kocasını kargıması, ona en bayağı ve en alçakça iftiralarda bulunması, bütün basının ona hiç istisnasız kapanması, ikisini de horgören hasımları karşısında kocasının yardımsız ve silahsız kalması – bu, onu derinden yaraladı. Ve bu, yıllarca sürdü.
"Ama sonunda bitti, Avrupa işçi sınıfı, giderek kendisine birkaç eylem olanağı veren politik koşullara kavuştu. Uluslararası İşçi Birliği kuruldu. Enternasyonal, uygar ulusları birbiri ardına savaşıma soktu, ve kocası bu savaşımda en öndekilerin önünde savaştı. Sonunda, geçmişteki bütün acıların dinmeye başladığı zaman geldi. Kocasının üzerine, dolu sağnağı gibi yağdırılmış alçakça iftiraların toz gibi dağıldığını gördü; kocasının bütün ülkelerdeki gericilerin boğmaya çalıştıkları öğretilerinin, bütün ülkelerde, bütün uygar dillerde özgürce ve yengiyle yayınlandığını gördü; proletaryanın devrimci hareketinin, yengisinin bilincinde olarak, Rusya'dan Amerika'ya kadar, bir ülkeden öbürüne yayıldığım gördü. Son sevinçlerinden biri de, ölüm döşeğindeyken, Alman işçi sınıfının bütün olağanüstü yasalara karşın son seçimlerde gösterdiği tükenmez yaşam gücünün kesin kanıtını görmek oldu.
"Pek keskin ve pek eleştirici anlayışla, politik bakımdan pek güvenilir bir denlilik (
Takt) ile, pek coşkun bir enerjiyle, pek büyük bir özveriyle, böyle bir kadının devrimci harekette ne yaptığı açıkça ortaya konmadı, gazete sütunlarında asla anılmadı. Onun ne yaptığını, yalnızca onunla birlikte yaşamış olanlar biliyor. Ama biliyorum ki onun gözüpek ve tedbirli –büyüklenmeden gözüpek, onura biraz olsun gölge düşürmeksizin tedbirli– öğütlerinin yokluğunu sık sık duyacağız.
[sayfa 18]
"Onun kişisel özelliklerinden sözetmeyi hiç gereksinmiyorum. Dostları bu özellikleri bilirler ve asla unutmayacaklar. En büyük mutluluğu başkalarını mutlu etmekte görmüş olan bir kadın var idiyse, o, bu kadındı."
Demuth'un mezarı başında ise Engels şunları söylemiştir:
"Marx, partinin güç anlarında, ondan sık sık öğüt alırdı... ve bana gelince, Marx'ın ölümünden sonra yaptığım bütün çalışmaları, büyük ölçüde, Marx’ın ölümünden sonra gelme onurunu bahşettiği evimde varlığının bana sağladığı güneş ışığına, yardımına borçluyum."
"Onun, Marx için ve Marx’ın ailesi için ne olduğunu ancak biz bilebiliriz ve bunu anlatmak olanaksızdır. Bu kadın, 1873'ten 1890'a kadar, her zaman bizim dostumuz ve desteğimiz olmuştur."
ELEANOR MARX
Le Devenir Social dergisi, Eléanor Marx'ın bu makalesini Ağustos 1895 sayısında –Engels 5 Ağustos 1895'te ölmüştü– yeniden yayınlarken, ağıt niteliğindeki şu satırları makalenin başına eklemişti.
Bilimsel sosyalizm, kurucularından birini yitirdi. Friedrich Engels, 5 Ağustos günü Londra'da öldü. Sosyalizm, bu günkü sosyalizm oluşunu kısmen bu alçakgönüllü ve yüce düşünüre borçludur; çünkü denebilir ki, bilimsel sosyalizmin, ekonomi politiğin o amansız eleştirisini, toplumsal olayların o güçlü tahlilini, insanlığın tarihsel seyrinin o olağanüstü kavranışını, gerçek toplumsal bilimin temellerini atmış olan ve tarihi olsun, felsefeyi olsun, yenileyen ya da yenileyecek olan o felsefi kavrayışı, özverili dostu, değerli çalışma arkadaşı ve sadık yorumcusu olduğu Marx kadar, ona da borçluyuz.
Birinci planda olabileceği halde, gönüllü olarak ikinci planda durmuş olan bir adam öldü. Fikir, onun fikri sağdır, ayaktadır, her yerde, her zamankinden daha çok canlıdır ve
[sayfa 19] Marx ile birlikte, o fikre sağlamış olduğu silahlarla, bütün saldırıları yenilgiye uğratmaktadır.
Bu yürekli demircinin örsteki çekiç sesi artık işitilmeyecektir; usta işçi yıkıldı; güçlü ellerinden düşen çekiç yerdedir ve belki de orada uzun süre kalacaktır; ama onun döverek yarattığı silahlar yerli yerindedir, sağlam ve pırıl pınl. Yeni silahlar yaratmak çoğumuza vergi değilse de, en azından hepimiz, üzerimize düşeni yapmalıyız, bize teslim edilen silahları paslanmaya bırakmamalıyız; ve bu silahlar, ancak böyle davranmakla, bize zaferi sağlayacaktır ve onun için yapılmıştır.
Marx da, Engels de, herkesten çok (burda karşılaştırma olanaksızdır) hazırlamış oldukları büyük şeylerin gerçekleştiğini görme sevincini tadamadılar; ama insanlar, kendi mutlulukları için çalışan ve etkili olan anılarını saklayabilirlerse, ikisinin de ölümsüzlükleri perçinlenmiş olacaktır.
[sayfa 20]
KARL MARX
[FRANSIZCA BİRİNCİ BASKIYA ÖNSÖZ (1880)1]
ÖNÜNÜZDEKİ kitapçığın içeriğim kapsayan sayfalar, Friedrich Engels'in en yeni yapıtı
Die Umwälzung der Wissenschaft’ın
[9*] çevirisi olarak önce
Revue Socialiste'te
2 üç makale halinde yayınlandı.
[10*]
Modern sosyalizmin en seçkin savunucularından biri
[sayfa 21] olan Friedrich Engels, ilkin 1844'te, Marx'ın ve Ruge'un Paris'te çıkardıkları
Deutshe-Französischen Jahrbücher'de
3 yayınlanan "Umrisse zu einer Kritik der Nationalökonomie"si
[11*] ile tanındı. Bilimsel sosyalizmin genel ilkelerinden birkaçı, daha "Umrisse”de formülleştirilmiştir. Engels, daha sonra yaşadığı Manchester'da, Marx'ın
Kapital'de gereği gibi değerlendirdiği pek önemli bir yapıtı,
Die Lage der arbeitenden Klasse in England'ı (Almanca olarak) yazdı (1845). İngiltere'de ilk bulunduğu sırada –daha sonra Brüksel'de iken olduğu gibi– sosyalist hareketin resmî organı
Northern Star'da
4 ve Robert Owen'ın
New Moral World'unda
5 birlikte çalıştı.
Brüksel'de iken Engels ve Marx, Flaman ve Valon işçi kulüpleriyle bağlantılı olan komünist Alman İşçi Birliğini
6 kurdular; ve Bornstedt'le birlikte
Deutsche-Brüsseler-Zeitung'u
7 çıkardılar. Karl Schapper'in 1839
Blanquis suikastına katılıp Fransa'dan kaçtıktan sonra kurduğu
Adiller Birligi'ne (
Bundes des Gerechten) (Londra'da), bu birliğin Alman komitesinin çağrısı üzerine üye oldular. Gizli derneklerdeki bilinegelen kurallar giderildikten sonra, birlik, uluslararası
Komünistler Birligi'ne dönüştürüldü. Varolan koşullarda birliğin hükümetler karşısında daha az gizli olmaması gerekiyordu. 1847'de Marx ve Engels, birliğin Londra'daki uluslararası kongresinde, Şubat devriminden hemen önce yayınlanan ve aşağryukarı bütün Avrupa dillerine çevrilen
Komünist Parti Manifestosu’nu
[12*] yazmakla görevlendirildiler.
[13*] Aynı yıl, burjuva radikallerin ve sosyalist işçilerin temsilcilerinin biraraya geldiği açık ve uluslararası bir birlik
[sayfa 22] olan
Brüksel Demokratik Derneği’nin
6 kurulmasında birlikte çalıştılar.
Şubat devriminden sonra Engels, Mars'ın 1844'te Köln'de kurduğu ve 1849 Mayısında bir Prusya
coup d'état'sı ile kapatılan
Neue Rheinische Zeitung'un
9 yazıkurulu üyelerinden biri oldu. Engels, Elberfelder ayaklanmasına katıldıktan sonra, o zaman bir gönüllü taburunun albayı olan Adjutatn Willichs imiş gibi, Prusya'ya karşı açılan Badener seferine katıldı.
[14*]
Londra'da, 1850'de
Neue Rheinische Zeitung'da birlikte çalıştılar. Marx’ın çıkardığı ve Hamburg'da basılan
Politisch-ökonomische Revue'de,
10 19 yıl sonra Leipzig'de bir kitapçık olarak yayınlanan ve üç baskı yapan
Alman Köylü Savaşı (
Der deutsche Bauernkrieg)
[15*] adlı yapıtını ilk olarak yayınladı.
Almanya'da sosyalist hareketin yeniden canlanmasından sonra, Engels,
Volksstaat’ta
11 ve
Vorwärts'te yayınlanan makalelerinin en önemlilerini yazdı. Bunların pek çoğu
Soziaies aus Russland,
[16*] Breussischer Schnaps im deutschen Reichstag,
[17*] Zur Wohnungsfrage,
[18*] Die Bakunisten an der Arbeit[19*] vb. el kitapçıkları halinde yayınlandı.
Engels, 1870te Manchester'dan Londra'ya çekildikten sonra, Enternasyonal genel danıştayı üyesi oldu ve İspanya, Portekiz ve İtalya ile haberleşmekle görevlendirildi.
Alay ederek
Herrn Eugen Dührings Umwälzung der Wissenschaft adını verdiği en son makaleler dizisini (bay Eugen Dühring'in genel olarak bilim ve özel olarak sosyalizm
[sayfa 23] üzerine sözde yeni teorilerine karşılık olarak)
Vorwärts'e gönderdi. Bu dizi bir ciltte birleştirildi ve Alman sosyalistleri arasında büyük başarı kazandı. Önünüzdeki kitapçıkta bu kitabın teorik bölümünden
bilimsel sosyalizme belirli bir ölçüde bir
giriş oluşturan en uygun özetleri veriyoruz.
[sayfa 24]
FRİEDRICH ENGELS
[ALMANCA (1882)12] BİRÎNCÎ BASKIYA ÖNSÖZ
BU önsözü izleyen yazı
Herr E. Dührings Umwälzung der Wissenschaft (Leipzig 1878) adlı yapıtımın üç bölümünden meydana gelmiştir. Onları Fransızcaya çevirmesi amacıyla dostum Paul Lafargue için biraraya getirdim ve birkaç ekleme yaptım. Gözden geçirdiğim Fransızca çeviri önce
Revue socialiste'te ve sonra bağımsız olarak şu adla yayınlandı:
Socialisme utopique et socialisme scientifique, Paris 1880. Fransızcasından Polonya diline bir çevirisi şimdi şu başlıkla Cenevre'de çıktı:
Socyjalizm utopijiny a naukovoy, Imprimerie de l’Aurore, Geneve 1882.
Lafargue'ın çevirisinin Fransızca konuşulan ülkelerdeki ve hele Fransa'daki şaşırtıcı başarısı, beni, bu üç bölümün
[sayfa 25] ayrı bir Almanca baskısının da yararlı olup olmayacağını sormaya zorladı. O sırada Zürih'teki
Sozialdemokrat’ın
13 yazıkurulu, bana, Alman Sosyal-Demokrat Partisi içinde yeni propaganda kitapçıklarına karşı genel istek uyandırıldığını bildirdi ve o üç bölümü bu iş için vermeyi isteyip istemediğimi sordu. Buna doğallıkla razı oldum ve yapıtımı kullanımlarına verdim.
Ama yapıtım başlangıçta doğrudan doğruya halka propaganda amacıyla yazılmamıştı. Her şeyden önce katışıksız bilimsel bir yapıt bu işe nasıl yarayabilirdi? Biçimde ve içerikte hangi değişiklikler gerekliydi?
Biçime gelince, yalnız birçok yabancı sözcük kaygılar uyandırabilirdi. Ama Lassalle, söylevlerinde ve propaganda yazılarında yabancı sözcükleri kullanırken hiç de tutumlu değildi, ve bildiğim kadarıyla bundan yakınılmamıştı. Onun zamanından beri işçilerimiz daha çok ve daha düzenli olarak gazete okudular ve böylece yabancı sözcüklerle aynı ölçüde daha çok tanıştılar. Bu konuda bütün gereksiz yabancı sözcükleri çıkarmakla yetindim. Kaçınılmaz olanlara, sözde açıklayıcı çeviriler eklemekten vazgeçtim. Kaçınılmaz yabancı sözcükler, çoğu genellikle kabul edilmiş bilimsel-teknik deyimler, çevrilebilir olsalardı, kaçınılmaz da olmazlardı. Çeviri, anlamı da bozar; açıklayacağı yerde karıştırır. Sözlü bilgi burada daha çok yardımcı olur.
Buna karşılık içerik, sanırım, Alman işçilere az güçlük çıkaracaktır, denebilir. Güçlük genellikle yalnız üçüncü bölümdedir; ama işçilerin genel yaşam koşullarım özetleyen bu bölüm, işçiler için "eğitilmiş" burjuvalar için olduğundan çok daha az güçtür. Burada yaptığım açıklayıcı sayısız eklerde, gerçekte işçileri "eğitilmiş'' okurlardan daha az düşündüm; Eynern'li bay milletvekili, Sybel'li özel danışman bay Heinrich ve başka Treitschke'ler
[20*] gibi kimseler, korkunç bilgisizliklerini ve dolayısıyla sosyalizmi pek yanlış anladıklarını hep yeniden en iyi kanıtlama karşı konmaz arzusuyla yanıp
[sayfa 26] tutuşurlar. Don Kişot mızrağını yeldeğirmenlerine doğrultursa, bu onun görevi ve rolüdür; ama Sanço Pansa'nın böyle bir şey yapmasına izin vermemiz olanaksızdır.
Böyle okurlar, sosyalizmin kabataslak bir gelişim tarihinde Kant-Laplace Evrendoğumu (
Kosmogonie),
modern doğabilim ve Darwin, klasik Alman felsefesi ve Hegel ile karşılaşınca da şaşacaklardır. Ama bilimsel sosyalizm önemli bir Alman ürünüdür ve ancak klasik felsefesi bilinçli diyalektiğin geleneğini canlı olarak korumuş bir ulustan doğabilirdi: Almanya'da.
[21*] Materyalist tarih görüşü ve proletarya ile burjuvazi arasındaki modern sınıf savaşımına özel uygulayımı ancak diyalektikle olanaklıydı. Ve Alman burjuvazisinin okul öğretmenleri, büyük Alman filozoflarının anısını ve onların verdiği diyalektiği boş bir seçmeciliğin (
Eklektizismus) bataklığında boğdularsa, biz de gerçeklikle diyalektiğin korunması için modern doğabilime tanık olarak başvurmaya o derece zorlandık – biz Alman sosyalistleri yalnız Saint-Simon'dan, Fourier'den ve Owen'dan değil, ama Kanttan, Fichte'den ve Hegel'den de kaynaklandığımız için övünçlüyüz.
[sayfa 27]
Londra, 21 Eylül 1882 FRİEDRİCH ENGELS
FRIEDRICH ENGELS
[ALMANCA (1891)14] DÖRDÜNCÜ BASKIYA ÖNSÖZ
BU kitapçığın içeriğinin Alman işçilerimize az güçlük çıkaracağı konusundaki sanım doğrulandı. îlk baskının çıktığı 1883 Martından beri en az toplam 10.000 nüshalık üç baskı satıldı; üstelik mürekkebi uçan Sosyalistler Yasasının
15 egemenliği altında – aynı zamanda, modern proletaryanınki gibi bir hareket karşısında polis yasaklarının ne kadar güçsüz olduğunun yeni bir örneği.
Birinci baskıdan beri yabancı dillerde çeşitli çeviriler çıktı: Pasquale Martignetti'nin İtalyanca çevirisi:
II Socialismo Utopica e il Socialismo scientifico, Benevento 1883; bir Rusça çeviri:
Razviti naujnago Sosyalizmo, Genf 1884; bir Danca:
Socializmens Udviklingfra Utopi til Videnskab, [sayfa 28] Socialistik Biblothek'te I. Bind, Kjöbenhavn 1885; bir İspanyolca:
Socialismo utopico y Socialismo sicientifico, Madrid 1886; ve bir Flamanca:
De Ontwikkeling vanhet Socialisme van Utopie tot Wetenschap, Haag 1886.
Elinizdeki baskı çeşitli küçük değişiklikler geçirmiştir; önemli ekler yalnız iki yerde yapıldı: birinci bölümde, Fourier'ye ve Owen'a göre biraz aşın kısa işlenmiş olan Saint-Simon üzerine, ve üçüncünün sonuna doğru bu arada önemli olan yeni üretim biçimi "tröstler" üzerine.
[sayfa 29]
Londra, 12 Mayıs 1891 FRİEDRİCH ENGELS
GİRİŞ [22*]
ELİNİZDEKİ küçük kitap, aslında, daha büyük bir bütünün
[23*] bir parçasıdır. Berlin üniversitesinde
Privat-dozent[24*] olan Dr. E. Dühring, aşağıyukarı 1875'te, artık sosyalist olduğunu birdenbire ve pek gürültülü bir biçimde açıkladı, ve Alman kamuoyuna, ayrıntılı bir sosyalist teori ile birlikte, toplumun yeniden örgütlenmesi için eksiksiz bir uygulama planı da sundu. Bunun doğal sonucu olarak, öncellerine çattı; ve Marx'a, olanca öfkesiyle saldırarak, hepsinden çok onur verdi.
Bu, Almanya'da Sosyalist Partinin iki kesimi
[sayfa 30] –ayzenahçılar ile lasalcılar–
16 tam birleştikleri,
17 ve böylece daha da güçlenmekle kalmayıp, bütün güçlerini ortak düşmana karşı kullanma yeteneğini kazandıkları sıralarda oldu. Almanya'da Sosyalist Parti hızla bir güç olmaktaydı. Ama onu bir güç haline getirmenin ilk koşulu, yeni sağlanmış olan birliğin tehlikeye düşürülmemesiydi. Ve Dr. Dühring, kendi çevresinde, bir kümeyi, geleceğin ayrı bir partisinin çekirdeğini, açıkça toplamaktaydı.
18 Bundan ötürü, onun karşısına çıkmamız, ve hoşlansak da hoşlanmasak da, savaşımla hesabını görmemiz zorunlu hale geldi.
Bu, pek güç olmayabilirdi, ama uzun bir iş olduğu besbelliydi. Bilindiği gibi, biz Almanlar, ince eleyip sık dokumaya, çok derin ve köklü düşünmeye,
Gründlichkeit'a
[25*] –nasıl isterseniz öyle deyiniz– düşkünüzdür. İçimizden biri, yeni bir öğreti saydığı bir şeyi açıklayınca, onu önce her şeyi kapsayan bir sistem haline getirmek zorundadır. Mantık ilkelerinin ve evrenin temel yasalarının, eninde sonunda, yalnız bu yeni bulunup tamamlanan teoriye ulaşılmak için varolageldiğini kanıtlaması gerekir. Ve Dr. Dühring, bu bakımdan, tam istenen ulusal nitelikteydi. Şunların hakkından gelmem gerekiyordu: eksiksiz bir ussal, ahlaki, doğal, ve tarihsel "Felsefe Sistemi"; eksiksiz bir "Ekonomi Politik ve Sosyalizm Sistemi"; ve son olarak, bir "Eleştirel Ekonomi Politik Tarihi" – görünüşü ve içeriği bakımından ağır üç koca cilt; genellikle daha önceki filozofların ve iktisatçıların hepsine karşı ve özellikle Marx'a karşı seferber edilmiş üç kanıtlar kolordusu –gerçekte tam bir "bilimde devrim" çabası–. Uzay ve zaman kavramlarından bimetalizme,
19 maddenin ve hareketin öncesizliğinden ve sonrasızlığından ahlaki ideaların kalımsız nitelikte olmasına, Darwin'in doğal seçmesinden
(natural selection) gelecekteki bir toplumda gençliğin eğitimine kadar, aklagelen çeşitli konuların hepsini ele almam gerekiyordu. Ne olursa olsun, Dr. Dühring'in işi geniş ve sistemli tutması, bana Marx'ın ve benim bu pek çeşitli konulardaki görüşlerimizi daha önceleri yaptığımızdan çok daha birbirine bağlı bir biçimde ve Dr. Dühring'e karşı geliştirme fırsatını verdi. Başka bakımlardan pek tatsız tuzsuz olan bu işi
[sayfa 31] üstlenmemin başlıca gerekçesi budur.
[Dr. Dühring'e –ç] yanıtını, önce Leipzig'de, sosyalist kesimin başlıca organı olan
Vorwärts'te
20 bir makaleler dizisi halinde yayınlandı, ve daha sonra bir kitap haline getirildi.
Herr Eugen Dührings Umwälzung der Wissenschaft [
Bay Eugen Dühring Bilimi Altüst Ediyor.] Bu kitabın ikinci bir basımı, 1866'da, Zürih'te yapıldı.
Şimdi Fransız yasama meclisinde Lille temsilcisi olan dostum Paul Lafargue'ın dileği üzerine, bu kitabın üç bölümünü
21 elden geçirerek bir kitapçık haline getirdim. Ve Lafargue, bunu Fransızcaya çevirip
Socialisme Utopique et Socialisme Scientifıque adıyla, 1880'de yayınladı. Bu Fransızca metinden yararlanılarak bir Lehçe ve İspanyolca basımı yapıldı. 1883'te, Alman dostlarımız, bu kitapçığı özdilinde yayınladılar. O zamandan beri, Almanca metinden yapılan İtalyanca, Rusça, Romence, Flamanca ve Danimarka dilindeki çevirileri yayınlandı. Böylece, bu kitapçık, elinizdeki İngilizce basımı ile birlikte, on dilde yayınlanmış oluyor. Herhangi bir sosyalist yapıtın, 1848'deki
Komünist Manifesto'muzun ya da Marx'ın
Kapital’inin bile, böyle birbiri ardına çevrildiğini bilmiyorum. Almanya'da dört basımı yapıldı ve basılan nüshaların toplamı, 20.000'i buldu.
Eklenti, "Mark",
22 Almanya'da toprak mülkiyetinin tarihi ve gelişimi konusundaki bazı temel bilgileri, Alman Sosyalist Partisi içinde yaymak amacıyla yazılmıştı. Bu, partinin kentlerde çalışan insanları özümsemesinin aşağıyukarı tamamlandığı, ve tarım işçileri ile köylülerin ele alınması gerektiği bir zamanda, her şeyden daha zorunlu görünüyordu. Toprağı kullanma hakkının özgün biçimleri, eski Cermen kabilelerinin hepsinde ortak olduğu için, ve bunların ortadan kalkışının tarihi, İngiltere'de bile, Almanya'da olduğundan daha az bilindiği için, bu eklenti, çevirinin kapsamına alındı. Metni, Maksim Kovalevski'nin bu yakınlarda geliştirmeye başladığı varsayımı anmadan, aslında olduğu gibi bıraktım. Onun varsayımına göre, ekilebilir alanların ve otlakların birkaç kuşağı içeren büyük bir ataerkil aile topluluğunun ortak hesabı için işletilmesi, o alanların Markın üyeleri arasında paylaşılmasından önce geliyordu (hâlâ
[sayfa 32] varolan Güney Slovenya Zadrugası örneğindeki gibi), ve paylaşma, daha sonra, topluluk ortak işletmeciliğe güçlük çıkaracak kadar büyüyünce oldu. Kovalevski belki tümüyle haklıdır, ama konu hâlâ
sub judice'dir.
[26*]
Bu yapıtta kullanılan ekonomik terimler, yeni oldukları ölçüde, Marx’ın
Kapital’inin İngilizce baskısındakilere uygundur. Nesnelerin yalnız üreticinin kullanımı için değil, tersine, değişim amacıyla da üretildiği; yani kullanım-değeri olarak değil,
meta olarak üretildiği ekonomik evreye "meta üretimi" diyoruz. Bu evre, değişim için üretimin başlangıcından günümüze kadar uzanmakta; ancak, tam gelişimine kapitalist üretim koşullarında, yani üretim araçlarının sahibi olan kapitalistin, kendi emek-gücünden başka hiçbir üretim aracı olmayan insanları, emekçileri, ücretle çalıştırdığı ve ürünlerin satış fiyatının kendi gideri üstündeki fazlasını cebine attığı koşullarda ulaşır. Sınai üretim tarihini, ortaçağdan bu yana üç döneme ayırıyoruz: 1° küçük usta zanaatçının, kalfaları ve çıraklarıyla birlikte [çalıştığı –ç.] ve her emekçinin nesnenin bütününü ürettiği zanaatçılık [dönemi –ç];
2° çok sayıda işçinin, topluca ve büyük bir işyerinde, nesnenin bütününü işbölümü ilkesine göre ürettiği; her işçinin, işlemin yalnız bir kesimini yaptığı, ve bundan ötürü ürünün ancak ardarda hepsinin elinden geçtikten sonra tamamlandığı manüfaktür [dönemi –ç.]; 3° ürünün [herhangi bir –ç.] güçle işletilen makinelerce üretildiği, emekçinin işinin mekanik aracın çalışmasını denetlemek ve düzeltmekle sınırlı olduğu modern sanayi [dönemi –ç.].
İNGİLTERE, MATERYALİZMİN BEŞİĞİ
Bu yapıtın içeriğinin, İngiliz kamuoyunun büyükçe bir kesiminin itirazı ile karşılaşacağını çok iyi biliyorum. Ama biz Kıtalılar, İngiliz "saygınlığının" önyargılarına biraz olsun önem verseydik, durumumuz bugünkünden de kötü olurdu. Bu kitap, "tarihsel materyalizm" dediğimiz şeyi savunmaktadır; ve materyalizm, İngiliz okurların büyük çoğunluğunun kulaklarını tırmalayan bir sözcüktür.
[sayfa 33] "Bilinemezcilik"
23 hoşgörülebilir, ama materyalizm hiç kabul edilemez.
Bununla birlikte bütün modern materyalizmin asıl yurdu, 17. yüzyıldan beri, İngiltere'dir.
"Materyalizm,
Büyük Britanya'nın evlilik-dışı (
natural-born, doğal-doğmuş)
oğludur. İngiliz skolastiği Duns Scotus, eskiden "
Madde için düşünmek olanaksız mıdır?" diye sormuştu.
"Bu mucizeyi gerçekleştirmek için Tanrının sonsuz gücüne sığındı, yani tanrıbilime materyalizm vaazettirdi. Üstelik Duns Scotus bir adcıydı. Materyalizmin ilk biçimi olan adcılığa
24 özellikle İngiliz skolastikler arasında raslanır.
"İngiliz materyalizminin gerçek atası Bacon'dır. Ona göre, doğal felsefe
(natural philosophy) biricik doğru felsefedir; ve duyuların deneyimine dayanan fizik, doğal felsefenin en önemli bölümüdür. Onun sık sık andığı otoriteler, Anaksagoras ile homoiomerileri
25 ve Demokritos ile atomlarıdır. Bütün bilim deneye dayanır, ve duyuların sağladığı verilere ussal bir araştırma yöntemini uygulamaktan ibarettir. Tümevarım, çözümleme, karşılaştırma, gözlem, deney, böyle bir ussal yöntemin bellibaşlı biçimleridir. Maddede doğal olarak bulunan nitelikler içinde hareket, yalnız mekanik ve matematik hareket biçiminde değil, maddenin bir itki, bir yaşamsal ruh, bir gerilim –ya da Jakob Böhme'nin kullandığı bir terimle, bir
"qual"
[27*]– biçimi olarak da ilk ve en önemli niteliktir.
"Materyalizm, Bacon'da, ilk yaratıcısında, henüz çok yönlü bir gelişimin tohumlarını taşır. Bir yanda madde, duyumsal, şiirli bir büyü içinde, insanın bütün varlığını tatlı gülümsemelerle kendisine çeker görünür. Öte yanda, atasözleri gibi formülleştirilmiş olan öğreti, tanrıbilimden aktarılan tutarsızlıklarla dallanıp budaklanır.
"Materyalizm daha sonraki evrimi sırasında tek yönlü
[sayfa 34] bir hale gelir. Hobbes, Bacon’ın materyalizmini sistemleştirir. Duyulara dayanan bilgi, şiirli çiçeklerini yitirir, matematikçilerin soyut deney konusu olur; geometri, bilimlerin en yücesi ilan edilir. Materyalizm, insandan-kaçar (
misanthropic) olur. Çünkü kendi karşıtını, insandan kaçan o tensiz ruhsalcılığı kendi alanında altetmesi için kendi teninden sıyrılması ve çileri olması gerekmektedir. Bunun için, duyumsal bir kendilik olmayı bırakıp zihinsel bir kendilik olur; ama bu yüzden, zihne özgü bütün tutarlılıkları da, sonuçlarını önemsemeden geliştirir.
"Bacon'a katkıda bulunan Hobbes, şöyle konuşur: İnsanın bütün bilgisi duyularla sağlanıyorsa, bizim kavram ve idealarımız, ancak gerçek alemin duyumsal biçimlerinden soyutlanmış görüntüleridir. Felsefe, bu görüntülere ancak ad koyabilir. Bir ad, onların birden çoğuna verilebilir. Adların bile adları olabilir. Bir yandan bütün kavramların kökeninin duyulur alemde bulunduğunu ve, öte yandan, bir sözcüğün bir sözcükten daha çok şey olduğunu; duyularımızla bildiğimiz varlıkların, hepsi de tek olan varlıkların dışında, genel, tekil olmayan doğal özellikte varlıklar bulunduğunu savunsaydık, bu bir çelişki olurdu. Maddesiz bir töz, maddesiz bir cisim gibi saçmadır. Madde, varlık, töz, yalnızca aynı gerçeklik için [kullanılan –ç.] farklı terimlerdir.
Düşünceyi, düşünen maddeden ayırmak olanaksızdır. Bu madde, evrende oladuran bütün değişmelerin etkenidir. Sonsuz sözcüğü zihnimizin sonsuz bir toplama işlemini gerçekleştirme gücü olduğunu saptamadığı sürece, anlamsızdır. Bizim için yalnız maddesel şeyler algılanabilirdir, Tanrının varlığı konusunda hiçbir şey bilemeyiz. Yalnız benim kendi varlığım kesindir. Her insani tutku, bir başlangıcı ve bir sonu olan mekanik bir harekettir. İyi dediğimiz şeyler, itkinin amaçlarıdır. İnsan, doğa ile aynı yasalara bağımlıdır. Güç ile özgürlük, özdeştir. "Hobbes, Bacon'ı sistemleştirmişti, ama Bacon'ın temel ilkesine, bütün insan bilgisinin kökeninin duyulur alem olduğuna bir kanıt göstermemişti. Bu kanıtı,
Essay on the Human Understanding [
İnsan Zihni Üzerine Deneme] adlı yapıtında, Locke verdi.
"Hobbes, Bacon materyalizminin tanrıcı
26 önyargılarını
[sayfa 35] yıkmıştı; Collins, Dodwell, Coward, Hartley, Priestley de Locke'un duyumsalcılığını kuşatan son tanrıbilimsel engelleri yıktılar. Ne olursa olsun, pratik materyalist için yaradancılık,
27 dinden kurtulmanın yalnızca kolay bir yoludur."
[28*]
Karl Marx modern materyalizmin İngiliz kökeni üstüne işte böyle yazıyordu. Günümüzün İngilizleri, onun kendi atalarını övmüş olmasından pek hoşlanmıyorlarsa, yazık olur. Bacon'ın, Hobbes'un ve Locke'un, İngilizlerin ve Almanların, Fransızları karada ve denizde yenmiş olmalarına karşın, dışında kaldığımız ve sonuçlarını İngiltere'nin olduğu kadar Almanya'nın da iklimine alıştırmaya hâlâ çabaladığımız Fransız devrimine taç giydirilmeden önce bile, 18. yüzyılı tam anlamıyla bir Fransız yüzyılı yapan o ünlü Fransız materyalistlerinin babaları oldukları yadsınamaz.
Bunun yadsınacak bir yanı yoktur. O yüzyılın ortalarında, İngiltere'ye yerleşen her kültürlü yabancıyı şaşırtan ve onun dikkate almadan edemeyeceği şey, saygın İngiliz orta-sınıfının dinsel bağnazlığı ve budalalığı idi. Biz, o sıralarda, hepimiz materyalisttik, hiç değilse, çok ileri derecede özgür düşünen kimselerdik; ve İngiltere'deki eğitilmiş kişilerin aşağıyukarı hepsinin her türlü olmayacak mucizeye inanacağını, ve Buckland ile Mantell gibi yerbilimcilerin bile, Tekvin'in
28 efsaneleriyle öyle pek çatışmasınlar diye kendi bilimlerinin olgularını çarpıtacaklarını pek düşünemiyorduk; o zamanlar, dinsel konularda kendi zihinsel yetilerim kullanmaya cesaret eden insanlar bulmak için, eğitilmemişlerin, "ayak takımı"
29 diye anılan emekçilerin, özellikle ovıncı sosyalistlerin arasına girmemiz gerekiyordu.
İNGİLİZ BİLİNEMEZCİLİĞİ,
UTANGAÇ MATERYALİZM
Ama İngiltere o zamandan beri "uygarlaştı". 1851 sergisi
[29*], İngilizlerin o adasal içekapanıklığının ölüm çanını
[sayfa 36] çaldı. İngiltere, beslenme düzeni, adetler, düşünceler bakımından giderek uluslararasılaştı; öylesine ki, keşke bazı İngiliz adetleri ve töreleri, Kıtada, Kıtasal alışkanlıkların burada tutunduğu kadar çok tutunmuş olsaydı, demeye başlıyorum. Her nasılsa, 1851'den önce yalnız soyluların bildiği salatayağının ülkeye sokulup yayılmasına, dinsel konulardaki Kıtasal kuşkuculuğun o uğursuz yayılması eşlik etti, ve bu, şuna vardı: bilinemezcilik, tam İngiliz Kilisesi kadar saygıdeğer tutulmamakla birlikte, saygınlık bakımından Baptism
30 ile hemen hemen başabaş ve Selamet Ordusunun
31 kesinlikle daha üstünde bir aşamaya yaraşır görüldü. Bu koşullarda, münkirliğin gelişmesine yürekten acıyan ve bunu kınayan kimseleri, bu "yeni moda kavramların" her gün kullanılan birçok nesne gibi yabancı kökenli olmadığını,
made in Germany olmadığını, tersine, hiç kuşkusuz eski İngiltere'ye özgü olduğunu; ve onların Britanyalı türeticilerinin, bundan iki yüzyıl önce, bugünkü torunlarının cesaret ettiğinden epeyce ileri gittiklerini öğrenmenin avutacağına inanmamak elimden gelmiyor.
Gerçekten, bilinemezcilik, "utangaç" bir materyalizmden başka nedir? Bilinemezci doğa kavramı, baştan sona materyalisttir. Bütün doğal alem, yasalara bağımlıdır, ve bir dış etkinin işe karışmasını kesinlikle dışarır. Ama, bilinemezci şunu ekler: bilinen evrenin ötesinde yücelerden yüce bir varlığın bulunduğunu ileri sürmemizi de, çürütmemizi de sağlayacak hiçbir aracımız yoktur. Laplace,
Mécanique céleste32 adlı yapıtında, Tanrının adını bile neden anmadığını kendisine soran Napoléon'a, kıvançla,
"Je n'avais pas besoin de cette hypothèse."
[30*] karşılığını verdiği çağda, bunun bir anlamı olabilirdi. Ama bugün, evrimci evren anlayışımızda, bir Yaradana ya da Düzenleyiciye hiç yer yoktur; ve varolan alemin dışında bırakılmış bir Yüce Varlıktan sözetmek, terimlerdeki bir çelişkiyi dolaylı olarak göstermektedir, ve bana öyle geliyor ki, bu, dindar kimselerin duygularını yok yere aşağısamaktır.
Bundan başka, bizim bilinemezcimiz, bütün bilgimizin, duyularımızın sağladığı bileşime dayandığını kabul eder.
[sayfa 37]
Ama şunu ekler: duyularımızın, bize, kendileriyle algıladığımız nesnelerin doğru tasarımlarını verdiğini nereden biliyoruz? Ve bize, nesneleri ve onların niteliklerini sözkonusu ederken, gerçekte kendileri üzerine kesin hiçbir şey bilemeyeceği bu nesneleri ve nitelikleri değil, yalnızca onların kendi duyularında yarattığı izlenimleri kastettiğini bildirir. Bu durumda, düşünmenin bu türlüsünü yalnız kanıtlamayla altetmek kuşkusuz güç görünüyor. Ama kanıtlamadan önce eylem vardı,
im Anfang war die Tat.
[31*] Ve insan eylemi, [sözkonusu –ç.] güçlüğü, insan becerikliliği onu uydurmadan çok önce yenmişti. Çöreğin [varlığının –ç.] kanıtı, yenmesindedir. Bu nesneleri, onlarda algıladığımız niteliklere göre, kendi yararımıza kullanmaya başladığımız an, duyusal algılarımızın doğruluğunu ya da yanlışlığını yanılmaz bir sınamadan geçirmekteyizdir. Bu algılar yanlışsa, bir nesnenin onlara göre kestirdiğimiz kullanım yolunun da yanlış olması ve çabamızın boşa gitmesi gerekir. Ama amacımıza varmayı başarırsak, o nesne ile onun bizdeki ideasının uyuştuğunu anlarsak; nesne, ereğimiz için kendisinden beklediğimizi verirse, o zaman bu, bizim o nesne ve onun nitelikleri üzerine olan algılarımızın, kendi dışımızdaki gerçeklikle uyuştuğunun
o ölçüde olumlu kanıtıdır. Ve bir başarısızlığa uğradığımız zaman, başarısızlığımızın nedenini bulmada genellikle pek gecikmeyiz; kendisine dayanarak iş gördüğümüz algının ya eksik ve yüzeysel, ya da başka algıların sonuçları ile onların elvermediği bir tarzda birleştirilmiş olduğunu –kusurlu usavurma dediğimiz şey budur– anlarız. Duyularımızı gerektiği gibi eğitmeye ve kullanmaya, ve eylemimizi gerektiği gibi edinilmiş ve kullanılmış algıların belirlediği sınırlar içinde tutmaya ne kadar dikkat edersek, eylemimizin sonucunun, algılarımız ile algılanan şeylerin nesnel doğası arasındaki uyuşmayı gösterdiğini o kadar iyi anlayacağız. Şimdiye kadar, bilimsel olarak denetlenmiş duyu-algılarımızın, zihnimizde doğaları gereği, dış alem bakımından gerçeklikle çatışmalı idealar yarattığı, ya da dış alemle onun bizdeki duyu-algıları arasında bir iç bağdaşmazlık bulunduğu sonucuna varmamıza yolaçan tek bir örnek yoktur.
[sayfa 38]
Ama hemen ardından yeni-kantçı bilinemezci ortaya çıkıp diyor ki; bir şeyin niteliklerini doğru olarak algılayabiliriz, ama şeyin kendisini hiçbir duyulur ya da zihinsel yolla kavrayamayız. Bu kendinde-şey, kavrayışımızın ötesindedir. Hegel, buna çok önceleri şu karşılığı vermişti: bir şeyin bütün niteliklerini biliyorsanız, şeyin kendisini de biliyorsunuz demektir; geriye, sözkonusu şeyin bizim dışımızda varolmasından başka hiçbir şey kalmaz; ve duyularınız size bu olguyu öğrettiği zaman kendinde-şeyin, Kant’ın o ünlü
Ding an sich33 bilinmezinin üst yanını da kavramış olursunuz. Buna şunu eklemek gerekir: Kant'ın çağında, doğal nesneler konusundaki bilgimiz gerçekten öylesine bölük pörçüktü ki, onların herbiri üzerine bildiğimiz az bir şeyin ötesinde sırlarla dolu bir "kendınde-şey" bulunduğu pekâlâ sanılabilirdi. Ama bu kavranamaz şeyler, bilimin dev adımlarıyla ilerlemesi sırasında kavrandılar, çözümlendiler, üstelik;
yeniden üretildiler; üretebildiğimiz şeyin bilinemez olduğunu elbette düşünemeyiz. Bu yüzyılın [19. yüzyıl –ç.] ilk yarısında, organik maddeler, kimya için sırlarla dolu nesnelerdi; bugün, onları, birbiri ardına, organik süreçlerin yardımı olmaksızın, kimyasal öğelerini kullanarak yapmayı öğreniyoruz. Modern kimyacılar, herhangi bir cismin, kimyasal bileşimi bilinir bilinmez, kendi öğelerinden yapılabileceğini söylüyorlar. En yüksek organik tözlerin, albüminli cisimlerin, bileşimlerini bilmekten henüz uzağız; ama yüzyıllar sonra bile olsa, bu bilgiyi edineceğimizden, ve onu kullanarak, yapay albümin üreteceğimizden kuşkulanmak için hiçbir gerekçe yoktur. Ve o aşamaya ulaşırsak, organik yaşamı da yaratacağız, çünkü yaşam, en aşağı biçimlerinden en yüksek biçimlerine kadar, albüminli cisimlerin normal varolma tarzından başka bir şey değildir.
Bununla birlikte, bizim bilinemezcimiz, bu biçimsel ihtiraz kayıtlarını ileri sürdükten hemen sonra, aslında olduğu gibi, yola gelmez bir materyalist gibi konuşur ve davranır.
Bizim bildiğimiz kadarıyla, maddenin ve hareketin ya da şimdi dendiği gibi, enerjinin, ne yaratılabilir, ne de yok edilebilir olduğunu, ama elimizde, herhangi bir zamanda yaratılmamış oldukları konusunda tanıt bulunmadığını söyleyebilir.
[sayfa 39] Ama, kabul ettiği bu gerçeği herhangi özel bir halde kendisine karşı kullanmayı denerseniz, sizi hemen tersleyecektir. Tinselciliğin
(Spiritualism) olabilirliğini
in abstracto[32*] kabul etse de, onun
in concreto[33*] ele alınmasını istemez. Bize şöyle diyecektir: bildiğimiz ve bilebildiğimiz kadarıyla, evrenin bir Yaradanı ve Düzenleyicisi yoktur; madde ve enerji, bizim bakımımızdan, ne yaratılabilir ve ne de yok edilebilir; bizce, us (akıl,
mind) enerjinin özel bir biçimi, beynin bir işlevidir, bütün bildiğimiz, maddesel alemin değişmez yasalarla yönetildiğidir, yb.. Böylece, bilinemezci, bir bilim adamı olduğu ölçüde, herhangi bir şey
bildiği ölçüde, bir materyalisttir; biliminin dışında, hiçbir şey bilmediği alanlarda, bilgisizliğini Yunancaya çevirmekte ve ona
agnosticism (bilinemezcilik) demektedir.
Ne olursa olsun, bir şey anlaşılır görünüyor: bir bilinemezci olsaydım bile, besbelli, bu küçük kitapta kabataslak sunulan tarih kavramını "tarihsel bilinemezcilik" diye niteleyemezdim. Dindar kimseler bana gülerdi, bilinemezciler ise kendileriyle alay mı ettiğimi öfkeyle sorardı. Onun için, önemli bütün tarihsel olayların sonal nedenini ve büyük itici gücünü, toplumun ekonomik gelişiminde; üretim ve değişim tarzlarındaki dönüşümlerde; ve bunların ardından toplumun farklı sınıflara bölünmesinde; ve bu sınıfların birbirlerine karşı savaşımlarında arayan görüşü adlandırmak için, başka birçok dilde olduğu gibi, İngilizcede de "tarihsel materyalizm" terimini kullanırsam, bundan, İngiliz saygınlığının bile pek sarsılmayacağını umuyorum.
Tarihsel materyalizmin İngiliz saygınlığının bile çıkarına olabileceğini gösterirsem, bu yaptığım belki daha çabuk bağışlanacaktır. Bundan aşağıyukarı kırk ya da elli yıl önce İngiltere'ye yerleşen kültürlü bir yabancının, o saygın İngiliz orta-sınıfının dinsel bağnazlığını ve budalalığını dikkate almak zorunda kalması ve bu durumun onu şaşırtması olgusunu daha önce anmıştım. Şimdi, o zamanki saygın İngiliz orta-sınıfının o zeki yabancıya göründüğü kadar budala olmadığını tanıtlayacağım. Sözkonusu sınıfın dinsel eğilimleri açıklanabilir.
[sayfa 40]
BURJUVAZİNİN TOPLUMSAL BÜYÜMESİ
Avrupa ortaçağdan çıktığı zaman, kentlerin gelişen ortasının, Avrupa'nın devrimci öğesini oluşturuyordu. Orta-sınıf, ortaçağın feodal örgütü içinde hatırı sayılır bir yer tutmuştu; ama bu konum, onun engin gücüne çok dar geliyordu. Orta-sınıfın,
burjuvazinin gelişmesi, feodal sistemin sürdürülmesiyle bağdaşmaz oluyordu; bu yüzden feodal sistemin yıkılması gerekiyordu.
Ama feodalizmin uluslararası büyük merkezi, Katolik Roma Kilisesiydi. Bütün iç savaşlara karşın, Roma Kilisesi, feodalizme bağımlı olan bütün Batı Avrupa'yı, hıristiyanlıkta bölücülük eden Yunanlılara karşı olduğu kadar, müslüman ülkelere karşı da büyük bir politik sistemde birleştiriyordu. Feodal kurumları, tanrısal kutsama halesiyle çeviriyordu. Kendi hiyerarşisini feodal örneğe göre düzenlemişti ve, kısacası, Katolik Roma Kilisesinin kendisi, katolik dünyadaki toprakların tam üçte-birini elinde tutan en güçlü feodal idi. O aşağılık feodalizme her ülkede ayrı ayrı ve başarıyla saldırabilmek için, önce onun kutsal merkezî örgütünün yıkılması gerekiyordu.
Bundan başka, bilimdeki büyük canlanma, orta-sınıfın gelişmesine paralel olarak sürüp gidiyordu; astronomi, mekanik, fizik, anatomi, fizyoloji, yeniden ele alındı. Ve burjuvazi, sınai üretimi geliştirmek için, doğal nesnelerin fiziksel özelliklerini ve doğa güçlerinin etki tarzlarını araştıran bir bilim gereksiyordu. Bilim, o zamana kadar, kilisenin horgörülen beslemesi olmuştu, imanın koyduğu sınırları aşmasına izin verilmemişti, ve bu yüzden hiç bilim olmamıştı. Bilim kiliseye karşı ayaklandı; burjuvazi bilimsiz edemezdi ve, bundan ötürü, ayaklanmaya katılmak zorunda kaldı.
Yukarıda söylenenler, gelişen orta-sınıfın resmî din ile ne olursa olsun çatışacağı noktalardan yalnız ikisiyle ilgili olmakla birlikte, birincisi, Roma Kilisesinin isteklerine karşı savaşımda, doğrudan doğruya en çok çıkarı bulunan sınıfın burjuvazi olduğunu; ve ikincisi, o çağda feodalizme karşı her savaşımın dinsel bir kılığa bürünmek ve her şeyden önce kiliseye yöneltilmek gerektiğini göstermeye yeter. Gerçi çığlığı
[sayfa 41] kentlerin üniversiteleri ve tacirleri kopardı, ama yaşayabilmek için bile, ruhani ve dünyevi feodallere karşı her yerde savaşmaları gereken köylü yığınları arasında bunun zorlu bir yankısı olacağı kesindi ve öyle oldu.
Burjuvazinin feodalizme karşı giriştiği uzun döğüş, üç büyük ve kesin savaşta doruğuna ulaştı.
BURJUVAZİNİN KURTULUŞU
1. PROTESTAN REFORMU
Birincisi, Almanya'daki protestan reformuydu. Luther'in kiliseye karşı attığı savaş narasına, politik nitelikteki iki ayaklanma karşılık verdi: önce Franz von Sickingen'in önderliğindeki küçük soyluluğun ayaklanması (1523); sonra büyük Köylü savaşı (1525). Bunların ikisi de, özellikle, bunlardaki çıkan en büyük olan tarafların, kent burjuvalarının burada nedenlerini ele alamayacağımız kararsızlığı yüzünden bozguna uğradı. Ondan sonra, savaşım, yozlaşarak yerli prenslerle merkezî iktidar arasında bir kavgaya döndü ve Almanya'nın politik bakımdan güçlü Avrupa ulusları arasından iki yüz yıl silinmesiyle sonuçlandı. Luther reformu, gerçekten yeni bir iman, mutlak monarşiye uyarlanmış bir din ortaya çıkardı. Kuzey-doğu Almanya'daki köylüler, lütercrliği kabul eder etmez, özgür insanlıktan serfliğe düşürüldüler.
Ama Luther'in başarısızlığa uğradığı yerde, Calvin'e gün doğdu. Calvin'in inancı, çağının en gözüpek burjuvalarına uygundu. Onun alınyazısı öğretisi,34 rekabete dayalı ticaret dünyasında, başarının ya da başarısızlığın bir insanın çalışkanlığına ya da becerikliliğine değil de, onun denetleyemeyeceği koşullara bağlı olduğu olgusunun dinsel dışavurumuydu. Bu koşullar, isteyenin ya da rekabet edenin buyruğunda değildir; tersine, bilinmedik üstün ekonomik güçlerin lütfuna bağlıdır; ve bu, bir ekonomik devrim döneminde, bütün ticarî merkezlerin ve yolların yerlerini yenilerinin aldığı çağda, Hindistan'ın ve Amerika'nın dünyaya açıldığı dönemde, ve en kutsal ekonomik imanların –altının ve gümüşün değeri– sarsılmaya ve yıkılmaya başladığı bir dönemde, [sayfa 42] özellikle doğruydu. Calvin'in kilisesinin kuruluşu, bütünüyle demokratik ve cumhuriyetçi idi; ve Tanrının saltanatının cumhuriyetleştirildiği yerde, bu dünyanın saltanatı krallara, piskoposlara ve efendilere kalabilir miydi? Alman lüterciliği, prenslerin elinde uysal bir araç olurken, kalvencilik, Hollanda'da bir cumhuriyet, İngiltere'de ve özellikle İskoçya'da etkin cumhuriyetçi partiler kurdu.
2. İNGİLİZ DEVRİMİ, MATERYALİZMİN DOĞUŞU
İkinci büyük burjuva ayaklanması, kendi öğretisini kalvencilikte, biçilmiş kaftan olarak buldu. Bu ayaklanma İngiltere'de oldu.35 Ayaklanmayı, kentlerdeki orta-sınıf başlattı, ve yeomanry36 başarıya ulaştırdı. Bu üç burjuva ayaklanmasının hepsinde de, savaşan orduyu köylülerin donatması; ve zafer kazanılınca, bu zaferin ekonomik sonuçları yüzünden en kesin yıkıma uğrayan sınıfın da köylülük olması epey gariptir. Cromwell'den bir yüzyıl sonra, İngiltere'nin küçük çiftçileri (yeomanry) hemen hemen ortadan kalkmıştı. Her halde, o küçük çiftçiler ve kentlerdeki aşağı halk tabakası olmasaydı, burjuvazi, kendi başına bu savaşı sonuna kadar sürdüremeyecek ve Charles I'i asla darağacına çekemeyecekti. Burjuvazinin o çağda devşirilecek kadar olgunlaşmış olan bu zaferlerini bile güvenlik altına almak için, devrimin – tıpkı 1793'te Fransa'da ve 1848'de Almanya'da olduğu gibi– epeyce ileri götürülmesi gerekmişti. Doğrusu, bu, burjuva toplumun evrim yasalarından biri gibi görünüyor.
Devrimci etkinliğin İngiltere'deki bu aşırılığını, kaçınılmaz bir tepki, zorunlu olarak izledi; ve o da, tutunabileceği noktadan ileri gitti. Bir dizi duraksamaların ardından, sonunda, yeni bir ağırlık merkezine ulaşıldı, ve orası yeni bir çıkış noktası oldu. İngiliz tarihinin saygınlarca "Büyük Ayaklanma" adıyla bilinen önemli dönemi, ve onu izleyen savaşımlar, liberal tarihçilerin "Görkemli Devrim" diye adlandırdıkları, o öncekine göre önemsiz olayla son buldu.
Yeni çıkış noktası, gelişen orta-sınıf ile eski feodal beyler olan toprak sahipleri arasında bir uzlaşmaydı. İkinciler, bugünkü gibi, aristokrasi diye adlandırılmakla birlikte, çoktandır, [sayfa 43] Louis-Philippe'in Fransa'da epey sonraki bir dönemde olduğu gibi, "krallığın ileri gelen burjuvası" olma yolundaydılar. İngiltere'nin talihine bakın ki, yaşlı feodal beyler, İki Gül savaşları37 sırasında birbirlerini öldürmüşlerdi. Onların ardılları çoğunlukla eski ailelerin oğulları olmakla birlikte, soylarının kalıtı olan yoldan öylesine sapmışlardı ki, alışkanlıkları ve eğilimleri bakımından feodal olmaktan çok burjuva olan yepyeni bir takım oluşturmuşlardı. Paranın değerini tümüyle anlamışlardı; ve yüzlerce küçük çiftçiyi hemen kovup onların yerine koyunları koyarak gelirlerini artırmaya başladılar. Henry VIII, kilisenin topraklarını har vurup harman savurarak, toptan satışlarla yeni burjuva toprak sahipleri yarattı; bütün 17. yüzyıl boyunca topraklara pek büyük ölçüde elkonması ve bu toprakların, tam ya da oldukça yeni türedilere bağışlanması da aynı sonucu verdi. Bundan ötürü, Henry VlII'den sonra, İngiliz "aristokrasisi, sjnai üretimin gelişmesine karşı çıkması şöyle dursun, tersine, ondan dolaylı olarak kazanç sağlamaya çalıştı; ve ekonomik ya da politik nedenlerle, sınai ve mali burjuvazinin önderleriyle işbirliği yapmak isteyen birtakım büyük toprak sahipleri her zaman bulundu. Bundan dolayı, 1689 uzlaşması kolayca başarıldı. Politik "vurgun ve mevki" yağmalan, mali, sınai ve ticari orta-sınıfın çıkarları yeterince gözetilmek koşuluyla, büyük toprak sahibi ailelere bırakıldı. Ve o çağda, bu ekonomik çıkarlar, ulusun genel politikasını belirlemeye yetecek güçteydi. Ayrıntılar üzerinde kavgalar olabiliyordu, ama aristokrat oligarşi, genellikle, kendi ekonomik mutluluğunun sınai ve ticari orta-sınıfınkine bir daha ele geçmemecesine bağlı olduğunu fazlasıyla biliyordu.
O çağdan başlayarak, burjuvazi, İngiltere'nin egemen sınıflarının alçakgönüllü, ama resmen tanınmış bir öğesi oldu. Onların hepsiyle birlikte, ulusun çalışan büyük yığınını boyunduruk altında tutmakta ortak çıkan vardı. Tüccarın ya da manüfaktür sahibinin kendisi, efendi ya da, yakın zamanlara kadar dendiği gibi, memurları, işçileri, uşakları karşısında "doğal üst" durumundaydı. Çıkan, onlardan, başarabildiği kadar, çok ve iyi iş sağlamaktı; bunun için, onları, başeğmeye alıştırmak gerekiyordu; kendisi dindardı; [sayfa 44] krala ve feodal beylere karşı altında savaştığı sancağı, ona, dini vermişti; efendilerini başlarına geçirmeyi tanrının dilediğini onların kafasına sokmak ve onları efendilerinin buyruklarına başeğdirmek için aynı dinin kendisine sunduğu fırsatları görmekte gecikmedi. Sözün kısası, İngiliz burjuvazisi şimdi, "aşağı sınıfların" başkaldırmaması için kendisine düşeni yapmalıydı; ve bu amaç için kullanılan araçlardan biri de dinin etkisiydi.
Burjuvazinin dinsel eğilimlerini kuvvetlendiren başka bir olgu daha vardı. Bu, İngiltere'de materyalizmin doğuşuydu. Bu yeni öğreti, yalnız orta-sınıfın dinsel duygularını sarsmakla kalmadı; burjuvaziyi de içeren eğitilmemiş yığınlara yeterince uygun gelen dine karşıt olarak, kendisini, ancak bilginlere ve dünyanın kültürlü insanlarına yaraşır bir felsefe olarak sundu. Materyalizm, Hobbes'la birlikte, krallığın ayrıcalığının ve erkliliğinin bir savunucusu olarak ortaya çıktı; puer robustus sedmalitiosus'un,[34*] yani halkın başkaldırmasını önlemek için mutlak monarşiyi yardıma çağırdı. Materyalizmin yeni yaradancı biçimi, Hobbes'un ardıllarında, Bolingbroke'ta, Shaftesbury'de, vb. aristokratik, içrek (batini, esoteric), ve bu yüzden hem dinsel sapkınlığı ve hem de anti-burjuva politik bağlantıları dolayısıyla, orta-sınıf için tiksinç bir öğreti olarak kaldı. Bundan ötürü, Stuart'lara karşı savaş bayrağını ve savaşçıları sağlamış olan protestan mezhepleri, aristokrasinin materyalizmine ve yaradancılığına karşı durarak, ilerici orta-sınıfın başlıca gücünü sağlamayı sürdürdüler, ve bugün bile "Büyük Liberal Parti"nin belkemiğini oluşturmaktadırlar.
3. ONSEKIZINCI YÜZYIL MATERYALİZMİ VE FRANSIZ DEVRİMİ
O sırada materyalizm, İngiltere'den Fransa'ya geçti ve orada kartezyanizmin[35*] bir kolu olan başka bir materyalist felsefe okulu ile karşılaştı ve onunla kaynaştı. Fransa'da da, önce, özellikle aristokratik bir öğreti olarak kaldı. Ama devrimci niteliği, kendisini çabucak açığa vurdu. Fransız [sayfa 45] materyalistleri, yalnız dinsel inanç konularını eleştirmekle yetinmediler; karşılarına çıkan bütün bilimsel gelenekleri ya da politik kurumları da eleştirdiler; ve öğretilerinin evrensel uygulanırlığını sınamak için kestirmeden gittiler, ve onu, daha sonra adıyla anılacakları dev yapıtta, Encyclopedie'de, bütün bilgi konularına cesaretle uyguladılar. Böylece, öğreti, iki biçiminden biriyle –düpedüz materyalizm ya da yaradancılık– bütün kültürlü Fransız gençliğinin amentüsü oldu; öylesine ki, İngiliz kralcılarının kurduğu bu öğreti, Büyük devrim patlayınca, Fransız cumhuriyetçilerine ve terör yanlılarına teorik bir bayrak ve İnsan Hakları Bildirgesinin metnine kaynak oldu.
Büyük Fransız devrimi burjuvazinin üçüncü ayaklanmasıydı, ama din örtüsünü tümüyle sıyırıp atan ilk ayaklanmaydı, ve açıktan açığa politik alanda yürütüldü; ve gene, taraflardan birinin, aristokrasinin yıkımına ve öbürünün, burjuvazinin kesin zaferine kadar sürdürülmüş ilk ayaklanmaydı. İngiltere'de devrim-öncesi ve devrim-sonrası kurumların kalımı ve büyük toprak sahipleriyle kapitalistler arasındaki uzlaşma, adli teamüllerin kalımında ve hukukun feodal biçimlerinin bağnazlıkla korunmasında kendisini gösterir. Fransa'da devrim, geçmişin geleneklerinde kapanmaz bir gedik açtı; feodalizmin son kalıntılarını silip süpürdü, ve Code Civil'de[36*] eski Roma hukukunu, çağdaş kapitalist koşullara ustalıkla uyarladı. Bu yasa, Marx’ın meta üretimi dediği ekonomik evreye karşılık olan hukuki ilişkilerin aşağıyukarı yetkin bir dışavurumudur; bu devrimci Fransız yasası öylesine ustalıklıdır ki, bütün öbür ülkelerde, İngiltere'de bile, mülkiyet hukuku reformlarında, hâlâ örnek olarak alınmaktadır. Bununla birlikte, unutmayalım ki İngiliz hukuku, dışavurduğu şeyi, –bir Fransız'ın vous écrivez Londres et vous prononcez Constantinople[37*] dediği– İngiliz yazımının İngiliz söyleyişine uyduğu kadar uyan o barbar feodalizm diliyle saptıyorsa da, aynı İngiliz hukuku, mutlak monarşi sırasında Kıtada yitirilmiş ve şimdiye kadar hiçbir yerde tümüyle yeniden ele geçirilmemiş olan o eski [sayfa 46] Cermenlerdeki kişisel özgürlüğün, yöresel özerkliğin ve mahkemelerin dışındaki her şeye karşı bağımsızlığın en iyi yanım çağlar boyunca saklamış, Amerika'ya ve sömürgelere iletmiş biricik hukuktur.
İNGİLİZ BURJUVAZİSİ MATERYALİZME
VE DEVRİME KARŞI
Gene İngiliz burjuvamıza dönelim. Fransız devrimi, ona, Kıtadaki monarşilerin yardımıyla, Fransız deniz ticaretini yıkmak, Fransız sömürgelerini kendi sömürgelerine katmak ve Fransa'nın denizlerdeki son isteklerini önlemek için büyük bir fırsat verdi. Onun Fransız devrimine karşı savaşma gerekçelerinden biri, buydu. Öbürü, bu devrimin izlediği yolun hiç hoşuna gitmemesiydi. Devrimin yalnız "aşağılık" terörizmi değil, burjuva egemenliğini sonuna kadar götürmeye kalkışması da sinirine dokunuyordu. Kendisine görgü kurallarını –değersiz de olsalar– öğreten, modalar uyduran, içerde düzeni sağlayan orduya ve dışarda sömürgeler ve yeni pazarlar edinmesini gerçekleştiren donanmaya subay yetiştiren aristokrasisi olmasaydı, İngiliz burjuvası nasıl ederdi? Burjuvazinin içinde, çıkarları bu uzlaşmayla pek de gözetilmeyen ilerici bir azınlık gerçekten vardı; özellikle daha az varlıklı orta-sınıftan oluşan bu kesim, devrime yakınlık duydu, ama parlamentoda güçsüzdü.
Bundan dolayı materyalizm Fransız devriminin amentüsü olmuşsa da, yüreğinde tanrı korkusu taşıyan İngiliz burjuvası, dinine daha sıkı sarılmıştır. Paris'teki terör dönemi, yığınların dinsel içgüdüleri yittiğinde, işin nereye vardığını göstermemiş miydi? Materyalizm, Fransa'dan komşu ülkelere yayılıp benzer öğretisel akımlarca, özellikle Alman felsefesince desteklendiği, gerçekte, materyalizm ve özgür düşünce, genellikle, Kıtada kültürlü bir kimsenin zorunlu niteliği olduğu ölçüde, İngiliz orta-sınıfı, pek çeşitli dinsel amentülere bağlı kalıyordu. Bu amentüler birbirlerinden farklı olabiliyordu, ama hepsi de kesinlikle dinsel ve hıristiyan amentülerdi.
Devrim, Fransa'da burjuvazinin politik zaferini [sayfa 47] sağlarken, İngiltere'de Watt, Arkwright, Cartwright38 ve başkaları, ekonomik gücün ağırlık merkezinin yerini tümüyle değiştiren bir sınai devrimi başlatıyorlardı. Burjuvazinin zenginliği, toprak aristokrasisinin zenginliğinden önemli ölçüde daha hızlı artıyordu. Fabrikatörler, burjuvazinin kendi içinde, mali aristokrasiyi, bankerleri vb., gittikçe daha arka plana ittiler. 1689 uzlaşması, burjuvazinin yararına olan aşamalı değişikliklere uğradıktan sonra bile, artık tarafların göreli durumlarına uymuyordu. Tarafların karakterleri de değişmişti; 1830 burjuvazisi, geçen yüzyılınkinden çok farklıydı. Politik iktidar hâlâ aristokrasiye bırakılıyordu, ve aristokrasi onu yeni sınai burjuvazinin isteklerine karşı direnmede kullandığı için yeni ekonomik çıkarlarla bağdaşamaz oldu. Aristokrasiyle yeni bir savaşım zorunluydu; ve bu, ancak yeni ekonomik gücün zaferiyle bitebilirdi. Önce Reform Yasası (Reform Act), bütün direnmeye karşın, 1830 Fransız devriminin verdiği hızla, çıkarıldı. Bu, burjuvaziye, parlamentoda sayılır ve etkili bir yer bağışladı. Sonra Tahıl Yasalarının (Corn Laws)39 yürürlükten kaldırılması, burjuvazinin, ve özellikle onun en etkin kesimi olan fabrikatörlerin, toprak aristokrasisine karşı üstünlüğünü ilk ve son olarak saptadı. Bu, burjuvazinin en büyük zaferiydi; bununla birlikte, kendi öz çıkarı için kazandığı son zafer de buydu. Daha sonraki bütün zaferlerini, önce müttefiki, ama çok geçmeden hasmı olan yeni bir toplumsal güçle paylaşmak zorunda kaldı.
İNGİLİZ PROLETARYASININ ORTAYA ÇIKIŞI
Sınai devrim, büyük bir sınai kapitalistler sınıfı ile birlikte, ondan çok daha kalabalık bir sınai işçiler sınıfı yaratmıştı. Bu sınıf, sınai devrimin çeşitli yapım işlerine birbiri ardına elkoyduğu oranda kalabalıklaştı; ve gücü de aynı oranda arttı. Bu güç, direngen bir parlamentoyu, işçi birliklerini yasaklayan yasaları yürürlükten kaldırmayı zorlayarak, daha 1824'te, kendisini gösterdi. Reform karışıklığı sırasında işçiler, reform yandaşlığının köktenci kanadını oluşturdular; 1832'de çıkarılan yasa, kendilerini oy hakkından yoksun bırakınca, isteklerini Halk Buyrultusunda (People's [sayfa 48] Charter) açıkça dile getirdiler, ve Tahıl Yasalarının kaldırılmasından yana olan büyük burjuva partisinin karşısında modern çağların ilk işçi partisi olan bağımsız bir partide, çartistler adı altında örgütlendiler.
Sonra, 1848 Şubat ve Mart Kıtasal devrimleri oldu; işçi sınıfı, bu devrimlerde pek öneli bir rol oynadı ve, hiç değilse Paris'te, kapitalist toplum bakımından hiç kabul edilmez istekler ileri sürdü. Ve sonra genel tepki başladı. Önce 10 Nisan 1848'de çartistlerin bozgunu, sonra aynı yılın haziranında Paris işçi ayaklanmasının bastırılması, daha sonra İtalya'da, Macaristan'da, Güney Almanya'da 1849 felaketleri ve en sonunda 2 Aralık 1851'de Louis Bonaparte’ın Paris'e karşı zaferi. İşçi sınıfı umacısının istekleri, hiç değilse bir süre için sindirildi, ama ne pahasına! Aşağı halkın,dinsel bir ruh durumu içinde tutulmasının gereğine daha önceden inanmış olan İngiliz burjuvazisi, bütün bu deneyimlerden sonra, bunun gereğini kimbilir ne kadar yakından duymuş olmalıdır! İngiliz burjuvası, Kıtali arkadaşlarının küçümseyerek dudak bükmelerini önemsemeden, aşağı sınıflara İncil'i öğretmek için her yıl binler ve yüz binler harcamayı sürdürdü, kendi yerli dinsel araçlarını pek yeterli bulmayarak, din ticareti alanında en büyük örgütçü olan Brother Jonathan'dan40 yardım diledi, ve Amerika'dan revivalizm,41 Moody ve Sankey vb. ithal etti; ve sonunda, ilkel hıristiyanlığın propagandasını yeniden canlandıran, yoksulların cennetlik kılınması için yakaran, kapitalizmle dinsel bir tarzda savaşan ve böylelikle, ilkel hıristiyanlığın uzlaşmaz sınıf karşıtlığı öğelerinden birini bağrına basan, ve günün birinde, o sırada kendisini desteklemek için hazır para bulan varlıklı kişilerin başına bela olabilecek Selamet Ordusunun tehlikeli yardımını kabul etti.
Burjuvazinin, politik gücü, feodal aristokrasinin ortaçağ boyunca elinde tuttuğu o kendine özgü biçimde, hiçbir Avrupa ülkesinde –hiç değilse uzun denebilecek bir süre– ele geçirememesi, tarihsel gelişim yasalarından biri olarak görünüyor. Feodalizmin tümüyle yok edildiği Fransa'da bile, burjuvazi, genellikle, hükümeti ancak çok kısa dönemler için ele geçirdi. Louis-Philippe'in saltanatı sırasında, 1830-48, [sayfa 49] burjuvazinin çok küçük bir kesimi, krallıkta seçmen olabilme koşullarının ağırlığı yüzünden oy hakkından yoksun kalan büyük kesiminden42 çok daha egemen oldu. İkinci Cumhuriyette, 1848-51, burjuvazinin tümü, ama ancak üç yıl, yönetimde bulundu; yetersizliği ikinci imparatorluğa yolaçtı. Burjuvazi, bir bütün olarak ancak Üçüncü Cumhuriyette yönetimi yirmi yılı aşkın bir süre elinde tuttu; şimdiden kuvvetli çöküş belirtileri göstermektedir.43 Burjuvazinin sürekli bir saltanatı, ancak feodalizmin hiç bilinmediği ve toplumun, daha başlangıcında, burjuva bir tabana dayandığı Amerika gibi ülkelerde olabilmektedir. Kaldı ki, Fransa'da ve Amerika'da bile, burjuvazinin ardılları, işçiler, daha şimdiden kapıya dayanmışlardır.
İNGİLİZ BURJUVAZİSİNİN BOYNU BURUKLUĞU
Burjuvazi, İngiltere'de asla kendi başına egemen olmadı. 1832 zaferi bile, başlıca yönetim görevlerinin hepsini, hemen hemen yalnız toprak aristokrasisine bıraktı. Büyük liberal fabrikatör W. A. Forster, bir söylevinde, yaşamda insanı başarıya ulaştıran araçlardan biri olan Fransızcayı öğrenmeleri için Bradford gençlerine yalvarıncaya ve kendi başından geçenleri anıp, bir bakan olarak, Fransızcanın hiç değilse İngilizce kadar gerekli olduğu yüksek tabakaya girmesi gerekince nasıl salaklaştığını anlatıncaya kadar, varlıklı orta-sınıfın, bu durum karşısındaki yumuşakbaşlılığı, benim için anlaşılmaz bir şey olarak kaldı. Gerçek şuydu ki, o zamanki İngiliz orta-sınıfı, genellikle, tümüyle kültürsüz türedilerden oluşuyordu, ve ticari açıkgözlülükle[38*] bezenmiş o adalılara [sayfa 50] özgü darkafalılığın ve kendini beğenmişliğin ötesinde başka nitelikler gerektiren yüksek yönetim görevlerini aristokrasiye bırakmamak, orta-sınıfın elinde değildi. Şimdi bile, orta-sınıfın eğitimi üzerine basında yapılan sonsuz tartışmalar, İngiliz orta-sınıfının kendisini en iyi eğitime henüz yeterince yaraşır görmediğini ve daha alçakgönüllü bir şey aradığını göstermektedir. Ensonu, Tahıl yasalarının ilgasından sonra44 bile, bunu başaran Cobden'ler, Bright'lar, Forster'lar, vb. gibi adamların ülkenin resmî yönetimine katılmaktan alıkonmaları, yeni bir Reform Yasasının45 yirmi yıl sonra onlara kabinenin kapısını açmasına kadar, olağan göründü. İngiliz burjuvaları, bugün bile, öyle çapraşık bir toplumsal aşağılık duygusunun pençesinde kıvranmaktadırlar ki, süs niteliğindeki bir tembeller kastını, bütün devlet işlerinde ulusu gereğince temsil etmesi için kendi keselerinden ve ulusun sırtından geçindirmektedirler; ve içlerinden biri aslında kendilerinin türettiği bu seçkin ve ayrıcalıklı kurula alınmaya yaraşır bulununca, kendilerine büyük onur verildiğini düşünmektedirler.
Onun için, sınai ve ticari orta-sınıf, kendisine başka bir rakip, işçi sının ortaya çıktığında, toprak aristokrasisini politik iktidardan tümüyle kovmayı henüz başarmamıştı. Çartist hareketten ve Kıtasal devrimlerden ve onların üstüne İngiliz ticaretinin 1848-1866 arasındaki o eşsiz (ve kabaca yalnız serbest ticarete yorulan, ama daha çok demiryollarını, buharlı deniz taşıtlarının ve genellikle ulaştırma araçlarının pek büyük çapta gelişmesinin sonucu olan) genişlemesinden sonraki gericilik, işçi sınıfını, yeniden, çartist hareketten önce radikal kanadını oluşturduğu Liberal Partiye katılmaya zorladı. Bununla birlikte, işçilerin oy hakkı istekleri giderek karşı konmaz oldu; Whig46 önderleri "kaçınırken", [sayfa 51] Disraeli, Tory'leri47 fırsattan yararlanmaya ve seçim çevrelerinin yeniden düzenlenmesiyle birlikte kentlerde aile başına oy hakkını tanımaya zorlayarak üstünlüğünü gösterdi. Bunu gizli oy izledi; sonra, 1884'te, aile başına oy hakkı kapsamına ilçeler de alındı ve sandalyeler yeniden üleştirilerek seçim bölgeleri belirli bir ölçüde eşitleştirildi. Bütün bu önlemler, işçi sınıfının seçim gücünü büyük ölçüde artırdı, öyle ki, bugün en az 150-200 seçim çevresinde seçmen çoğunluğu bu sınıftandır. Ama parlamentoculuk, geleneğe saygıyı öğreten yetkin bir okuldur; orta-sınıf, lord John Manners'in şakacıktan "bizim eski soylularımız" dediği şeye nasıl alçakgönüllülük gösterisiyle ve taparcasına bakıyorsa, işçi yığınları da, o zaman, kendilerine "üstleriniz" denegelen şeye, orta-sınıfa, saygıyla ve boyuneğerek baktı. Doğrusu, İngiliz işçisi, bundan onbeş yıl kadar önce, patronunun toplumsal durumuna gösterdiği saygı ve kendisini kendisi için haklar istemekten alıkoyan çekingenliği ile, Almanya'da Katheder-Socialist[39*]8 okula bağlı iktisatçılarımızı kendi yurtlarındaki işçilerin o onmaz komünist ve devrimci eğilimleri karşısında avutan örnek işçiydi.
HALKA BÎR DİN GEREK
Ama iyi işadamlarından meydana gelen İngiliz orta-sınıfı, Alman profesörlerden daha ileri görüşlüydü. Gücünü, istemeyerek de olsa, işçi sınıfıyla paylaşmıştı. Çartist dönemde, puer robustus sed malitiosus'un, halkın, nelere güç yetirdiğini öğrenmişti. Ve burjuvalar, o zamandan beri, Halk Buyrultusunun en iyi bölümünü Birleşik Krallığın anayasasına katmak zorunda kalmışlardı. Halkın ne zaman ahlaki araçlarla buyruk altında tutulması gerekse, din, yığınları etkilemede bütün ahlaki araçların ilki ve başlıcası olmuştur ve öyle oladurmaktadır. School board'larda49 bölge papazlarının çoğunlukta olması bundan ötürüdür; ritualizmden Selamet Ordusuna kadar her türlü revivalizmi desteklemek için burjuvazinin kendi vergi yükünün durmadan artması bundan ötürüdür.
Ve bugün, İngiliz saygınlığı, Kıtali burjuvaların özgür [sayfa 52] düşüncesine ve dinsel gevşekliğine karşı zafere ulaştı. Fransız ve Alman işçileri, başkaldıran olup çıktılar. Hepsi de sosyalizm hastalığına yakalandı; ve pek yerinde gerekçelerle kendi üstünlüklerini sağlama bağlamalarına yarayan araçların yasadışı olmasına hiç aldırmadılar. Orada, puer robustus[4*] günden güne daha malitiosus** oluyordu. Fransız ve Alman burjuvaları için son çare, tıpkı bir geminin güvertesinde çalımla tüttürdüğü purosunu, deniz tutunca, usulcacık denize bırakıveren delikanlı gibi, özgür düşüncelerini sessizce bırakıvermekti; alaycı kişiler, birbiri ardına, görünüşte sofulaştılar, kiliseden, onun dogmalarından ve ayinlerinden saygıyla sözettiler, ve hatta sonunculara, kaçınamadıkları ölçüde, uydular. Fransız burjuvası, cuma günleri perhiz tuttu; ve Alman burjuvaları, pazar günleri, kilisedeki yerlerinde, uzun protestan vaızlarını sonuna kadar dinlediler. Materyalizm, başlarını belaya sokmuştu. "Die Religion muss dem Volk erhalten werden" –din, halk için muhafaza edilmelidir–. Toplumu kesin yıkımdan kurtaracak biricik ve son araç din idi. Onların talihsizliğine bakın ki, dini bir daha dirilmemecesine yıkmak için ellerinden gelenin en iyisini yapmadan önce, bunu anlamamışlardı. Ve şimdi, alay etmek ve şöyle demek sırası İngiliz burjuvasındaydı: "Hay budalalar hay, bunu size iki yüzyıl önce söyleyebilirdim!"
Bununla birlikte, İngiliz burjuvasının dinsel vurdumduymazlığının da, Kıtali burjuvanın post festum[41*] hidayete ermesinin de, kabaran proletarya dalgasını önleyeceğinden korkmuyorum. Gelenek, yavaşlatıcı büyük bir güçtür, tarihin vis inertiae'sidir,[42*] ama, salt edilgin olduğu için, dinecektir; ve bu yüzden, din, kapitalist toplumun sürekli koruyucusu olmayacaktır. Hukuk, felsefe ve din konularındaki idealarımız, belirli bir toplumda yürürlükte olan ekonomik ilişkilerin epey uzak uzantıları ise, böyle idealar, en sonunda, bu ilişkilerdeki tam bir değişmenin etkilerine dayanamaz. Ve doğaüstü vahye inanmadığımız sürece, hiçbir dinsel [sayfa 53] öğretinin sallanan bir toplumu, yıkılmaktan kurtaramayacağını kabul etmek zorundayız.
HER ŞEYE KARŞIN İNGİLİZ PROLETARYASI
KENDİSİNİ KURTARACAKTIR
Gerçekte, İngiltere'de işçi sınıfı yeniden harekete geçmeye başlıyor. Çeşitli geleneklerin, ancak iki partinin, Muhafazakârlar ile Liberallerin olabileceği ve işçi sınıfının kurtuluşu için, baştan sona, büyük Liberal Parti50 ile çalışması gerektiği yaygın inancı gibi burjuva geleneklerin, işçilere engel olduğu kuşkusuzdur. Düzenli bir çıraklıktan geçmemiş bütün isteklilerin, sayıları pek çok olan o eski trade-union'lardan [işçi sendikalarından –ç] çıkarılması gibi ilk bağımsız eylem denemelerinin kalıtı olan, ve bu sendikaların herbirinin kendi grev-bozanlarını türetmesi anlamına gelen işçi gelenekleri. Ama bütün bunlara karşın, profesör Brentano'nun bile Kürsü-Sosyalisti olan kardeşlerine üzülerek bildirmek zorunda kaldığı gibi, İngiliz işçi sınıfı ilerliyor. O da, İngiltere'deki her şey gibi, ağır ve ölçülü adımlarla, bazan duraksayarak, bazan oldukça verimsiz deneyim çabalarıyla, ilerliyor; zaman zaman, sosyalizmin özünü yavaş yavaş soğururken, sosyalizm adına karşı aşırı sakıngan bir güvensizlikle ilerliyor; ve hareket, işçi tabakalarına birbiri ardına yayılıyor ve onları kendisine katıyor. Londra'nın doğu ucundaki vasıfsız emekçilerin uyuşukluğunu şimdiden silkip attı; ve bu taze güçlerin ona nasıl yetkin bir itki kazandırdığını hepimiz biliyoruz. Hareketin hızı bazı kimselerin sabrını taşırıyorsa, onlara şunu anımsatalım: İngiliz karakterinin en güzel niteliklerini canlı olarak sürdüren işçi sınıfıdır ve, İngiltere'de ileri doğru bir adım gidilince, genellikle, asla geri çekilinmez. Eski çartistlerin oğulları, yukarda açıklanan gerekçelerden dolayı tam yetkin değil idilerse, torunları atalarına yaraşır olacağa benziyorlar.
Ama Avrupa işçi sınıfının zaferi, yalnız İngiltere'ye bağlı değildir. Bu zafer, ancak, hiç değilse İngiltere'nin, Fransa'nın ve Almanya'nın işbirliği ile sağlanabilir. Bu son iki ülkedeki işçi sınıfı hareketi, İngiltere'dekinden epeyce ilerdedir. [sayfa 54] Hatta Almanya'daki, başarıya, ölçülebilir bir uzaklıktadır. Orada, son yirmibeş yılda gösterdiği ilerleme, eşsizdir. Durmadan artan bir hızla ilerlemektedir. Alman orta-sınıfı, politik yetenek, disiplin, cesaret, enerji ve sebat bakımından acınacak kadar eksik görünmüştür, ve buna karşılık, Alman işçi sınıfı, bütün bu nitelikleri taşıdığına pek çok kanıt göstermiştir. Yüzyıllar önce, Almanya, Avrupa orta-sınıfının ilk ayaklanmasının çıkış noktasıydı; bugün işler bu kerteye varmışken, Avrupa proletaryasının ilk büyük zaferine gene Almanya'nın sahne olması, olanaksız mıdır? [sayfa 55]
Londra, 20 Nisan 1892 F. ENGELS
ÜTOPİK SOSYALİZM
MODERN sosyalizm, özünde, bugünkü toplumda yaşayan varlıklılarla yoksullar, kapitalistlerle ücretli işçiler arasındaki uzlaşmaz sınıf karşıtlığını, öte yandan varolan üretimdeki anarşiyi tanımanın doğrudan ürünüdür. Ama, teorik biçimi ile modern sosyalizm, görünüşte, 18. yüzyıl büyük Fransız filozoflarının koydukları ilkelerin daha mantıklı bir genişlemesi gibidir. Her yeni teori gibi, modern sosyalizm de, kökleri maddesel ekonomik olguların derinliklerinde bulunmakla birlikte, önce eldeki hazır zihinsel birikime bağlanmak zorundaydı.
Fransa'da, yaklaşan devrim için zihinleri donatmış olan büyük adamların kendileri de son derece devrimciydiler. Herhangi bir dış otorite tanımıyorlardı. Din, doğa anlayışı, [sayfa 56] toplum, politik kurumlar – her şey, en amansız eleştiriden geçirildi: her şey sağduyu mahkemesi önünde varlığını haklı çıkarmak ya da varolmaktan vazgeçmek zorundaydı. Sağduyu, her şeyin biricik ölçüsü oldu. Hegel'in, önce insan kafasının ve onun düşüncesiyle varılan ilkelerin, bütün insan eyleminin ve topluluğunun temeli olmayı ileri sürdüğü anlamda; ama biraz sonra da, daha geniş bir anlamda, bu ilkelerle çelişki halinde bulunan gerçekliğin, gerçekte, tepetaklak edildiği anlamında dünya başüstü duruyordu, dediği tam o zamandı.[43*] O zamanki bütün toplum ve yönetim biçimleri, bütün eski geleneksel kavramlar, usa-aykırı bulunup hurdalığa atıldı; dünya, o zamana kadar, yalnız önyargılarla yönetilmişti; geçmişteki her şey, ancak acınmaya ve horgörülmeye yaraşırdı. Artık, ilk olarak, gün, [yani –ç.] sağduyunun egemenliği, doğmuştu; bundan böyle, boşinanın, haksızlığın, ayrıcalığın, baskının yerini, sonsuz gerçek, doğaya ve insanın elinden alınamaz haklarına dayanan kalımlı hak ve eşitlik alıyordu.
TOPLUM SÖZLEŞMESİNDEN SOSYALİZME
Bugün biliyoruz ki, sağduyunun egemenliği, burjuvazinin düşüncelleştirilmiş (idealleştirilmiş) egemenliğinden başka bir şey değildi; kalımlı hak, gerçekleşmesini burjuva adaletinde buldu; eşitlik, yasa karşısında burjuva eşitliğine indirgendi; burjuva mülkiyeti, insanın temel haklarından [sayfa 57] biri ilan edildi; ve sağduyunun egemenliği, Rousseau'nun Toplum Sözleşmesi, demokratik bir burjuva cumhuriyeti oldu, ve yalnız öyle olabilirdi. 18. yüzyılın büyük düşünürleri, kendi çağlarının çektiği sınırı, öncellerinden daha çok aşamadılar.
Ama, feodal aristokrasi ile toplumun bu aristokrasi dışında kalan tümünü temsil etmek iddiasında olan burjuvazinin uzlaşmaz karşıtlığı, sömürenlerle sömürülenlerin, boş gezen zenginlerle çalışan yoksulların o genel uzlaşmaz karşıtlığı ile yanyanaydı. Burjuvazinin temsilcilerine, özel bir sınıfın değil de, acı çeken bütün insanlığın temsilcisi gibi ortaya çıkma olanağını veren gerçek durum buydu. Dahası var. Burjuvazi, kökeninden kendi antitezi ile eyerlenmişti: ücretli işçiler olmadan kapitalistler olamazdı ve loncaya bağlı ortaçağ kentlisinin gelişip modern burjuva olduğu oranda, loncalı kalfa ve lonca dışındaki gündelikçi de proleterleşti. Burjuvazi, genellikle, aristokrasi ile savaşımında, aynı zamanda, o dönemin farklı çalışan sınıflarının çıkarlarını da temsil ettiğini ileri sürebildi, bununla birlikte, her büyük burjuva hareketinde modern proletaryanın hayli gelişmiş öncüsü olan sınıfın bağımsız patlamaları oldu. Örneğin, Alman Reformu ve Köylü savaşı sırasında, anabaptistler51 ve Thomas Münzer; büyük İngiliz devriminde Leveller'ler,52 büyük Fransız devriminde Babeuf.
Henüz gelişmemiş bir sınıfın bu devrimci başkaldırmalarına karşılık olan teorik belirtiler vardı: 16. ve 17. yüzyıllarda ideal toplumsal koşulların ütopik tasarımları;53 18. yüzyılda gerçekten komünist teoriler (Morelly ve Mably). Eşitlik istekleri artık politik haklarla yetinmiyordu; bireylerin toplumsal durumlarını da kapsamına alıyordu. Ortadan kaldırılması gereken, yalnız sınıf ayrıcaklıkları değildi, tersine, sınıf ayrılıklarının kendileriydi. Yeni öğretinin ilk biçimi, çileri (ascetic), yaşamın bütün nazlarını kötüleyen, Ispartalılara özgü bir komünizmdi. Ondan sonra üç büyük ütopyacı geldi: orta-sınıf hareketini onunla yanyana ilerleyen proletarya hareketinden hâlâ daha anlamlı bulan Saint-Simon; ve kapitalist üretimin en çok geliştiği ülkede, ve bunun doğurduğu uzlaşmaz karşıtlıkların etkisinde, sınıf ayrılıklarının [sayfa 58] giderilmesi konusundaki önerilerini sistemli ve Fransız materyalizmiyle doğrudan ilişkili olarak işleyip tüketen Fourier ye Owen.
Üçünün de ortak bir yanı vardır: hiçbiri, tarihsel gelişimin o arada yarattığı proletaryanın çıkarlarının temsilcisi olarak ortaya çıkmamıştır. Onlar da, Fransız filozofları gibi, önce belirli bir sınıfı değil, tersine, bütün insanlığı hemen kurtarmak istemişlerdir. Onlar gibi, sağduyunun egemenliğini ve sonsuz adaleti gerçekleştirmek istemişlerdir, ama bu egemenlik, onların anlayışına göre, Fransız filozoflarının anladığı egemenlikten, cennetin dünyadan farklı olduğu kadar farklıdır.
Çünkü, bu üç toplumsal reformcuya göre, o filozofların ilkelerine dayanan burjuva dünyası, usa-aykırıdır ve adaletsizdir ve, bu yüzden, tıpkı feodalizm ve daha önceki bütün toplum aşamaları gibi, onun da sonu süprüntülüktür. Salt sağduyu ve adalet, bugüne kadar, yeryüzünde egemen olmamışsa, bu, yalnızca insanoğlu onları gereğince anlamadığı için böyle olmuştur. Aranan şey, gerçeği kavrayan ve şimdi ortaya çıkan o tek dâhi adamdı. Onun şimdi ortaya çıkması, gerçeğin şimdi apaçık kavranması, tarihsel gelişim zincirindeki zorunluluğu izleyen kaçınılmaz bir olay değildir, yalnızca mutlu bir raslantıdır. O, bundan tam 500 yıl önce de doğabilir ve insanları 500 yıl yanılmaktan, çekişmekten ve acı çekmekten koruyabilirdi.
USA-UYGUN VE GERÇEK ÜTOPYACI TEPKİ
Devrimin öncüleri olan 18. yüzyıl Fransız filozoflarının, her konuda, biricik bilirkişi olarak sağduyuya nasıl başvurduklarını gördük. Usa-uygun bir devlet, usa-uygun bir toplum kurulmalıydı; öncesiz ve sonrasız (eternal) sağduyuya aykırı her şey, hiç acınmadan ortadan kaldırılmalıydı. Bu öncesiz ve sonrasız sağduyunun, tam o sırada burjuvalığa evrinen düşüncelleştirilmiş 18. yüzyıl anlayışından başka hiçbir şey olmadığını da gördük. Bu usa-uygun toplumu ve devleti, Fransız devrimi gerçekleştirdi. [sayfa 59]
Ama işlerin yeni düzeni, eskiye oranla, yeterince usa-uygun olmakla birlikte, hiç de kesinlikle usa-uygun olmadı. Sağduyuya dayanan devlet, tümüyle çöktü. Rousseau'nun Toplum Sözleşmesi, kendi politik yeteneğine güveni kalmayan burjuvazinin, önce Directoire'ın ahlak bozukluğuna ve, sonunda, Napoléon despotizminin kanadı altına sığındığı terör sırasında gerçekleşmesini buldu. Vaadedilen sonsuz barış, sonsuz bir fetihler savaşma döndürüldü. Sağduyuya dayanan toplum, hiç de iyi çıkmamıştı. Zengin ile yoksul arasındaki uzlaşmaz karşıtlık, genel refah içinde eriyip yitecek yerde, onu belirli bir ölçüde hafifleten loncaların ve başka ayrıcalıkların kaldırılmasıyla, ve kiliseye bağlı yardım kurumlarının kapatılmasıyla daha çok yeğinleşti. Feodal prangalarından kurtarılması artık gerçekten başarılmış olan "mülkiyet özgürlüğü", büyük kapitalistlerin ve büyük toprak sahiplerinin o boyuneğdiren rekabetinin ezdiği küçük kapitalistler ve küçük mülk sahipleri için, küçük mülklerini o büyük efendilere satma özgürlüğü olmaya yüz tuttu, ve böylece, küçük kapitalistleri ve toprağı olan köylüleri ilgilendirdiği ölçüde, "mülkiyetten özgür kılınma" oldu. Sanayinin kapitalist bir tabana dayanan gelişimi, çalışan yığınların yoksulluğunu ve sıkıntısını, toplumun varlık koşulu yaptı. Peşin ödeme, Carlyle'ın deyimiyle, insanla insan arasındaki biricik ilişki, gittikçe yaygınlaştı. İşlenen suçların sayısı yıldan yıla arttı. Daha önce, feodal beylerin kepazelikleri ortalıkta güpegündüz kol gezmişti; bu kepazelikler gene vardı, ama her nasılsa arka plana itilmişlerdi. Onların yerinde, burjuvazinin şimdiye kadar gizlice gerçekleştirdiği kepazelikler, fazlasıyla ortaya çıkmaya başladı. Ticaret, gittikçe büyüyen bir ölçüde, dolandırıcılık oldu. Devrimci "kardeşlik" simgesi, rekabet çatışmalarında çevrilen dolaplarda gerçekleşti. Ahlak bozukluğu kaba kuvvete dayanan baskının, altın ise, ilk toplumsal kaldıraç olan kılıcın yerini aldı. İlk gece hakkı, feodal beylerden burjuva fabrikatörlere aktarıldı. Orospuluk, işitilmedik ölçüde arttı. Evliliğin kendisi, daha önce olduğu gibi orospuluğun yasayla tanınan biçimi, resmî örtüsü olarak kaldı, ve üstelik, zinanın bereketli ürünleriyle tamamlandı. [sayfa 60]
Sözün kısası, "sağduyunun zaferi"nden doğan toplumsal ve politik kurumlar, filozofların bol bol vaadettikleriyle karşılaştırılınca, pek hayal kırıcı karikatürlerdi. Eksik olan, yalnız bu hayal kırıklığını apaçık dile getirecek adamlardı, ve onlar da, o yüzyılın dönümünde çıkageldiler. 1802'de, Saint-Simon'un Cenevre Mektupları yayınlandı; Fourier'nin ilk yapıtı, teorisinin temeli 1799 tarihli olmakla birlikte, 1802'de çıktı; Robert Owen 1 Ocak 1800'de, New Lanark'ın yönetimini üzerine aldı.
Bununla birlikte, o çağda kapitalist üretim tarzı ve onunla birlikte burjuvazi ile proletarya arasındaki uzlaşmaz karşıtlık, henüz çok eksik gelişmişti. İngiltere'de tam o sırada ortaya çıkan modern sanayi, Fransa'da henüz bilinmiyordu. Ama modern sanayi, bir yandan, üretim tarzında bir devrimi, ve onun kapitalist karakterinin ortadan kaldırılmasını kesinlikle gerektiren çatışmalar –yalnız modern sanayinin yarattığı sınıflar arasında değil, ama aynı zamanda gerçek üretken güçlerle modern sanayinin getirdiği değişim biçimleri arasında çatışmalar– geliştirir. Ve, öte yandan da, bu pek olağanüstü üretken olan güçlerde, bu çatışmaları sona erdirmenin araçlarını geliştirir. Onun için, aşağıyukarı 1800 yılında, yeni toplumsal düzenden doğan çatışmalar, ancak tam o sırada biçimlenmeye başlamış olsa da, bu, yine de onları sona erdirme araçlarının daha tam olarak elde bulunması demektir. Terör döneminde, Paris'in "yoksul" yığınları, bir an için üstün gelebildiler ve böylelikle burjuva devrimi, burjuvaziye karşın zafere götürebildiler. Ama bunu yaparken, yalnızca o zamanın koşullarında egemenliklerini sürdürmenin ne kadar olanaksız olduğunu kanıtladılar. Bu "yoksul" yığınlardan bağımsız politik eylem yeteneğinden henüz yoksun bir yeni sınıfın çekirdeği olarak kendisini ilk defa o zaman çekip çıkaran proletarya, o kendine yetmez durumunda, olsa olsa dışardan ya da gökten yardım görebilecek ezilmiş, acı çeken bir tabaka olarak ortaya çıktı.
Bu tarihsel durum, sosyalizmin kurucularını da etkiliyordu. Eksik kapitalist üretim koşulları ve eksik sınıf koşulları, eksik teorilerle karşılandı. Toplumsal sorunların henüz gelişmemiş ekonomik koşullarda gizli duran çözümünü, [sayfa 61] ütopyacılar, insan beyninden çıkarmaya kalkıştılar. Toplumda yanılgılardan başka hiçbir şey yoktu; bunları gidermek sağduyunun göreviydi. Öyleyse, yeni ve daha yetkin bir toplumsal düzen sistemi bulmak ve onu topluma dışardan, propagandayla ve olabildiği her yerde, örnek alınacak deneylerle kabul ettirmek gerekiyordu. Bu yeni toplumsal sistemler, ütopik olmaya önceden mahkûm edilmişti; bunlar, ayrıntıları bakımından ne kadar tam işlendilerse, olmayacak hayallere kapılmaktan o ölçüde kurtulamadılar.
Bu olgular bir defa saptandıktan sonra, sorunun artık tümüyle geçmişin malı olan bu yanı üzerinde daha çok durmamızın gereği yoktur. Bugün bizi ancak gülümseten bu kuruntular üzerine, ağırbaşlılıkla iki-anlamlı sözler etmeyi ve "çılgınlığı" böylesiyle karşılaştırılınca, kendi sağduyularının apaçık ortaya çıkan üstünlüğüyle çalım satmayı, işin edebiyatında horozlananlara bırakabiliriz. Biz, kendi payımıza, bu darkafalıların görmediği, o ululuğuyla insanı şaşırtan düşüncelerden ve her yerde fantastik kabuklarını çatlatıp çıkan düşünce tohumlarından hoşlanırız.
FRANSA'DA ÜTOPYACILIK:
SAINT-SIMON, FOURIER
Saint-Simon, büyük Fransız devriminin oğullarından biriydi; devrim patladığında, henüz otuzunda değildi. Devrim, avamın (tiers-etat), yani ulusun üretim ve ticaret alanında çalışan büyük yığınlarının, ayrıcalıklı ve boş gezen sınıflarına, soylulara ve papazlara karşı zaferiydi. Ama avamın zaferi, çabucak, bu "tabakanın" yalnız küçük bir bölümünün zaferi, bu "tabakanın" toplumsal olarak ayrıcalıklı kılınmış kesiminin, yani malı ve mülkü olan burjuvazinin politik iktidarı ele geçirmesi olarak belirdi. Ve burjuvazi, devrim sırasında, kısmen soyluların ve kilisenin elkonan ve sonra satışa çıkarılan topraklarındaki spekülasyonlarla ve kısmen de orduyla yaptığı sözleşmelere karıştırdığı hilelerle, ulusun sırtından, elbette çabucak gelişti. Fransa'yı, Directoire’ın buyruğunda, yıkımın eşiğine getiren, ve böylece Napoleon'a coup d'état[44*] için bahane yaratan, bu dolandırıcıların [sayfa 62] zorbalığıydı.
Bundan dolayı, Saint-Simon'a göre, avam ile ayrıcalıklı sınıflar arasındaki uzlaşmaz karşıtlık, "çalışanlar" ile "boş gezenler" arasında bir uzlaşmaz karşıtlık biçimini aldı. Boş gezenler, yalnız eski ayrıcalıklı sınıflar değil, üretime ve dağıtıma hiç katılmadan, kendi gelirleriyle geçinenlerin de tümüydü. Ve çalışanlar, ücretli işçilerden başka, fabrikatörler, tacirler, bankerlerdi. Boşgezenlerin, zihinsel (intellectuel) önderliği ve politik üstünlüğü yitirdikleri saptanmış ve sonunda devrimle karara bağlanmıştı. Malsız-mülksüz sınıfların da bu yetenekten yoksun olduğu, Saint-Simon'a kalırsa, terör döneminin deneyleriyle saptanmıştı. Öyleyse, kimin önderlik etmesi ve buyurması gerekiyordu? Saint-Simon'a göre, bilim ve sanayi, Reformdan beri dinsel fikirlerin o yitmiş birliğinin yenilenmesini mukadder kılan yeni bir dinsel bağla –zorunlu olarak gizemci ve baştan sona hiyerarşik bir "yeni hıristiyanlık" ile– birleştirilmişti. Ama bilim, bilginler; ve sanayi, her şeyden önce, çalışan burjuvalar, fabrikatörler, tacirler, bankerler demekti. Bu burjuvalar, Saint-Simon'a göre, elbette, toplumsal güvenlikleri olan bir çeşit kamu görevlileri haline gelmek niyetindeydiler; ama onlar, hâlâ, işçilerin vis-à-vis [karşısında –ç.] buyuran ve ekonomik bakımdan ayrıcalıklı bir konumda kalmak zorundaydılar. Kredilerin düzenlenmesi yoluya toplumsal üretimin yönetimi için özellikle bankerlere başvuruluyordu. Bu anlayış, Fransa'da modern sanayinin, ve onunla birlikte, burjuvazi ile proletarya arasındaki uçurumun ancak yeni ortaya çıkmakta olduğu bir çağla tam uygunluk halindeydi. Ama Saint-Simon'un özellikle önemli bulduğu şey budur: onu önce, ve bütün öbür şeylerden çok ilgilendiren, en kalabalık ve en yoksul sınıfın ("la classe la plus nombreuse et la plus pauvre") kaderidir.
Saint-Simon, daha Cenevre Mektupları'nda, şunu önerir: "herkes çalışmalıdır".[45*] Aynı yapıtında terör dönemini, malsız-mülksüz yığınların egemenliği olarak tanır. "Bakın" der [sayfa 63] onlara, "yoldaşlarımızın yönetiminde Fransa'da olana; yoldaşlarınız kıtlık getirdiler"[46*] Ama Fransız devrimini bir sınıf savaşı olarak tanımak ve yalnız soylularla burjuvalar arasında değil de, soylular ve burjuvalar ile malsız-mülksüzler arasında bir savaş olarak tanımak, 1802 yılında, pek anlamlı ve verimli bir buluştu. Saint-Simon, 1816'da, politikanın üretim bilimi olduğunu bildirdi; ve ekonominin politikayı tümüyle soğuracağını öngördü. Ekonomik koşulların politik kurumların temeli olduğu bilgisi, burada ancak embriyon halinde beliriyor. Bununla birlikte, burada şimdiden açıkça saptanan şey, insanlar üzerindeki politik düzenin, gelecekte, şeylerin yönetimine ve üretimin gözetimine dönüşeceği düşüncesidir – yani son zamanlarda üzerinde pek çok gürültü edilen "devletin ortadan kaldırılması”dır.
Saint-Simon, 1814'te, müttefiklerin Paris'e girmelerinin hemen ardından, ve yine, 1815'te, Yüz Gün savaşı sırasında, Fransa'nın İngiltere ile, ve sonra, bu iki ülkenin Almanya ile birleşmesinin, Avrupa'nın barış içinde ve başarıyla gelişmesi için biricik güvence olduğunu açıkça söyleyerek, çağdaşlarından üstünlüğünü bir daha gösterir. Fransızlara, 1815'te Waterloo zaferini kazananlarla bir birleşmeye gitmelerini öğütlemek, tarihsel sağgörü kadar yüreklilik de gerektirir.
Daha sonraki sosyalistlerin tam anlamıyla ekonomik olmayan düşüncelerinin aşağıyukan hepsi, onda embriyon halinde bulunduğu için, Saint-Simon'da engin bir görüş genişliğiyle karşılaşıyorsak, o günkü toplumsal koşulların gerçekten Fransızlara özgü ve nükteli, ama hiç de üstünkörü olmayan bir eleştirisini de Fourier'de buluyoruz. Fourier, burjuvaları, onların devrimden önce ortaya çıkmış peygamberlerini ve devrimden sonraki övgücülerini, kendi sözleriyle ele alır. Burjuva dünyasının maddesel ve moral sefaletini apaçık ve hiç acımadan ortaya kor. Bu sefaleti, daha önceki filozofların, yalnız sağduyunun egemen olacağı bir toplum, mutluluğun evrensel olacağı bir uygarlık, sonsuz bir insan yetkinliği üzerine gözleri kamaştırarak vaadettikleriyle ve çağının burjuva ideologlarının dünyayı tozpembe gösteren tumturaklı sözleriyle karşılaştırır. Her yerde, en bayağı [sayfa 64] gerçekliğin nasıl en tumturaklı sözlere karşılık olduğunu gösterir, ve tumturaklı sözlerin bu umutsuz fiyaskosunu o yüreğe işleyen alaycılığıyla yerer.
Fourier yalnız bir eleştirici delildir, serinkanlı ve duru yaradılışı, onu bir yergici yapmıştır ve o, gelmiş geçmiş yergicilerin herhalde en büyüklerinden biridir. Devrimin güçten düşmesi üzerine, artan dolandın ve vurgunları, ve o zamanki Fransız ticaretinde başat ve ona özgü olup dükkan dükkan dolaşan korkunç ruhu, aynı güç ve çekicilikle anlatır. Burjuva biçimi kadın-erkek ilişkileri, ve kadının burjuva toplumundaki durumu konusundaki eleştirileri daha da ustalıklıdır. Belirli bir toplumda kadına verilen özgürlüğün, genel olarak tanınan özgürlüğün doğal ölçüsü olduğunu ilk kez açıkça söyleyen odur.
Ama Fourier'nin en anlamlı yanı, toplum tarihi kavramındadır. Toplumun bütün tarihsel gidişini dört aşamaya ayırır – yabanıllık, barbarlık, ataerkillik, uygarlık. Bu sonuncusu, uygar, ya da burjuva denen bugünkü toplumla – yani 16. yüzyılla birlikte gelen toplumsal düzenle– özdeştir. Fourier, "barbarlığın basit bir biçimde yaşadığı her eksikliği, uygarlık aşamasının, karmaşık, belirsiz, iki anlamlı, iki yüzlü bir biçime yükselttiğini" – uygarlığın, çözmeye güç yetirmeksizin sürekli olarak yeniden yarattığı çelişkiler içinde, "bir kısır döngü"de ilerlediğini; bundan dolayı, ulaşmak istediğinin ya da ulaşmak ister göründüğünün tam karşıtına vardığını, öyle ki, örneğin, "uygarlık durumunda, yoksulluğun, aşırı bolluğun kendisinden doğduğunu" anlatır.
Fourier, gördüğümüz gibi, diyalektik yöntemi, çağdaşı Hegel kadar ustaca kullanır. Aynı diyalektiği kullanarak, sınırlanmaz insan yetkinliği konusunda söylenenleri çürütür. Her tarihsel evrenin bir yükselme dönemi ve bir de düşme dönemi vardır; ve o, bu gözlemi bütün insan soyunun geleceğine uygular. Kant'ın, bu dünyanın eninde sonunda yok olacağı düşüncesini doğa bilimine sokması gibi, Fourier insan soyunun eninde sonunda yok olacağı düşüncesini tarihsel bilime sokmuştur. [sayfa 65]
İNGİLİZ ÜTOPYACILIĞI: ROBERT OWEN
Devrim kasırgası Fransa'da ortalığı altüst ederken, İngiltere'de daha sessiz, ama daha az korkunç olmayan bir devrim, sürüp gidiyordu. Buhar ve yeni makineler, manüfaktürü, modern sanayiye dönüştürüyor ve böylece, burjuva toplumun bütün temellerini baştan aşağı değiştiriyordu. Manüfaktür döneminin ağır aksak gelişimi, gerçek bir üretim fırtınası ve gerginliği dönemine dönüşüyordu. Toplumun büyük kapitalistlere ve malsız-mülksüz proleterlere ayrılması, durmadan artan bir hızla ilerliyordu. Artık, onların arasında, o eski kararlı orta-sınıfın yerinde zanaatçıların ve küçük dükkancıların kararsız bir yığını, nüfusun en çok dalgalanan kesimi, güvenilmez bir varlık göstermeye başladı.
Yeni üretim tarzı, henüz yükselme döneminin ancak başlangıcındaydı; henüz normal düzenli, – varolan koşullarda olabilen biricik üretim yöntemiydi. Yine de, o zaman bile herkesin gözüne çarpan toplumsal bozukluklar yaratıyordu – yersiz yurtsuz bir nüfusun büyük kentlerin en kötü kesimlerinde sürü sürü toplanması; ataerkil ilişkilerde ve aile ilişkilerinde bütün geleneksel ahlaki bağların yitmesi; özellikle kadınların ve çocukların korkunç ölçüde aşırı çalıştırılması; kırdan kente, tarımdan modern sanayiye, istikrarlı yaşam koşullarından günden güne değişen güvensiz yaşam koşullarına, topluca ve birdenbire savrulan işçi sınıfının yılgınlığını tamamlıyordu.
Bu nazik zamanda 29 yaşında bir fabrikatör –yüce denilebilecek çocuksu yalınlıkta kişiliğiyle bir adam, aynı zamanda insan soyunun dünyaya pek seyrek gelmiş önderlerinden biri– bir reformcu olarak ortaya çıktı. Robert Owen, materyalist filozofların şu öğretisini benimsemişti: insanın kişiliği, bir yandan, soyaçekimin; ve öte yandan da, bireyin ömrü boyunca, ve özellikle gelişme dönemi boyunca yaşadığı çevrenin ürünüdür. Onun sınıfından olanların pek çoğu sınai devrimde yalnız karışıklık, anlaşılmazlık ve bu bulanık sularda avlanma ve çabucak yığınla para kazanma fırsatı gördüler. O ise sınai devrimde, önemsediği teorisini uygulama alanına koyma, ve böylece, karışıklığa bir düzen verme [sayfa 66] fırsatını gördü. Daha önce Manchester'daki bir fabrikada, beşyüzü aşkın insanın yöneticisi olarak, buna başarıyla sınamıştı. 1800'den 1829'a kadar, İskoçya'da New Lanark'taki büyük pamuklu dokuma fabrikasını, işletici ortak olarak, aynı yolda, ama daha büyük eylem özgürlüğüyle, ve kendisine Avrupa çapında ün kazandıran bir başarıyla yönetti. Aslında pek farklı ve, büyük çoğunluğu bakımından, pek umutsuz insanlardan oluşan bir yığını, yavaş yavaş 2.500'e ulaşan bir nüfusu, sarhoşluk, polis, yargıç, dava, yoksulları koruma yasaları, sadaka nedir bilmeyen örnek bir göçmen topluluğuna dönüştürdü. Ve bütün bunları, insanlara, insana yaraşır koşullar sağlayarak, ve özellikle, yeni kuşakları özenle yetiştirerek başardı. Owen, anaokullarının kurucusudur ve ilk anaokulunu New Lanark'ta açmıştır. İki yaşında iken okula gelen çocuklar, orayı öylesine seviyorlardı ki, onları evlerine götürmek güç oluyordu. Onun rakipleri, işçilerini günde onüç ya da ondört saat çalıştırırlarken, New Lanark'taki işgünü onbuçuk saatti. İşleri dört ay durduran bir pamuk bunalımında, onun işçileri, ücretlerini her zaman tam olarak aldılar. Ve bütün bunlara karşın iş, ortaklara dağıtılan son büyük kâra göre, değerce iki katının üstüne çıktı.
Bütün bunlara karşın Owen kıvançlı değildi. Onun gözünde, işçilere sağladığı yaşayış, hâlâ insana yaraşır olmaktan uzaktı. "Bu insanlar, benim insafıma kalmış kölelerdi." Başka işçilere oranla işçilerine sağladığı elverişli koşullar, kişiliğin ve zihnin her yönde usa-uygun bir gelişimine elvermek şöyle dursun, onların bütün yetilerini engelsiz kullanmaya bile elvermiyordu. "Ve yine de, bu 2.500 kişinin çalışan kesimi, toplum için, her gün, yarım yüzyıldan daha az önce, 600.000'lik bir nüfusun çalışan kesiminden istendiği kadar gerçek servet üretiyordu. 2.500 kişinin tükettiği servetle, 600.000 kişinin tüketeceği servet arasındaki farkın ne olduğunu kendi kendime sordum."[47*]
Bu sorunun yanıtı belliydi. O fark, 300.000 İngiliz liralık [sayfa 67] net kâra ek olarak, kurumun sahiplerine, yatırdıkları sermaye üzerinden %5 ödemek için kullanılmıştı. Ve New Lanark için geçerli olan bu durum, İngiltere'deki bütün fabrikalar için daha da büyük bir ölçüde geçerliydi. "Bu yeni servet, makinelerle yaratılmasaydı, Napoléon'a karşı Avrupa savaşları eksiksiz yürütülemez, ve toplumun aristokrat temelleri ayakta tutulamazdı. Bununla birlikte, bu yeni güç, işçi sınıfının yaratmış olduğu bir güçtü."[48*] Onun için, bu yeni gücün meyveleri, işçi sınıfınındı. Owen'a toplumun yeniden kurulmasının temellerini gösteren bu yeni yaratılmış olağanüstü üretken güçler, o zamana kadar yalnız bireyleri zenginleştirmek ve yığınları köleleştirmek için kullanılmıştı. Bu güçlerin, herkesin ortak mülkü olarak, herkesin ortak yararı için işletilmesi kaçınılmazdı.
Owen'ın komünizmi, bu katışıksız iş temeline, sonuca, yani ticari hesaba dayanıyordu. Bu pratik karakterini baştan sona korudu. Onun için Owen, 1823'te, İrlanda'daki acıklı duruma komünist göçmen topluluklarıyla son vermeyi önerdi, ve bunları kurmanın kaça çıkacağını, yıllık gideri ve olası geliri eksiksiz hesapladı. Ve onun gelecek için hazırladığı kesin planda, ayrıntıların teknik hesabı öylesine uygulanabilir bir bilgiyle yapılmıştır ki, –zemin planı, ön, yan ve kuşbakışı görünüşler, hepsi vardır– Owen'ın toplusal reform yöntemi bir kez kabul edilince, uygulama bakımından ayrıntıların gerçek düzenine karşı pek az şey söylenebilir.
Komünizm doğrultusundaki ilerlemesi, Owen'ın yaşamının dönüm noktası oldu. Yalnız bir insansever olduğu sürece, servetten, alkıştan, şereften ve övgüden başka hiçbir şeyle ödüllendirilmemişti. Avrupa'nın en sevilen adamıydı. Yalnız onun sınıfından olan kimseler değil, devlet adamları ve prensler de onu beğenerek dinliyorlardı. Ama komünist teorileri ile ortaya çıkması bambaşka bir şeydi. Şu üç büyük engel, ona, toplumsal reforma çıkan yolu özellikle kapatmış görünüyordu: özel mülkiyet, din, evliliğin yürürlükteki biçimi. Bunlara saldırırsa başına neler geleceğini biliyordu: yasanın tanıdığı haklardan yoksun bırakılmak, resmi toplumdan kovulmak, toplumsal konumunu tümüyle yitirmek. Ama [sayfa 68] bunların hiçbiri, başına geleceklerden korkmaksızın onlara saldırmasını önleyemedi ve öngördüklerinin hepsi başına geldi. Resmî toplumdan çıkarıldı, basında ona karşı bir sessizlik kampanyası açıldı, Amerika'da bütün servetini feda ederek yaptığı başarısız komünist denemeler, onu iflas ettirdi. Doğrudan doğruya işçi sınıfına başvurdu ve işçiler arasında otuz yıl daha uğraştı. İngiltere'de işçilerden yana olan her toplumsal harekette ve her gerçek ilerlemede Robert Owen'ın adı geçer. Beş yıllık bir savaşımdan sonra, 1819'da, fabrikalardaki kadınların ve çocukların çalışma saatlerini sınırlayan ilk yasayı çıkarttırdı. İngiltere'deki bütün sendikaların tek bir büyük sendika birliğinde birleştiği ilk büyük kongrenin başkanıydı. Toplumun tümüyle komünist yolda örgütlenmesine geçiş önlemleri olarak, bir yandan, üretim ve tüketim amacıyla işbirliği yapan dernekler kurdu. Bunlar, o zamandan beri, hiç değilse, tacirlerin ve fabrikatörlerin toplumsal bakımdan tümüyle gereksiz olduğunun pratik kanıtını verdiler. Öte yandan, emek ürünlerinin, birimi tek bir iş saati olan emek-pusulaları aracılığıyla değişimi için iş pazarları kurdu; bu kurumlar, zorunlu olarak, başarısızlığa mahkûmdular, ama Proudhon'un çok daha sonraki bir döneme raslayan değişim bankasının ilk örnekleri oldular, ve bütün toplumsal dertlerin genel çaresi olmayı istemeyip yalnız daha köklü bir toplumsal devrime doğru bir ilk adım olmayı istemeleri bakımından ondan tümüyle ayrıldılar.
Ütopyacıların düşünme tarzı, 19. yüzyılın sosyalist idealarını uzun süre etkiledi ve bazılarını hâlâ etkilemektedir. Çok yakın zamana kadar, bütün Fransız ve İngiliz sosyalistleri, onun egemenliğini tanıdılar. İlk Alman komünizmi, Weitling'inki de, aynı okuldandır. Onların hepsine göre, sosyalizm, salt gerçeğin, sağduyunun ve adaletin dışavurumudur. Ve kendi gücüyle dünyayı fethetmesi için yalnızca bulunmuş olması gerekir. Ve salt gerçek, uzaydan ve zamandan bağımsız olduğu için nerede ve ne zaman bulunacağı, yalnızca bir raslantıdır. Bununla birlikte, salt gerçek, sağduyu ve adalet, farklı her okulun kurucusunda farklıdır. Ve herbirinin kendine özgü salt gerçeği, sağduyusu ve adaleti, onun öznel anlayışı, yaşama koşullan, bilgisinin ve zihinsel eğitiminin [sayfa 69] ölçüsü ile belirlendiği için, bu salt gerçekler çatışmasında, onların karşılıklı olarak birbirini çelmesinden başka bir son olamaz. Bundan dolayı, bir hiç olan bu sondan, ancak bir çeşit seçmeci, ortalama, ve Fransa'daki ve İngiltere'deki sosyalist işçilerin pek çoğunun zihnine günümüze kadar gerçekten yön vermiş bir sosyalizm çıkabilirdi. Bundan ötürü, bir kanının en çeşitli renklerine izin veren şaşırtıcı bir karışım; farklı çığırlar açanların en az itiraza yolaçan eleştirel demeçlerinin, ekonomik teorilerinin, toplumun geleceği konusundaki taşanlarının şaşırtıcı bir karışımı; tek tek bileştirenlerinin belirli keskin kenarları tartışma akıntısında tıpkı bir derede yuvarlaklaşmış çakıllar gibi aşındıkça daha da kolay kükreyen bir karışımı ortaya çıkabilirdi.
Sosyalizmi bir bilim yapmak için, onun önce gerçek bir tabana oturtulması gerekiyordu.
HEGEL DİYALEKTİĞİ
Bu arada, 18. yüzyıl Fransız felsefesiyle birlikte ve ondan sonra, Hegel'de doruğuna varan yeni Alman felsefesi ortaya çıktı. Bu felsefenin en büyük başarısı, diyalektiği, düşünmenin en yüksek biçimi olarak yeniden ele almasıdır. Eski Yunan filozoflarının hepsi, doğal diyalektikçiler olarak doğmuşlardı, ve onların en geniş bilgilisi olan Aristoteles, diyalektik düşüncenin en önemli biçimlerini daha önceden çözümlemişti. Yeni felsefe, öte yandan, içinde diyalektiğin parlak temsilcileri (örneğin Descartes ve Spinoza) bulunmakla birlikte, özellikle İngiliz etkisiyle, metafizik denen düşünme tarzına gittikçe daha çok saplanmıştı. 18. yüzyıl Fransızlarında da, özel felsefi çalışmalarının bütün hallerinde, aşağı-yukarı tümüyle bu düşünme tarzı başattı. Bununla birlikte, Fransızlar, tam anlamıyla felsefenin dışında, diyalektiğin üstün yapıtlarını verdiler. Bunlardan yalnız Diderot'nun Le Neveu de Rameau'su ["Rameau'nun Yeğeni"] ile Rousseau'nun Discours sur l'origine et les fondements de l'inéegalite parmi les hommes'unu ["İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kökeni ve Temelleri Üzerine Konuşmalar"] anmamız yeter. Burada, bu iki düşünce tarzının temel karakterini kısaca [sayfa 70] veriyoruz.
Ayrıntılı olarak doğayı ya da insan soyunun tarihini ya da kendi zihinsel etkinliğimizi inceleyip düşününce, başlangıçta, hiçbir şeyin olduğu gibi ve olduğu yerde kalmadığı, tersine her şeyin hareket ettiği, var olduğu ve göçüp gittiği' bir sonsuz ilişkiler ve tepkiler, değişimler ve bileşimler karmaşasıyla karşılaşırız. Bundan dolayı, bu tabloyu önce bir bütün olarak, ayrıntıları hâlâ azçok arka planda kalmış olarak görürüz; hareket eden, bileşen ve birbirleriyle ilişkili olan şeylerden çok, hareketleri, geçişleri, bağlantıları gözlemleriz. İlkel, bönce, ama aslında doğru olan bu dünya anlayışı, eski Yunan felsefesinindir, ve bunu ilk kez apaçık dile getiren Heraklitos'tur: her şey vardır ve yoktur, çünkü her şey akıcıdır, durmadan değişmektedir, durmadan var ve yok olmaktadır.
Ama görünüşlerin tablosunu genel niteliğiyle doğru olarak saptayan bu anlayış, bu tabloyu meydana getiren ayrıntıları açıklamaya yetmez, ve biz onları anlamadıkça tablonun tümü üzerine açık bir idea edinmiş olmayız. Bu ayrıntıları anlamamız için, onları doğal ve tarihsel bağlantılarından koparmamız ve herbirinin doğasını, özel nedenlerini, etkilerini vb. ayrı ayrı incelememiz gerekir. Bu, öncelikle doğa biliminin ve tarihsel araştırmanın ödevidir: bu iki bilim dalını, klasik çağın Yunanlıları, pek yerinde gerekçelerle, ikincil bir plana itmişlerdi, çünkü, her şeyden önce bu bilimlerin işleyeceği gereçleri toplamak zorundaydılar. Sınıflarda, takımlarda ve türlerde, herhangi bir eleştirel çözümleme, karşılaştırma ve sıralama yapılabilmesi için, doğal ve tarihsel malzemenin belirli bir ölçüde derlenmiş olması gerekir. Bundan ötürü, gerçek doğa bilimlerini önce İskenderiye dönemi54 Yunanlıları ve daha sonra da, ortaçağda, Araplar işlemiştir. Grerçek doğa bilimi, 15. yüzyılın ikinci yarısında başlar ve o zamandan beri gittikçe artan bir hızla ilerler. Doğanın, bireysel parçalarına çözümlenmesi, farklı doğal nesnelerin ve süreçlerin belirli sınıflarda toplanması, çeşitli organik varlıkların iç yapılarının incelenmesi – bunlar, doğa konusunda son dört yüzyıl içinde dev adım