Mao Zedung
Seçme Eserler
Cilt: III




Bu kitap, Nisan 1960'da Pekin Halk Yayınevi tarafından yayınlanan Mao Zedung, Seçme Eserler'in ikinci Çince baskısının, 1967 tarihli İngilizce çevirisinden dilimize aktarılmıştır. Birinci Baskı: Mart 1976, Aydınlık Yayınları.

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyayinlari@kurtuluscephesi.org
Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında:
Seçme Eserler, Cilt: III (1.168 KB)













JAPONYA'YA KARŞI DİRENME SAVAŞI DÖNEMİ (II)


KÖY ARAŞTIRMALARI'NA ÖNSÖZ ve SONSÖZ
Mart ve Nisan 1941



ÖNSÖZ
17 Mart 1941


      Partinin bugün köylük bölgelerde izlediği siyaset, on yıllık iç savaş sırasındaki gibi bir Toprak Devrimi siyaseti değil, Japonya'ya Karşı Millî Birleşik Cephe için bir köylük bölge siyasetidir. Bütün Parti, Merkez Komitesi'nin 7 Temmuz ve 25 Aralık 1940 tarihli talimatlarını[1] ve önümüzdeki Yedinci Millî Kongre'nin talimatlarını uygulamalıdır. Aşağıdaki belgeler, yoldaşların meseleleri incelemek için bir yöntem bulmalarına yardımcı olmak üzere yayımlanmaktadır. Birçok yoldaşımız hâlâ kaba ve dikkatsiz bir çalışma tarzına sahiptir, meseleleri tam olarak anlama çabasında değildirler ve hatta alt kademelerdeki durumdan bütünüyle habersiz olabilirler; ama gene de çalışmaların yönetilmesinden onlar sorumludur. Bu, son derece tehlikeli bir durumdur. Çin toplumundaki sınıfların bugünkü durumları hakkında gerçekten somut bir bilgi olmadan, iyi bir önderlik de olamaz. edilemezdi.
      Koşullan öğrenmenin biricik yolu, sosyal araştırmalar yapmak, her sosyal sınıfın gerçek hayattaki durumunu araştırmaktır. Bir çalışmanın yönetiminden sorumlu olanlar için koşullan öğrenmenin temel yöntemi belli bir plan içinde, çalışmalarını birkaç şehir ve köy üzerinde [sayfa 13] yoğunlaştırıp Marksizmin temel bakış açısını, yani sınıf tahlili yöntemini kullanarak derinlemesine araştırmalar yapmaktır. Çin'in sosyal sorunlarına ilişkin en basit bilgileri bile ancak bu yolla elde edebiliriz.
      Bunu yapmak için, kafayı dikip göğe bakacağınıza, önce önünüze bakın. Bir insan önüne bakmaya ilgi duymadıkça ve bunu yapmaya kararlı olmadıkça, ömrü boyunca asla Çin'de olup bitenleri gerçekten anlayamayacaktır.
      İkinci olarak, bilgi derleme toplantıları, düzenleyin. Elbette sadece şöyle bir göz atmakla ve kulaktan dolma birkaç lafla dört başı mamur bilgi edinilemez. Bilgi derleme toplantıları yoluyla edindiğim bilgilerden Hunan Eyaleti'ne ve Çingkangşan'a ilişkin olanlar kayboldu. Burada yayımlanan belgeler esas olarak "Singkuo Araştırması", "Çangkang İlçesi Araştırması" ve "Zaysi İlçesi Araştırması"ndan oluşmaktadır. Bilgi derleme toplantıları benim çok yararını gördüğüm, en basit, en pratik ve en güvenilir yöntemdir. Herhangi bir üniversiteden daha iyi bir okuldur. Bu toplantılara katılanlar, orta ya da alt kademelerdeki gerçekten tecrübeli kadrolar ya da sıradan insanlar olmalıdır. Hunan Eyaleti'ndeki beş ve Çingkangşan'daki iki ilde yaptığım araştırmalarda, orta kademedeki sorumlu kadrolara, başvurdum. Sunvu araştırmasında orta ve alt kademelerdeki kadrolara yoksul bir siuzai'ye[2], ticaret odasının iflas etmiş eski bir başkanına ve il vergi dairesinde çalışırken işini kaybetmiş küçük bir memura başvurdum. Bütün bu insanlardan çok şey öğrendim. Bana ilk kez Çin hapishanelerinin bütün çürümüşlüğünün eksiksiz bir tablosunu çizen kişi, Hunan'da Hengşan ilindeki araştırmam sırasında tanıdığım küçük rütbeli bir gardiyandı. Singkuo ilindeki, Çangkang ve Zaysi ilçelerindeki araştırmalarımda, ilçe kademesinde çalışan yoldaşlara ve sıradan köylülere başvurdum. Bu kadrolar, köylüler, siuzai, gardiyan, tüccar ve vergi memuruydu. Bunların hepsi benim saygıdeğer öğretmenlerimdi ve bir öğrenci olarak onlara karşı saygılı, çalışkan ve yoldaşça bir tavır içinde olmak zorundaydım. Aksi halde beni dikkate almayacaklar, bildiklerini anlatmayacaklardı. Bilgi derleme toplantısının kalabalık olması gerekmez, üç-beş ya da yedi-sekiz kişi yeterlidir. Geniş zaman ayrılmalı ve araştırma için bir taslak hazırlanmalıdır. [sayfa 14] Ayrıca, araştırmayı yapan kişi çeşitli sorular sormalı, notlar almalı ve toplantıya katılanlarla tartışmalıdır. Bu nedenle, çaba göstermeden, önüne bakmada kararlı olmadan, bilgiye susamışlık duymadan ve çirkin iddiacılık huyundan kurtulmadan ve istekli bir öğrenci haline gelmeden araştırma yapılamaz. Gerçek kahramanların kitleler olduğu, buna karşılık bizim genellikle acemi ve bilgisiz olduğumuz kavranmalıdır. Bu kavranmadıkça en basit bilgileri bile edinmek mümkün değildir.
      Şunu tekrar belirtmek isterim ki, bu kaynak belgelerin yayımlanmasının asıl amacı; yoldaşlara bu belgeleri ve bunlardan çıkarılan sonuçlan ezberletmek değil, alt kademelerdeki durumu araştırmak için bir yönteme işaret etmektir. Genel olarak baktığımızda, şunu söyleyebiliriz: Çin'in cılız burjuvazisi; Avrupa, Amerika ve Japonya burjuvazisinin yaptığı gibi, sosyal koşullar üzerine görece geliştirilmiş, hatta en basit malzemeyi bile sağlayamamıştır ve asla sağlayamayacaktır. Onun için bunları biz toplayacağız, başka çare yoktur. Özel olarak baktığımızda, şunu söyleyebiliriz: Pratik çalışma ile uğraşan herkes, değişen durumu her zaman çok yakından izlemelidir ve bu konuda hiçbir ülkenin Komünist Partisi, başka bir ülkenin Komünist Partisine bel bağlayamaz. Bu nedenle, pratik çalışma yapan herkes alt kademelerdeki durumu araştırmalıdır. Böyle bir araştırma, teoriyi bilip de gerçek durumu bilmeyenler için özellikle gereklidir, aksi halde bunlar teori ile pratiği birleştiremeyeceklerdir. "Araştırma yapmayanın söz hakkı yoktur" şeklindeki görüşüm "dar deneycilik" olarak alaya alınmıştı. Ama bugüne kadar, bu görüşü ileri sürmüş olmaktan pişmanlık duymadım. Pişmanlık şöyle dursun, araştırma yapmadan hiç kimsenin söz hakkı olamayacağında hâlâ ısrar ediyorum. "Resmi arabasından iner inmez" ortalığı velveleye veren, nutuk atan, önüne gelen her şeyi eleştirip, mahkûm eden pek çok insan vardır; ama aslında böyle kaç kişi varsa, hepsi de başarısızlığa uğramaya mahkûmdur. Çünkü ayrıntılı bir araştırmaya dayanmayan bu tür görüşler ve eleştiriler, cahil gevezeliğinden başka bir şey değildir. Her yerde hazır ve nazır olan "padişah elçileri"nden Partimizin gördüğü zarar saymakla bitmez. Stalin haklı olarak "Teori, devrimci pratikle birleştirilmezse, amaçsız hale gelir" diyor. Ve gene haklı olarak şunu [sayfa 15] ekliyor: "Yolu devrimci teori ile aydınlatılmayan pratik, karanlıkta el yordamıyla yürür."[3] Karanlıkta el yordamıyla yürüyen, kavrayıştan ve uzak görüşlülükten yoksun "pratikçi" dışında hiç kimseye "dar deneyci" damgası vurulamaz.
      Çin ve dünya olayları üzerine ayrıntılı araştırma yapma gereğini bugün hâlâ şiddetle hissediyorum. Bu, benim Çin ve dünya olayları üzerine bilgimin yetersizliğinden ileri gelmektedir; yoksa benim her şeyi bildiğim, başkalarının ise cahil olduğu anlamına gelmez. Ben Partili bütün yoldaşlarla birlikte kitlelerden öğrenen bir öğrenci olarak kalmak istiyorum. [sayfa 16]


SONSÖZ
19 Nisan 1941


      On yıllık iç savaş döneminin pratiği, bugünkü dönem yani Japonya'ya Karşı Direnme Savaşı dönemi için en iyi ve en uygun deneyimdir. Bu, taktik açıdan değil, kitlelerle nasıl kaynaşacağımız ve onları düşmana karşı nasıl seferber edeceğimiz açısından geçerlidir. Partinin şimdiki taktik çizgisi, ilke olarak geçmiştekinden farklıdır. Geçmişte Partinin taktik çizgisi, toprak ağaları ve burjuvaziyle mücadele etmekti; şimdi ise Japonya'ya direnilmesine karşı olmayan bütün toprak ağaları ve burjuvalarla birleşmektir. On yıllık iç savaşın son döneminde bile, bir yanda bize karşı silahlı saldırılara girişen gerici hükümet ve siyasi partiye, öte yanda bizim yönetimimiz altındaki kapitalist bir nitelik taşıyan bütün sosyal kesimlere karşı farklı siyasetler benimsememek yanlıştı: gerici hükümet ve siyasi parti içindeki farklı gruplara karşı farklı siyasetler benimsememek de yanlıştı. O sıralar, köylülük ve şehir küçük burjuvazisinin alt tabakalan dışında toplumun her kesimine karşı "hep mücadele" siyaseti izleniyordu ve bu siyaset kuşkusuz yanlıştı. Toprak siyasetinde, on yıllık iç savaşın ilk ve orta dönemlerinde[
4] çiftçilikle uğraşabilmeleri, yerlerinden yurtlarından olmamaları, eşkıya olarak dağa çıkıp kamu düzenini bozmamaları için toprak ağalarına köylülerinki kadar toprak bırakılmasını öngören doğru siyasetin reddedilmesi de yanlıştı: Bugün Partinin siyaseti [sayfa 17] kaçınılmaz olarak farklıdır; bu, ne "hep mücadele, hiç ittifak yok" ne de (1927'deki Cen Dusiuculuk gibi) "hep ittifak, hiç mücadele yok" siyasetidir. Tersine bu: Japon emperyalizmine karşı çıkan bütün sosyal kesimlerle birleşme, bunlarla bir birleşik cephe kurma, ama yine de onlara karşı mücadele etme, yani onların yalpalayan yanlarının ya da düşmana teslim olma, Komünist Partisi'ne ve halka karşı çıkma şeklinde kendini gösteren gerici yanlarıyla, o ölçüde ve değişik biçimlerde mücadele etme siyasetidir. Şimdiki siyaset, "ittifak" ve "mücadele"yi birleştiren ikili bir siyasettir. İşçi siyasetinde bu, işçilerin yaşama koşullarını gereğince düzeltme ye kapitalist ekonominin düzgün şekilde gelişimini engellememe ikili siyasetidir. Tarım siyasetinde bu, toprak ağalarından toprak kirasını ve faizi azaltmalarını isteme ve köylülere de bu azaltılmış kira ve faizi ödemelerini şart koşma ikili siyasetidir. Siyasal haklar alanında; Japonya'ya karşı olan bütün toprak ağalarına ve kapitalistlere, işçiler ve köylülerle aynı kişi haklanın, aynı siyasal hakları ve mülkiyet haklarını tanıma ve gene de onlardan gelebilecek karşı-devrimci faaliyete karşı uyanık olma ikili siyasetidir. Devlet ve kooperatif ekonomisi geliştirilmelidir. Ancak bugün köylük bölgelerdeki üs bölgelerimizde gerçek ekonomik sektörü devlet işletmeleri değil, özel işletmeler oluşturmaktadır. Ekonomimizdeki tekelci olmayan kapitalist sektöre gelişme olanağı tanınmalı ve bu, Japon emperyalizmine ve yarı-feodal düzene karşı kullanılmalıdır. Bu, bugün Çin için en devrimci siyasettir; bunun uygulanmasına karşı çıkmak ya da bunu engellemek kuşkusuz bir hatadır. Hem Parti üyelerinin komünist saflığını titizlikle ve kararlılıkla korumak; hem de sosyal ekonominin kapitalist sektörünün yararlı kısmını korumak ve onun uygun bir biçimde gelişmesini mümkün kılmak. Japonya'ya karşı direnme ve bir demokratik cumhuriyet inşa etme döneminde bizim için zorunlu görevlerdir. Bu dönemde bazı komünistlerin burjuvazi tarafından yoldan çıkarılması ve Parti üyeleri arasımla kapitalist fikirlerin ortaya çıkması mümkündür; biz, bu yoz fikirlere karşı mücadele etmeliyiz. Ancak Parti içinde kapitalist fikirlere karşı mücadeleyi yanlış bir biçimde sosyal ekonomi alanına yaymamalı ve ekonominin kapitalist sektörüne karşı çıkmalıyız, ikisi arasına kesin bir çizgi çekmeliyiz. Çin Komünist Partisi karmaşık bir [sayfa 18] ortamda çalışmaktadır ve her Parti üyesi, özellikle her kadro, Marksist taktikleri kavramış bir savaşçı haline gelmek için kendisini çelikleştirmelidir. Meselelere tek yanlı ve aşırı basitleştirilmiş bir yaklaşım, asla devrimi zafere götüremez. [sayfa 19]
     
       
 

İNCELEME TARZIMIZI YENİDEN DÜZENLEYELİM[1*]
Mayıs 1941


      Bütün Parti içindeki inceleme yöntemimizi ve sistemimizi yeniden düzenlememizi öneriyorum. Bunun nedenleri şunlardır:

I

      Çin Komünist Partisi'nin yirmi yılı boyunca, Marksizm-Leninizmin evrensel gerçeği Çin devriminin somut pratiğiyle gittikçe daha çok kaynaşmıştır. Partimizin çocukluk döneminde Marksizm-Leninizmi ve Çin devrimini ne kadar sığ ve yetersiz bir şekilde kavradığımızı anımsayacak olursak, bugünkü kavrayışımızın çok daha derin ve zengin olduğunu görebiliriz. Felakete uğrayan Çin milletinin en yiğit evlatları, yüz yıl boyunca, her ölenin yerini bir yenisi alarak, ülkeyi ve halkı kurtaracak gerçeği bulmak için savaştılar ve hayatlarını feda ettiler. Bununla gurur duyuyoruz. Ama Marksizm-Leninizmi, [sayfa 20] yani gerçeklerin en doğrusunu, milletimizi kurtaracak silahların en güçlüsünü ancak Birinci Dünya Savaşı'ndan ve Rusya'daki Ekim Devrimi'nden sonra bulduk. Bu silahın kullanılmasını, yayılmasını ve örgütlenmesini ilk başlatan Çin Komünist Partisi oldu. Marksizm-Leninizmin evrensel gerçeği Çin devriminin somut pratiğiyle kaynaşır kaynaşmaz, Çin devrimine yepyeni bir görünüm kazandırdı. Partimiz, Japonya'ya Karşı Dilenme Savaşı'nın patlak vermesinden bu yana. Marksizm-Leninizmin evrensel gerçeğine dayanarak, bu savaşın somut pratiğini, Çin'i ve bugünkü dünyayı incelemede ileri bir adım attı ve aynı zamanda Çin tarihini incelemeye başladı. Bütün bunlar çok olumlu belirtilerdir.

II

      Ama hâlâ eksiklerimiz, hem de çok büyük eksiklerimiz var. Kanımca, bu eksiklerimizi gidermezsek çalışmalarımızda ve Marksizm-Leninizmin evrensel gerçeğini Çin devriminin somut pratiğiyle kaynaştırma davamızda, bu büyük davamızda bir adım bile ilerleyemeyiz.
      İlk olarak, bugünkü durumun incelenmesini ele alalım. Günümüzün iç ve dış koşullarının incelenmesinde bir ölçüde başarılı olduk; ama bizimki gibi büyük bir siyasi parti için, bu konuların her bir yönüyle, siyasal, askeri, ekonomik ve kültürel yönleriyle ilgili olarak topladığımız malzeme bölük pörçük, yaptığımız araştırma ise sistemsizdir. Genellikle son 20 yıl içinde, bu alanlara yönelik malzeme toplama ve buları inceleme konusunda sistemli, kapsamlı bir çalışmada bulunmadık. Dolayısıyla bugün nesnel gerçekliğin araştırılması ve incelenmesi için uygun bir ortamdan yoksunuz. "Gözleri kapalı serçe yakalamaya çalışan bir adam" ya da "el yordamıyla balık tutmaya çalışan bir kör" gibi davranmak, özen göstermeden ve üstünkörü çalışmak, laf ebeliği yapmak ve yüzeysel bilgiyle yetinmek: Bu; partimizdeki birçok yoldaş arasında hâlâ var olan son derece kötü Marksizm-Leninizmin ruhuna bütünüyle aykırı bir çalışma tarzıdır. Marks, Engels, Lenin ve Stalin; bize, koşulları ciddi bir şekilde incelememiz gerektiğini, kendi isteklerimizden değil, nesnel gerçeklikten [sayfa 21] hareket etmemiz gerektiğini öğretmişlerdir. Ama birçok yoldaşımız bu gerçeği açıkça çiğnemektedir.
      İkinci olarak, tarihin incelenmesini ele alalım. Gerçi birkaç Parti üyesi ve sempatizan bu işe girişti, ama bu çalışma örgütlü bir biçimde yapılmadı. Birçok Parti üyesi gerek son yüzyılın, gerekse eski çağların Çin tarihinden hâlâ habersizdir. Birçok Marksist-Leninist bilim adamı, eski Yunanistan'a değinmeden konuşamıyor ama kendi atalarını unutuyor. Günümüz koşullarını ve geçmiş tarihi ciddi bir şekilde incelemek için uygun bir ortam yoktur.
      Üçüncü olarak, uluslararası devrimci tecrübenin incelenmesini, Marksizm-Leninizmin evrensel gerçeğinin incelenmesini ele alalım. Birçok yoldaş, Marksizm-Leninizmi devrimci pratiğin ihtiyacını karşılamak için değil, sırf inceleme yapmış olmak için inceliyor. Bu yüzden de okuyorlar, ama okuduklarını özümleyemiyorlar. Marks, Engels, Lenin ve Stalin'den tek yanlı birtakım aktarmalar yapıyorlar; ama onların tutumunu, bakış açısını ve yöntemini, Çin'in bugünkü durumuna, talihine ya da Çin devriminin sorunlarının somut tahliline ve çözümüne uygulayamıyorlar. Marksizm-Leninizme karşı bu tutum, özellikle orta ve üst kademelerdeki kadrolar arasında büyük zarara yol açar.
      Sözünü ettiğim bu üç şey; yani günümüzün koşullarını incelemeyi göz ardı etmek, tarihi incelemeyi göz aidi etmek ve Marksizm-Leninizmi uygulamayı göz ardı etmek, çok kötü bir çalışma tarzını doğurur. Bu çalışma tarzının yaygınlaşması, birçok yoldaşımıza zarar vermiştir.
      Gerçekten de, saflarımız arasında, bu çalışma tarzı nedeniyle yolunu şaşırmış birçok yoldaş vardır. Ülke içindeki ve dışındaki, eyalet, il ve ilçelerdeki somut durumu sistemli ve kapsamlı bir biçimde araştırmak ve incelemek istemeyen bu yoldaşlar, sadece kendi dar bilgilerine ve "bana öyle geliyorsa öyledir" gibi bir anlayışa dayanarak sağa sola emirler yağdırıyorlar. Bu öznelci çalışma tarzı, yoldaşlarımızın çoğu arasında hâlâ varlığını sürdürmüyor mu?
      Kendi tarihimiz hakkında hiçbir şey bilmedikleri ya da pek az şey bildikleri için utanacakları yerde gurur duyanlar var. En önemlisi de, Afyon Savaşından bu yana yüz yıllık Çin tarihini ve Çin Komünist Partisi'nin tarihini gerçekten bilenlerin sayısı pek az. Hemen hiç kimse [sayfa 22] son yüz yılın ekonomik, siyasal, askeri ve kültürel tarihini ciddi bir şekilde incelemeye girişmemiştir. Kendi ülkelerinden habersiz olan bazıları ise, eski yabancı kitaplardan edindikleri son derece yetersiz ve bölük pörçük bilgilere dayanarak, eski Yunanistan'a ve başka yabancı ülkelere ait masallar anlatmaktadırlar.
      20-30 yıldır, yurtdışından dönen öğrencilerde bu hastalık var. Avrupa'dan, Amerika'dan ya da Japonya'dan yurda dönen bu öğrenciler yabancı şeyleri papağan gibi tekrarlamaktadırlar. Birer gramofon olup çıkmakta ve yeni şeyleri kavrama ve yaratma görevlerini unutmaktadırlar. Bu hastalık Komünist Partisine de bulaşmış bulunuyor.
      Gerçi Marksizmi inceliyoruz, ama çoğumuzun inceleme tarzı Marksizme taban tabana zıttır. Daha doğrusu, bunlar Marks, Engels, Lenin ve Stalin'in bize içtenlikle öğütledikleri temel ilkeyi, yani teori ile pratiğin birliği ilkesini çiğniyorlar. Bu ilke çiğnenince, ona bütünüyle zıt bir ilke, yani teori ile pratiğin ayrılığı ilkesi icat ediliyor. Okullarda ve çalışan kadroların eğitiminde, felsefe öğretmenleri öğrencilerine Çin devriminin mantığını incelemeleri için yol göstermiyorlar; ekonomi öğretmenleri öğrencilerine Çin ekonomisinin özelliklerini incelemeleri için yol göstermiyorlar; siyaset bilimi öğretmenleri öğrencilerine Çin devriminin taktiklerini incelemeleri için yol göstermiyorlar; askerlik bilimi öğretmenleri öğrencilerine Çin'in özel koşullarına uygulanmış strateji ve taktikleri incelemeleri için yol göstermiyorlar vb. Bunun sonucunda, hata yaygınlaşıyor ve halka büyük zarar veriyor. Bir kimse Yenan'da öğrendiklerini Fusien'de[5] nasıl uygulayacağını bilemiyor. Ekonomi profesörleri Sınır Bölgesi parası ile Guomindang parası[6] arasındaki ilişkiyi açıklayamıyor. Bu nedenle, birçok öğrencide çarpık bir anlayış yaratılmıştır. Çin'in sorunlarıyla ilgilenecekleri ve Parti talimatlarını ciddiye alacakları yerde, öğretmenlerinden öğrendikleri sözüm ona edebi ve değişmez dogmalara bağlanmaktadırlar. [sayfa 23]
      Hiç kuşkusuz, sözünü ettiğim çalışma tarzı, Parti içindeki en kötü çalışma tarzıdır; yoksa genel durumun böyle olduğunu söylemiyorum. Ama gene de bu tür kişiler vardır: üstelik sayıca çok fazla olmadıkları halde, çok büyük zarara yol açmaktadırlar. Bu sorun hafife alınmamalıdır.

III

      Bu fikri daha iyi açıklayabilmek için, iki zıt tutumu karşılaştırmak istiyorum.
      Birincisi, öznelci tutumdur.
      Öznelci tutuma sahip olan bir kimse, çevreyi sistemli ve kapsamlı bir biçimde incelemez, sadece kendi özel hevesiyle çalışır ve bugünkü Çin'e ilişkin bilgisi son derece bulanıktır. Öznelci olan, tarihi parçalara ayırır; Çin'i değil, yalnızca eski Yunanistan'ı bilir ve Çin'in uzak ve yakın geçmişinden habersizdir. Marksist-Leninist teoriyi soyut olarak amaçsız inceler. Marks, Engels, Lenin ve Stalin'e, Çin devriminin teorik ve taktik sorunlarını çözmeye yarayacak tutumu, bakış açısını ve yöntemi elde etmek için değil, sırf teoriyi incelemiş olmak için başvurur. Oku hedefe göndereceğine, gelişigüzel fırlatır. Marks, Engels, Lenin ve Stalin, bize, nesnel gerçeklerden hareket etmemiz ve eylemimize yol gösterecek yasaları bu gerçeklerden çıkarmamız gerektiğini öğretmişlerdir. Bunu yapabilmek için de Marks'ın dediği gibi, malzemeyi ayrıntılı olarak toplamalı, onu bilimsel tahlile tabi tutmalı ve senteze vardırmalıyız.[7] Birçoğu bunun lam tersini yapıyor. Birçoğu araştırma çalışması yapmakla birlikte, ne bugünkü Çin'in, ne de dünkü Çin'in incelenmesiyle ilgileniyor, incelemelerini gerçeklikten kopuk boş "teoriler" arasına hapsediyorlar. Birçoğu ise, pratik çalışma yapıyorlar, ama nesnel koşullan incelemeye hiç önem vermiyor, bir heves başlıyorlar ve siyasetin yerine kişisel duygularını geçiriyorlar. Bunların hepsi de, öznel olana dayanarak [sayfa 24] nesnel gerçeği göz ardı ediyorlar. Konuşma yaparken A. B. C, D ve 1, 2, 3. 4 gibi uzun uzun başlıklar sıralıyor, yazı yazarken de gevezelikten başka bir şey yapmıyorlar. Bunların, gerçeği olgularda arama diye bir meseleleri yoktur; sadece tumturaklı sözlerle göze hoş görünmek isterler. Gösterişli, ama kofturlar; sağlam olmadıkları için çabuk kırılırlar. Her zaman haklıdırlar, dünyanın bir numaralı otoritesidirler, her yere yetişen "padişah elçileridirler". İşte, saflarımızdaki bazı yoldaşların çalışma tarzı budur. Bu çalışma tarzını kendi davranışlarımıza hâkim kılmak kendimize zarar vermektir; başkalarına öğretmek başkalarına zarar vermektir. Özetleyecek olursak, bilime ve Marksizm-Leninizme aykırı olan bu öznelci yöntem. Komünist Partisi'nin, işçi sınıfının, halkın ve milletin zorlu bir düşmanıdır. Parti ruhunun saf olmayışının bir göstergesidir. Karşımızda zorlu bir düşman durmaktadır, onu alt etmeliyiz. Ancak öznelcilik alt edildiği zaman, Marksizm-Leninizm gerçeği galebe çalabilir. Parti ruhu sağlamlaşabilir ve devrim zafere ulaşabilir. Şunu belirtmemiz gerekir: Eğer bilimsel bir tutum yoksa yani teori ile pratiğin birleştirilmesi konusunda Marksist-Leninist bir yaklaşım yoksa. Parti ruhu ya hiç yok demektir ya da yetersizdir.
      Bu tür kimseleri çok iyi anlatan bir beyit vardır:
      Duvarda büyüyen kamışların ucu ağır, gövdesi ince, kökü yakarlardadır;
      Tepelerdeki bambu filizlerinin ucu sivri, kabuğu kalın, içi boş olur.

      Bu sözler, bilimsel bir tutuma sahip olmayan ve Marks, Engels, Lenin ve Stalin'in eserlerinden sadece sözcükler ve cümleler aktarabilen ve gerçek bilgiyle elde edilmemiş haksız bir üne sahip olan kimseleri ne kadar güzel anlatıyor! Bu hastalıktan gerçekten kurtulmak isteyenlere, bu beyiti akıldan çıkarmamalarını, hatta daha da cesaret gösterip odalarının duvarına yazmalarını öğütlerini. Marksizm-Leninizm bir bilimdir; bilim ise, dürüst ve sağlam bilgi demektir: bilimde yalan dolana yer yoktur. Öyleyse, dürüst olalım.
      İkincisi, Marksist-Leninist tutumdur.
      Marksist-Leninist tutuma sahip olan bir kimse, Marksizm-Leninizmin teori ve yöntemini çevrenin sistemli ve kapsamlı bir biçimde araştırılmasına ve incelenmesine uygular. Sadece hevesle çalışmakla [sayfa 25] yetinmez, aynı zamanda Stalin'in dediği gibi, devrimci coşku ile pratikliği birleştirir.[8] Bu tulumda olan bir kimse, tarihi parçalara ayırmaz. Yalnızca eski Yunanistan'ı bilmekle yetinmez, Çin'i de öğrenmek ister. Yalnızca yabancı ülkelerin devrimci tarihini değil, Çin'in devrimci tarihini de: yalnızca bugünkü Çin'i değil, yakın geçmişteki Çin'i, hatta daha eski Çin'i de öğrenmek ister. Bu tutumda olan bir kimse, Marksizm-Leninizmin teorisini belli bir amaçla inceler: Marksist-Leninist teoriyi, Çin devriminin pratiğiyle kaynaştırmak Çin devriminin teorik ve taktik sorunlarını çözecek tutumu, bakış açısını ve yöntemi elde etmek amacıyla inceler. Bu tutum, oku hedefe gönderme tutumudur. "Hedef Çin devrimidir; "ok" ise Marksizm-Leninizmdir. Biz Çin Komünistleri bu oku arıyoruz, çünkü onu Çin devrimi ve Doğu devrimi hedefine göndermek istiyoruz. Böyle bir tutumu benimsemek, gerçeği olgularda aramak demektir. "Olgular" nesnel olarak var olan şeylerdir: "gerçek" olguların iç ilişkileridir, yani onlara hükmeden kanunlardır: "aramak" ise incelemek demektir. Ülke içi ile ülke dışındaki, eyalet, il ve ilçelerdeki gerçek durumdan hareket etmemiz ve eylemimize yol gösterecek kanunları, yani bu gerçeğin bağrında var olan ve hayali olmayan kanunları gene bu gerçek durumdan çıkarmamız gerekir. Başka bir deyişle, çevremizde meydana gelen olayların iç ilişkilerini bulup çıkarmamız gerekir. Bunu yapabilmek için de, gerçek dışı hayallere, gelip geçici heveslere, cansız kitaplara değil, nesnel olarak var olan olgulara dayanmamız gerekil". Malzemeyi ayrıntılı bir biçimde toplamamız ve Marksizm-Leninizmin genel ilkelerinin rehberliğinde, bu malzemeden doğru sonuçlar çıkarmamız gerekir. Bu tür sonuçlar, bilimsel sonuçlardır; yoksa olayların A, B, C, D diye sıralandığı listeler ya da boş lallarla dolu yazılar değil. Bu tutum, tumturaklı sözlerle göze hoş görünme tulumu değil gerçeği olgularda arama tutumudur. Parti ruhunun ve teori ile pratiği birleştiren Marksist-Leninist çalışma tarzının bir ifadesidir. Her Komünist Partisi üyesinin kesinlikle sahip olması gereken bir tutumdur. Bu tutumu benimseyen bir kimse ne "ucu ağır, gövdesi ince, kökü yukarılarda", ne de "ucu sivri, kabuğu kalın, içi boş" olacaktır. [sayfa 26]

IV

      Yukarıdaki görüşlere uygun olarak, şu önerilerde bulunmak istiyorum:
      1. Çevremizdeki durumu sistemli ve kapsamlı bir şekilde nicelemeyi, bütün Partinin görevi olarak saptamalıyız. Kendimizin, dostlarımızın ve düşmanlarımızın ekonomik, mali, siyasal, askeri, kültürel ve parti faaliyetlerindeki gelişmeleri, Marksizm-Leninizmin teori ve yönteminin ışığında ayrıntılı olarak araştırmalı, incelemeli ve sonra da bunlardan doğru ve gerekli sonuçlan çıkarmalıyız. Bu amaçla, yoldaşlarımızın bütün dikkatini bu pratik sorunların araştırılmasına ve incelenmesine yöneltmeliyiz. Yoldaşlarımıza, Komünist Partisi'nin önder organlarına iki yönlü temel görevlerinin, somut durumu bilmek ve siyasette ustalaşmak olduğunu kavratmalıyız. Somut durumu bilmek, dünyayı bilmek demektir Siyasette ustalaşmak ise, dünyayı değiştirmek demektir. Yoldaşlarımıza, araştırma yapmayanın söz hakkı olmadığını; lafazanlık yapmanın ve olayları 1,2,3,4 diye sıralamanın hiçbir yararı olmadığını kavratmalıyız. Sözgelimi, propaganda çalışmasına bakalım; düşmanlarımızın, dostlarımızın ve bizim yaptığımız propagandayla ilgili olarak durumdan haberimiz yoksa, doğru bir propaganda siyaseti saptamalıyız. Her bölümün çalışmasında ilk önce durumu bilmek gerekir; çalışma ancak o zaman doğru düzgün yürütülebilir. Partinin çalışma tarzını düzeltmede tutulacak esas halka, bütün Parti içinde araştırma ve inceleme planlarını gerçekleştirmektir.
      2. Çin'in son yüz yıllık talihine gelince: bu işe yatkın kişileri işbirliği ve uygun bir işbölümü içinde Çin tarihini incelemek üzere bir araya getirmeli ve böylece bugünkü dağınıklığa son vermeliyiz. İlk önce ekonomi, siyaset, askerlik ve kültür talihinin çeşitli alanlarında tahlilci incelemeler yapmak gerekir; senteze varan incelemelerin yapılması ancak o zaman mümkün olabilir.
      3. Kadroların çalışma içindeki ya da kadro okullarındaki eğitimine gelince; bu eğitimi Çin devriminin pratik sorunlarının incelenmesinde yoğunlaştıran, Marksizm-Leninizmin temel ilkelerini rehber alan bir siyaset saptanmalı ve Marksizm-Leninizmi durağan bir şekilde ve bölük pörçük inceleme yöntemi terk edilmelidir. Ayrıca, Marksizm-Leninizmi [sayfa 27] incelerken, ana malzeme olarak Sovyetler Birliği Komünist Partisi (Bolşevik) Tarihi; Kısa Ders kullanılmalıdır. Bu kitap, son yüz yıllık komünist hareketin en iyi sentezi ve özeti, teori ile pratiği birleştirmenin bir örneği, bugüne kadar dünyada yazılmış tek geniş kapsamlı örnektir. Lenin ve Stalin'in, Marksizmin evrensel gerçeğini Sovyet Devrimi'nin somut pratiğiyle nasıl kaynaştırdıklarını ve böylece Marksizmi nasıl geliştirdiklerini gördüğümüz zaman, Çin'de nasıl çalışmamız gerektiğini de anlayacağız.
      Birçok hata yaptık. Ama hata çoğu zaman doğrunun habercisidir. Çin devriminin ve dünya devriminin böylesine canlı ve böylesine değişken kapsamı içinde, inceleme tarzımızı yeniden düzenlemenin kesinlikle iyi sonuçlar vereceğine inanıyorum. [sayfa 28]
     
       

BİR UZAKDOĞU MÜNİH'İ KOMPLOSUNU AÇIĞA ÇIKARALIM[2*]
25 Mayıs 1941


      1. Japonya ve Birleşik Amerika arasında, Çin'in zararına bir uzlaşma. Komünizm ve Sovyetler Birliği'ne karşı bir Doğu Münih'inin yaratılması: Bugün Japonya, Birleşik Amerika ve Çan Kayşek tarafından tezgâhlanan yeni komplo budur. Biz, bu komployu açığa çıkarmalı ve ona karşı mücadele etmeliyiz.
      2. Japon emperyalistleri Çan Kayşek'i teslim olmaya zorlamayı amaçlayan askeri saldırılarının en son raundunu da bitirdiklerine göre, şimdi onu kandırma yönünde atak yapacaklardır. Bu kaçınılmazdır. Bu, düşmanın eski siyaseti olan kamçı ve börek siyasetini ya birbiri aidi sıra ya da ikisini aynı anda kullanmasının tekrar piyasaya sürülmesidir. Biz, bu siyaseti açığa çıkarmalı ve ona karşı mücadele etmeliyiz.
      3. Japonya, askeri saldırıyla aynı sırada, "Sekizinci Yol Ordusu'nun Guomindang Merkezi Ordusu'yla birlikte hareket ederek savaşmak istemediğini", "Sekizinci Yol Ordusu'nun topraklarını genişletmek için her fırsatı kullandığını", "onun uluslararası bir yol açtığını", "başka bir merkezi hükümet kurduğunu" vb. iddia ederek bir dedikodu kampanyası başlattı. Bu, Guomindang ile Komünist Partisi arasına nifak sokmak ve böylece Guomindang'ı teslim olmaya kandırmayı kolaylaştırmak için Japonya'nın çevirdiği bir dolaptır. Guomindang Merkezî Haber Ajansı ve Guomindang basını bu dedikoduları kopya edip yaymaktan ve Japonya'nın anti-komünist propagandasını tekrarlamaktan hiç çekinmemektedir. Onların niyetleri çok karanlıktır. [sayfa 29]
      Biz, bunu da açığa çıkarmalı ve buna karşı mücadele etmeliyiz.
      4. Yeni Dördüncü Ordu'nun "isyan halinde olduğu"nun açıklanmasına ve Sekizinci Yol Ordusu'nun Guomindang'tan bir tek kurşun ya da bir tek kuruş almamış olmasına karşın bu iki ordu, düşmana karşı savaşmaktan bir an bile geri durmamışlardır. Üstelik Sekizinci Yol Ordusu, bugünlerde Güney Şansi'deki sefer sırasında[9] harekâtlarının Guomindang birliklerinin harekâtlarıyla uyumunu sağlamak için inisiyatifini kullanıyor ve şu anda şiddetli çarpışmaların sürdüğü Kuzey Çin'deki bütün cephelerde saldırılara girişiyor. Komünist Partisi önderliğindeki silahlı kuvvetler ve halk, daha şimdiden Japonya'ya Karşı Direnme Savaşı'nın belkemiği haline gelmiştir. Komünist Partisi aleyhindeki bütün iftiralar, Direnme Savaşı'nı baltalamayı ve teslimiyete giden yolu açmayı hedef almaktadır. Sekizinci Yol Ordusu ve Yeni Dördüncü Ordu'nun askeri başarılarını çoğaltmalı, bütün bozguncu ve teslimiyetçilerle mücadele etmeliyiz. [sayfa 30]


FAŞİZME KARŞI ULUSLARARASI BİRLEŞİK CEPHE ÜZERİNE[3*]
23 Haziran 1941


      22 Haziran'da Almanya'nın faşist yöneticileri Sovyetler Birliği'ne saldırdılar. Bu, sadece Sovyetler Birliği'ne karşı değil, aynı zamanda bütün milletlerin özgürlük ve bağımsızlığına karşı canice bir saldırıdır. Sovyetler Birliği'nin faşist saldırıya karşı kutsal direnme savaşı, sadece kendini savunmak için değil, aynı zamanda faşist boyunduruktan kurtulmak için mücadele eden bütün milletlerin savunulması için verilmektedir.
      Şimdi dünyadaki bütün Komünistlerin görevi, faşizme karşı savaşmak, Sovyetler Birliği'ni savunmak, Çin'i savunmak ve bütün milletlerin özgürlük ve bağımsızlığını savunmak için bütün ülkelerin halklarını seferber etmek ve uluslararası bir birleşik cephe kurmaktır. Bu dönemde bütün çabalar faşist boyunduruğa karşı mücadele üzerinde yoğunlaştırılmalıdır.
      Çin Komünist Partisi'nin ülke çapındaki görevleri şunlardır:
      1. Japonya'ya Karşı Millî Birleşik Cephe'de ısrar etmek, Guomindang-Komünist işbirliğinde ısrar etmek. Japon emperyalistlerini Çin'den sürüp atmak ve böylece Sovyetler Birliği'ne yardımcı olmak.
      2. Gericilerin büyük burjuvazi içindeki bütün anti-Sovyet ve anti-komünist faaliyetlerine karşı kararlılıkla mücadele etmek.
      3. Dış ilişkilerde: İngiltere'de, Birleşik Amerika'da ve öbür ülkelerde Almanya, İtalya ve Japonya'nın faşist yöneticilerine karşı çıkan herkesle ortak düşmana karşı birleşmek. [sayfa 31]



ŞENSİ- KANSU NİNGSİA SINIR BÖLGESİ TEMSİLCİLER MECLİSİNDE KONUŞMA
21 Kasım 1941


      Meclis üyeleri! Yoldaşlar! Bugün Sınır Bölgesi Temsilciler Meclisi'nin açılması, büyük bir önem taşıyor. Meclisin tek amacı vardır: Japon emperyalizmini alt etmek ve Yeni Demokrasi Çinini ya da başka bir deyişle devrimci Üç Halk İlkesi Çinini inşa etmek. Günümüz Çini'nde başka hiçbir amaç olamaz. Çünkü baş düşmanlarımız iç düşmanlar değil: Japon faşistleri, Alman ve İtalyan faşistleridir. Şu anda Sovyet Kızıl Ordusu, Sovyetler Birliği'nin ve bütün insanlığın geleceği uğruna dövüşüyor ve biz de kendi payımıza Japon emperyalizmiyle savaşıyoruz. Japon emperyalizmi Çin'i boyunduruk altına almak amacıyla saldırısını sürdürüyor. Çin Komünist Partisi, Japon emperyalizmini alt etmek için ülkenin dört bir yanındaki Japon aleyhtarı güçlerin birleşmesini ve bütün Japon aleyhtarı partiler, sınıflar ve milliyetlerle işbirliğini savunuyor. Hainler dışında herkes ortak mücadelede birleşmelidir. Komünist Partisi'nin tutarlı tavrı bu olmuştur. Guomindang ile Komünist Partisi'nin ve bütün sınıflar, partiler ve milliyetlerin işbirliğiyle yürütülen bir savaş olan Direnme Savaşı'nı Çin halkı, dört yılı aşkın bir süredir kahramanca sürdürüyor. Ancak henüz zafer kazanılmamıştır, kazanılması için savaşmayı sürdürmeli ve devrimci Üç Halk İlkesi'nin uygulanmasını sağlamalıyız.
      Devrimci Üç Halk İlkesi'ni neden uygulamalıyız? Çünkü Dr. Sun Yatsen'in devrimci Üç Halk İlkesi bugüne kadar Çin'in her yerinde gerçekleştirilmemiştir. Sosyalizmin uygulanmasını neden şimdi istemiyoruz? Elbette sosyalizm üstün bir sistemdir ve uzun süreden beri Sovyetler Birliği'nde uygulanmaktadır; ama bugün Çin'de sosyalizmin [sayfa 32] koşulları henüz oluşmamıştır. Bizim Şensi-Gansu-Ningsia Sınır Bölgemizde uygulanan, devrimci Üç Halk İlkesi'dir. Pratik sorunlarımızdan herhangi birini çözmede, bunların ötesine geçmiş değiliz. Bu ilkelere gelince, bugün Milliyetçilik İlkesi Japon emperyalizmini alt etmek, Demokrasi ve Halkın Refahı İlkeleri de, sadece bir kesimin değil, Japonya'ya karşı olan herkesin çıkarları uğruna çalışmak demektir. Bütün ülkede halk, kişi özgürlüklerine, siyasal faaliyete katılma hakkına ve mülkiyelin korunması hakkına sahip olmalıdır. Bütün ülkede düşüncelerini açıklama olanağına, giyeceğe, yiyeceğe, çalışacak işe ve okuyacak okula sahip olmalıdır; kısacası herkesin bazı ihtiyaçları karşılanmalıdır. Çin toplumunun iki ucu küçük, ortası büyüktür; yani bir uçtaki proletarya ile öbür uçtaki toprak ağaları sınıfı ve büyük burjuvazi, sadece küçük birer azınlığı oluştururken, halkın büyük çoğunluğu köylülerden, şehir küçük burjuvazisinden ve öbür ara sınıflardan oluşur. Çin'de işleri gereği gibi yürütmek isteyen bir siyasi parti, siyasetinde bu sınıfların çıkarlarını dikkate almazsa, bu sınıfların mensuplarının bazı ihtiyaçlarını karşılamazsa ve bu sınıflar görüşlerini açıklama hakkına sahip olmazlarsa, başarılı olamaz. Çin Komünist Partisi'nin ortaya koyduğu siyasetler, Japonya'ya karşı çıkan bütün insanları birleştirme amacı güder ve böyle davranan her sınıfın çıkarlarını, özellikle de köylülüğün, şehir küçük burjuvazisinin ve öbür ara sınıfların çıkarlarını dikkate alır. Komünist Partisi'nin halkın bütün kesimlerine görüşlerini açıklama olanağı veren ve onların çalışacak işe ve yiyeceğe sahip olmalarını gözeten siyasetleri, gerçekten devrimci Üç Halk ilkesi'ni içeren siyasetlerdir. Tarımsal ilişkilerde, bir yandan köylülerin yiyeceğe sahip olmaları için toprak kirasını ve faizi azaltıyoruz, öte yandan toprak ağalarına da yaşayabilmeleri için azaltılmış kira ve faizin ödenmesini sağlıyoruz. Emek ile sermaye arasındaki ilişkilerde, bir yandan hem işe hem yiyeceğe sahip olmaları için işçilere yardım ediyoruz, öte yandan kapitalistlerin bir miktar kâr elde edebilmeleri için sanayiyi geliştirme siyaseti izliyoruz. Bütün bunlardan amacımız, bütün ülke halkını Japonya'ya karşı direnme ortak mücadelesinde birleştirmektir. Yeni Demokrasi siyaseti dediğimiz şey budur. Günümüz Çin'inin koşullarına [sayfa 33] gerçekten uygun olan siyaset budur. Bu uygulamanın cephe gerisindeki Japonya'ya karşı üs bölgeleri ile sınırlı kalmayıp bütün ülkeye yayılacağını umuyoruz.
      Bu siyaseti başarıyla uyguladık ve Çin'in dört bir yanındaki halkın desteğini kazandık. Ama gene de bazı şeyler eksik kaldı. Bazı komünistler. Parti üyesi olmayanlarla nasıl demokratik bir şekilde işbirliği yapılacağını hâlâ bilmiyorlar ve dar, "kapalı-kapı"cı ya da sekter bir çalışma tarzına sahiptirler. Komünistler, Parti üyesi olmayan ama Japonya'ya karşı olan insanlarla işbirliği yapmak ve onları dışarıda bırakmamak temel ilkesini hâlâ anlamıyorlar. Bu ilke, kitlelerin görüşlerini can kulağıyla dinlememiz, onlarla yakın ilişki halinde olmamız ve onlardan kopmamamız gerekliği anlamına gelir. Şensi-Gansu-Ningsia Sınır Bölgesi Yönetim Programı'nda, komünistlerin Partili olmayanlarla demokratik bir şekilde işbirliği yapmalarını, keyfi hareket etmemelerini, ya da her şeyi kendi ellerinde toplamamalarını öngören bir madde vardır. Bu madde, özellikle Partinin siyasetini hâlâ anlamayan yoldaşları hedef almaktadır. Komünistler, Partili olmayanlara fikirlerini açıklama fırsatı tanımalı ve onların görüşlerini can kulağıyla dinlemelidir. Eğer söyledikleri doğruysa, bunları sevinçle karşılamalı ve ileri sürdükleri haklı noktalardan dersler çıkarmalıyız, eğer söyledikleri yanlışsa, sözlerini bitirmelerini beklemeli, sonra da onlara meseleleri sabırla açıklamalıyız. Bir Komünist, asla kendi bildiğinde direten ya da başkaları üzerinde baskı kuran bir kimse olmamalı ya da kendinin her şeyde en iyi, başkalarının her şeyde kötü olduğunu sanmamalıdır: küçük odasına kapanmamalı, başkalarına karşı palavra sıkmaya, böbürlenmeye ve ağalık taslamaya kalkışmamalıdır. Japon saldırganları ve hainlerle işbirliği halinde olan, direnme ve birliği baltalayan ve hiç kuşkusuz söz hakkına sahip olmayan iflah olmaz gericiler dışındaki herkesin söz hakkı vardır ve onların söyledikleri yanlış olsa bile, bu önemli değildir. Devlet işleri, bir tek parti ya da grubun özel işleri değil, bütün milleti ilgilendiren işlerdir. Bu nedenle komünistlerin Partili olmayanlarla demokratik bir şekilde işbirliği yapma görevi vardır: onları işlerin dışında bırakmaya ve her şeyi tekellerinde toplamaya hakları yoktur. Komünist Partisi, ülkenin ve halkın çıkarları uğruna çalışan ve kesinlikle hiçbir özel [sayfa 34] amaç peşinde koşmayan bir siyasi partidir. Parti, halkın gözetimi altında olmalı ve asla halkın iradesine karşı gelmemelidir. Parti üyeleri halkın içinde ve halkla birlikte olmalı, kendilerini onların üzerinde görmemelidir. Meclis Üyeleri ve Yoldaşlar Komünist Partisi'nin bu ilkesi. Partili olmayanlarla demokratik işbirliği ilkesi, kesindir ve değişmez. Partiler yar olduğu sürece bu partilere üye olanlar daima azınlıkta kalacak, buna karşılık bunların dışındakiler daima çoğunlukta olacaklardır. Bu nedenle Parti üyelerimiz. Partili olmayanlarla daima işbirliği yapmalı ve hemen burada. Mecliste, buna iyi bir şekilde başlanmalıdır. Bizim bu siyasetimizle, Meclisin komünist üyelerinin burada iyi bir eğitim göreceklerine ve "kapalı-kapıcılık"larını ve sekterliklerini alt edeceklerine inanıyorum. Biz, sabit fikirli, dar bir tekke değiliz ve kapılarımızı nasıl açacağımızı, Partili olmayanlarla nasıl demokratik bir şekilde işbirliği yapacağımızı ve başkalarına nasıl danışacağımızı öğrenmeliyiz. Belki, şu anda bile şöyle diyebilecek komünistler vardır: "Eğer başkalarıyla işbirliği yapmak zorunluysa, o zaman ben bu işte yokum." Ama bunların çok az olduklarına eminim. Üyelerimizin ezici bir çoğunluğunun Partimiz Merkez Komitesinin çizgisini kesinlikle izleyeceğine sizi temin edebilirim. Aynı zamanda. Partili olmayan bütün yoldaşlardan, bizim neyi savunduğumuzu anlamalarını ve Komünist Partisi'nin kişisel amaçlar peşinde koşan dar bir tekke ya da klik olmadığını kavramalarını isteyeceğim. Hayır! Komünist Partisi, samimi ve dürüst bir şekilde devlet işlerini düzeltmek istemekledir. Ama hâlâ birçok eksikliklerimiz vardır. Bunları kabul etmekten korkmuyoruz ve bunlardan kurtulmaya kararlıyız. Bunu, Parti içindeki eğitimi güçlendirerek ve Partili olmayanlarla demokratik bir şekilde işbirliği yaparak gerçekleştireceğiz. Eksikliklerimizi ancak, hem içeriden hem dışarıdan iki yanlı ateş altında tutarak tedavi edebilir ve devlet işlerini gerçeklen düzeltebiliriz.
      Meclis Üyeleri! Bu toplantıya katılmak için zahmet edip buraya geldiniz. Bu seçkin topluluğu selamlamaktan mutluyum ve ona başarılar diliyorum. [sayfa 35]



PARTİNİN ÇALIŞMA TARZINI DÜZELTELİM[4*]
1 Şubat 1942


      Parti Okulu bugün açılıyor: her bakımdan başarılı olmasını dilerim.
      Partimizin çalışma tarzı sorunuyla ilgili bazı şeyler söylemek istiyorum.
      Neden bir devrimci parti olmalıdır? Bir devrimci parti olmalıdır; çünkü dünyada halkı ezen düşmanlar vardır ve halk, düşmanın bu zulmünü yok etmek istemektedir. Kapitalizm ve emperyalizm çağında, Komünist Partisi gibi devrimci bir partiye ihtiyaç vardır. Böyle bir parti olmadan, halkın düşmanın zulmünü yok etmesi mümkün değildir. Biz Komünistiz, düşmanı alt etmede halka önderlik etmek isteriz; dolayısıyla, saflarımızı düzenli tutmalı, uygun adım yürümeli, birliklerimizi seçkin birliklerden, silahlarımızı iyi silahlardan oluşturmalıyız. Bu koşullar sağlanmadan, düşman yenilgiye uğratılamaz.
      Bugün Partimizin önündeki sorun nedir? Partinin genel çizgisi doğrudur ve ortaya hiçbir sorun çıkarmamaktadır. Ayrıca, Partinin çalışması da verimli olmuştur. Parti, düşmanla savaşa önderlik eden birkaç yüz bin üyeye sahiptir. Bu, herkes için açık olan su götürmez bir gerçektir.
      Öyleyse bugün Partimizin önünde herhangi bir sorun yar mıdır, yok mudur? Bence, vardır; üstelik mesele bir bakıma son derece ciddidir.
      Nedir bu sorun? Bazı yoldaşlarımızın kafasında pek doğru ya da pek uygun görünmeyen bir şey vardır; sorun budur.
      Başka bir deyişle, inceleme tarzımızda. Partinin iç ve dış ilişkilerindeki çalışma tarzımızda ve yazış tarzımızda, hâlâ yanlış olan bir [sayfa 36] şey vardır. İnceleme tarzında yanlış olan bir şey derken, öznelcilik hastalığını kastediyoruz. Parti ilişkilerindeki çalışma tarzımızda yanlış olan bir şey derken, basmakalıp Parti yazıları[10] hastalığını kastediyoruz. Bunların hepsi de yanlış şeylerdir, kötü rüzgârlardır, ama bütün göğü kaplayan soğuk kuzey rüzgârlarına benzemezler. Çünkü öznelcilik, sekterlik ve basmakalıp Parti yazıları artık hâkim çalışma tarzları değildirler: birden esen karşı rüzgârlardır; surdaki gediklerden esen kötü rüzgârlardır. (Gülüşmeler.) Ama gene de, böyle rüzgârların Parti içinde hâlâ esiyor olması kötü bir şeydir. Onlara geçit veren gedikleri kapamalıyız. Bütün Partimiz ve Parti Okulu, bu gedikleri kapatma görevini üstlenmelidir. Bu üç kötü rüzgârın, yani öznelcilik, sekterlik ve basmakalıp Parti yazılarının tarihi kökleri vardır. Bunlar artık bütün Parti içinde hâkim durumda olmadıkları halde, hâlâ durmadan güçlük çıkarmakta ve ayak bağı olmaktadırlar. Bu yüzden, onlara karşı koymalı, onları incelemeli, tahlil etmeli ve ortadan kaldırmalıyız.
      Önümüzdeki görev şudur: inceleme tarzını düzeltmek için öznelciliğe karşı mücadele etmek. Parti ilişkilerindeki çalışma tarzını düzeltmek için sekterliğe karşı mücadele etmek ve yazış tarzını düzeltmek için basmakalıp Parti yazılarına karşı mücadele etmek.
      Düşmanı alt etme görevini yerine getirebilmemiz için. Parti içindeki bu çalışma tarzlarını düzeltme görevini yerine getirmemiz gerekir, inceleme tarzı ve yazış tarzı aynı zamanda Partinin çalışma tarzıdır. Partimizin çalışma tarzını bütünüyle düzelttiğimiz zaman, bütün ülke halkı bizi örnek alacaktır. Parti dışında olup aynı kötü çalışma tarzını sürdüren insanlar da, eğer iyi ve dürüst iseler, bizi örnek alacak ve [sayfa 37] hatalarını düzelteceklerdir. Böylece bütün millet etkilenmiş olacaktır. Eğer Komünist saflarımızı düzgün tular, uygun adım yürür ve birliklerimizi seçkin birliklerden, silahlarımızı iyi silahlardan oluşturursak, ne kadar güçlü oluşa olsun hiçbir düşman karşımızda duramaz.
      Şimdi öznelcilikten söz etmek istiyorum.
      Öznelcilik, yanlış bir inceleme tarzıdır, Marksizm-Leninizme aykırıdır ve komünist partisiyle bağdaşmaz. Biz, Marksist-Leninist inceleme tarzından yanayız. İnceleme tarzı derken, sadece okullardaki inceleme tarzını değil, aynı zamanda bütün Partideki inceleme tarzını kastediyoruz. Bu: yönetici organlarımızdaki yoldaşların, bütün kadroların ve Parti üyelerinin düşünme yöntemiyle, Marksizm-Leninizme karşı tutumumuzla, bütün Partili yoldaşların çalışmalarındaki tutumlarıyla ilgili bir konudur. Bunun için de, son derece önemli, gerçekten en önemli konudur.
      Birçok kimsede birtakım bulanık fikirlere rastlanıyor. Sözgelimi, bir teorisyenin ne olduğu, bir aydının ne olduğu, teori ile pratiği birleştirmekten ne kastedildiği gibi konularda bulanık fikirler var.
      İlkönce şunu soralım: Partimizin teorik düzeyi ileri midir, yoksa geri midir? Son zamanlarda dilimize daha fazla Marksist-Leninist eser çevrilmiştir ve bunları daha çok sayıda insan okumaktadır. Bu çok iyi bir şeydir. Ama buna bakarak Partimizin teorik düzeyinin çok yükseldiğini söyleyebilir miyiz? Evet, Partimizin teorik düzeyinin eskisine oranla yüksek olduğu doğrudur, ama teorik cephemiz Çin devrimci hareketinin zengin içeriğiyle büyük bir uyumsuzluk içindedir ve ikisini karşılaştıracak olursak, teorik yanın çok geride kaldığını görürüz. Genel olarak bakıldığında, teorimiz, devrimci pratiğimize rehberlik etmek bir yana, ona ayak bile uyduramamaktadır. Zengin ve çok yönlü pratiğimizi henüz yeterli bir teorik düzeye çıkaramadık. Henüz devrimci pratiğin bütün sorunları, hatta en önemlilerini bite ne inceledik, ne de teorik bir düzeye çıkardık. Bir düşünelim, acaba içimizden kaç kişi Çin'in ekonomisi, siyaseti, askeri sorunları ya da kültürü üzerine, kaba ve gelişigüzel değil, bilimsel ve kapsamlı sayılabilecek, sözü edilmeye değer teoriler yaratmıştır. Özellikle ekonomik teori alanında. Çin kapitalizminin Afyon Savaşından bu [sayfa 38] yana yüz yıllık bir gelişmesi vardır, oysa Çin'in ekonomik gelişmesinin gerçeklerine uygun düşen ve gerçekten bilimsel olan tek bir teorik eser yazılmamıştır. Bu durumda. Çin'in ekonomik sorunlarının incelenmesinde teorik düzeyin yüksek olduğunu söyleyebilir miyiz? Partimizin sözü edilmeye değer ekonomi teorisyenlerine sahip, olduğunu söyleyebilir miyiz? Hiç kuşkusuz, hayır. Bir yığın Marksist-Leninist kitap okuduk: ama buna bakarak, teorisyenlere sahip olduğumuzu iddia edebilir miyiz? Hayır, edemeyiz. Çünkü Marksizm-Leninizm, Marks, Engels, Lenin ve Stalin tarafından pratiğe dayanılarak yaratılmış bir teoridir; onların tarihi ve devrimci gerçeklikten çıkardıkları genel sonuçtur. Eğer onların eserlerini sadece okumakla yetiniyor. Çin talihinin ve Çin devriminin gerçeklerini onların teorisinin ışığında incelemiyor ve Çin'in devrimci pratiğini teori açısından dikkatli bir şekilde düşünmek için hiçbir çaba harcamıyorsak, kendimize Marksist teorisyen diyecek kadar kibirli olmamamız gerekir. Eğer Çin Komünist Partisi üyeleri olarak, gözlerimizi Çin'in kendi sorunlarına kapar ve Marksist yazılardan tek tek birtakım sonuçlar ve ilkeler ezberlemekle yetinirsek, teorik cephedeki çalışmalarımız gerçekten çok yetersiz kalacaktır. Eğer bir kimsenin bütün yapabildiği, Marksist ekonomiyi ya da felsefeyi ezberlemekten, Birinci Bölümden Onuncu Bölüme kadar çarçabuk okumaktan ibaretse, okuduklarını uygulamaktan bütünüyle yoksunsa, o kimse Marksist bir teorisyen olarak görülebilir mi? Hayır! Görülemez. Biz nasıl teorisyenler istiyoruz? Biz, tarihin ve devrimin akışı içinde ortaya çıkan pratik meseleleri Marksist-Leninist tutum, bakış açısı ve yönteme uygun bir biçimde doğru olarak yorumlayabilen ve Çin'in ekonomik, siyasi, askeri, kültürel ve diğer meselelerini bilimsel bir şekilde açıklayabilen ve teorik bakımdan açıklığa kavuşturabilen teorisyenler istiyoruz. Biz böyle teorisyenler isliyoruz. Böyle bir teorisyen olabilmek için; Marksizm-Leninizmin özünü, Marksist-Leninist tutum, bakış açısı, yöntemi ve Lenin ile Stalin'in sömürge ülkelerdeki devrim ve Çin devrimi hakkındaki teorilerini doğru bir şekilde kavramak, bunları Çin'in pratik meselelerinin derin ve bilimsel bir tahliline uygulamak ve bu meselelerin gelişme kanunlarını keşfetmek gerekir. Bizim işte böyle teorisyenlere ihtiyacımız var. [sayfa 39]
      Partimizin Merkez Komitesi, yoldaşlarımızı, Marksist-Leninist tutum, bakış açısı ve yöntemi Çin'in tarihinin; ekonomisinin, siyasetinin, askeri sorunlarının ve kültürünün ciddi olarak incelenmesine nasıl uygulayacaklarını, her konuyu ayrıntılı malzemeye dayanarak somut olarak nasıl tahlil edeceklerini ve sonra da bunlardan nasıl teorik sonuçlar çıkaracaklarını öğrenmeye çağıran bir karar alınış bulunuyor. Üstlenmemiz gereken sorumluluk budur.
      Parti Okulundaki yoldaşlarımız; Marksist teoriyi cansız bir dogma olarak görmemelidir. Marksist teoriyi özüm İçmek ve uygulamak, hem de sadece uygulamak amacıyla özümlemek gerekir. Marksist-Leninist bakış açısını bir-iki pratik meselenin aydınlatılmasına uygulayabiliyorsanız, bir ölçüde başarıya ulaştığınız söylenebilir. Ne kadar çok konuyu aydınlatırsanız ve bunu ne kadar derin ve kapsamlı bir biçimde yaparsanız, başarınız da o kadar büyük olur. Aynı zamanda Parti Okulumuz, Marksizm-Leninizmi inceledikten sonra Çin'in sorunlarını nasıl gördüklerine, sorunları berrak bir şekilde görüp görmediklerine ya da herhangi bir şekilde görüp görmediklerine bakarak öğrencileri iyi ya da zayıf diye sınırlandırmayı bir kural haline getirmelidir.
      Şimdi de "aydınlar" sorunundan söz edelim. Çin yarı-sömürge, yarı-feodal ve kültürü pek gelişmemiş bir ülke olduğundan, aydınlar özellikle değerlidir. Aydınlar sorunuyla ilgili olarak Parti Merkez Komitesi, iki yıl önce, çok sayıda aydını saflarımıza kazanmamız gerektiğini, devrimci oldukları ve Japonya'ya karşı direnişe katıldıkları sürece onları iyi karşılamamız gerekliğini kararlaştırmıştı.[11] Aydınlara değer vermemiz son derece doğru bir şeydir, çünkü devrimci aydınlar olmadan devrim zafere ulaşamaz. Ama hepimizin bildiği gibi, kendilerini çok bilgili sanan, bilgiçlik taslayan ve bunun kötü, zararlı, kendi gelişmelerini köstekleyen bir şey olduğunu fark etmeyen birçok aydın vardır. Oysa bunlar şunu iyi bilmelidirler ki, aslında bu sözüm ona aydınların çoğu bir bakıma en cahil kişilerdir, bazen işçiler ve köylüler onlardan daha çok şey bilirler. Şimdi bazıları şöyle diyecektir; [sayfa 40] "Haydi canım sen de! Sorunları tepetaklak ediyorsun, saçmalıyorsun." (Gülüşme/er.) Sakin olun, yoldaşlar, söylediklerim o kadar da saçma değil.
      Bilgi nedir? Sınıflı toplumun ortaya çıkışından bu yana dünyada yalnızca iki tür bilgi var olmuştur: Üretim mücadelesi bilgisi ve sınıf mücadelesi bilgisi. Doğa bilimi ve toplumsal bilim, bu iki tür bilginin billurlaşmasıdır. Felsefe ise, doğa bilgisiyle toplum bilgisinin genelleştirilmesi ve özetlenmesidir. Başka tür bir bilgi var mıdır? Hayır, yoktur. Şimdi de, toplum pratiğinden bütünüyle kopuk okullarda yetişmiş öğrencilere bir bakalım. Nedir bu öğrencilerin durumu? Bir kimse ilkokuldan üniversiteye kadar hep bu tür okullarda okuyup mezun olur, sonra da onun engin bir bilgiye sahip olduğu kabul edilir. Oysa bütün sahip olduğu, kitabi bilgiden başka bir şey değildir; henüz hiçbir pratik faaliyete katılmamış, öğrendiklerini hayatın hiçbir alanına uygulamamıştır. Böyle bir kimse tam bir aydın olarak görülebilir mi? Bence pek görülemez; çünkü sahip olduğu bilgi henüz tam değildir. Peki, görece tam bilgi nedir? Görece tam bilgi, iki aşamada oluşur: Birinci aşama, algısal bilgidir; ikinci aşama ise, aklî bilgidir. İkincisi birincinin daha yüksek bir aşamaya geliştirilmesidir. Öyleyse, öğrencilerin kitabi bilgisi ne tür bir bilgidir? Bütün bilgilerinin gerçek olduğunu kabul etsek bile, kendi deneyimleriyle edindikleri bir bilgi değil, kendilerinden öncekilerin üretim mücadelesi ve sınıf mücadelesi deneyimlerini özetleyerek ortaya koydukları teorilerden oluşan bir bilgidir. Öğrencilerin bu tür bir bilgi edinmeleri son derece gereklidir, ama bilinmelidir ki, böyle bir bilgi bir bakıma hâlâ tek yanlı bir bilgidir ve doğruluğu başkalarınca saptanmış, ama kendileri tarafından henüz saptanmamış bir şeydir. Önemli olan, bu bilgiyi hayata ve pratiğe uygulayabilmektir. Dolayısıyla, sadece kitabi bilgiye sahip olan ama gerçeklikle henüz hiçbir bağı olmayanlara ve aynı zamanda çok az deneyimi bulunanlara, kendi eksikliklerini görmelerini ve biraz daha alçakgönüllü olmalarını öğütlerim.
      Yalnızca kitabi bilgisi olanlar, gerçek aydınlara nasıl dönüştürülebilir? Bunun tek yolu, onların pratik çalışmalara katılmalarını ve pratikle uğraşan insanlar haline gelmelerini sağlamak, teorik çalışma yapanların önemli pratik sorunları incelemelerini sağlamaktır. [sayfa 41]
      Hedefimize ancak böyle ulaşabiliriz.
      Bu söylediklerim, bazılarım kızdırabilir. "Sana kalırsa, Marks'ı bile aydından saymamamız gerekir"." diyebilirler. Ama ben de yanıldıklarını söylerim. Marks, hem devrimci hareketin pratiğine katılmış, hem de devrimci teoriyi yaratmıştır. Kapitalist toplumun en basit unsuru olan metadan hareket ederek, kapitalist toplumun ekonomik yapısının kapsamlı bir incelemesini yapmıştır. Milyonlarca insan metaları her gün görüp kullanıyor; ama onlara çok alışkın olduğu için farkına varmıyordu. Metaları bilimsel bir şekilde inceleyen, yalnız, Marks oldu. Marks, metaların gerçek gelişmelerine ilişkin olağanüstü bir araştırmaya girişti ve evrensel olarak var olan şeyden tümüyle bilimsel bir teori elde etti. Doğayı, tarihi ve proletarya devrimini inceledi ve diyalektik materyalizmi, tarihi materyalizmi ve proletarya devrim teorisini yarattı. Böylece Marks, insan aklının doruk noktasının bir ifadesi olarak, kusursuz bir aydın oldu. Yalnızca kitabi bilgisi olanlardan temelden ayrılıyordu. Marks, pratik mücadelenin seyri içinde ayrıntılı araştırma ve inceleme yaptı, genellemeler çıkardı ve sonra da çıkardığı bu sonuçlan pratik mücadele içinde sınayarak doğruladı. İşte bizim teorik çalışmadan anladığımız budur. Partimizin, bu tür çalışmayı öğrenecek çok sayıda yoldaşa ihtiyacı var. Partimizde bu tür teorik araştırma yapmasını öğrenebilecek birçok yoldaş var; bunların çoğu akıllı ve umut verici kimselerdir, onları değerlendirmeliyiz. Ama onların da doğru ilkeleri izlemeleri, geçmişteki hatalarını tekrarlamamaları gerekir. Dogmatizmi bir yana bırakmalı, kitaplardaki hazırlop cümlelerle yetinmekten vazgeçmelidirler.
      Dünyada sadece tek bir doğru teori vardır; o da nesnel gerçeklikten çıkarılan ve gene nesnel gerçekliğin doğruladığı teoridir. Bizce, başka hiçbir şey teori olarak anılmaya hak kazanmamıştır. Stalin, teorinin, pratikten kopuk olduğu zaman amaçsız bir hale geldiğini söylemiştir.[12] Amaçsız teori hem yararsız, hem de sahtedir; bir kenara atılması gerekir. Amaçsız teorilerle uğraşmaktan hoşlananları ciddi bir biçimde uyarmalıyız. Marksizm-Leninizm en doğru, en bilimsel ve en devrimci gerçektir; nesnel gerçeklikten doğmuş ve gene nesnel gerçeklik tarafından doğrulanmıştır. Ama çokları. Marksizm-Leninizmi [sayfa 42] incelerken, onu cansız bir dogma olarak görüyor, böylece de hem teorinin gelişmesini köstekliyor, hem de kendilerine ve başka yoldaşlara zararlı oluyorlar.
      Buna karşılık, pratik çalışmayla uğraşan yoldaşlarımız da eğer deneyimlerini yanlış değerlendirirlerse başarısızlığa uğrarlar. Evet, bu yoldaşlarımız, genellikle zengin ve çok değerli deneyimlere sahiptirler; ama sadece kendi deneyleriyle yetinmeleri son derece tehlikeli bir şeydir. Kendi bilgilerinin büyük ölçüde algısal ve kısmi olduğunu, akılcı ve kapsamlı bilgiden yoksun olduklarını görmelidirler. Başka bir deyişle, teoriden yoksun olduklarını ve bilgilerinin görece eksik olduğunu görmelidirler. Görece tam bir bilgiye sahip olmadan, iyi bir devrimci çalışma yürütmek mümkün değildir.
      Bu nedenle, iki tür eksik bilgi vardır. Biri, kitaplardan elde edilen hazırlop bilgi; ötekiyse, büyük ölçüde algısal ve kısmi olan bilgidir. Bunların her ikisi de tek yanlıdır. Sağlam ve görece tam bilgi ancak bu ikisinin birleşmesiyle ortaya çıkar.
      Ne var ki, işçi ve köylü kökenli kadrolarımız, teoriyi inceleyebilmek için ilkönce temel bir eğitim görmelidirler. Temel bir eğitim olmadan, Marksist-Leninist teoriyi öğrenemezler. Bu temel eğitimi gördükten sonra, Marksizm-Leninizmi her zaman inceleyebilirler. Ben çocukluğumda hiçbir zaman Marksist-Leninist bir okula gitmedim ve yalnızca, "Hocamız dedi ki: İnsanın öğrenmesi ve öğrendiğini sürekli olarak gözden geçirmesi ne kadar güzel"[13] gibi şeyler öğrendim. Bunlar köhnemiş şeyler oldukları halde, gene de bana bir bakıma yararları dokundu, çünkü onlardan okumayı öğrendim. Bugün artık Konfüçyüs'ün klasik eserleri incelenmiyor: artık yeni Çince, tarih, coğrafya ve doğa bilimi gibi öğrenildikleri zaman her yerde yararlı olan yeni konular inceleniyor. Bugün Partimizin Merkez Komitesi, işçi ve köylü kökenli kadrolarımızın temel bir eğitim görmesini kesinlikle istemektedir, çünkü o zaman siyaset, askerlik bilimi ya da ekonomi gibi herhangi bir inceleme dalını seçebileceklerdir. Aksi halde, bugün zengin deneyimlerine karşın teoriyi hiçbir zaman inceleyemeyeceklerdir. [sayfa 43]
      Bu nedenle, öznelcilikle mücadele etmek için, bu iki tip insanın eksik oldukları yönlerde gelişmelerini ve birbirleriyle kaynaşmalarını sağlamalıyız. Kitabi bilgisi olanlar pratik yönden gelişmelidir: sadece" kitaplarla yetinmekten ve dogmatik hatalar işlemekten ancak böyle kurtulabilirler. Pratik çalışmada deneyimli olanlar ise teoriyi incelemeye ve ciddi bir şekilde okumaya girişmelidirler. Ancak böyle yaparlarsa, deneyimlerini sistemli bir hale getirebilir, bir senteze vardırabilirler ve teori düzeyine çıkarabilirler: ancak böyle yaparlarsa, kendi pratiklerini evrensel gerçek olarak görmekten ve da" deneyci hatalara düşmekten kurtulabilirler. Zıt kutuplardan kaynaklandıkları halde, dogmatizm de, dar deneycilik de öznelciliktir.
      İşte bu yüzden, Partimizde biri dogmatizm, biri de dar deneycilik olmak üzere iki öznelcilik vardır. Her ikisi de bütünü değil, parçayı görürler. Eğer uyanık olmaz, böyle bir tek yanlılığın bir eksiklik olduğunu fark etmez ve onu yenmeye çalışmazsak, yolumuzu şaşırabiliriz.
      Ama bu iki tür öznelcilikten bugün Partimiz içinde hâlâ daha tehlikeli olanı, dogmatizmdir. Çünkü dogmatikler, kolayca Marksist bir kisveye bürünebilir ve onların gerçek yüzünü göremeyen işçi ve köylü kökenli kadroları aldatabilir, elde edebilir ve kendi amaçlan için kullanabilirler, ayrıca deneyimsiz gençliği de aldatabilir ve tuzağa düşürebilirler. Eğer dogmatizmi alt edersek, kitabi bilgi sahibi olan kadrolar deneyimli olan kadrolarla hemen birleşecek ve pratik sorunları incelemeye koyulacaklardır: o zaman ortaya hem teori ile tecrübeyi birleştiren kadrolar, hem de gerçek teorisyenler çıkacaktır. Eğer dogmatizmi alt edersek, pratiği olan yoldaşlar deneyimlerini teori düzeyine yükseltmelerine yardımcı olacak iyi öğretmenler kazanacak ve böylece dar deneyci hatalara düşmekten kurtulacaklardır.
      Birçok yoldaş arasında "teorisyen" ve "aydın" konusundaki bulanık düşüncelerin yanı sıra her gün dillerinden düşürmedikleri bir deyim olan "teori ile pratiği birleştirme" konusunda da bulanıklık yar. Bunlar durmadan "birleştirmek"len söz ediyor, ama aslında "koparma"yı kastediyorlar, çünkü birleştirmek için en küçük bir çaba göstermiyorlar. Marksist-Leninist teori Çin devriminin praliğiyle nasıl birlcştirilmelidir? Yaygın bir deyimle, "oku hedefe göndererek". [sayfa 44]
      Hedef için ok neyse, Çin devrimi için de Marksizm-Leninizm odur. Oysa bazı yoldaşlar "oku hedefe göndermiyor", gelişigüzel atıyorlar. Böyleleri devrime zararlı olabilir, bazıları da "Ne güzel ok! Ne güzel ok!" diye bağırarak oku okşuyor, ama hiçbir zaman atmak istemiyorlar. Böyleleri yalnızca Birer antika meraklısıdır ve devrimle uzaktan yakından ilişkileri yoktur, Marksizm-Leninizm okunu Çin devrimi hedefine göndermek gerekir. Bu nokta açıklığa kavuşturulmadıkça Partimizin teorik düzeyi hiçbir zaman yükseltilmez ve Çin devrimi hiçbir zaman zafere ulaşamaz.
      Yoldaşlarımız, Marksizm-Leninizmi gösteriş olsun diye ya da gizemli bir yanı olduğu için değil, salt proletaryanın devrimci davasını zafere götüren bilim olduğu için incelediğimizi kavramalıdırlar. Bugün bile, Marksist-Leninist eserlerden yapılan gelişigüzel aktarmaları, bir kere elde edildi mi her hastalığı kolayca iyileştirecek hazır reçeteler olmak gören birçokkişi vardır. Bunlar çocukça bir cehalet içindedir; onları aydınlatmamız gerekir. Marksizm-Leninizmi dinî bir dogma olarak kabul edenler, işte bu cahil kişilerdir. Onlara açıkça, "Sizin dogmanız değersizdir" demeliyiz. Marks, Engels, Lenin ve Stalin, bizim teorimizin bir dogma değil, bir eylem kılavuzu olduğunu defalarca açıklamışlardır. Ama bu kişiler, bu en önemli, gerçekten en önemli açıklamayı göz ardı etmeyi yeğ tutmaktadırlar. Çin komünistleri; ancak Marksist-Leninist tutum, bakış açısı ve yöntemi ile Lenin ye Stalin'in Çin devrimine ilişkin öğretilerini ustalıkla uyguladıkları ve dahası, Çin tarihinin ve Çin devriminin gerçeklerini ciddi bir biçimde araştırarak, Çin'in çeşitli alanlardaki ihtiyaçlarını karşılayan yaratıcı teorik çalışmalar yaptıkları zaman, teori ile pratiği birleştirmiş sayılabilirler. Gerçekle hiçbir şey yapmadan teori ile pratiği birleştirmenin sadece lafını etmenin, yüz yıl da konuşsak, hiçbir yararı yoktur. Sorunlara öznelci ve tek yanlı yaklaşıma karşı çıkmak için, dogmatik öznelliği ve tek yanlılığı ortadan kaldırmalıyız.
      Parti içindeki çalışma tarzını düzeltmek için öznelciliğe karşı mücadele konusunda söyleyeceklerim bugünlük bu kadar.
      Şimdi de sekterlik konusundan söz etmek istiyorum.
      Yirmi yıl boyunca çelikleşmiş olan Partimizde artık sekterlik hâkim değildir. Ne var ki, Partinin gerek iç, gerekse dış ilişkilerinde [sayfa 45] sekterliğin kalıntılarına hâlâ rastlanmaktadır. Partinin iç ilişkilerindeki sekter eğilimler, Parti içindeki yoldaşlara karşı kapalı-kapıcılığa yol açmakta ve Partideki birlik ve dayanışmayı kösteklemektedir. Partinin dış ilişkilerindeki sekter eğilimler ise. Parti dışındaki insanlara karşı kapalı kapıcılığa yol açmakta ve Partinin bütün halkı birleştirme görevini yerine getirmesini engellemektedir. Parti, ancak bu kötülüğün her iki yönünün de kökünü kazıdığı takdirde, bütün Partili yoldaşlar arasında ve bütün ülke halkı arasında birliği sağlama büyük görevini hiç engellenmeden yerine getirebilir.
      Parti içindeki sekterliğin kalıntıları nelerdir? Esas olarak şunlardır: Birincisi, "bağımsızlık" ilan etmektir. Bazı yoldaşlar bütünün çıkarlarını değil, sadece parçanın çıkarlarını görmektedirler: bütün faaliyetin içinde kendilerinin sorumlu olduğu bölüme gereğinden çok önem vermekte, bütünün çıkarlarını kendi bölümlerinin çıkarlarına tabi kılmak istemektedirler. Partinin demokratik merkeziyetçilik sistemini kavramamakta ve Komünist Partisi'nin sadece demokrasiye değil, hatta demokrasiden de çok merkeziyetçiliğe ihtiyacı olduğunu görmemektedirler. Azınlığın çoğunluğa, alt kademenin üst kademeye, parçanın bütüne ve bütün üyelerin Merkez Komitesine tabi olduğu demokratik merkeziyetçilik sistemini unutmaktadırlar. Çang Kuotao[14] Parti Merkez Komitesi'nden "bağımsızlığını" ilan etti ve bunun sonucunda. Partiye ihanetini "ilan etmiş" oldu ve bir Guomindang ajanı olup çıktı. Bugün tartışmakta olduğumuz sekterlik bu derece ciddi değildir, ama gene de ona karşı uyanık olmalı ve bütünün dağınıklık belirlilerini bütünüyle yok etmeliyiz. Yoldaşları, bütünün çıkarlarını gözetmeye [sayfa 46] teşvik etmeliyiz. Her Parti üyesi, her çalışma kolu, her söz ve her eylem bütün Partinin çıkarlarından hareket etmelidir. Bu ilkenin çiğnenmesine asla izin verilemez.
      Bu türden "bağımsızlık" ilan eden kimseler çoğunlukla "önce ben" anlayışına sahiptirler ve genellikle birey ile Parti arasındaki ilişkiyi yanlış kavrarlar. Lafta Partiye karşı saygılı oldukları halde, uygulamada kendilerini birinci plana çıkarır, Partiyi ikinci plana atarlar. Bu kimseler neyin peşindedirler? Onlar, ün ve mevki peşindedirler; herkesin hayranlığını toplamak istemektedirler. Ne zaman bir çalışma kolunun başına getirilseler, "bağımsızlıklarım" ilan ederler. Bu amaçla, bazı kimseleri tutar, bazı kimseleri atarlar; yoldaşlar arasında böbürlenmeye, dalkavukluğa ve ispiyonculuğa başvurarak, burjuva siyasi partilerinin aşağılık usullerini Komünist Partisi'ne bulaştırırlar. Dürüst olmadıkları için de, başarısızlığa uğrarlar. Ben her şeyde dürüst olmamız gerektiğine inanıyorum, çünkü bu dünyada dürüst bir tutum olmadan hiçbir şey başarılamaz. Kimler dürüsttür? Marks, Engels, Lenin ve Stalin dürüsttür, bilimden yana olanlar dürüsttür. Kimler dürüst değildir? Troçki, Buharin, Cen Dusiu ve Çang Kuotao kesinlikle dürüst değildirler; kişisel çıkarlarını ya da kendi bölümlerinin çıkarlarını her şeyin üstünde tutarak "bağımsızlık" ilan edenler de dürüst değildir. Saman altından su yürütenler, çalışmalarında bilimsel bir tutuma sahip olmayanlar kendilerini çok becerikli ve zeki sanırlar. Oysa aslında son derece aptaldırlar ve beş para etmezler. Parti Okulumuzdaki öğrenciler bu soruna dikkat etmelidirler. Merkezî ve birleşik bir Parti inşa etmeli, bütün ilkesiz hizip mücadelelerini ortadan kaldırmalıyız. Partimizin uygun adım yürüyebilmesini ve tek bir ortak hedef uğruna savaşabilmesini sağlamak için bireyciliğe ve sekterliğe karşı mücadele etmeliyiz.
      Dışardan gelen kadrolarla yerel kadrolar birleşmeli ve sekter eğilimlere karşı mücadele etmelidirler. Dışardan gelen kadrolar ile yerel kadrolar arasındaki ilişkilere büyük özen göstermek gerekir; çünkü Japonya'ya karşı üs bölgelerinin birçoğu ancak Sekizinci Yol Ordusu ya da Yeni Dördüncü Ordu geldikten sonra kurulabilmiş ve yerel çalışmaların birçoğu ancak dışarıdan gelen kadroların katılmasından sonra gelişebilmiştir. Yoldaşlarımız şunu kavramalıdır: Bu koşullarda [sayfa 47] üs bölgelerimizin sağlamlaşması ve Partimizin oralarda kök salması ancak bu iki tür kadronun tek bir bütün halinde birleştirilmesi ve çok sayıda yerel kadro yetiştirilmesi ile mümkündür. Yoksa bunların hiçbiri başarılamaz. Gerek dışardan gelen kadroların, gerekse yerel kadroların hem güçlü, hem de zayıf yanları vardır; ilerleme kaydetmek için, birbirlerinin güçlü yanlarından ders çıkarmak zayıf yanlarını alt etmelidirler. Genellikle, dışardan gelen kadrolar, yöreyi tanımada ve kitlelerle bağ kurmada yerel kadrolarla aynı düzeyde değildirler. Sözgelimi beni alın. Beş-altı yıldır Kuzey Şensi'de bulunduğum halde, yörenin özelliklerini kavramada ve insanlarla bağ kurmada buralı yoldaşlardan çok geriyim; Şansi, Hebey, Şandung ve öbür eyaletlerdeki Japonya'ya karşı üs bölgelerine giden yoldaşlarımız buna dikkat etmelidir. Üstelik bazı yöreler daha önce, bazıları daha geç geliştikleri için, aynı üs bölgesinde bile bir yörenin yerel kadroları ile oraya dışardan gelen kadrolar arasında fark vardır. Daha gelişmiş bir yöreden daha az gelişmiş bir yöreye gelen kadrolar da o yöre açısından dışardan gelen kadro sayılırlar ve onların da, yerel kadrolara destek ve yardımcı olmaya büyük önem vermeleri gerekir. Genellikle, dışardan gelen kadroların yönetici durumda oldukları yerlerde, yerli kadrolarla ilişkilerinin bozuk olmasının esas sorumluluğu kendilerine aittir. Üst kademedeki yoldaşlar ise daha da fazla sorumluluk üstlenmelidir. Bazı yerlerde bu konuya verilen önem hâlâ çok yetersizdir. Bazı kimseler yerel kadrolara tepeden bakmakta ve "Bunlar ne bilir ki? Köylü takımı, n'olacak!" diye onları küçümsemektedir. Böyle insanlar yerel kadroların önemini asla anlayamazlar; ne yerel kadroların güçlü yanlarını görürler, ne de kendi zayıf yanlarını; bunun sonucunda da, hatalı ve sekter bir tutum takınırlar. Dışardan gelen bütün kadrolar yerel kadroları desteklemeli ve onlara yardım etmelidir. Dışardan gelen kadroların yerel kadroları küçümsemesine ya da onların aleyhinde bulunmasına izin verilmemelidir. Kuşkusuz yerel kadrolar da dışardan gelen kadroların güçlü yanlarından ders çıkarmalı ve ''onlar" ve "biz" ayrımına son verip tek bir bütün halinde birleşebilmek için kendilerini yanlış ve sığ görüşlerden arındırmalı ve böylece sekler eğilimlerden kurtulmalıdırlar.
      Aynı şey ordudaki kadrolar ile o yörede çalışan öbür kadrolar arasındaki [sayfa 48] ilişkiler için de geçerlidir. Bunlar bütünüyle birleşmeli ve sekter eğilimlere karşı çıkmalıdırlar. Ordu içindeki kadrolar yerel kadrolara, yerel kadrolar da ordu içindeki kadrolara yardımcı olmalıdırlar. Eğer aralarında bir sürtüşme varsa, birbirlerine karşı anlayışlı davranmalı ve gereğince özeleştiri yapmalıdırlar. Genellikle, ordu kadrolarının fiilen önder durumda oldukları yerlerde, yerel kadrolarla ilişkilerinin iyi olmamasının sorumluluğu ordu kadrolarına aittir. Savaşma konusundaki çabalarımızın ve üs bölgelerindeki inşa çalışmalarımızın düzgün bir şekilde gelişmesi için gerekli koşullar, ancak ordu kadroları kendi sorumluluklarını kavradıkları ve yerci kadrolara karşı alçakgönüllü bir tutum takındıkları zaman yaratılabilir.
      Aynı şey farklı ordu birlikleri, farklı yöreler ve farklı çalışma kesimleri arasındaki ilişkiler için de geçerlidir. Kendi çalıştığı birimin çıkarlarını öteki bilimlerin çıkarlarının üstünde tutan bencil dar-kısımcılık eğilimine karşı çıkmalıyız. Başkalarının karşılaştığı güçlüklere kayıtsız kalan, gerektiğinde başka birimlere kadro göndermeyi reddeden ya da sadece zayıf kadrolar göndererek "kendi tarlasından artan suları komşusunun tarlasına çeviren" ve başka bölümleri, yöreleri ya da insanları zerre kadar dikkate almayan bir kimse, komünist ruhunu bütünüyle yitirmiş, bencil bir dar-kısımcının özelliklerini taşıyor demektir. Böyle kimseleri eğitmemeliyiz. Bencil dar-kısımcılığın gelişmesine göz yumulduğunda, çok tehlikeli olabilecek sekter bir eğilime dönüşeceğini onlara kavratmalıyız. Bunun için yoğun çaba harcamalıyız. I
      Bir başka sorun da, eski kadrolar ile yeni kadrolar arasındaki ilişkilerdir. Direnme Savaşı'nın başlangıcından bu yana Partimiz olağanüstü büyümüş ve ortaya çok sayıda yeni kadro çıkmıştır. Bu, çok iyi bir şeydir. Stalin yoldaş, Sovyetler Birliği Komünist Partisi (Bolşevik) On Sekizinci Kongresi'ne sunduğu raporunda şöyle demişti: "... hiçbir zaman yeterince eski kadro yoktur, eski kadroların sayısı gerekli olandan çok daha azdır ve daha şimdiden yavaş yavaş, doğa kanunlarının bir sonucu olarak görevden ayrılmaktadırlar." Stalin yoldaş bu konuşmasında, sadece doğa kanunlarını değil, kadroların durumunu da ele almaktaydı. Eğer Partimiz, eski kadrolarla birlik ve işbirliği içinde çalışan çok sayıda yeni kadroya sahip olmazsa, davamız yarı [sayfa 49] yolda kalır. Bu nedenle, bütün eski kadrolar yeni kadroları büyük bir coşkuyla karşılamalı ve onlara yakınlık göstermelidir. Yeni kadroların da kendilerine göre eksiklikleri olduğu doğrudur. Devrim içinde uzun bir süre bulunmamışlardır ve deneyimsizdirler; bazıları eski toplumun zararlı ideolojisinin izlerini, bireyci küçük burjuva ideolojisinin kalıntılarını kaçınılmaz olarak beraberlerinde getirmişlerdir. Ama bu eksiklikler, devrim içinde eğitilerek ve çelikleşerek yavaş yavaş giderilebilir. Stalin'in dediği gibi, yeni kadroların güçlü yanı, yeni olana son derece açık olmaları ve bu yüzden de büyük ölçüde coşkulu ve faal olmalarıdır. Bunlar, bazı eski kadroların yoksun oldukları niteliklerdir.[15] Gerek eski, gerekse yeni kadrolar, ortak davada tek bir bütün halinde birleşmek ve sekler eğilimlere karşı uyanık olmak için birbirlerine saygı göstermeli, birbirlerinden öğrenmeli ve birbirlerinin güçlü yanlarından ders çıkartarak eksikliklerini gidermelidirler. Genellikle, eski kadroların yönetici durumda olduğu yerlerde, eğer yeni kadrolarla ilişkiler iyi değilse, bunun sorumluluğunu eski kadrolar yüklenmelidir.
      Bütün bu yukarda saydıklarımız; yani parça ile bütün arasındaki ilişkiler, birey ile Parti arasındaki ilişkiler, dışardan gelen kadrolar ile yerel kadrolar arasındaki ilişkiler, ordu içindeki kadrolar ile o yörede çalışan öbür kadrolar arasındaki ilişkiler, tek tek ordu birlikleri, tek tek yöreler ve tek tek bölümler arasındaki ilişkiler ve eski kadrolar ile yeni kadrolar arasındaki ilişkiler, hep Parti içindeki ilişkilerdir. Partimizin saflarının düzenli olması, uygun adım yürümesi ve iyi savaşması için, bütün bu ilişkilerde komünizm ruhunu geliştirmeli ve sekter eğilimlere karşı uyanık olmalıyız. Bu, Partinin çalışma tarzını düzeltirken köklü bir biçimde çözmemiz gereken çok önemli bir sorundur. Sekterlik, öznelciliğin örgütsel ilişkilerdeki yansımasıdır; öznelcilikten kurtulmak ve Marksizm-Leninizmin gerçeği olgularda arama anlayışını yükseltmek istiyorsak. Partiyi sekterliğin kalıntılarından arındırmalı, Partinin çıkarlarını tek bir kişinin ya da tek bir bölümün çıkarlarının üstünde tutma ilkesinden hareket etmeli ve böylece Partinin tam bir dayanışma ve birliğe kavuşmasını sağlamalıyız. [sayfa 50]
      Sekterliğin kalıntıları, Partinin iç ilişkilerinden olduğu kadar, dış ilişkilerinden de tasfiye edilmelidir. Bunun nedeni şudur: Düşmanı sadece bütün Parti içindeki yoldaşları birleştirerek alt edemeyiz, düşmanı ancak bütün ülke halkını birleştirerek alt edebiliriz. Çin Komünist Partisi 20 yıldır bütün ülke halkını birleştirme davası uğruna büyük ve zorlu uğraşlar vermiştir. Bu uğraşlarda Direnme Savaşı'nın patlak vermesinden sonra elde edilen başarılar, geçmişteki başarılardan da büyüktür. Ama bu, artık bütün yoldaşlarımızın kitleler arasında doğru bir çalışma tarzına sahip oldukları ve sekter eğilimlerden arındıkları anlamına gelmez. Hayır. Aslında sekler eğilimler bazı yoldaşlar arasında, bazı durumlarda çok da ciddi ölçülerde hâlâ mevcuttur. Birçok yoldaşımız. Partili olmayanlarla ilişkilerinde, onlara tepeden bakmak, onları hor görmek ya da onlara saygı göstermeyi ve onların güçlü yanlarını değerlendirmeyi reddetmek eğilimindedirler. Bu, gerçekten de sekter bir eğilimdir. Bu yoldaşlar birkaç Marksist kitap okuduktan sonra daha alçakgönüllü olacakları yerde, kibirlenmekte ve kendi bilgilerinin henüz ham olduğunu fark etmeksizin herkese işe yaramaz damgası vurmaktadırlar. Yoldaşlarımız, Komünist Partisi üyelerinin Partili olmayanlara oranla her zaman azınlıkta olduğunu kavramalıdır. Her 100 kişiden birinin Komünist olduğunu kabul etsek, Çin'in 450 milyonluk nüfusunun 4 milyon 5(X) bini komünist olurdu. Oysa üyelerimizin sayısı bu dev rakama ulaşsa bile komünistler toplam nüfusun yalnızca yüzde 1'ini oluşturacak, nüfusun yüzde 99'u ise Partili olmayanlardan meydana gelecektir. Öyleyse nasıl olur da, Partili olmayanlarla işbirliği yapmamayı düşünebiliriz? Bizimle işbirliği yapmak isteyen ya da işbirliği yapabilecek herkesle işbirliği yapmak bizim için bir görevdir, onlara kapımızı kapamaya asla hakkımız yoktur. Ama bazı Parti üyeleri bunu kavramıyor ve bizimle işbirliği yapmak isteyenleri hor görüyor, hatta onlara kapımızı kapatıyorlar. Böyle hareket etmek için hiçbir neden yoktur. Marks, Engels, Lenin ve Stalin böyle hareket etmemizi gerektirecek herhangi bir neden göstermişler midir? Hayır, göstermemişlerdir. Tam tersine, bize her zaman kitlelerle sağlam bağlar kurmamızı ve kitlelerden kopmamamızı öğütlemişlerdir. Yoksa Çin Komünist Partisi Merkez Komitesi mi böyle hareket etmemizi gerektirecek [sayfa 51] bir neden göstermiştir? Hayır. Kitlelerden kopabileceğimizi ve kendimizi kitlelerden soyutlanacağımızı söyleyen tek bir Merkez Komitesi kararı yoktur. Tam tersine, Merkez Komitesi bize her zaman kitlelerle sıkı bağlar kurmamızı ve kitlelerden kopmamamızı söylemiştir. Dolayısıyla, bizi kitlelerden koparan hiçbir hareket asla haklı görülemez. Böyle bir eylem, bazı yoldaşlarımızın kendi icat ettikleri sekter düşüncelerin zararlı sonucundan başka bir şey değildir. Bu tür sekterlik bazı yoldaşlarımız arasında varlığını çok ciddi olarak koruduğundan ve hâlâ Parti çizgisinin uygulanmasını engellediğinden bu sorunun üstesinden gelmek üzere Parti içinde yaygın bir eğitim çalışması yürütmemiz gerekir. Her şeyden önce, kadrolarımızın, sorunun ne kadar vahim olduğunu ve Parti üyelerinin Partili olmayan kadrolarla, Partili olmayan insanlarla birleşmediği takdirde düşmanı alt etmenin ve devrim hedefine ulaşmanın mümkün olmayacağını gerçekten kavramalarını sağlamalıyız.
      Bütün sekter düşünceler öznelcidir: devrimin gerçek ihtiyaçlarına ters düşerler. Bu nedenle sekterliğe karşı mücadele ile öznelciliğe karşı mücadele bir arada yürütülmelidir.
      Bugün basmakalıp Parti yazıları sorununu konuşacak vaktimiz yok. Bu konuyu başka bir toplantıda ele alacağım. Basmakalıp Parti yazıları batağa götürür; öznelcilik ve sekterliğin bir ifade biçimidir; halka ve devrime zarar verir. Dolayısıyla, ondan bütünüyle kurtulmamız gerekir.
      Öznelcilikle mücadele edebilmek için materyalizmi ve diyalektiği yaygınlaştırmalıyız. Ama Partimizde materyalizmin ve diyalektiğin propagandasına hiç önem vermeyen birçok yoldaş vardır. Bazıları öznelci propagandayı hoş görüyor ve ses çıkarmadan kabulleniyorlar. Marksizme inandıklarını sanıyor, ama materyalizmi yaygınlaştırmak için hiçbir çaba harcamıyor: öznelci bir görüşle karşılaştıklarında onun üstünde kafa yormuyor, herhangi bir fikir belirtmiyorlar. Bu, bir Komünistin tutumu değildir. Bu tutum, birçok yoldaşımızın öznelci görüşler tarafından zehirlenmesine ve duyarlıklarının körelmesine yol açmaktadır. Bu nedenle, yoldaşlarımızın zihinlerini öznelcilik ve dogmatizm bataklığından kurtarmak üzere Parti içinde bir aydınlanma kampanyası başlatmalı ve yoldaşlarımızı öznelciliği, sekterliği ve basmakalıp [sayfa 52] Parti yazılarını boykot etmeye çağırmalıyız. Bu tür kötülükler Japon mallarına benzer; onları korumamızı ve kafamızı onlarla bulandırmamızı sadece düşmanımız ister. Dolayısıyla, Japon mallarını nasıl boykot ediyorsak, bu kötülükleri de öyle boykot etmeliyiz.[16] Öznelciliğin, sekterliğin ve basmakalıp Parti yazılarının bütün mallarını boykot etmeli, bu malların satılmasını engellemeli ve onları satanların Parti içindeki teorik düzeyin düşük olmasından yararlanarak ticaretlerini sürdürmelerine izin vermemeliyiz. Bu amaçla yoldaşlarımız koku alma duyularını geliştirmeli; kabullenmek ya da boykot etmek üzere karar vermeden önce her şeyi iyice koklamalı ve iyiyi kötüden ayırt etmelidirler. Komünistler her zaman bir şeyin neden ve nasıl olduğunu araştırmak, kendi kafalarını kullanmak ve bir şeyin gerçeğe uygun olup olmadığını ve gerçekten sağlam bir temele dayanıp dayanmadığını dikkatle düşünmek zorundadırlar. Ne olursa olsun bir şeyi körü körüne izlememeli, köleliği teşvik etmemelidirler.
      Son olarak, öznelciliğe, sekterliğe ve basmakalıp Parti yazılarına karşı çıkarken iki amaç gütmeliyiz: Birincisi, "gelecekteki hataları önlemek için geçmişteki hatalardan ders çıkarmak"; ikincisi, "hastayı kurtarmak için hastalığı' tedavi etmek". Geçmişteki hatalar kimsenin gözünün yaşına bakmadan açığa çıkarılmalıdır; gelecekteki çalışmaların daha dikkatli ve daha iyi yapılabilmesi için, geçmişteki kötü olan şeylerin bilimsel bir tutumla tahlil edilmesi ve eleştirilmesi gerekir. "Gelecekteki hataları önlemek için geçmişteki hatalardan, ders çıkarmak"tan kastedilen budur. Ne var ki, hataları açığa çıkarırken ve eksiklikleri eleştirirken amacımız, tıpkı hastalığı tedavi eden bir hekim gibi, sadece hastayı kurtarmaktır, yoksa onu aşırı tedaviyle Öldürmek değil. Apandisiti olan bir kimsenin apandisi cerrah tarafından alınırsa, o kimse kurtulur. Hatalar işlemiş olan bir kimse tedaviden korkarak hastalığını gizlemediği ya da hatalarında tedavi edilemez duruma gelene kadar diretmediği sürece, dürüstçe ve içtenlikle tedavi olmak ve kendini düzeltmek istediği sürece, ona karşı iyi davranmalı ve iyi bir yoldaş olabilmesi için hastalığını tedavi etmeliyiz. Kendimizi kaybedip [sayfa 53] ona var gücümüzle yüklenirsek, hiçbir zaman başarılı olamayız, ideolojik ya da siyasi bir hastalığı tedavi ederken, hiçbir zaman kaba ve sabırsız olmamalı, biricik doğru ve etkili yöntem olan "hastayı kurtarmak için hastalığı tedavi etmek" tutumunu benimsemeliyiz.
      Parti Okulunun açılışı dolayısıyla uzun uzun konuşma olanağı buldum. Yoldaşların, söylediklerim üzerinde düşüneceklerini umarım. (Coşkun Alkışlar.) [sayfa 54]



BASMAKALIP PARTİ YAZILARINA KARŞI ÇIKALIM[5*]
8 Şubat 1942

     
      Kay-feng yoldaş bugünkü toplantının amacını az önce belirtti. Şimdi ben, öznelcilik ve sekterliğin, basmakalıp Parti yazılarını (ya da Parti içindeki "sekiz ayaklı deneme"yi)[17] kendi propaganda araçları ya da ifade biçimleri olarak nasıl kullandıklarını ele almak istiyorum. Gerçi öznelciliği ve sekterliğe karşı mücadele ediyoruz, ama aynı zamanda basmakalıp Parti yazılarına karşı mücadele etmezsek, öznelcilik ve sekterlik gizlenecek bir delik bulmaya devam edeceklerdir. Eğer basmakalıp parti yazılarının da önünü alabilirsek öznelcilik ve sekterliği "mat etmiş" ve bu iki canavarın gerçek yüzünü açığa çıkarmış olacağız. O zaman onları, "sokaklarda kaçışırken arkalarından herkesin, 'Öldürün! Öldürün! diye bağırdığı fareler" gibi kolayca yok edebileceğiz.
      Bir kimsenin sadece kendisinin okuyacağı basmakalıp Parti yazılan yazması o kadar önemli değildir. Ama eğer bunları başka birine aktarırsa okur sayısı iki katına çıkmış olur ve bunun doğuracağı zarar hiç de az sayılmaz. Eğer bu yazıları duvarlara asar, çoğaltır, gazetelerde yayımlar ya da kitap halinde basarsa, olay gerçekten büyük bir sorun haline gelir; çünkü o zaman bu yazılar birçok insanı etkileyebilir. Üstelik basmakalıp Parti yazıları yazan kimseler daima çok sayıda okuyucu ararlar. Dolayısıyla, basmakalıp Parti yazısını açığa çıkarmak ve ortadan kaldırmak zorunlu olmuştur.
      Ayrıca, basmakalıp Parti yazısı, uzun zaman önce Lu Sun'un karşı [sayfa 55] çıkmış olduğu "yabancı basmakalıp yazı"nın bir türüdür.[18] Peki öyleyse, biz niçin buna Parti içindeki "sekiz ayaklı deneme" diyoruz? Çünkü yabancı tadının yanı sıra, yerli bir kokusu da vardır. Belki bu da bir çeşit yaratıcı eser sayılabilir! Kim demiş halkımız hiçbir yaratıcı eser meydana getirmemiş diye? Alın işte! (Yüksek sesle gülüşmeler.)
      Basmakalıp Parti yazısının Partimiz içinde uzun bir geçmişi vardır. Özellikle Toprak Devrimi sırasında zaman zaman epeyce öne çıktığı görülmüştür.
      Tarihî olarak bakacak olursak, basmakalıp Parti yazısı 4 Mayıs Hareketine karşı bir tepkidir.
      4 Mayıs Hareketi sırasında çağdaş kafalı insanlar, klasik Çin dilinin kullanılmasına karşı çıkarak konuşma dilini savundular: geleneksel dogmalara karşı çıkarak bilimi ve demokrasiyi savundular. Bütün bunlar son derece doğruydu. O sıralar hareket güçlü ve canlıydı, ilerici ve devrimciydi. O günlerde hâkim sınıflar öğrencilere Konfüçyüs öğretilerini aşılamakta ve bütün halkı dinî bir dogma olarak Konfüçyüsçülüğün debdebesi karşısında boyun eğmeye zorlamaktaydılar. Bütün yazarlar klasik dili kullanmaktaydı. Kısaca hâkim sınıflar ve onların çanak yalayıcıları tarafından yazılan ve öğretilen her şey gerek öz, gerek biçim bakımından basmakalıp yazı ve dogma niteliğindeydi. Bu, eski basmakalıp yazı ve eski dogmaydı. 4 Mayıs Hareketinin en büyük başarılarından biri de bu eski basmakalıp yazının ve eski dogmanın çirkinliğini halkın gözü önüne sermesi ve halkı bunlara karşı başkaldırmaya çağırmasıydı. 4 Mayıs Hareketinin bununla bağlantılı diğer bir başarısı da emperyalizme karşı [sayfa 56] verdiği savaştı. Ama gene de eski basmakalıp yazıya ve eski dogmaya karşı verdiği mücadele 4 Mayıs Hareketi'nin en büyük başarılarından biridir. Fakat daha sonraları ortaya yabancı basmakalıp yazı ve yabancı dogma çıktı. Partimizdeki bazı kimseler Marksizme aykırı hareket ederek, yabancı basmakalıp yazıyı ve yabancı dogmayı öznelcilik, sekterlik ve basmakalıp Parti yazısı noktasına vardırdılar. İşte bunlar da, yeni basmakalıp yazı ve yeni dogmadır. Bunlar birçok yoldaşın kafasında öylesine yer etmiştir ki bugün hâlâ önümüzde çok çetin bir yeniden biçimlendirme görevi durmaktadır. Böylelikle eski feodal basmakalıp yazı ve dogmaya karşı mücadele eden 4 Mayıs dönemindeki canlı, güçlü, ilerici ve devrimci hareketin sonradan bazı kimseler tarafından tam zıddına dönüştürüldüğünü ve ortaya yeni basmakalıp yazı ve dogmanın çıktığını görüyoruz. Bu hareket, canlı ve güçlü değil, ölü ve donuktur; ilerici değil, gericidir; devrimci değil, devrimi engelleyicidir. Görüldüğü gibi, yabancı basmakalıp yazı ya da basmakalıp Parti yazısı, 4 Mayıs Hareketinin ilk baştaki niteliğine karşı bir tepkidir. Ama 4 Mayıs Hareketinin de kendince zaafları vardı. Bu hareketin önderlerinin birçoğu Marksizmin eleştirici ruhundan yoksundu, kullandıkları yöntem ise genellikle burjuvazinin yöntemi, yani şekilci yöntemdi. Eski basmakalıp yazı ve dogmaya karşı çıkmakta, bilimi ve demokrasiyi savunmakta bütünüyle haklıydılar. Ama günün koşullarını, tarihi ve yabancı şeyleri ele alışlarında tarihi materyalizmin eleştirici ruhundan yoksundular. Kötü olanı mutlak ve bütünüyle kötü olarak, iyi olanı da mutlak ve bütünüyle iyi olarak görüyorlardı. Meseleleri bu şekilci ele alış, hareketin daha sonraki gelişmesini etkiledi. Gelişmesi içinde 4 Mayıs Hareketi iki akıma bölündü. Bir kesim, hareketin bilimsel ve demokratik ruhunu devraldı ve onu Marksizm temeli üzerinde geliştirdi. Komünistlerin ve Partili olmayan bazı Marksistlerin yaptığı budur. Öteki kesim ise burjuvazinin yolunu tuttu: bu, şekilciliğin sağa doğru gelişmesiydi. Ama Komünist Partisi her bakımdan bütünlük göstermiyordu. Orada da bazı üyeler saptılar ve Marksizmi sağlam bir biçimde kavramadıkları için şekilcilik hataları, yani öznelcilik, sekterlik ve basmakalıp Parti yazısı hataları işlediler. Bu da, şekilciliğin "sol"a doğru gelişmesiydi. Bütün bu nedenlerle, basmakalıp Parti yazısının [sayfa 57] bir rastlantı olmadığı, bir yandan 4 Mayıs Hareketinin olumlu unsurlarına karşı bir tepki, öte yandan da bu harekelin olumsuz unsurlarının bir mirası, devamı ve gelişmesi olduğu kolaylıkla görülebilir. Bu noktayı kavramamızda yarar vardır. 4 Mayıs Hareketi sırasında eski basmakalıp yazıya ve eski dogmatizme karşı mücadele etmek nasıl devrimci ve gerekli idiyse, bugün de yeni basmakalıp yazıyı ve yeni dogmatizmi eleştirmek için Marksizmi kullanmamız aynı şekilde devrimci ve gereklidir. Eğer 4 Mayıs döneminde eski basmakalıp yazıya ve eski dogmatizme karşı bir mücadele verilmemiş olsaydı, Çin halkının kafası bunlara kölelikten kurtulamayacak ve Çin'in özgürlük ve bağımsızlık için hiçbir umudu kalmayacaktı. Bu görev 4 Mayıs Harekeli döneminde sadece başlatılmıştı. Bütün halkın eski basmakalıp yazının ve eski dogmatizmin hâkimiyetinden kendini bütünüyle kurtarmasını sağlamak için bugün hâlâ çok büyük bir çaba, devrimci yeniden biçimlendirme yolunda çok büyük bir çalışma gereklidir. Eğer bugün yeni basmakalıp yazıya ve yeni dogmatizme karşı çıkmazsak, Çin halkının kafasına başka türden bir şekilcilik hâkim olacaktır. Eğer Partili yoldaşların bir kesiminde (kuşkusuz, sadece bir kesiminde) görülen basmakalıp Parti yazısı zehirinden ve dogmatizm hatasından kurtulmazsak, güçlü ve canlı bir devrimci ruh yaratmak; Marksizme karşı yanlış bir tutum takınma kötü alışkanlığını yok etmek ve gerçek Marksizmi yaymak, geliştirmek; dahası, eski basmakalıp yazı ve dogmanın bütün halk üzerindeki etkisine karşı ve yabancı basmakalıp yazı ve dogmanın birçok insan üzerindeki etkisine karşı canlı bir mücadele yürütmek ve bu etkileri yıkma ve yok etme amacına ulaşmak imkânsız olacaktır.
      Öznelcilik de, sekterlik de, basmakalıp Parti yazısı da Marksist değildir ve proletaryanın ihtiyaçlarına değil, sömürücü sınıfların ihtiyaçlarına cevap verirler. Küçük burjuva ideolojisinin Partimiz içindeki bir yansımasıdırlar. Çin, küçük burjuvazinin sayıca çok fazla olduğu bir ülkedir; Partimiz bu kalabalık sınıf tarafından kuşatılmıştır. Parti üyelerimizin büyük bir bölümü bu sınıftan gelmekte ve Partiye katılırken de beraberlerinde ister istemez uzun ya da kısa bir küçük burjuva kuyruğu getirmektedirler. Küçük burjuva devrimcilerinin bağnazlığı ve tek yanlılığı eğer denetim altına alınmaz ve değiştirilmezse, [sayfa 58] bir ifade tarzı da yabancı basmakalıp yazı ya da basmakalıp Parti yazısı olan öznelciliğe ve sekterliğe kolayca yol açabilir.
      Bunları temizlemek ve süpürüp atmak kolay değildir. Bu işin gereğince, yani insanları ikna etmenin güçlüklerine katlanılarak yapılması gerekir. Ancak içtenlikle ve doğru bir şekilde ikna etmeye çalışırsak, etkili olabiliriz. Bu ikna süreci içinde yapılacak ilk iş, terini iyice atması için hastaya "Sen hastasın!" diye bağırarak onu tepeden tırnağa sarsmak, sonra da, iyileşmesi için ona samimi öğütlerde bulunmaktır.
      Şimdi de basmakalıp Parti yazısını tahlil edelim ve onun kötülüklerinin nerede yattığını görelim. Zehire karşı panzehir kullanacağız; basmakalıp sekiz bölümlü yazı biçimini taklit edip aşağıdaki "sekiz ayağı" ortaya koyacağız. Bunlara sekiz temel suçlama da denilebilir.
      Basmakalıp Parti yazısına karşı birinci suçlama, boş laflarla sayfalar doldurmasıdır. Bazı yoldaşlarımız, "pasaklı bir kadının uzun ve kokmuş sargıları"na çok benzeyen, uzun ve içi boş makaleler yazmayı çok seviyorlar. Peki, neden böyle uzun ve içi boş makaleler yazıyorlar? Bunun tek bir açıklaması olabilir: Kitlelerin bu yazıları okumasını istemiyorlar. Kitlelerin bunları okumaları nasıl beklenebilir? Böyle yazılar, saf kimselerin gözünü boyamaktan başka hiçbir işe yaramaz. Onlar arasında kötü etkiler yayar ve kötü alışkanlıkları körükler. Sovyetler Birliği geçen yıl 22 Haziran'da saldırıya karşı muazzam bir savaş açmıştı, oysa Stalin'in 3 Temmuz'da yaptığı konuşma bizim Kurtuluş Gazetesi'ndeki bir başyazıdan uzun değildi. Bu konuşmayı bir de bizim beylerden birinin yazdığını düşünün! En azından on binlerce kelime sıralardı. Bir savaşın içindeyiz, daha kısa ve daha özlü makaleler yazmayı öğrenmeliyiz. Henüz burada, Yenan'da bir çarpışma yok, ama cephedeki birliklerimiz her gün savaşıyor, cephe gerisindeki halk harıl harıl çalışıyor. Makaleler çok uzun olursa, kim okur? Cephedeki bazı yoldaşlar da uzun raporlar yazmayı seviyor. Onları yazmak için onca zahmete katlanıyor, okumamız için buraya gönderiyorlar. Ama onları okumayı kim göze alabilir? Peki, uzun ve boş makaleler kötüdür de, kısa ve boş makaleler iyi midir? Hayır, onlar da kötüdür. Her türlü boş lafı yasaklamalıyız. Ama birinci ve en önemli [sayfa 59] görevimiz, pasaklı kadının uzun ve kokmuş ayak sargılarını çöp tenekesine atmaktır. Bazı kimseler, "Kapital de çok uzun değil mi? Onu ne yapacağız?" diye sorabilir. Cevap basittir: okumaya devam edin. "Değişik dağlarda değişik türküler söyle" diye bir atasözü vardır. Bir başka atasözü de, "İştahını yemeğine göre, elbiseni kalıbına göre ayarla" der. Yaptığımız her şeyi, gerçek duruma uygun olarak yapmalıyız. Aynı şey, makale yazmak ya da konuşma yapmak için de söz konusudur. Biz uzun ve boş basmakalıp yazılara karşı çıkıyoruz, yoksa bir şeyin iyi olması için ille de kısa olması gerekir demek istemiyoruz. Doğru, savaş zamanında kısa makalelere ihtiyacımız var ama her şeyden önce özü olan makalelere ihtiyacımız var. Özden yoksun olan makaleler, en az haklı gösterilebilecek ve en fazla karşı çıkılacak makalelerdir. Aynı şey, konuşma yapmak için de geçerlidir; boş ve bitmek bilmeyen konuşmalara son vermeliyiz.
      Basmakalıp Parti yazısına karşı ikinci suçlama, insanları yıldırmak amacıyla gösterişçi bir tutumla kaleme alınmasıdır. Bazı basmakalıp Parti yazıları yalnızca uzun ve boş olmakla kalmıyor, aynı zamanda halkı bile bile yıldırmayı amaçlıyor, yani en kötü zehiri taşıyor. Bitmek bilmeyen ve boş makaleler yazmak acemiliğe verilebilir, ama halkı yıldırmak için gösterişçi bir tutum takınmak sadece acemilik değil, düpedüz hilekârlıktır. Lu Sun, böyle kimseleri eleştirirken bir keresinde şöyle demişti: "Kuşkusuz, hakaretler ve tehditler savurmak mücadele etmek değildir."[19] Bilimsel olan, eleştiriden korkmaz, çünkü bilim gerçektir ve çürütülmekten korkmaz. Ama Parti basmakalıpçılığı tarzında öznel ve sekter makaleler ve konuşmalar yazanlar çürütülmekten korkarlar; çok korkaktırlar. Bu yüzden de, halkı susturacaklarını ve "baskın çıkacaklarını" sanarak, başkalarını yıldırmak için gösterişçiliğe sığınırlar. Böyle bir gösterişçilik gerçeği yansıtamaz; tam tersine, gerçeğin karşısına dikilen bir engeldir. Gerçek, halkı yıldırıcı bir tutum takınmaz; tam tersine, konuşması ve davranışı dürüsttür, içtendir. Birçok yoldaşın makale ve konuşmalarında sık sık iki deyime rastlanıyor. Bunlardan biri "amansız mücadele", öteki de "acımasız darbeler"dir. Hiç kuşku yok ki, bu tür önlemler [sayfa 60] düşmana ya da düşman ideolojisine karşı son derece gereklidir. Ama onları kendi yoldaşlarımıza karşı kullanmak son derece yanlıştır.
      Sovyetler Birliği Komünist Partisi (Bolşevik) Tarihi, Kısa Ders
'in Sonuç bölümünün dördüncü maddesinde belirtildiği gibi, düşmanlar ve düşman ideolojisi sık sık Parti içine sızar. Elbette bu düşmanlarla amansızca mücadele etmeli ve onlara acımasız darbeler indirmeliyiz. Çünkü bu alçaklar, Partiye karşı aynı önlemlere başvurmaktadır. Eğer onlara karşı hoşgörülü davranırsak, kurdukları tuzağın tam ortasına düşeriz. Ama bu önlemler, zaman zaman hata yapan yoldaşlara karşı kullanılmamalıdır; bu yoldaşlara, Sovyetler Birliği Komünist Partisi (Bolşevik) Tarihi, Kısa Ders'in Sonuç bölümünün beşinci maddesinde belirtilen yöntemi, yani eleştiri ve özeleştiri yöntemini uygulamalıyız. Zaman zaman hata yapmış olan "yoldaşlara karışı geçmişte "amansız mücadele" ve "acımasız darbeler"i hararetle savunmuş olan yoldaşların böyle yapmalarının nedeni, ele aldıkları kişileri tahlil edememeleri ve onları yıldırmaya çalışan bir tutum takınmalarıydı. Ele aldığınız kim olursa olsun, bu yöntem işe yaramaz. Yıldırma taktiği düşman karşısında bütünüyle yararsızdır, kendi yoldaşlarımıza ise sadece zarar verir. Bu, sömürücü sınıfların ve lümpen-proletaryanın alışkanlık haline getirdiği, ama proletaryanın hiç işine yaramayan bir taktiktir. Proletaryanın en amansız ve en etkili silahı ciddi ve militan bir bilimsel tutumdur. Komünist Partisi, halkı yıldırarak değil Marksizm-Leninizm gerçeğiyle, gerçeği olgularda arayarak, bilimle yaşar. Gösteriş yaparak şöhret ve mevki elde etme düşüncesinin daha da aşağılık bir şey olduğunu söylemeye gerek yok. Kısacası, örgütler kararlar alırken ve talimatlar yayınlarken, yoldaşlar makaleler yazarken ve konuşmalar yaparken, kesinlikle Marksist-Leninist gerçeğe dayanmalı ve yararlı bir amaca hizmet etmeye çalışmalıdırlar. Devrim ancak bu temel üzerinde zafere ulaştırılabilir, bunun dışında her şey boşunadır.
      Basmakalıp Parti yazısına karşı üçüncü bir suçlama, okurları düşünmeksizin oku rasgele fırlatmasıdır. Birkaç yıl önce Yenan surlarında şöyle bir slogan belirmişti: "İşçiler ve köylüler, birleşin ve Japonya'ya Karşı Direnme Savaşı'nda zafer için mücadele edin!" Aslında sloganın dile getirdiği düşünce hiç de fena değildi, ama (Kung Cen, çalışan insanlar, isçiler) karakterlerindeki (Kung, çalışan) karakteri [sayfa 61] şeklinde yazılmış, yani bu karakterin dikey fırça darbesi zikzaklı bir hale getirilmişti. Peki, ya (Cen, insanlar) karakteri? O da olmuş, yani sağ bacağına üç eğik fırça darbesi eklenmişti. Bunu yazan yoldaş, kesinlikle eski âlimlerin müritlerinden biri olmalı. Ama gene de, bu sloganı Direnme Savaşı şırasında Yenan surları gibi bir yere böyle karakterlerle yazmış olması son derece tuhaftır. Kim bilir, belki de yazdıklarını halka okutturmamaya yeminliydi. Bunu başka türlü açıklamak zordur. Propaganda yapmayı gerçeklen isteyen Komünistler, okurlarını dikkate almalı, makalelerini ya da sloganlarını kimlerin okuyacağını, konuşmalarını ve söylevlerini kimlerin dinleyeceğini asla akıllarından çıkarmamalıdırlar. Aksi takdirde, bunları ne okuyan olur, ne de dinleyen. Birçokları yazdıkları ya da söyledikleri her şeyin herkes tarafından kolayca anlaşılabileceğini sanıyorlar, oysa durum hiç de sandıkları gibi değildir. Eğer Parti basmakalıpçılığı tarzında yazar ve konuşurlarsa, halk onları nasıl anlayabilir? "ineğe ud çalmak" deyiminde, dinleyiciye karşı bir alay vardır. Ama biz, asıl saygının dinleyiciye duyulması gerektiğini düşünüyorsak, o zaman gülünç duruma düşen çalgıcı olur. Çalgıcının dinleyicilerini dikkate almadan dilediği gibi çalması doğru mudur? Daha da kötüsü, çalgıcı, ortaya karga gibi bet sesli bir basmakalıp Parti yazısı çıkarmakta ve kitlelerin karşısında karga gibi gaklamakta diretmektedir. Bir kimse ok atarken hedefe nişan almalıdır, ud çalarken dinleyicileri dikkate almalıdır. Peki, öyleyse, okuru dikkate almadan makale yazılabilir mi, dinleyiciyi dikkate almadan konuşma yapılabilir mi? Diyelim, bir kimseyle dostluk kurmak istiyoruz, bu kimse kim olursa olsun birbirimizin duygularını anlamadan, düşüncelerini öğrenmeden samimi bir dostluk kurabilir miyiz? Propaganda görevlilerimiz de, kendilerini dinleyen insanların araştırmasını, incelemesini ve tahlilini yapmadan boş laf ederlerse, bu işin üstesinden gelemezler.
      Basmakalıp Parti yazısına karşı dördüncü suçlama, kullandığı yavan dilin bir piehsan'ı hatırlatmasıdır. Şanghay'da "küçük piehsan" diye bilinen yaratıklar da, tıpkı bizim basmakalıp Parti yazıları gibi, çirkin ve buruş buruşturlar. Eğer bir makale ya da konuşma, ruhsuz ve cansız bir biçimde lam bir öğretmen edasıyla birkaç deyim üzerinde [sayfa 62] dönüp dolaşırsa, yavan bir dili ve itici bir görünüşü olan bir piehsan'ın benzemez mi? Eğer bir kimse yedi yaşında ilkokula gitmiş, on yedi-on sekiz yaşlarında ortaöğrenimini tamamlamış, yirmi iki-yirmi üç yaşlarında üniversiteden mezun olmuş, ama bu arada kitlelerle hiçbir zaman bağı olmamışsa, o kimse dilinin kötülüğünden ve yavanlığından dolayı suçlanamaz. Ama biz kitleler için çalışan devrimcileriz, kitlelerin dilini öğrenmezsek çalışmamızı iyi yürütemeyiz. Bugün propaganda çalışmasında bulunan yoldaşlarımızın birçoğu hiçbir dil incelemesi yapmamakladır. Yaptıkları propaganda son derece sıkıcıdır; makalelerini okuyan ya da konuşmalarını dinleyen pek az insan çıkmaktadır. Niçin dili incelememiz, hatta dil üzerinde daha çok çaba harcamamız gerekmektedir? Çünkü dili ustaca kullanmak kolay değildir ve zorlu bir çabayı gerektirir. Birinci olarak, dili kitlelerden öğrenelim. Halkın söz dağarcığı zengin, güçlü ve canlıdır; gerçek hayatı yansıtır. Birçoğumuz dili ustaca kullanamadığımız için güçlü, canlı ve etkili deyimlerden yoksun olan makale ve konuşmalarımız, sağlam ve sağlıklı bir insandan çok, kupkuru bir piehsan'a, bir kemik torbasına benzemektedir. İkinci olarak, yabancı dillerden yalnızca ihtiyacımız olanı alalım. Yabancı deyimleri mekanik bir biçimde aktarmamalı, gelişigüzel kullanmamalıyız. Yalnızca iyi olanı ve ihtiyacımıza uygun düşeni almalıyız. Eski Çincenin söz dağarcığı yetersiz olduğundan, bugünkü söz dağarcığımıza zaten birçok yabancı deyim girmiş bulunmaktadır. Sözgelimi, bugün bir kanpu (kadrolar) toplantısı yapmaktayız ve kanpu deyimi yabancı bir sözcükten türetilmiştir. Dışardan yeni şeyleri almaya, sadece ilerici fikirleri değil, yeni deyimleri de almaya devam etmeliyiz. Üçüncü olarak, klasik Çin dilinde de canlı olan ne varsa öğrenelim. Klasik Çinceyi yeterince incelemediğimiz için, onda hâlâ canlı olanı gerektiği gibi ve tam olarak kullanamadık. Kuşkusuz, eskimiş deyimlerin ve benzetmelerin kullanılmasına kesinlikle karşıyız, bu açıktır. Ama iyi ve hâlâ kullanışlı olanı devralmak gerekir. Basmakalıp Parti yazılarının etkisi altında kalanlar, halkın dilinde, yabancı dillerde ve klasik Çincede kullanışlı olan şeyleri inceleme zahmetine katlanmamakta ve bu yüzden de kitleler onların kuru ve sıkıcı propagandalarını iyi karşılamamaktadırlar. Böyle kötü ve yetersiz propagandacılara bizim de ihtiyacımız yoktur. [sayfa 63]
      Bizim propagandacılarımız kimlerdir? Bizim propagandacılarımız yalnızca öğretmenler, gazeteciler, yazarlar ve sanatçılar değil, aynı zamanda bütün kadrolarımızdır. Örneğin, askeri komutanlar. Gerçi askeri komutanlar halk önünde konuşmalar yapmıyorlar, ama onlar da askerlerle konuşmak, halkla ilişki kurmak zorundadırlar. Peki, bu, propaganda değil de nedir? Bir kimse başkalarıyla konuşuyorsa, propaganda çalışması yapıyor demektir. Eğer dilsiz değilse, her zaman söyleyecek birkaç sözü vardır. Bu nedenle, bütün yoldaşlarımızın, dili incelemesi kesinlikle gereklidir.
      Basmakalıp Parti yazısına karşı beşinci suçlama, tıpkı bir Çin eczanesi açar gibi, karmakarışık bir başlıklar dizisi altında birtakım maddeler sıralamasıdır. Herhangi bir Çin eczanesine gidip bakın: bir sürü gözü bulunan ve her gözde de yüksük otu, ravent kökü, güherçile gibi bir ilacın.... yani orada olması gereken her şeyin adı yazılı olan dolaplar göreceksiniz. Bu yöntem yoldaşlarımız tarafından da benimsenmiştir. Bu yoldaşlar makalelerinde, konuşmalarında, kitaplarında ve raporlarında, birinci olarak büyük Çin rakamları, ikinci olarak küçük Çin rakamları, üçüncü olarak on semavi cismin işaretlerini, dördüncü olarak on iki dünyevi dalın işaretlerini, sonra büyük harf A, B, C, D, ondan sonra küçük harf a, b, c, d, daha sonra Arap rakamları ve daha neler neler kullanıyorlar! Eskiler ve yabancılar, en küçük bir çaba harcamadan bir Çin eczanesi açabilelim diye bütün bu sembolleri yarattıkları için ne kadar da talihliyiz! Bir sürü laf etmesine rağmen, hiçbir tutum almayan, sadece o sembollerle kulak tırmalayan bir makale gerçek bir içerikten yoksundur ve bir Çin eczanesinden başka bir şey değildir. On semavi cisim vb. gibi semboller kullanılmamalıdır demek istemiyorum: sadece meselelere bu tür bir yaklaşımın yanlış olduğunu söylemek istiyorum. Çin eczanesinden ödünç alınan ve birçok yoldaşımızın çok sevdiği yöntem, gerçekten de bütün yöntemlerin en kabası, en çocukcası ve en dar kafalısıdır. Bu yöntem, şeyleri iç ilişkilerine göre değil, dış ilişkilerine göre sınıflandıran şekilci bir yöntemdir. Eğer bir kimse birbiriyle iç ilişkisi bulunmayan bir kavram yığınını alıyor ve onları bir makale, konuşma ya da raporda şeylerin dış özelliklerine göre sıralıyorsa, o kimse laf cambazlığı yapıyor demektir. Böyle bir kimse, bu cambazlığı başkalarına [sayfa 64] da bulaştırabilir ve sonunda onların sorunu düşünürken ya da bir şeyin özünü incelerken kendi kafalarını kullanmamalarına, olguları A, B, C, D diye sıralamakla yetinmelerine yol açabilir. Sorun nedir? Sorun, bir şeyin içindeki çelişmedir. Nerede çözülmemiş bir çelişme varsa, orada bir sorun var demektir. Eğer bir mesele varsa, bir tarafın yanında, öteki tarafın karşısında olmak ve sorunu ortaya koymak gerekir. Çelişmenin niteliğini kavrayabilmek için, sorunu ortaya koymadan önce, sorunun ya da çelişmenin iki ana yönünü araştırmak ve incelemek sorunu keşfedebilir, ortaya koyabilir; ama onu çözemez. Sorunu çözmek için sistemli ve kapsamlı bir araştırma ve inceleme gerekir. Bu sorunu keşfetme sürecidir. Ön araştırma ve inceleme gereklidir. Bu, tahlil sürecidir. Aynı zamanda sorunu ortaya koyarken de tahlil yapmak gerekir; yoksa karmaşık ve şaşırtıcı bir olgu yığınıyla karşılaşıldığında, sorunun ya da çelişmenin nerede yattığını bulup çıkarmak mümkün olamaz. Ama tahlil süreci derken, sistemli ve kapsamlı bir tahlil sürecini kastediyoruz. Çoğu zaman bir sorun ortaya konulduğu halde çözülemez, çünkü şeylerin iç ilişkileri henüz açığa çıkartılmamış, henüz sistemli ve kapsamlı bir tahlil süreci gerçekleştirilmemiştir. Bu nedenle, sorunun ana hatlarını hâlâ açıkça göremeyiz, bir senteze varamayız ve dolayısıyla da sorunu iyi çözemeyiz. Eğer bir makale ya da konuşma önemliyse ve yol göstermeyi amaçlıyorsa, sorunu ortaya koymak, tahlil etmek, sonra da sorunun özüne parmak basan ve bir çözüm yöntemi getiren bir senteze varmak zorundadır. Bütün bu süreç içinde şekilci yöntemlerin hiçbir yararı yoktur. Partimizde çocukça, kaba, dar kafalı ve kaytarmacı şekilci yöntemler hüküm sürdüğüne göre, onları açığa çıkarmalıyız. Meseleleri gözlemleme, ortaya koyma, tahlil etme ve çözmede Marksist yöntemi kullanmayı herkesin öğrenmesi ancak böyle mümkün olabilir. Çalışmalarımızı iyi bir şekilde yürütmemiz ve devrimci davamızın zafere ulaşması ancak böyle mümkün olabilir.
      Basmakalıp Parti yazısına karşı altıncı suçlama, sorumsuz olması ve her ortaya çıktığı yerde halka zarar vermesidir. Yukarda sözü edilen bütün hatalar biraz acemilikten, biraz da sorumluluk duygusunun yetersizliğinden ileri gelmektedir. Bu noktayı açıklamak için, yüz yıkamayı ele alalım. Hepimiz yüzümüzü her gün yıkarız, birçoğumuz [sayfa 65] bir kereden de fazla yıkar, daha sonra da acaba bir kusur var mı diye "araştırma ve inceleme" yoluyla yüzümüzü aynada kontrol ederiz. (Yüksek sesle gülüşmeler.) Ne kadar büyük bir sorumluluk duygusu! Makale ve konuşmalarımızı da aynı sorumluluk duygusuyla hazırlarsak hiç fena olmaz. Sunulmaya değer olmayan, bir şeyi sunmayın. Onun, başkalarının düşüncelerini ve eylemlerini etkileyebileceğini hiçbir zaman aklınızdan çıkarmayın. Eğer bir insan bir-iki gün yüzünü yıkamazsa, bu kuşkusuz iyi bir şey değildir. Kuşkusuz, yıkadıktan sonra yüzünde biraz kir kalması da iyi bir şey değildir, ama bunda ciddi bir tehlike yoktur. Oysa makale yazarken ya da konuşma yaparken durum farklıdır. Makalenin ve konuşmanın biricik amacı, başkalarını etkilemektir. Ama yoldaşlarımız bu görevi gelişigüzel bir şekilde ele alıyorlar. Bu önemsiz olanı önemli olandan üstün tutmak demektir. Birçokları hiçbir inceleme ya da hazırlık yapmadan makaleler yazıyor, konuşmalar yapıyorlar. Bir makaleyi yazdıktan sonra da, yıkandıktan sonra yüzlerini aynada inceledikleri gibi makaleyi birkaç kere okumak zahmetine katlanmıyor ve onu öylece yayımlanmaya gönderiyorlar. Bunun sonucunda da çoğu zaman "kalemlerinden binlerce kelime dökülmekte, ama konudan on binlerce fersah uzaklaşmakladırlar". Bu yazılar yetenekli görünebilirler, ama aslında halka zarar verirler. Bu kötü alışkanlık, bu yetersiz sorumluluk duygusu düzeltilmelidir.
      Basmakalıp Parti yazısına karşı yedinci suçlama, bütün Partiyi zehirlemesi ve devrimi tehlikeye düşürmesidir. Sekizinci suçlama ise, yaygınlaştığı takdirde ülkeyi yıkabileceği ve halkı mahvedebileceğidir. Bu iki suçlama kendiliğinden anlaşılmakta ve daha fazla bir açıklamayı gerektirmemektedir. Başka bir deyişle, basmakalıp Parti yazıları düzeltilmez ve dizginsiz bir biçimde gelişmelerine göz yumulursa, sonuç gerçekten çok ciddi olacaktır. Öznelcilik ve sekterlik zehiri basmakalıp Parti yazılarında saklıdır. Bu zehir yayılırsa, hem Partiyi, hem de ülkeyi tehlikeye düşürebilir.
      Yukarda saydığımız sekiz nokta, basmakalıp Parti yazılarına karşı silaha sarılma çağrımızdır.
      Parti içindeki basmakalıp yazı tarzı, hem devrimci ruhu dile getirmek için elverişli değildir, hem de devrimci ruhu yok etme eğilimindedir. [sayfa 66] Devrimci ruhu geliştirmek için basmakalıp Parti yazılarını tasfiye etmek, onların yerine faal, canlı, diri ve güçlü olan Marksist-Leninist yazım tarzını benimsemek gerekir. Gerçi Marksist-Leninist yazım tarzı uzun zamandan beri vardır, ama gene de zenginleştirilmesi ve aramızda yaygın bir hale getirilmesi gerekmektedir. Yabancı basmakalıp yazıyı ve basmakalıp Parti yazısını ortadan kaldırırsak, yeni yazı tarzımızı zenginleştirebilir, yaygın bir hale getirebilir ve böylece Partinin devrimci davasını ilerletebiliriz.
      Parti basmakalıpçılığı sadece makale ve konuşmalarda değil, aynı zamanda toplantıların yönetilmesinde de görülmektedir. "1. Açılış konuşması: 2. Rapor: 3. Tartışma: 4. Sonuçlar ve 5. Kapanış." Büyük küçük her toplantıda, her yerde ve her zaman bu katı usul izlenirse, ortaya başka bir Parti basmakalıpçılığı çıkmaz mı? Toplantılara sunulan "raporlar" genellikle şöyle olmaktadır: "1. Uluslararası durum; 2. Ülke içindeki durum; 3. Sınır Bölgesi ve 4. Kendi çalışma alanımız." Ve toplantılar sabahtan akşama kadar sürmekte, söyleyecek hiçbir sözü olmayanlar bile sanki konuşmazlarsa Başkaları hayal kırıklığına uğrayacakmış gibi kürsüye çıkmaktadırlar. Sözün kısası, somut durum göz ardı edilmekte, eski katı biçimlere ve alışkanlıklara körü körüne bağlı kalınmaktadır. Bütün bunları da düzeltmemiz gerekmez mi?
      Bugünlerde birçok kimse milli ve bilimsel bir yazım tarzı, kitleler seslenen yazım tarzı yolunda bir dönüşüm istemektedir. Bu, çok iyi bir şeydir. Ama "dönüşüm", derinlemesine, tepeden tırnağa ve baştan aşağı değişme demektir. Oysa en küçük bir değişiklik bile yapmamış olan kimseler dönüşüm çağrısında bulunuyorlar. Bu yoldaşlara, "dönüşüm"den söz etmeden önce kendilerinde ufak da olsa bir değişiklik yapmalarını öğütlerim; yoksa yakalarını dogmatizmden ve basmakalıp Parti yazısından kurtaramazlar. Bu, yeteneksiz olup da büyük hedeflere yönelmek, istidatsız olup da büyük amaçlar peşinde koşmak şeklinde açıklanabilir ve bununla hiçbir şey başarılamaz. Dolayısıyla, "kitlelere hitap eden yazım tarzı yolunda bir dönüşüm"den sık sık söz eden, ama aslında kendi dar çevresine tıkılıp kalan bir kimse çok dikkatli olmalıdır. Yoksa günün bilinde kitleler, karşısına dikilip de, "Söyleyin bakalım beyefendi, neymiş bu "dönüşüm"? Rica etsek biraz da biz görebilir miyiz?" dedikleri zaman, zor durumda kalacaktır. Eğer [sayfa 67] gevezelik etmiyor, kitlelere hitap eden yazım tarzı yolunda bir dönüşümü içtenlikle istiyorsa, gerçekten halkın içine girmeli ve halktan öğrenmelidir. Aksi takdirde sözünü ettiği "dönüşüm" havada kalacaktır. Bazıları ise kitlelere hitap eden yazım tarzı yolundaki bir dönüşüm hakkında yaygaralar koparmakta, oysa halkın dilini kullanarak iki kelimeyi bir araya getirememektedirler. Bu da onların kitlelerden öğrenmeye gerçekten kararlı olmadıklarını göstermektedir. Kafaları kendi dar çevrelerinin sınırlarını aşamamaktadır.
      Bu toplantıda, içinde dört makale bulunan Propaganda Kılavuzu adlı bir broşür dağıtıldı. Yoldaşlarımıza bunu döne döne okumalarını öğütlerim.
      Broşürün, Sovyetler Birliği Komünist Partisi (Bolşevik) Tarihi, Kısa Ders'ten yapılan aktarmalardan oluşan birinci yazısı, Lenin'in propaganda çalışmasını nasıl yürüttüğünü ele almaktadır. Başka şeylerin yanı sıra, Lenin'in nasıl broşür yazdığını anlatmaktadır:
      Lenin'in önderliğindeki İşçi Sınıfının Kurtuluşu için Petersburg Mücadele Birliği, Rusya'da sosyalizmi işçi sınıfı harekeliyle birleştirmeye başlayan ilk kuruluştu. Bir fabrikada grev meydana gelir gelmez, gruplarının üyeleri aracılığıyla fabrikalardaki sorunlar hakkında daima ayrıntılı bilgi sahibi olan Mücadele Birliği, broşürler ve sosyalist bildiriler dağıtarak hemen harekete geçiyordu. Bu broşürler, fabrika sahiplerinin işçilere yaptığı baskılan gözler önüne seriyor, işçilerin kendi çıkarları uğrunda nasıl mücadele etmesi gerektiğini açıklıyor ve işçilerin isteklerini duyuruyordu. Broşürler kapitalizmin bozuklukları, işçilerin yoksulluğu, 12 ile 14 saatlik dayanılmaz işgünü ve işçilerin bütün haklardan yoksun oluşu hakkındaki gerçekleri dile getiriyordu. Aynı zamanda, uygun siyasi istekler de ortaya atıyorlardı.

      Dikkat edin, "ayrıntılı bilgi sahibi olan" ve "gerçekleri dile getiren" diyor! Devam edelim:
      1894 yılı sonunda Lenin, işçi Babuşkin'le birlikle bu tipte ilk ajitasyon broşürünü ve grevde bulunan Petersburg'daki Semyannikov [sayfa 68] Fabrikası işçilerine çağrıyı yazdı. Broşür yazarken, sorunlar hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olan yoldaşlara danışmamız gerekir. Lenin yazı yazarken ve çalışırken daima böyle bir araştırma ve incelemeye dayanmıştır. Her broşür işçilerin moralini güçlendirmeye büyük ölçüde katkıda bulundu. İşçiler, Sosyalistlerin kendilerine yardım ettiğini ve kendilerini savunduğunu gördüler.[20]

      Lenin'le aynı fikirde miyiz? Eğer aynı fikirdeysek, Lenin ruhuyla çalışmalıyız. Yani, Lenin'in yaptığı gibi yapmalı, bir yığın sayfayı boş lafla doldurmamalı, okurları dikkate almadan oku rasgele fırlatmamalı, sadece kendi görüşlerimize dayanmamalı ve şişirmeci olmamalıyız.
      Broşürdeki ikinci yazı ise, Dimitrov'un, Komünist Enternasyonal'in Yedinci Dünya Kongresi'ndeki konuşmalarından yapılan aktarmalardan oluşmaktadır. Dimitrov ne diyordu? Şöyle diyordu:
      Kitlelere, kitabi kalıpların diliyle değil, her sözcüğü ve her düşüncesi milyonlarca insanın en derin duygu ve düşüncelerini yansıtan bir dille, kitlelerin davası uğruna savaşanların diliyle hitap etmesini öğrenmeliyiz.[21]

      Ve gene:
      …kitlelerin anlayacağı dille konuşmasını öğrenmezsek, kitleler aldığımız kararları kavrayamazlar.

      Biz her zaman sade ve somut bir şekilde konuşmasını, kitlelerin bildiği ve anlayabileceği örneklerle konuşmasını bilmiyoruz. Hâlâ anlamadan ezberlediğimiz soyut formülleri kullanmadan edemiyoruz. Nitekim broşürlerimize, gazetelerimize, kararlarımıza ve tezlerimize bakacak olursanız, bunların bırakalım sıradan işçileri. Parti görevlilerimizin bile anlamakta zorluk çektiği ağır bir dil ve üslupla yazılmış olduklarını görürsünüz.[22] [sayfa 69]

      Ne dersiniz? Dimitrov, bu sözleriyle zayıf noktamıza parmak basmıyor mu? Demek, basmakalıp Parti yazıları Çin'de olduğu kadar yabancı ülkelerde de varmış. Bu, ortak bir hastalık. (Gülüşmeler.) Ama gene de biz, Dimitrov yoldaşın öğüdüne uyarak kendi hastalığımızı bir an önce düzeltmeliyiz.
      Şunu her birimiz bir kanun, bir Bolşevik kanunu, bir temel kural haline getirmeliyiz:
      Yazarken ya da konuşurken, seni anlaması, senin çağrına inanması ve seni izlemeye hazır olması gereken sıradan işçiyi hiçbir zaman aklından çıkarma! Kimin için yazdığını ve kimin için konuştuğunu hiçbir zaman aklından çıkarma.
[23]
      Bu, Komünist Enternasyonal tarafından bizim için hazırlanan ve kesinlikle izlenmesi gereken bir kuraldır. Bunu kendimiz için bir kanun haline getirelim!
      Broşürdeki üçüncü yazı Lu Sun'un Bütün Eserleri'nden alınmıştır. Burada yazar, nasıl yazı yazmak gerektiğini tartışmakta ve Kepçe[24] dergisine cevap vermektedir. Lu Sun ne diyordu? Bazılarını buraya aktaracağımız sekiz yazı kuralı öneriyordu.
      Birinci Kural: "Her şeyin her yönüne özel dikkat gösterin; daha çok gözlemde bulunun ve eğer çok az bir gözlemde bulunduysanız, sakın yazmayın."
      "Her şeyin her yönüne özel dikkat gösterin" diyor, yoksa sadece bir şeye ya da bir şeyin sadece bir yönüne değil. "Daha fazla gözlemde bulunun" diyor, sadece bir göz atın ya da yarını yamalak gözden geçirin demiyor. Ya biz ne yapıyoruz? Çoğu zaman çok az bir gözlemde bulunduktan sonra yazı yazarak bunun tam tersini yapmıyor muyuz?
      İkinci Kural: "Söyleyecek bir şeyiniz olmadığı zaman, kendinizi yazmak için zorlamayın." [sayfa 70]
      Ya biz ne yapıyoruz? Kafamızın bomboş olduğu apaçık meydandayken, çoğu zaman yazmak için kendimizi zorlamıyor muyuz? Araştırma ya da inceleme yapmadan kaleme sarılıp "yazmak için kendimizi zorlamak" sorumsuzluktan başka bir şey değildir.
      Dördüncü Kural: "Bir yazıyı yazdıktan sonra en azından iki kere daha okuyun; gerekli olmayan kelime, cümle ve paragrafları hiç çekinmeden çıkarıp atmak için elinizden geleni yapın. Hikâyelik bir malzemeyi genişletip roman haline getirmektense, romansı bir malzemeyi kısaltıp hikâye haline getirin."
      Konfüçyüs, "iki kere düşünün"[25] diye öğüt vermişti. Han Yu ise, "bir iş üzerinde düşünülerek başarılır"[26] demişti. Bu eskidendi. Bugün meseleler çok daha karmaşık bir hale gelmiştir ve bazen üç-dört kere düşünmek bile yetmemektedir. Lu Sun, "yazdığınızı en azından iki kere okuyun" demişti. Peki, en fazla kaç kere okuyalım? Lu Sun bu konuda bir şey söylememiş, ama bana kalırsa önemli bir makaleyi on kereden de fazla okumakta, yayımlanmadan önce dikkatli bir şekilde gözden geçirmekte yarar vardır. Makaleler, girift ve karmaşık olan ve gereğince ifade edilebilmesi için tekrar tekrar incelenmesi gereken nesnel gerçekliğin bir yansımasıdır. Dolayısıyla ancak yazı kurallarından habersiz olan bir kişi bu konuda gevşek davranabilir.
      Altıncı Kural: "Kendinizden başka kimsenin anlayamayacağı sıfatlar ya da terimler uydurmayın."
      Biz, "kimsenin anlayamayacağı" bir yığın deyim "uydurduk". Bazen tek bir cümle kırk-elli kelimeyi bulmakta ve "kimsenin anlayamayacağı sıfatlar ya da terimler" yığını haline gelmektedir. Bıkmadan usanmadan Lu Sun'u örnek almamızı öğütleyenlerin birçoğu aslında ona kulak asmayanların ta kendileridir!
      Broşürdeki son yazı, Çin Komünist Partisi Altıncı Merkez Komitesi [sayfa 71] Altıncı Genel Toplantısında okunan ve kabul edilen milli propaganda tarzının nasıl geliştirileceği üzerine rapordan alınmıştır. 1938'de yapılan bu genel toplantıda, "Marksizm'den Çin'in belli özelliklerinden kopuk bir şekilde söz etmek, soyut bir Marksizmdir, havada kalan bir Marksizmdir." demiştik. Yani, Marksizm hakkında edilen bütün boş lallara karşı çıkmalıyız. Çin'de yaşayan Komünistler Marksizmi Çin devriminin gerçeklerine bağlı olarak incelemelidirler.
      Raporda şöyle deniliyordu:
      Yabancı basmakalıpçılık ortadan kaldırılmalıdır; boş ve soyut teranelere son verilmeli, dogmatizm bir kenara bırakılmalıdır. Bunların yerini, Çin halkının çok sevdiği diri ve yaşayan Çin tarzı ve Çin ruhu almalıdır. Enternasyonalist özü milli biçimden koparmak, ancak enternasyonalizmin e'sinden haberi olmayanların yapacağı bir iştir. Biz, tam tersine, bu ikisini sımsıkı birleştirmeliyiz. Bu konuda saflarımızda ciddiyetle giderilmesi gereken önemli hatalar vardır.
      Bu raporda yabancı basmakalıpçılığın ortadan kaldırılması istenmişti, oysa bazı yoldaşlar bunu hâlâ piyasaya sürmektedirler. Boş ve soyut teranelere son verilmesi istenmişti, oysa bazı yoldaşlar bunları hâlâ inalla sürdürmektedir. Dogmatizmin bir kenara bırakılması istenmişti, oysa bazı yoldaşlar onu canlandırmaya çalışmaktadır. Sözün kısası, Altıncı Genel Toplantıda kabul edilen bu rapor, sanki ona bile bile karşı çıkan birçok kimsenin bir kulağından girmiş , öbür kulağından çıkmıştır.
      Merkez Komitesi, basmakalıp Parti yazılarını, dogmatizmi ve benzerlerini derhal bir kenara atmamızı kararlaştırmış bulunuyor. Zaten bir de bu nedenle geldim ve uzun uzadıya konuştum. Yoldaşların söylediklerimi yeniden düşüneceklerini ve tahlil edeceklerini ve ayrıca her yoldaşın da kendi özel durumunu tahlil edeceğini umarım. Herkes kendini iyice incelemeli ve açıklığa kavuşturduğu ve gerçekten üzerinden attığı bütün zaaflarını yakın arkadaşlarıyla ve çevresindeki yoldaşlarla bir kere daha konuşmalıdır. [sayfa 72]



YENAN SANAT ve EDEBİYAT FORUMUNDA KONUŞMALAR
Mayıs 1942


AÇILIŞ KONUŞMASI
2 Mayıs 1942

     
      Yoldaşlar! Bugün bu foruma, fikir alışverişinde bulunmak ve sanat ve edebiyat alanlarındaki çalışmalar ile genel olarak devrimci çalışma arasındaki ilişkiyi incelemek için çağrılmış bulunuyorsunuz. Amacımız, devrimci sanat ve edebiyatın, doğru gelişme yolunu izlemesini; milli düşmanlarımızın alt edilmesini ve milli kurtuluş görevinin başarılmasını kolaylaştırarak öteki devrimci çalışmalara daha fazla yardım etmesini sağlamaktır.
      Çin halkının kurtuluşu uğrundaki mücadelemizde çeşitli cepheler vardır; kalem ve silah cepheleri, yani kültürel ve askeri cepheler de bunlar arasındadır. Düşmanı yenmek için öncelikle silahlı orduya dayanmak zorundayız. Ama bu ordu tek başına yeterli değildir: saflarımızı birleştirmek ve düşmanı yenmek için kesinlikle bir kültür ordusuna da sahip olmalıyız. 4 Mayıs Hareketinden bu yana Çin'de böyle bir kültür ordusu şekillenmeye başladı. Bu ordu Çin devrimine yardımcı oldu; Çin'de emperyalist saldırıya hizmet eden feodal ve komprador kültürün hâkimiyet alanını gitgide daralttı ve bu kültürlerin etkisini zayıflattı. Çinli gericiler, yeni kültüre karşı koymak için şimdi ancak "niteliğin karşısına nicelikle çıkabiliyorlar". Başka bir deyişle, gericilerin parası var ve doğru dürüst tek bir şey yaratamadıkları halde, nicelik bakımından ortaya pek çok şey çıkarıyorlar. 4 Mayıs Hareketinden bu yana, sanat ve edebiyat, kültür cephesinin önemli ve başarılı bir kesimini oluşturdu. On yıllık iç savaş sırasında devrimci [sayfa 73] sanat ve edebiyat hareketi büyük bir gelişme gösterdi. Hem bu hareket, hem de devrimci savaş aynı genel doğrultuda ilerlediler; ama bu iki kardeş ordu, pratik çalışmalarında birbirlerine bağlanmış değillerdi: çünkü gericiler bu iki orduyu birbirinden koparmıştı. Japonya'ya Karşı Direnme Savaşı'nın patlak vermesinden bu yana, Yenan'a ve Japonya'ya karşı, öteki üs bölgelerimize gittikçe daha çok sayıda devrimci yazar ve sanatçının gelmesi çok iyi bir şeydir. Ama bu onların üs bölgelerine gelmekle buradaki halk kitleleriyle bütünüyle bütünleşiverdikleri anlamına gelmez. Eğer devrimci çalışmamızı daha ileri götüreceksek, bu ikisinin bütünüyle bütünleştirilmesi gerekmektedir, işte bugünkü toplantımızın amacı; sanat ve edebiyatın, devrimci makinenin bütününün içine ayrılmaz bir parça olarak yerleşmesini, halkı birleştirmek ve eğitmek, düşmana saldırmak, onu yok etmek için güçlü bir silah olarak işlemesini ve halkın düşmana karşı tek bir yürek, tek bir kafa halinde savaşmasına yardımcı olmasını kesinlikle sağlamaktır. Bu hedefe ulaşmak için çözülmesi gereken sorunlar nelerdir? Bana kalırsa bunlar, yazarların ve sanatçıların sınıf tavırları: davranışları; okur, dinleyici ve seyircileri; çalışmaları ve incelemeleriyle ilgili sorunlardır.
      Sınıf tavrı meselesi. Tavrımız, proletaryanın ve kitlelerin tavrıdır. Komünist Partisi üyeleri için bu, Parti tavrına, Parti ruhuna ve Parti siyasetine bağlı kalmak demektir. Sanat ve edebiyat işçilerimiz arasında, bu meselenin kavranmasında hâlâ yanılgıya düşen ya da bu meselede yeterince berrak bir fikre kavuşmamış olan var mıdır? Bence vardır. Yoldaşlarımızın birçoğu doğru tavırdan sık sık ayrılmıştır.
      Davranış meselesi. Bir kimsenin tavrından, belli meselelere karşı belli davranışlar doğar. Örneğin, bir kimsenin övülmesi mi, yoksa teşhir edilmesi mi gerekir? Bu, bir davranış meselesidir. İstenen davranış hangisidir? Bence her ikisi de. Burada mesele, ele alınanın kim olduğudur. Üç çeşit insan vardır: Düşmanlarımız, birleşik cephedeki müttefiklerimiz ve kendi halkımız. Halkımız, kitleler ve onun öncüsüdür. Bu üç çeşit insandan her birine karşı farklı bir davranış benimsemeliyiz. Düşmanlarımız, yani Japon e