Viladimir İliç Lenin
Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı


V. İ. Lenin'in Question de-la Politique Natioanale et de l'Internationalisme Prolétarien (Editions du Progrès, Moscou 1968) adlı derleme yapıtını, Fransızcasından Muzaffer Ardos dilimize çevirmiş ve kitap, Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı adı ile,. Sol Yayınları tarafından, Nisan 1979 (Birinci Baskı: Kasım 1968; İkinci Baskı: Ocak 1975; Üçüncü Baskı: Mart 1976; Dördüncü Baskı: Şubat 1977; Beşinci Baskı: Nisan 1978) tarihinde, Ankara'da, İlkyaz Basımevi'nde dizdirilip bastırılmıştır.

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyay@kurtuluscephesi.org
Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında:
Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı (620 KB)











RSDİP'NİN ULUSAL PROGRAMI
15 (28) ARALIK 1913



      MERKEZ Komitesi Konferansı, İzveşçeniye'de[1] yayınlanmış olan ulusal sorun üzerine kararı[1*] kabul etti ve ulusal program sorununu kongre gündemine aldı.
      Ulusal sorunun şu anda -karşı-devrimin tüm politikasında, burjuvazinin sınıf bilincinde, ve Rusya sosyal-demokrat proletarya partisinde- niçin ve nasıl önemli bir yer tuttuğuna, kararda, ayrıntılı olarak değiniliyor.
      Kuşkusuz bu konu üzerinde durmanın gereği yok, çünkü durum apaçıktır. Marksist teorik yazında, bu durum ve sosyal-demokratların ulusal programının temelleri, son dönemde [sayfa 7] aydınlığa kavuşturulmuştur (burada başta Stalin'in makalesini belirtmek gerekir[2], Onun için bu yazıda sorunu salt parti açısından koymayı ve Stolipin-Maklakov[3] baskısı altında boğulmakta olan legal basının ele alamayacağı noktalara açıklık getirmekle yetinmeyi doğru buluyoruz,
      Rusya'da sosyal-demokrasi, daha eski ülkelerin, yani Avrupa'nın deneyimlerine ve bu deneyimlerin teorik ifadesi olan marksizme dayanarak oluşmaktadır. Ülkemizin özelliği, ve bu ülkede sosyal-demokrasinin yaratıldığı tarihsel anın özelliği şundadır ki, burada -Avrupa'dan farklı olarak- sosyal-demokrasi, burjuva devriminden önce oluşmaya başladı ve bu devrim sırasında oluşmaya devam ediyor. İkincisi, bizim ülkemizde, proleter demokrasisini genel olarak burjuva ve küçük-burjuva demokrasisinden ayıkmak için kaçınılmaz olan savaşım -ki bu, özünde bütün ülkelerin tanımış olduğu savaşımlardan farksızdır-, marksizmin, Batıda ve bizim ülkemizde tam bir teorik zafer sağladığı bir koşul oluşturmaktadır. Onun için bu savaşımın biçimi, marksizm uğruna bir savaşım olmaktan çok, "hemen hemen Marksist" tümcelerle kendisini maskeleyen küçük-burjuva teorilere karşı bir savaşımdır.
      "Ekonomizm"[4] (1895-1901) ve "legal- marksizm"den[5](1895-1901, 1902) bu yana, bu, hep böyle olmuştur, Bu akımların menşevizm[6] ile (1903-1907) ye likidatör akımla[7] (1908-1913) sıkı, üstü örtülü bağlarını ve yakınlığını ancak tarihsel gerçeklerden korkanlar unutabilirler.
      1901 - 1903 yıllarında RSDİP programını hazırlamış olan eski İskra[8], ilk kez esaslı bir tarzda Rusya işçi hareketinin teori ve pratiğinde marksizmi kurarken, öteki sorunlarda olduğu gibi ulusal sorunda da küçük-burjuva oportünizmine karşı savaşıyordu. Bu küçük-burjuva oportünizmi, en başta Bundun milliyetçi saplantılarında ya da dalgalanmalarında ifadesini buluyordu. Eski İskra, Bundun milliyetçiliğine karşı çetin bir savaş yürüttü. Bu savaşı unutmak bir kez daha [sayfa 8] belleğini yitirmiş zavallının durumuna düşmek, Rusya sosyal-demokrat işçi hareketinin tarihsel ve ideolojik temelinden kopmak olur.
      Öte yandan, Ağustos 1903'te toplanan İkinci Kongrede RSDİP programının kesin olarak kabul edilmesi sırasında, bazı Polonyalı sosyal-demokratların "ulusların kaderlerini tayin hakkına" gölge düşürme, yani bambaşka bir yönden oportünizmin ve milliyetçiliğin içine kayma doğrultusunda bazı acemice girişimlerine karşı bir savaşım yürütüldü (bunun kongre tutanaklarında kaydı yoktur, çünkü savaşım hemen "hemen bütün kongrenin katıldığı Program Komisyonunda olmaktaydı).
      Bugün bile, aradan on yıl geçtiği halde, savaşım, iki temel çizgiyi izleyerek devam ediyor; bu da, savaşımın Rusya'da ulusal sorunun tüm nesnel koşullarıyla sıkı sıkıya bağlı olduğunu gösterir.
      Avusturya'da, (Kristan, Ellenbogen vb. tarafından savunulan ve Güney Slavları tasarısında ifade edilmiş olan) "ulusal kültürel özerklik" programı Brünn Kongresinde(1899) reddedildi. Bölgesel ulusal özerklik kabul edildi, ve bütün ulusal bölgelerin zorunlu birliği yolunda sosyal-demokrat propaganda, "ulusal kültürel özerklik" fikri ile yalnızca bir uzlaşmaydı. Bu mutsuz görüşün bellibaşlı teorisyenleri, bunun, Yahudilere uygulanmayacağını özellikle. belirttiler.
      Rusya'da, her zaman olduğu gibi, küçük bir oportünist yanlışı geliştirerek bir oportünist siyasal sistem haline getirmeyi amaç edinen kimseler çıktı. Nasıl ki, Almanya'da Bernstein, Rusya'da sağ kadetlerin, Struvelerin, Bulgakovların, Tugan ve şürekâsının ortaya çıkmasına neden olduysa, aynı biçimde, Otto Bauer'in (aşırı ölçüde ihtiyatlı Kautsky'nin deyişi ile) "enternasyonalizmi unutması", Rusya'da tüm Yahudi burjuva partilerin ve bir dizi küçük-burjuva akımların (Bund ve 1907 sosyalist-devrimci ulusal partiler konferansı) "ulusal kültürel özerkliği" bir bütün olarak benimsemeleri [sayfa 9] sonucunu verdi. Geri Rusya, bir bakıma, Batı Avrupa oportünizminin mikroplarının bizim barbar toprağımızda nasıl gerçek salgınlar meydana getirdiğinin örneğini vermektedir.
      Bizde sıksık Bernstein'ın Avrupa'da "hoşgörü ile karşılandığı" belirtilir, ama bernştayncılığın bizim "kutsal" Rusya anamız dışında, dünyada hiçbir yerde struveciliği doğurmadığı, ve "bauercilik"in de Yahudi burjuvazisinin ince milliyetçiliğinin sosyal-demokratlar tarafından haklı gösterilmesine dek vardırılmadığı unutulur.
      "Ulusal kültürel özerklik" en ince, bu yüzden de en tehlikeli milliyetçiliği temsil eder; bu, ulusal kültür sloganlarıyla ve son derece zararlı, giderek anti-demokratik bir şey olan eğitimin milliyetlere göre bölünmesi yolunda propaganda ile işçilerin yozlaştırılmasıdır. Kısaca, bu program, proleter enternasyonalizmiyle mutlak olarak çelişir; ve ancak küçük-burjuva milliyetçilerin ülkülerine yanıt verir.
      Ama öyle bir durum vardır ki, marksistler, burada, eğer demokrasiye ve proletaryaya ihanet etmek istemiyorlarsa, ulusal sorunda özel bir istemi, ulusların kaderlerini serbestçe tayin etme hakkını (RSDİP programının 9. maddesi), yani siyasal bakımdan ayrılmayı savunmalıdırlar. Konferans kararı bu istemi öyle ayrıntılı olarak savunmaktadır ki, burada herhangi bir yanlış anlamaya yer olamaz.
      Onun için biz, yalnızca bu programa karşı İleri sürülmüş olan ve inanılmaz bir bilisizliği ve oportünizmi yansıtan itirazların niteliğini gözler önüne sermekle yetineceğiz. Bu nedenle belirtelim ki, programımızın yürürlükte olduğu on yıl boyunca, RSDİP'nin hiç bir birimi, hiç bir ulusal örgüt, hiç bir bölgesel konferans, hiç bir yerel komite, bir kongrede ya da konferansta hiç bir delege, 9. maddenin değiştirilmesi ya da kaldırılması sorununu ortaya atmamıştır!
      Bunu, asla unutmamak gerekir. Bu, bize, bu noktaya karşı itirazlarda bir parçacık olsun ciddiyet ye parti zihniyeti [sayfa 10] olup olmadığını gösterir.
      Likidatörlerin gazetesinden Bay Semkovski'yi ele alalım. Bu kişi, partiyi tasfiye etmiş bir kimsenin hafifliğiyle şöyle diyor: "Bazı düşüncelerle programın 9. maddesinin tüm olarak kaldırılması yolunda Rosa Luxemburg'un önerisine katılmıyorum." (N. R Gaz., n° 71.)
      Gizli düşünceler mi var! Ama programımızın tarihi hakkında bu ölçüde bilgisiz olduktan sonra, nasıl olur da insan "gizleme merakına" tutulmaz? Hafiflikte bir eşi olmayan aynı Bay Semkovski, (parti, program ne oluyormuş ki?) Finlandiya'yı bir istisna sayarsa, nasıl olur da "gizleme merakına" tutulmaz?
      "Polonya proletaryası Rusya'nın bütün proleterleri ile birlikte ortak savaşı aynı devletin çerçevesi içinde vermek istemesine karşılık, Polonya toplumunun gerici sınıfları, bunun tersini, Polonya'nın Rusya'dan ayrılmasını isterlerse, ve bunlar bir referandumda oyların çoğunluğunu sağlarlarsa... nasıl davranmalı? Biz, sosyal-demokratlar, merkezi parlamentoda, Polonyalı yoldaşlarımızla birlikte ayrılmaya karşı mı oy vermeliyiz, yoksa ulusların kaderlerini serbestçe tayin hakkını ihlal etmemek için oyumuzu ayrılmadan yana mı kullanmalıyız?"
      Böylesine bönce, böylesine tedavisi olanaksız olan bir kafa karışıklığını yansıtan sorular sorulduğunda, gerçekten nasıl davranmalı?
      Ulusların kaderlerini tayin hakkı, bay likidatör, bu sorunun merkezi parlamentoda değil, ayrılan azınlığın parlamentosunda, meclisinde ya da referandumunda karara bağlandığı anlamını taşır. Norveç (1905'te) İsveç'ten ayrıldığı zaman, buna karar veren tek başına (İsveç'in yari büyüklüğünde olan) Norveç oldu.
      Bay Semkovski'nin her şeyi inanılmaz bir biçimde karmakarışık hale getirdiğini çocuklar bile görebilir.
      "Ulusların kaderlerini tayin hakkı", demokratik bir düzeni [sayfa 11] zorunlu kılar, öyle ki, bu düzende yalnızca genel olarak demokrasi ile yetinilmez, burada, özel olarak ayrılma sorununu demokratik olmayan yoldan çözüme bağlamak olanaklı değildir. Demokrasi, genel anlamıyla, savaşçı ve ezici bir milliyetçilikle bağdaşabilir. Proletarya, bir ulusun bir devlet sınırları içinde zorla tutulmasını olanaksız kılan bir demokrasiden yanadır. Bu yüzden, "ulusların kaderlerini tayin hakkını ihlâl etmemek için", pek akıllı Bay Semkovski'nin sandığı gibi, "oylarımızı ayrılma lehinde vermek" değil, ayrılan bölgenin sorunlarını bizzat kendisinin çözüme bağlayabilmesine izin verilmesi amacıyla kullanmak zorundayız.
      Bay Semkovski'nin entelektüel yeteneklerine sahip bir kimsenin bile, "boşanma hakkı"nın boşanmaya oy vermeyi gerektirmediğini anlayabileceği sanılır! Ama mantığın ilkel esaslarını bile unutmak, 9. maddenin eleştiricilerinin yazgısı olsa gerek.
      Norveç İsveç'ten ayrıldığı zaman, İsveç proletaryası, eğer milliyetçi küçük-burjuvazinin arkasından gitmek istemiyorduysa, İsveçli papazların ve büyük toprak sahiplerinin istedikleri şekilde Norveç'in zorla İsveç'e bağlanmasına karşı oylarını kullanmalı ve bu uğurda ajitasyon yapılmalıdır. Bu, açık ve anlaşılması pek güç olmayan bir şey. Ulusların kaderlerini tayin hakkı ilkesinin başkalarını ezen egemen ulusların proletaryasına yüklediği bu ajitasyonu, İsveçli milliyetçi demokratlar benimsemeyebilirlerdi.
      "Eğer gericiler çoğunluktaysa ne yapmalı?" diye soruyor Bay Semkovski. On yaşında bir öğrencinin sorabileceği bir soru. Eğer demokratik bir oylama çoğunluğu gericilere verirse, Rus Anayasasını ne yapmalı? Bay Semkovski, yavan, içi kof, pratik bir değeri olmayan sorular soruyor, yedi aptalın sorduğu ve yetmiş akıllının yanıtlayamadığı sorular türünden bir şey.
      Gericiler, bir demokratik oylamayla, çoğunluğu sağladıkları [sayfa 12] zaman, genellikle şu iki şeyden biri olur: ya gericilerin kararı uygulanır, ve bunun kötü sonuçları yığınları hızla ya da yavaş yavaş gericilere karşı demokrasiye doğru iter; ya da demokrasi ile gericiler arasındaki çatışma bir iç savaşla ya da benzeri bir şeyle çözüme, bağlanır, ki bu, (Semkovskilerin bile işitmiş olabilecekleri gibi) demokratik bir düzende bile olabilir.
      Ulusların kaderlerini tayini hakkının tanınması en gerçek burjuva milliyetçiliğinin "oyununa gelinmesini" sağlar, diyor Bay Semkovski. Bu çocukça bir saçmadır, çünkü bu hakkın tanınması, hiç bir şekilde, ne ayrılmaya karşı propaganda ve ajitasyona, ne burjuva milliyetçiliğinin suçlanmasına engel değildir. Tam tersine, ayrılma hakkının reddi, tartışma götürmez biçimde en kesin gerici Büyük-Rus milliyetçiliğinin "oyununa gelinmesini" sağlar.
      Rosa Luxemburg'un, çok zaman önce, Alman ve Rus sosyal-demokrasisinde alaya alınmasına neden olan (Ağustos 1903) gülünç yanılgısının düğüm noktası şöyledir: Ezilen ulusların burjuva milliyetçiliğinin oyununu oynamaktan korkulduğu için, ezen ulusun, yalnızca burjuva milliyetçiliğinin değil, Kara-Yüzler milliyetçiliğinin oyunu oynanıyor.
      Eğer Bay Semkovski, parti tarihi ve programının bu kadar cahili olmasaydı, bundan onbir yıl önce, Zarya'da[9], RSDİP program taslağını savunurken (ki bu program, 1903'te onun kendi programı da olmuştur, s. 38) ulusların kaderlerini tayin hakkının tanınmasına özel olarak değinen Plehanov'u çürütmenin ona düştüğünü anlardı. Plehanov bu konuda şöyle yazıyordu:
      "Burjuva demokratlar için, teoride bile, zorunlu olmayan bu istem, sosyal-demokratlar olarak bizim için zorunludur. Eğer biz bunu unutursak, ya da Rus yurttaşlarımızın ulusal önyargılarını yaralamak korkusuyla, bunu söylemeye cesaret edemezsek, uluslararası sosyal-demokrasinin birlik çığlığı olan 'bütün ülkelerin proleterleri birleşiniz!' sloganı, [sayfa 13] bizim ağzımızda utanmazca bir yalan haline getirdi."
      Plehanov, Zarya'da, konferans kararlarında ayrıntılı olarak geliştirilmiş olan başlıca iddiayı, onbir yıldır Bay Semkovskilerin dikkatini bir türlü çekmeyen iddiayı ileri sürüyor. Rusya'da Büyük-Ruslar yüzde-kırküçtür, ama Büyük-Rus milliyetçiliği nüfusun yüzde-elliyedisi üzerinde egemendir ve bütün ulusları eziyor. Bizde ulusal gericilerle ulusal-liberaller, (Struve ve şürekası, ilericiler vb.) şimdiden ortaklık kurmuşlardır ve ulusal-demokratizmin "ilk kırlangıçları" da görünmüştür (1906 Ağustosunda Bay Peşehanov'un mujiğin milliyetçi önyargılarını anlayışla karşılama çağrısını anımsayınız).
      Rusya'da burjuva demokratik devrimin tamamlandığını kabul eden yalnızca likidatörlerdir; oysa bütün dünyada böyle bir devrim, ulusal hareketlerle birlikte gelişir. Rusya'da sınır bölgelerinde öyle ezilen uluslar görüyoruz ki, bunlar, komşu devletlerde daha büyük bir özgürlüğe sahiptirler. Çarlık, komşu ülkelerden daha gericidir. O, özgür iktisadi gelişme önünde en büyük engeli oluşturuyor ve bütün gücüyle Büyük-Rus milliyetçiliğini körüklüyor. Hiç kuşku yok ki, tüm öteki koşullar eşit olmak koşuluyla, bir marksist için büyük devletler, küçüklere kıyasla, her zaman yeğ tutulur. Ama yalnızca çarlık düzenindeki koşullar ile bütün Avrupa devletlerindeki ve Asya devletlerinin çoğundaki koşulların eşit olduğu fikrini benimsemek gülünçtür.
      Onun için bucunün Rusya'sında ulusların kaderlerini tayin hakkının yadsınması açıkça oportünizmdir, bu, hâlâ çok güçlü olan gerici Büyük-Rus milliyetçiliğine karşı savaşımın reddedilmesidir.


      Sosyal-Demokrat,
n° 32
      15 (28) Aralık 1913
[sayfa 14]






ULUSAL SORUN ÜZERİNE ELESTİRİCİ NOTLAR[10]
EKİM-ARALIK 1913


      ŞU anda, ulusal sorunun, Rusya'da toplumsal yaşamın sorunları arasında birinci planda bir yer tutması doğal bir şeydir. Gericiliğin militan milliyetçiliği, karşı-devrimci, burjuva liberalizmden milliyetçiliğe geçiş (özellikle Büyük-Rus milliyetçiliğine ama aynı zamanda Polonyalı, Yahudi, Ukraynalı vb. milliyetçiliğine de) ve ensonu, çeşitli "ulusal" (yani Rus olmayan) sosyal-demokratlar arasında parti programının ihlaline kadar varan milliyetçi dalgalanmalar: bütün bunlar, bizim, ulusal sorun üzerinde eskisinden daha büyük bir dikkatle durmamızı zorunlu kılmaktadır.
      Bu yazımız, özellikle, marksistlerin ve sözde-marksistlerin ulusal sorundaki programa aykırı tutumlarını bir bütün [sayfa 15] olarak incelemeyi erek olarak almaktadır. Severnaya Pravda'nın[11] 29. sayısında (5 Eylül 1913, "Diller Sorununda Liberaller ve Demokratlar" başlıklı yazı), liberallerin ulusal sorundaki oportunistliklerinin sözünü etme fırsatını buldum. Bu yazım, M. F. Liebmann'ın oportünist Yahudi gazetesi Zeit'ta[12] çıkan sert eleştirisine neden oldu. Öte yandan, Rus marksistlerinin ulusal sorun üzerindeki programları Ukraynalı oportünist Lev Yurkeviç tarafından da eleştiri!di (Dzvin,[13] 1913, n° 7-8). Bu iki yazar, o kadar çok yönlü soruna değinmişlerdir ki, kendilerini yanıtlayabilmek için, bu konunun çeşitli yönlerini incelememiz gerekiyor. Ve bana öyle geliyor ki, en uygunu, Severnaya Pravda'daki yazıyı buraya aktarmakla işe başlamaktır.

I. DİLLER SORUNUNDA LİBERALLER VE
DEMOKRATLAR


      Gazeteler, aşırı-gerici olmamak ve ürkek bir "liberalizm" eğilimi gösterme özelliğine sahip Kafkasya genel valisinin raporundan kerelerce sözettiler. Genel vali, örneğin Rus olmayan halkların yapay olarak ruslaştırılmasına karşıt bir tutum benimsemektedir. Kafkasya'da Rus olmayan ulusal toplulukların temsilcileri çocuklara Rusça öğretmek için kendiliklerinden çaba göstermektedirler; örneğin, Rus dili öğreniminin seçimlik olduğu Ermeni papaz okullarında olduğu gibi.
      Rusya'da en yaygın liberal gazetelerden biri olan Ruskoye Slovo[
14] (n° 193) bu gerçeğe değinirken, pek yerinde olarak, Rusya'da, Rus diline karşı düşmanca davranışın "yalnızca bu dilin yapay olarak" (zorla demek daha doğru olur) "kabul ettirilmesinden" ileri geldiği sonucuna varmaktadır.
      "Rus dilinin yazgısından kaygılanmanın gereği yok. Bu dil, kendiliğinden, bütün Rusya'da kabul edilecektir." Diye [sayfa 16] yazıyor gazete. Ve hakkı da yok. değil, çünkü iktisadi zorunluluklar, aynı devlet içinde yaşayan ulusal-toplulukları(birlikte yaşamak istedikleri sürece) çoğunluğun dilini öğrenmeye doğru itecektir. Rusya'da ,düzen ne kadar demokratik olursa, kapitalizmin, gelişmesi o kadar hızlı ve yaygın olacak ve iktisadi zorunluluklar, ayrı ayrı ulusal-toplulukları, ortak ticari ilişkiler için en uygun dili öğrenmeye doğru itecektir.
      Ama liberal gazete kendi kendisiyle çelişkiye düşmekte ve liberal tutarsızlığını göstermekte gecikmiyor.
      "Kimse, Ruslaştırmanın düşmanı olsa bile, Rusya kadar geniş bir devlette tek bir ortak dilin bulunmasının zorunlu olduğunu ve bu dilin de ancak Rusça olabileceğini yadsıyamaz. "
      Mantığı tersine işletelim! Küçük İsviçre, ortak tek bir devlet dili yerine, üç resmi dilin (Almanca, Fransızca ve İtalyanca) bulunmasından hiç bir zarar görmemekte, tersine yararlanmaktadır. İsviçre'de nüfusun %70'i Almandır (Rusya'da %43'ü Ruftur), %22'si Frensizdir (Rusya'da % 17'si Ukraynalıdır), %7'si İtalya'ndır (Rusya'da Polonyalılar nüfusun %6'sını ve Beyaz Ruslar da %4,5'ini oluşturur). Eğer İsviçre İtalyanları, ortak parlamentoda sık Fransızca konuşuyorlarsa, onlar, bunu, herhangi bir barbarca polis yasasının zoruyla yapmamaktadırlar (İsviçre'de böyle yasalar yoktur); Fransızca konuşmaları, yalnızca demokratik bir devletin uygar yurttaşlarının, kendiliklerinden, çoğunluğun anladığı dilde konuşmayı yeğ tutmalarından ötürüdür. Fransız dili, İtalyanlara karşı kin telkin etmez; çünkü bu dil polis önlemleriyle zorla kabul ettirilmeyen özgür ve uygar bir ulusun dilidir.
      O halde çok daha dağınık olan ve son derece geri olan "büyük" Rusya, dillerinden biri için ayrıcalıklı bir durum yaratarak niçin gelişmesini frenlesin? Bunun tam tersini yapmak doğru davranış değil midir bay liberaller? Eğer [sayfa 17] Rusya, Avrupa'ya yetişmek istiyorsa, hangileri olursa olsun, bütün ayrıcalıkları, bir an önce, tam olarak ve en enerjik biçimde ortadan kaldırmak gerekmez mi?
      Eğer bütün ayrıcalıklar yok edilirse, eğer dillerden birinin zorla kabul ettirilmesine son verilirse, bütün Slavlar, aralarında anlaşmayı kısa zamanda ve kolayca öğrenirler ve ortak parlamentoda ayrı dillerde konuşmalar yapılması gibi "korkunç" bir şeyden korkmaz hale gelirler. Ticari ilişkilerin gereği, çoğunluğun, ülkenin hangi dilini konuşmasında yarar olduğunu belirleyecek olan, iktisadi zorunluluklar olacaktır. Ve bu ortak dil saptaması, ayrı uluslardan meydana gelen ülkenin nüfusu tarafından serbestçe kabul edildiği ölçüde, sağlam olacaktır, demokratizmin yaygın olduğu ve bunun sonucu olarak da kapitalizmin daha hızlı bir gelişme tanıdığı ölçüde çabuk gerçekleşecektir.
      Bütün siyasal sorunlarda olduğu gibi, diller sorununda da liberaller, bir elini (açıkça) demokrasiye uzatan ve öteki elini (arkalarında) gericilere ve polis ajanlarına uzatan ikiyüzlü bezirganlar gibi davranmaktadırlar. Liberal, gericilerden, elaltından şu ya da bu ayrıcalığı koparmaya uğraşırken, biz ayrıcalıklara karşıyız diye bağırıyor.
      Her türlü
burjuva liberal milliyetçiliğinin niteliği işte böyledir: yalnızca Büyük-Rus milliyetçiliğinin değil (elbette ki ezici karakterinden ötürü ve Purişkeviçlerle[15] bağlantısından ötürü en kötüsü budur), Polonya milliyetçiliğiyle, Yahudi, Ukraynalı, Gürcü ve bütün öteki milliyetçilikler için durum aynıdır. "Ulusal kültür" sloganı altında, Rusya'nın olduğu gibi Avusturya'nın da bütün uluslarının burjuvazisi, gerçekte işçilerin bölünmesi için, demokrasinin zayıf düşmesi için çaba göstermekte, halkın haklarını ve özgürlüklerini kısıtlattıkları gericilerle bezirganca alışverişlere girişmektedir.
      İşçi demokrasisinin sloganı "ulusal kültür" değildir, demokratizmin ve dünya işçi hareketinin uluslar arası kültürüdür. Burjuvazi, bir sürü "olumlu" ulusal programlarla halkı [sayfa 18] aldatmayı deneyebilir. Bilinçli işçi ona şu yanıtı verecektir: ulusal sorunun tek bir çözümü vardır (sefahat, çelişkiler ve sömürü dünyası olan kapitalizm dünyasında bu sorunun çözüme bağlanabildiği ölçüde) bu da, tutarlı demokratizmdir.
      Kanıt mı istiyorsunuz: eski bir kültüre sahip bulunan Batı Avrupa'daki İsviçre ve yeni bir kültüre sahip bulunan Doğu Avrupa'daki Finlandiya.
      Ulusal sorunda işçi demokrasisinin programı da şudur: hangi ulus ve hangi dil için olursa olsun her türlü ayrıcalığın kesin olarak ortadan kaldırılması; ulusların siyasal kaderlerini kendilerinin tayin etmesi sorununun, yani bunların tamamen özgür ve demokratik yoldan ayrılmaları ve bağımsız devlet kurmaları sorununun çözüme bağlanması; uluslardan birine herhangi bir ayrıcalık tanıyacak olan (zemstvonun[16], topluluğun vb.) ulusların hak eşitliğini bozacak olan ya da bir ulusal azınlığın haklarını baltalayacak olan her türlü davranışı yasaya aykırı ve geçersiz sayan ve devletin her yurttaşına, anayasaya aykırı olan bu tür tasarrufların geçersiz sayılmasını talep etme hakkını tanıyan ve aynı zamanda böyle hareketlere girişecek olanları cezalara uğratan genel bir yasanın kabulü.
      Dil sorunları vb. yüzünden ayrı ayrı burjuva partilerin aralarında sürdürdükleri ulusal kavgalara karşı, işçi demokrasisi şu istekleri ileri sürer: her burjuva milliyetçinin öğütlediği şeyin tam karşıtı olarak, bütün ulusal-topluluklardan gelme işçilerin, bütün işçi sendika, kooperatif ve tüketim örgütlerinde mutlak birliği ve tam kaynaşması ile, ancak böyle bir birlik ve böyle bir kaynaşma ille demokrasi savunulabilir ve şimdiden uluslararası bir niteliğe bürünen ve her geçen gün bu niteliği artan sermayeye karşı işçilerin çıkarları savunulabilir, her türlü ayrıcalığa ve sömürüye yabancı olan yeni bir yaşam tarzına doğru dönüşmekte olan insanlığın çıkarları savunulabilir. [sayfa 19]
     

II. "ULUSAL KÜLTÜR"


      Okurun da gördüğü gibi, Severnaya Pravda, devlet dili sorunu gibi bir örnekten yola çıkarak, ulusal sorunda elini feodallere ve polislere uzatan liberal burjuvazinin tutarsızlığını ve oportünizmini açığa vurmaktadır. Liberal burjuvazinin aynı cinsten bir sürü başka sorunda da (liberalizmin çıkarları bakımından bile) daha az ihanet, ikiyüzlülük ve ahmaklıkla davranmamasını anlamak kolaydır.
      Sonuç? Her türlü liberal burjuva milliyetçiliğinin işçi çevrelerine fesat sokması ve özgürlük davasıyla proletaryanın sınıf savaşımı davasına pek büyük zararlar getirmesi. Burjuva eğilim (ve feodal burjuva eğilim), "ulusal kültür" sloganı ardında gizlendiği için durum daha da tehlikeli olmaktadır. Ulusal kültür adına -Büyük-Rus, Polonyalı, Yahudi, Ukraynalı vb. ulusal kültürü adına-, Kara-Yüzler ve papazlar ve bütün ulusların burjuvazisi, gerici iğrenç tertiplere girişmiş bulunmaktadırlar.
      Eğer konuyu marksist olarak, yani sınıf savaşımı açısından ele alırsak, sloganları, "genel ilkeler"le değil, anlamsız beyanlarla, parlak sözlerle değil, sınıfların siyasal çıkarları ile karşılaştırarak ele alırsak, bugünkü ulusal yaşamımızın görünümü işte böyledir.
      Ulusal kültür sloganı (çoğu kez Kara-Yüzlerin ve papazların ilham ettiği) bir burjuva aldatmacasıdır. Bizim sloganımız, demokratizmin ve dünya işçi hareketinin enternasyonal kültürü sloganıdır.
      Bu noktada, "bundçu Bay Liebmann bana karşı savaş açıyor ve şu sözleriyle üzerime yıldırımları yağdırıyor:
      "Ulusal kültür konusunda azıcık bilgisi olan bir kimse, uluslararası kültürün, ulusal olmayan (ulusal biçime bürünmeyen) bir kültür olamayacağını bilir; ne Rus, ne Yahudi, ne Polonyalı olmayan, ulusal nitelik taşımayan, saf bir kültür olma iddiasında bulunan bir kültür saçmadır: enternasyonalci [sayfa 20] fikirler, ancak işçinin konuştuğu dille ifade edildiği ve işçinin içinde yaşadığı somut ulusal koşullara uyduğu takdirde işçi tarafından benimsenebilir; işçi kendi ulusal kültürünün, durumu ve gelişmesi karşısında ilgisiz kalamaz, çünkü, o, kültür aracılığıyla, ve ancak onun aracılığıyla 'demokratizmin ve dünya işçi hareketinin enternasyonal kültürüne' katılma olanağını elde etmektedir. Bütün bunlar uzun zamandan beri bilinen, şeylerdir, ama V. İ.'nin bunları dinlemeye tahammülü yok..."
      Şu tipik bundçu muhakemesine, yukarda ifade ettiğim marksist tezi sözde çürütecek olan bu muhakemeye bir bakınız. Bay bundçu, tam olarak kendinden emin olan ve "ulusal sorunu iyi bilen" bir adam tavrıyla, çoktan yıkılmış olan burjuva kavramları, "uzun zamandan beri bilinen" gerçekler olarak sunmaya kalkışmaktadır.
      Gerçekten, bir bundçuya göre, enternasyonal kültür, ulusal olmayan bir kültür değildir. Zaten kimse bunu öne sürmedi. Kimse herhangi bir "saf" kültürün olabileceğini, saf bir Polonya, Yahudi, Rus vb. kültürünün olabileceğini söylemedi; öyle ki, içi boş bir sürü lafı yanyana koymamız, yalnızca okurun dikkatini başka yere yöneltmek ve gürültülü bir sürü sözcük altında sorunun özünü maskelemek içindir.
      Her
ulusal kültür, gelişmiş olmasa bile, demokratik ve sosyalist bir kültürün öğelerini içerir, çünkü her ulusta, yaşam koşulları zorunlu olarak demokratik ve sosyalist bir ideolojiyi doğuran, sömürülen bir emekçi yığını vardır. Ama her ulusta, aynı zamanda (çoğunlukla aşırı gerici ve yobaz nitelikte olan) bir burjuva kültür de vardır ve bu, ulusal kültürün "bir öğesi" olarak kalmaz, egemen kültür biçimine bürünür. Böylelikle, "ulusal kültür", genel olarak büyük toprak sahiplerinin, papazların ve burjuvazinin kültürüdür. Bir marksist için bu temel, basit gerçeği, bundçu gölgede bırakmış, laf kalabalığı içinde "boğmuştur", yani, gerçekte sınıflar arası uçurumu günışığına çıkaracak yerde, onu okurdan [sayfa 21] gizlemiştir. Pratikte, bundçu, sınıflar-dışı bir ulusal kültüre inancı yaymakta büyük çıkarı olan burjuvazinin tutumunu benimsemiştir.
      "Demokratizmin ve dünya işçi hareketinin enternasyonal kültürü" sloganını ileri sürerken, biz, her ulusal kültürden yalnızca demokratik ve sosyalist öğeleri alıyoruz ve bunları, yalnızca ve kesin olarak burjuva kültürüne, her ulusun burjuva milliyetçiliğine karşı olduğumuz için alıyoruz. Hiç bir demokrat ve hele hiç bir marksist, dillerin eşitliğini ya da "kendi" burjuvazisiyle anadilinde polemiğe girişme gereğini, "kendi" köylüsü ve "kendi" küçük-burjuvazisi saflarında anti-feodal ve anti-burjuva fikirleri yayma gereğini yadsımaz. Bu konu üzerinde uzunboylu durmanın gereği yoktur: tartışma götürmez bu gerçeklerden, bundçu, polemiğin asıl konusunu, yani sorunun özünü maskelemek için yararlanmaktadır.
      Sorun, marksistlerin, doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak ulusal kültür sloganını kabul etmelerinin mi, yoksa buna karşı bütün dillerde ve bütün yerel ve ulusal özelliklere "uyarlanan" işçilerin enternasyonalizm sloganını ileri sürmelerinin mi doğru olup olmadığı sorunudur.
      "Ulusal kültür" sloganının anlamı, bu sloganı "enternasyonal kültürü yayma aracı olarak yorumlamaya" hevesli şu ya da bu aydın bozuntusunun vaatlerine ya da iyi niyetlerine bağlı bir şey değildir. Soruna böyle bakmak çocukça bir öznelcilik olur. Bu sloganın anlamını, belirli bir ülkenin ve dünyanın bütün ülkelerinin, bütün sınıflarının nesnel durumu ve ilişkileri belirler. Burjuvazinin ulusal kültürü bir gerçektir (ve yineliyorum, burjuvazi, her yerde büyük toprak sahipleriyle ve papazlarla birlik halindedir). Burjuvazinin, boyunduruğa alabilmesi için, işçileri, hayvanlaştıran ve düşünme olanaklarından yoksun bırakan, onları bölen, militan burjuva milliyetçiliği -zamanımızın temel gerçeği budur.
      Kim proletaryaya hizmet etmek istiyorsa, bütün ulusların [sayfa 22] işçilerini birleştirmeli ve "kendisinin" olsun, başkalarının olsun, milliyetçiliğe karşı kesin savaşıma girişmelidir. Kim ulusal kültür sloganını savunuyorsa, onun yeri küçük-burjuva milliyetçilerinin arasındadır, marksistlerin arasında değil.
      Somut bir örnek ele alalım. Bir Rus Marksistçi, Büyük-Rus ulusal kültürü sloganını benimseyebilir mi? Hayır. O zaman onun yeri milliyetçiler arasında olur, marksistler arasında değil. Bizim görevimiz, öteki ülkelerin işçileriyle sıkı bir ittifak kurarak, bizim demokratik ve işçi hareketimizin tarihinde de bulunan filizleri salt bir enternasyonalist ruh içinde geliştirerek, burjuvazinin ve Kara-Yüzlerin Büyük-Rus egemen ulusal kültürüne karşı savaşım vermektir. Bizim görevimiz, ulusal kültür sloganını savunmak ya da hoşgörü ile karşılamak değildir, görevimiz, enternasyonalizm adına büyük toprak sahiplerimize karşı ve Büyük-Rus burjuvalarımıza karşı, onların, Purişkeviçlerin ve Struvelerin özelliklerine "uyarlanan" "kültür"üne karşı savaşım vermektir.
      En çok ezilen ve en çok zulme uğrayan ulus için de, Yahudi ulusu için de, aynı şeyi söylemeliyiz. Yahudi ulusal kültürü, hahamların ve burjuvaların sloganıdır, düşmanlarımızın sloganıdır. Ama Yahudi kültüründe ve Yahudi tarihinde başka öğeler de vardır. Bütün dünyadaki on milyon Yahudi ve yarı-Yahudi'nin yarısından çoğu, Yahudileri zorla bir kast durumunda tutan geri ve yarı-yabanıl ülkeler olan Galiçya'da ve Rusya'da yaşamaktadır. Öteki yarısı, Yahudiler için kast durumu bulunmayan ve Yahudi kültürünün evrensel ilerici yüce çizgilerinin, enternasyonalizminin, çağının ilerici hareketlerine katılma eğiliminin (demokratik ve proleter hareketlerinde Yahudi oranı, her yerde, genel nüfustaki Yahudi oranından üstündür) açıkça belirlendiği bir uygar dünyada yaşamaktadır.
      Kim doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak Yahudi "ulusal' kültür" sloganına sahip çıkıyorsa, (niyetleri ne kadar iyi olursa olsun) proletaryanın düşmanıdır, eski öğelerin [sayfa 23] savunucusudur ve Yahudi toplumunun kast niteliği damgasını üzerinden atamamaktadır, hahamların ve burjuvaların suç ortağıdır. Oysa, işçi hareketinin enternasyonal kültürünün yaratılmasına (Rusça ve Yahudice) katkıda bulunarak uluslararası marksist örgütlerde, Rus, Litvanyalı, Ukraynalı vb. işçiler arasında eriyen Yahudi marksistleri, Bundun[
17] ayrılıkçılık tutumuna karşı duran böyle Yahudiler, "ulusal kültür" sloganına karşı savaşım vererek, en iyi Yahudi geleneklerini sürdürmektedirler.
      Burjuva milliyetçiliği ve proleter enternasyonalizmi, kapitalist dünyanın iki büyük sınıf kampına tekabül eden ve ulusal sorunda iki ayrı siyaseti (hatta iki ayrı dünya anlayışını) ifade eden, "birbiriyle' bağdaşmaz iki slogandır. Ulusal kültür sloganını savunarak, "ulusal kültürel özerklik" denen şeyin planını ve pratik programını bu slogana dayandırarak, bundçular, gerçekte, işçi çevrelerinde burjuva milliyetçiliğini yaymaktadırlar.
     

III. "ULUSAL ÖZÜMLEME" UMACISI


      Ulusal özümleme sorunu, yani ulusal özelliklerin yitirilmesi ve bir başka ulus haline geliş sorunu, bundçularda ve yandaşlarındaki milliyetçi dalgalanmaların sonuçlarını açıkça görebilmemizi sağlar.
      Bay Liebmann, bundçuların iddialarını -ya da daha doğrusu tartışma yöntemlerini- sadakatle benimseyerek belli bir devlet içersinde bütün ulusal-topluluklardan gelme işçilerin tek bir işçi örgütünde birleşmeleri ve kaynaşmaları istemini (yukarda Severnaya Pravda yazısının sonuna bakınız), "eski ulusal özümleme masalı" olarak nitelendiriyor.
      Bay F. Liebmann, Severnaya Pravda'nın yazısını eleştirerek şöyle diyor; "Bu duruma göre, 'hangi ulustansın?' sorusuna, işçinin, 'sosyal-demokratım' yanıtını vermesi gerekiyor." [sayfa 24]
      Bundçumuz, bunu, son, derece esprili buluyor. Gerçekte ise, tutarlı demokratik ve marksist bir sloganla bir tuttuğu"ulusal özümlemeye" karşı bu tür esprilerle ve sert çıkışlarıyla kendi maskesini düşürmekten öte bir şey yapmamaktadır.
      Kapitalizm, gelişmesi sırasında, ulusal sorun konusunda iki tarihsel eğilim gösterir. Birincisi, ulusal yaşamın ve ulusal hareketlerin uyanışıdır, her türlü ulusal baskıya karşı savaşım, ulusal devletlerin yaratılmasıdır. İkincisi, uluslar arasında her türlü ilişkilerin gelişmesi ve çoğalmasıdır, ulusal çitlerin yıkılması ve sermayenin, genel olarak iktisadi yaşamın, siyasetin, bilimin vb. enternasyonal birliğinin yaratılmasıdır.
      Bu iki eğilim, kapitalizmin evrensel yasasını oluşturur. Kapitalist gelişmenin başlangıcında birinci eğilim egemendir, ikinci eğilim olgunlaşmış olan ve sosyalist bir topluma dönüşmeye doğru yolalan kapitalizmin niteliğidir. Marksistlerin ulusal programı, her şeyden önce ulusların ve dillerin eşitliğini savunurken, bu alanda her türlü ayrıcalığa karşı çıkarken (ve ulusların kaderlerini kendilerinin tayin etme hakkını savunurken, ki bundan ilerde sözedeceğiz); ve sonra da enternasyonalizm ilkesini ve proletaryaya burjuva milliyetçiliğinin en yontulmuşunun bile bulaştırılmasına karşı uzlaşmaz savaşımı savunurken, her iki eğilimi de gözönünde tutmaktadır.
      Şu sorun karşımıza çıkıyor: Bundçumuz, "ulusal özümleme"ye karşı bağırıp çağırırken neyin sözünü etmektedir? Herhalde uluslara karşı zulmün, ya da bunlardan birine tanınan ayrıcalıkların sözünü değil, çünkü "ulusal özümleme" sözünün burada yeri yoktur; çünkü ayrı ayrı, ya da resmi bir bütün olarak ele alındığında bütün marksistler, ulusal alanda her türlü baskıyı, en küçük zorbalığı, ya da eşitsizliği çok açık biçimde suçlamışlardır; ve ensonu çünkü, bundçumuzun saldırılarına uğrayan Severnaya Pravda'nın yazısı da, bütün marksistlerin kabul ettiği [sayfa 25] bu fikri kesin olarak benimsemiştir.
      Hayır. Söyleneni, burada başka türlü anlamak olanaksız. Bay Liebmann "ulusal özümleme"yi suçlarken, bu terimle, ne baskıyı, ne eşitsizliği, ne, ayrıcalıkları kastetmiyor. Eğer her türlü zordan ve eşitsizlikten arındırırsak, ulusal özümleme fikrinde gerçek olan bir şey kalır mı?
      Evet, kalır. Kapitalizmin, ulusal çitlerin yıkılmasına doğru, ulusal farkların silinmesine doğru, ulusların birbirine benzeşmesine doğru evrensel tarihsel eğilimi kalır; her gün, güç kazanan ve kapitalizmin sosyalizme dönüşmesinin en önemli etkenini oluşturan bu eğilim kalır.
      Kim ulusların ve dillerin eşitliğini tanımıyor ve savunmuyorsa, kim her türlü ulusal baskı ya da eşitsizliğe karşı savaşmıyorsa, o, marksist değildir. Bundan hiç kimsenin kuşkusu yoktur. Ama şundan da hiç kimsenin kuşkusu olmaması gerekir ki, başka bir ulusun marksistini "ulusal özümleme" fikrine sahip çıkmakla suçlayan sözde-marksist de, gerçekte basit küçük-burjuva milliyetçisinden başka bir şey değildir. Bütün bundçular ve (birazdan göreceğimiz gibi) Bay Yurkeviç, Donstsov ve şürekası gibi Ukraynalı milliyetçi-sosyalistler, işte bu pek onurlu olmayan kimseler kategorisine girerler.
      Bu küçük-burjuva milliyetçilerin anlayışlarında gerici olarak ne varsa hepsini somut olarak gösterebilmek için, üç tür kanıttan yararlanacağız.
      Rus ortodoks marksistlerinin "ulusal özümleme"sine karşı en sert eleştiriler, genel olarak Rusyalı Yahudi milliyetçilerden ve özel olarak da bundçulardan gelmektedir. Oysa yukarda da görüldüğü gibi, bütün dünyada onbuçuk milyon Yahudiden, hemen hemen yarısı uygar dünyada, en büyük "özümleme" koşulları içinde yaşamaktadırlar, ezilen, haklarından yoksun tutulan, Rus ve Polonyalı Purişkeviçlerin zulmüne uğrayan Rusya ve Galiçya'nın mutsuz Yahudileri ise, en az "ulusal özümleme", Yahudiler için "zorunlu [sayfa 26] ikamet bölgeleri"ne kadar numerus clausus[
2*] ve Purişkeviç'vari başka marifetlere kadar varan en büyük özelcilik koşulları içinde yaşayan biricik Yahudi topluluğudur.
      Uygar dünyada Yahudiler bir ulus oluşturmazlar: K. Kautsky ve O. Bauer'in dedikleri gibi, onlar, öteki uluslardan çok daha fazla özümlenmişlerdir. Galiçya ve Rusya Yahudileri de bir ulus oluşturmazlar; üzülerek söyleyelim ki (kendilerinin değil, Purişkeviçlerin günahı yüzünden) henüz bir kasttırlar. Yahudi tarihi hakkında bilgileri tartışma götürmez olanların ve yukarda belirtilen gerçekleri göz önünde tutanların vardıkları kesin yargı böyledir.
      Bu, neyi tanıtlar? Ancak tarih tekerleğini tersine döndürmek isteyen, Rusya'da ve Galiçya'daki düzeni, Paris ve New-York'taki düzene doğru değil, tersine döndürmek isteyen Yahudi küçük-burjuva gericilerin, bu konuda marksist tutuma karşı "özümleme" çığlığını atabileceklerini.
      Şanlı adlarını tarihe yazmış olan, dünyada demokrasi ve sosyalizm uğruna savaşımda kılavuzluk etmiş olan en iyi Yahudiler arasında ulusal özümlemeye sövenler çıkmamıştır. Özümlemeye karşı çıkanlar, yalnızca, Yahudi geçmişinin hayranlarıdır.
      İleri kapitalizmin bugünkü çerçevesi içinde ulusların benzeşmeleri sürecinin genel gidişi hakkında bir fikir edinebilmek için, Kuzey Amerika Birleşik Devletleri'ne yapılan göçlere ilişkin rakamlara bakılabilir. 1891'den 1900'e kadar on yıl içinde, Avrupa'dan ABD'ye 3,7 milyon göçmen gitmiştir; ve 1901'den 1909'a kadar; 9 yıl içinde gidenlerin sayısı 7,2 milyondur. 1900 sayımında Birleşik Devletler'de on milyon yabancının yaşadığı saptanmıştır. Bu sayıma göre, 78 bin Avusturyalının, 136 bin İngilizin, 20 bin Fransızın, 480 bin Almanın, 37 bin Macarın, 425 bin İrlandalının, 182 bin İtalyanın, 70 bin Polonyalının, 166 bin Rusyalının (çoğunluğu Yahudi), 43 bin İsveçlinin vb. yaşadığı New-York eyaleti, [sayfa 27] ulusal farkları öğüten bir değirmene benzemektedir. Ve New-York'ta olan, geniş uluslararası ölçülerde her kentte ve her sanayi merkezinde meydana gelmektedir.
      Milliyetçi önyargılara saplanmamış olan bir kimse, kapitalizmin bu ulusları özümlemesi sürecini, büyük bir tarihsel ilerleme, örneğin Rusya benzeri geri ülkelerde olduğu gibi, dünyanın unutulmuş kovuklarında ulusal alışkanlıkların yıkılması olarak görür.
      Rusya'yı ve Rusların Ukraynalılara karşı davranışını ele alınız. Kuşkusuz, değil marksistler, demokrat olan bir kimse bile, Ukraynalıların uğratıldıkları hakaretlere karşı olanca gücüyle savaşacak ve onlar için tam bir hak eşitliği isteyecektir. Ama aynı devletin içinde, Ukrayna proletaryası ile Rus proletaryası arasında şu anda var olan bağları ve ittifakı gevşetmek, sosyalizme, doğrudan ihanet ve Ukraynalıların burjuva "ulusal görevleri" bakımından bile, dargörüşlü bir politika sayılmalıdır.
      Kendisini "marksist" sayan Bay Lev Yurkeviç (zavallı Marx!) bu dargörüşlü politikanın bir örneğini bize sunmaktadır. 1906'da, diye yazıyor, Sokolovski (Bassok) ve Lukaseviç (Tuçapski) Ukrayna proletaryasının tamamen ruslaştığını ve ayrı bir örgütün gereği olmadığını ileri sürmüşlerdir. Bay Yurkeviç, sorunun özüyle ilgili tek bir olayın bile sözünü etmeden bu iki yazara saldırıya geçiyor ve isteri nöbetleri içinde -dargörüşlü ve gerici milliyetçilik zihniyetine tamamen uygun olarak- bunun "ulusal edilgenlik" olduğunu, "ulusunu yadsımak olduğunu", bu adamların "Ukraynalı marksistler arasında bir bölünmeye (!!) neden olduklarını" vb. iddia ediyor. Bugün "işçiler arasında Ukraynalı ulusal bilincin yükselmesine" karşın, bizdeki işçilerin ancak bir azınlığın "ulusal bakımdan bilinçli" olduğunu öne sürüyor Bay Yurkeviç, çoğunluk ise "hala Rus kültürünün etkisi altında bulunmaktadır". Ve bizim görevimiz, diye haykırıyor küçük-burjuva milliyetçisi, "yığınları kuyruğunda [sayfa 28] gitmek değildir, onları ardımızdan sürüklemektir, onları ulusal görevler konusunda aydınlatmaktır". (Dzvin, s. 89.)
      Bay Yurkeviç'in bütün bu muhakeme tarzı, baştanaşağı bir burjuva milliyetçisinin muhakeme tarzıdır. Ama kimileri Ukrayna'nın tam eşitliğini ve özerkliğini isteyen, kimileri de bağımsız bir Ukrayna devleti isteyen burjuva milliyetçileri açısından bile, bu muhakeme tarzı sağlam değildir. Ukraynalıların özgürlük özlemlerine karşı çıkan Büyük-Rus ve Polanyalı toprak sahipleri sınıfı ve aynı zamanda bu iki ulusun burjuvazileridir. Bu iki sınıfın direnmesini kırabilecek olan toplumsal güç, hangi güçtür? 20. yüzyılın başlangıcı bu soruya somut bir yanıt getirdi: bu güç, ancak, kendisiyle birlikte demokratik köylülüğü eyleme sürükleyebilen işçi sınıfı olabilir. Zaferi, ulusal baskıyı olanaksız kılacak olan gerçekten demokratik gücü bölmeye ve, böylelikle zayıf düşürmeye çalışan Bay Yurkeviç, bu davranışıyla, yalnızca genel olarak demokrasinin değil, yurdu olan Ukrayna'nın çıkarlarına da ihanet etmektedir. Eğer Büyük-Rusya ve Ukrayna proleterleri birlik olarak hareket ederlerse, özgür Ukrayna bir gerçek olabilir; böyle bir birlik olmadan özgür Ukrayna olanaksızdır.
      Ama marksistler, sorunu, burjuva ulusal açıdan koymakla yetinmezler. On yıllardan beri, Güney, yani Ukrayna, Büyük-Rusya'dan kapitalist sektörlere, madenlere, kentlere, onbinlerce ve yüzbinlerce köylü ve işçiyi çeken hızlı bir iktisadi gelişme içindedir. Ve bu olay, tartışma götürmez biçimde ilerici nitelik taşır. Kapitalizm, dargörüşlü, alışkanlıklarına bağlı, içine kapanmış ve son derece bilisiz Rus ya da Ukraynalı köylünün yerine, yaşam koşulları, Rus olsun, Ukraynalı olsun, özgür ulusal sınırlılığı yıkan etkin proleteri koymaktadır. Diyelim ki Rusya ile Ukrayna arasına, günün birinde bir devlet sınırı geçirilmiş olsun: böyle bir durumda bile Büyük-Rus ve Ukraynalı işçilerin "özümlenme"sinin tarihsel bakımdan ilerici niteliğinden kuşku duyulamaz; [sayfa 29] nasıl ki, Amerika'da ulusların kaynaşmasının ilerici bir şey olduğundan kuşku duyulamazsa, Ukrayna ve Rusya özgür olduğu ölçüde, kapitalizmin gelişmesi daha hızlı olacaktır; ve bu kapitalizm, bütün ulusların, devletin bütün bölgelerinin ve (eğer Rusya, Ukrayna'ya göre bir komşu devlet olsaydı) bütün komşu devletlerin işçilerini daha da çok kentlerine, Madenlerine, fabrikalarına doğru çekecektir.
      Bay Yurkeviç, iki ulusun proletaryasının birliğini, kaynaşmasını ve özümlenmesini, Ukrayna ulusal görevlerinin bir anlık başarısına feda ederken, gerçek bir burjuva gibi, hatta ileriyi göremeyen, dargörüşlü bir burjuva gibi, yani bir küçük-burjuva gibi davranmaktadır. İlkin ulusal görevler, ondan sonra proletaryanın görevleri, diyorlar burjuva milliyetçileri, ve onların ardından Yurkeviçler, Dontsovlar ve öteki yalancı-marksistler bunu yineliyorlar. Biz, her şeyden önce proletaryanın görevleri diyoruz, çünkü bu görevler, yalnızca emeğin ve insanlığın sürekli ve hayati çıkarlarını karşılamakla kalmıyor, ama aynı zamanda, bunlar, demokrasinin çıkarlarına da uygun düşmektedir;ve gerçek demokrasi olmadan Ukrayna ne özerk olabilir, ne de bağımsız.
      Ve ensonu, Bay Yurkeviç'in milliyetçi incilerle dolu muhakemesinde bir başka nokta üzerinde de duralım. Ukraynalı işçilerin bir azınlığının ulusal bilince ulaştığını söylüyor: "işçilerin çoğunluğu, hala Rus kültürünün etkisi altında bulunmaktadır" diyor.
      Proletarya sözkonusu olduğu zaman, Ukrayna kültürünü bir tüm olarak, gene bir tüm olarak Rus kültürüyle karşılaştırmak, burjuva milliyetçiliğinin yararına olarak, proletaryanın çıkarlarına utanmadan ihanet etmektir.
      Bütün milliyetçi-sosyalistlere, çağdaş her ulusun, iki ulusu içerdiğini söyleyeceğiz. Her ulusal kültür, iki ulusal kültürü içerir. Purişkeviçlerin, Guçkovların ve Struvelerin bir Rus kültürü vardır, ama ona karşılık Çernişevski'nin ve Plehanov'un adlarının nitelendirdiği bir Büyük-Rus kültürü vardır. [sayfa 30] Aynı biçimde, iki Ukrayna kültürü vardır; nasıl ki Almanya'da, Fransa'da, İngiltere'de, Yahudilerde vb. iki ayrı kültür varsa. Eğer Ukrayna işçileri, Rus kültürünün etkisi altında ise, biz iyi biliyoruz ki, papazların ve burjuvazinin Rus kültürünün fikirlerine paralel olarak, Rus demokrasisinin ve sosyal-demokrasisinin fikirleri de, o işçiler üzerinde etkide bulunmaktadır. Birinci tür "kültür" e karşı savaşırken, bir Ukraynalı marksist, bunu, ikinci kültürden her zaman ayırdedecek ve Ukraynalı işçilere şöyle diyecektir: "bilinçli Rus işçisiyle, onun yazınıyla, onun fikir çevresiyle her türlü birleşme olanaklarını olanca gücümüzle kavramamız, kullanmamız ve güçlendirmemiz mutlaka gereklidir; hem Ukrayna, hem Rusya işçi hareketinin hayati çıkarları bunu gerektirir" .
      Eğer Ukraynalı bir marksist, Rus kıyıcılara karşı duyduğu tamamen haklı ve doğal kinin bir parçasının, hafif bir düşmanlık duygusu biçiminde bile olsa, Rus işçilerinin proleter kültürünü ve proleter hareketini kapsamasına izin verirse, kendisi bu yüzden burjuva milliyetçiliğinin bataklığına kaymış olacaktır. Aynı şekilde, eğer bir Rus marksisti, Ukraynalıların tam hak eşitliği isteğini ya da onların bağımsız bir devlet kurma hakkını bir an bile unutursa, yalnızca burjuva değil, ama aşırı gerici milliyetçiliğin bataklığına kaymış olur.
      Rus ve Ukraynalı işçiler, proleter hareketinin ortak ya da uluslararası kültürünü, propagandanın hangi dilde yapıldığı konusunda ve bu propagandayla ilgili salt yerel ya da salt ulusal ayrıntı sorunları konusunda en büyük bir hoşgörü göstererek, birlikte savunmalıdırlar ve bir tek devlet çerçevesi içinde yaşadıkları sürece, bu savunmayı, en sıkı birlik ve organik kaynaşma içinde yapmalıdırlar. Bu, marksizmin mutlak bir zorunluluğudur. Bir ulusun işçileriyle bir başka ulusun işçileri arasında her türlü ayırma girişimi, marksist "özümleme"ye karşı her saldırı, proletaryayı ilgilendiren [sayfa 31] sorunlarda bir tüm sayılarak, ulusal bir kültürü, sözde tek ve bölünmez olduğu iddia edilen bir başka ulusal kültürle karşı karşıya getirme vb., burjuva milliyetçiliğinden esinlenen davranışlardır ve bunlara karşı amansızca savaşılmalıdır.
     

IV. "ULUSAL KÜLTÜR ÖZERKLİĞİ"


      "Ulusal kültür" sloganı, yalnızca ulusal sorunda bütün propaganda ve ajitasyonumuzun burjuva propagandasından farklı yanlarını belirterek ideolojik içeriğini tanımladığı için değil, aynı zamanda, ünlü ulusal kültür özerkliğinin koca programı bu slogana dayandığı için de, marksistler bakımından büyük önem taşır.
      Bu programın temel kusuru, ilke bakımından yanılgısı, en sonuna kadar vardırılmış ve en ince ve en mutlak milliyetçiliği uygulama alanına koyma çabası göstermesindedir: her yurttaş, kendisini şu ya da bu ulusun bireyi olarak kaydettiriyor ve her ulus, üyelerini vergilendirme yetkisi olan, bir ulusal parlamentosu (diyeti) ve ulusal "devlet sekreterleri" (bakanları) olan bir hukuksal bütün oluşturur.
      Bu fikir, ulusal soruna uygulandığı zaman, durum, Proudhon'un fikrinin kapitalizme uygulanmasına benzer. Kapitalizmi ve onun temelindeki meta üretimini ortadan kaldırmamak, ama bu temeli aşırılıklardan, yaban otlarından vb. arındırmak; değişimi ve değişim-değerini ortadan kaldırmamak, ama tersine, onu "yerleştirmek", genel, mutlak, "adil" hale getirmek, duraksamalardan, bunalımlardan arındırmak. Proudhon'un fikri, böyle bir fikirdir.
      Proudhon küçük-burjuva olduğu ölçüde, onun teorisi, değişimi ve meta üretimini mutlak hale getirir, doğanın şaheseri sayar; ve burjuva milliyetçiliğini, şiddetten ve adaletsizliklerden vb. arındırarak onu mutlak bir şey, doğanın şaheseri sayan "ulusal kültür özerkliği" teori ve programı da, aynı ölçüde, küçük-burjuva nitelik taşır. [sayfa 32]
      En "adil", "saf", en ince ve en uygarı olsa bile, marksizm milliyetçilikle bağdaşamaz. Onun yerine, marksizm, enternasyonalizmi ileri sürer, her yeni kilometre demiryoluyla, her yeni uluslararası tröstle, (hem iktisadi eylemiyle ve hem de fikirleri ve özlemleriyle enternasyonal olan) her yeni işçi örgütüyle gözümüzün önünde gelişen bütün ulusların tek bir yüksek birlik içinde kaynaşmasını koyar.
      Ulusal özellik (nationalité) ilkesi, burjuva toplumda, tarihsel bakımdan kaçınılmaz ve zorunlu bir ilkedir ve bu toplumu ele alan bir marksist, ulusal hareketlerin tarihsel haklılığını, kesin olarak kabul eder. Ama bu kabul edişin, milliyetçiliği savunma biçimini almaması için, o, ulusal hareketlerde ilerici ne varsa ancak onu desteklemekle yetinmelidir; öyle ki, proleter bilinci, burjuva ideolojisi tarafından karartılmış olmasın.
      Feodal uyuşukluktan çıkan yığınların uyanışı ilerici bir şeydir, nasıl ki bu yığınların halkın egemenliği uğruna, ulusun egemenliği uğruna her türlü ulusal baskıya karşı savaşımı da ilerici bir şeyse. Marksistin en kararlı ve en tutarlı demokratizmi, ulusal sorunun bütün yönlerinde mutlak savunma görevi, buradan gelmektedir. Bu, özellikle olumsuz bir görevdir. Proletarya, milliyetçiliği desteklerken aşırı davranışlara gidemez, çünkü daha ilerde, milliyetçiliği güçlendirmeyi hedef tutan burjuvazinin olumlu eylemi başlar.
      Her türlü feodal boyunduruğu kırmak, uluslara karşı her türlü baskıya, uluslardan biri ya da dillerden biri için her türlü ayrıcalığa karşı çıkmak, demokratik bir güç olarak proletaryanın mutlak görevidir, ulusal kavgalarla karartılan ve geciktirilen proleter sınıfının savaşımının mutlak çıkarınadır. Ama kesin olarak sınırlandırılmış olan ve sınırları belli tarihsel bir alana yerleştirilmiş bulunan çerçevenin ötesinde burjuva milliyetçiliğine yardım etmek, proletaryaya ihanet ve burjuvazinin saflarına geçmek olur. Burada çok kez çok ince olan bir sınır vardır ki, bundçu ve Ukraynalı [sayfa 33] milliyetçi-sosyalistler bunu tamamen unutmuşlardır.
      Ulusal boyunduruğa karşı savaşım mı? Evet, elbette. Her türlü ulusal gelişme için, genel olarak "ulusal kültür" için savaşım mı? Elbette ki hayır. Kapitalist toplumun iktisadi gelişmesi, bütün dünyada gelişmesi tamamlanmamış ulusal hareketler örnekleri, bazı küçük ulusların birbiriyle kaynaştırılmasıyla ve bunların zararına olarak büyük ulusların kuruluşu örnekleri, bize ulusların özümlenmesi örnekleri sunmaktadır.
      Burjuva milliyetçiliğinin ilkesi, genel, olarak, milliyetin gelişmesidir, burjuva milliyetçiliğinin tekelci niteliği burdan gelir, sonu olmayan ulusal kavgalar burdan doğar. Proletarya ise, herhangi bir ulusun ulusal gelişmesini desteklemek şöyle dursun, yığınları bu gibi hayallere karşı uyarır, kapitalist değişim için en geniş özgürlüğü savunur ve zorla özümleme ya da ayrıcalıklara dayanan özümleme dışında, ulusların özümlenmesini olumlu karşılar.
      "Adil sınırlar" içinde milliyetçiliği desteklemek, milliyetçiliği "kurmak", özel devlet organizması aracıyla bütün uluslar arasında sağlam ve güçlü çitler kurmak: işte ulusal kültür özerkliğinin ideolojik temel ve içeriği budur. Bu fikir, baştanaşağı burjuvaca ve baştanaşağı yanlıştır. Proletarya, milliyetçiliğin gelişmesine destek olamaz; tersine, o, ulusal farkların silinmesine ve uluslararası engellerin yıkılmasına, milliyetler arasındaki bağları sağlamlaştıran her şeye, ulusların birbirleriyle kaynaşmasına yardım eden her şeye, destek olur. Başka türlü davranmak, gerici milliyetçi küçük-burjuvazinin yanında yer almak olur. Ulusal kültür özerkliği tasarısı, Avusturya sosyal-demokratlarının Brünn Kongresine[
18] (1899'da) tartışılmak üzere getirildiği zaman, bu tasarının teorik incelenmesi üzerinde durulmadı ya da hemen hemen durulmadı. Ama bununla birlikte, bu programa karşı, şu iki itirazın ileri sürülmüş olması anlamlıdır: 1° programın papazların egemenliğini güçlendireceği; 2° "programın [sayfa 34] şovenliği güçlendireceği, onu her küçük topluluğa, her küçük gruba sokacağı" (Brünn Kongresinin Almanca resmi tutanakları, s. 92. Bu tutanakların, Yahudi Milliyetçi Partisi (SERP)[19]) tarafından yayınlanan bir Rusça çevirisi vardır).
      Kuşkusuz, sözcüğün genel olarak kabul edilen anlamıyla, yani okul vb. olarak "ulusal kültür" dünyanın bütün ülkelerinde şu anda papazların ve burjuva şovenlerin etkisi altında bulunmaktadır. Bundçular "ulusal kültür özerkliği"ni savundukları zaman, ulusların oluşumunun, bu ulusların bağrında geçen sınıf savaşımının her türlü yabancı öğelerden arındırılması gibi bir etkide bulunacağını söylerken, açıkça gülünç bir safsatada bulunmaktadırlar. Her kapitalist toplumda, -gerçekten ciddi- sınıf savaşımı, her şeyden önce iktisadi ve siyasal alanda geçer. Eğitim alanını ayrı tutmak her şeyden önce saçma bir ütopyadır, çünkü (genel olarak "ulusal kültür" gibi) okulu, ekonomiden ve siyasetten ayırmak olanaksızdır; ikincisi, saçma ve eskimiş yerel nitelikteki çitleri ve, önyargıları yıkmaya her zorlayan, kapitalist ülkenin iktisadi ve siyasal yaşamının kendisidir; okulu vb. ayırmakla, "saf" klerikalizmi (papaz yandaşlığını) ve "saf" burjuva şovenizmini korumaktan ve güçlendirmekten öte bir şey yapmış olmayız.
      Anonim şirketlerde ayrı ayrı ulusların kapitalistleri pekâlâ, tam anlaşma içinde birlikte bulunabiliyorlar. Fabrikada ayrı ayrı uluslardan gelme işçiler birlikte çalışıyorlar. Gerçekten ciddi ve derin her siyasal sorunda gruplaşma, sınıflara göre oluyor, uluslara göre değil. Okul ve benzeri alanlardan "devletin müdahalesini ortadan kaldırmak" ve bunları ulusların eline teslim etmek, deyim uygun düşerse, en ideolojik ve "saf" ulusal kültüre ya da papaz egemenliğinin ve şovenizmin ulusal temeli üzerinde açılıp gelişmeye en elverişli olan alanını, ulusları birbiri ile kaynaştıran ekonomiden ayırmaya çaba göstermekten başka bir şey değildir. Pratik uygulamada, "toprak-dışı" (şu ya da bu ulusun [sayfa 35] üzerinde yaşadığı toprağa bağlı olmayarak) özerklik planı, ya da "ulusal kültür özerkliği" bir tek şeyi ifade edebilir: okulun uluslara göre bölünmesi, yani eğitimde ulusal kapalı alanların kabulü. Proletaryanın sosyalizm uğruna, sınıf savaşımı bakımından sorunu ele almasından vazgeçtik, demokrasi açısından bile ünlü bundçu planının bütün gerici niteliğini anlayabilmek için, bu planın gerçekten neyi temsil ettiğini açıkça görmek yeter.
      Bir örnek ve okulun "ulusallaştırılması" için bir proje, bize neyin sözkonusu olduğunu açıkça gösterecektir.
      Amerika Birleşik Devletleri'nin bütün yaşamında, Kuzey eyaletleriyle Güney eyaletleri hala bölünmüş durumdadır; Kuzeyde özgürlük ve köle sahiplerine karşı savaşım gelenekleri egemendir; Güneydeki eyaletlerde, iktisadi baskıya uğrayan, kültürel bakımdan geri halde tutulan (zenciler arasında okuma yazma bilmeyenlerin oranı %44, beyazlar arasında %6'dır) zencilere karşı zulmün kalıntılarıyla birlikte, köleci gelenekler egemendir. Kuzey eyaletlerinde zencilerle beyazlar aynı okula giderler, Güneyde zenciler için özel okullar -eğer deyimi uygun görürseniz "ulusal" ya da ırksal okullar- bulunmaktadır. Bana öyle geliyor ki, bu, okulun "ulusallaştırılması"nın biricik pratik örneğidir.
      Avrupa'nın doğusunda, öyle bir ülke var ki, orada, Beylis[20] davaları tezgahlanabiliyor ve Purişkeviçler, Yahudileri zencilerinkinden bile kötü bir yazgıya itebiliyorlar. Bu ülkede, son zamanlarda, bir bakan, Yahudi okullarının ulusallaştırılması için bir tasarı hazırladı. Ne mutlu ki, bu gerici ütopyanın gerçekleşme şansı yoktur, nasıl ki tutarlı demokrasinin gerçekleşmesinden ve ulusal kavgaların sona ermesinden telaşa kapılan, ve okulları paylaşma konusunda ulusların boğazlaşmasına engel olmak... "ulusal kültürler" arasında sonsuzluğa kadar süren düşmanlıkları yaratabilmek için, ulusları, eğitim alanında cam fanus içine hapsetmeyi keşfetmiş olan Avusturya küçük - burjuvalarının planlarının da [sayfa 36] kabul edilme şansı yoksa.
      Avusturya'da ulusal kültür özerkliği, özünde, edebiyatçıların bir keşfi olarak kaldı, ve Avusturya sosyal-demokratlarının kendileri de bunu pek ciddiye almadılar. Buna karşılık, Rusya'da ulusal kültür özerkliği, bütün Yahudi burjuva partilerinin ve bundçular gibi, Kafkasyalı parti yıkıcıları gibi, sol popülist eğilimde olan Rusya ulusal partileri konferansı gibi,. ayrı ayrı ulusların küçük-burjuva ve oportünist öğelerinin programlarında yer almıştır, (Ayraç içinde belirtelim ki, Rusya ulusal partileri konferansı 1907'de toplandı ve bu konudaki karar çoğunlukla alındı, Rus sosyalist-devrimcileri[21] ve Polonya sosyal-yurtseverleri PSP[22] oylamaya katılmadılar. Bu katılmayış, sosyalist-devrimcilerin ve PSP üyelerinin ulusal programla ilgili bu kadar önemli bir ilke sorunu karşısındaki son derece karakteristik tutumlarını açığa vurmaktadır!)
      Avusturya' da, böyle bir programı Yahudiler için önermenin olanaksızlığını tanıtlamaya, kitabında koca bir bölüm ayıdan, "ulusal kültür özerkliği"nin" başlıca teorisyeni Otto Bauer'in kendisi olmuştur, Rusya'da Yahudiler arasında bu programı kabul edenler, tüm küçük-burjuvalar ve onların temsilcisi Bund oldu.[3*] Bu, ne demektir? Bu şu demektir ki, tarih başka bir devletin siyasetinin somut örneğiyle Bauer'in [sayfa 37] keşfinin saçmalığını açığa vurmuştur, tıpkı (Struve, Tugan-Baranovski, Berdiayev ve şürekâsı gibi) Rus bernştayncılarının,[25] marksizmden liberalizme hızlı geçişleriyle, Alman bernştayncılığının gerçek ideolojik içeriğini açığa vurdukları gibi.
      Ne Avusturyalı sosyal-demokratlar, ne Rus sosyal-demokratları, "ulusal kültür" özerkliğini programlarına almamışlardır. Ama en geri ülkenin Yahudi burjuva partileri ve birçok sözde sosyalist küçük-burjuva gruplar, burjuva milliyetçiliğinin fikirlerini, işçi çevrelerine, incelmiş bir biçimde sunabilmek için bunu programlarına koydular. Bu olay pek anlamlıdır.
      ULUSAL sorun üzerinde Avusturya programından sözetmeye sıra geldiğine göre, bundçuların sık sık değiştirdikleri gerçeği ortaya koymamız gerekir. Brünn Kongresine saf bir "ulusal kültür özerkliği" programı sunuldu. Bu, Güney Slavları sosyal-demokrat partisinin programıydı ve ikinci paragraf şöyleydi: "Avusturya'da yaşayan her ulus, üyelerinin bulunduğu bölge hangisi olursa olsun, (dil ve kültür alanına giren) bütün ulusal sorunlarını tam bağımsız olarak düzenleyen özerk bir grup oluşturur." Bu program, yalnızca Kristan tarafından değil, ama büyük etkisi olan Ellenbogen tarafından da savunuldu. Ama buna karşın program geri alındı, çünkü lehinde tek bir oy kullanılmadı. Bunun yerine ülkelik (territorialiste) bir program, yani "ulusun üyelerinin yaşadığı bölgeyi gözönünde tutmayan" hiç bir ulusal grup yaratmayan bir program benimsendi.
      Programın üçüncü paragrafı şöyledir: "bir tek ve aynı ulusun özerk yönetim bölgeleri, birlik halinde, ulusal sorunlarını tam bağımsız olarak düzenleyen tek bir ulusal birlik oluştururlar" (bkz: Prosveşçenye, 1913, n° 4, s. 28).[26] Bu uzlaşma programının da yanlış olduğu ortadadır. Örneğin şöyle bir durumu nasıl açıklayacağız: Saratov eyaleti sakinlerinin [sayfa 38] Alman topluluğu, artı, Riga ya da Lotz işçilerinin Alman mahallesi, artı Petersburg dolaylarındaki Alman kasabası vb., Rusya Almanlarının "biricik ulusal bütün"ünü oluşturacaklardır. Besbelli ki, belirli bir devlet içinde hangi ulusal-topluluktan olursa olsun her topluluğun örgütlenmesi dahil, her türlü örgütlenme özgürlüğünü asla reddetmemekle birlikte sosyal-demokratlar, böyle bir şeyi isteyemezler ve böyle bir birliğe arka çıkamazlar. Örneğin Rusya'nın ayrı ayrı bölgelerindeki ayrı ayrı sınıflardan gelme Almanları bir devlet yasasıyla özel olarak tek bir Alman ulusal bütünü içinde birleştirmeye gelince, böyle bir görevi, ancak papazlar, burjuvalar, küçük-burjuvalar, kim olursa olsun yüklenebilir, ama sosyal-demokratlar yüklenemez.
     

V. ULUSLARIN EŞİTLİĞİ VE ULUSAL AZINLIĞIN HAKLARI


      Ulusal sorunun tartışmasında Rusya oportünistlerinin en çok başvurdukları yöntem, Avusturya örneğini ileri sürmektir. Severnaya Pravda'daki yazımda (Prosveşçenye, n°10, s. 96-98) -ki oportünistler bu yazıya karşı savaş açmışlardı (Bay Semkovski, Novaya Raboçaya Gazeta'da, [
27] Bay Liebmann da Zeit'ta)- ulusal sorunun biricik çözümünün, bu sorun kapitalist dünyada çözümlenebildiği kadar, tutarlı demokratizm olduğunu belirttim. Ve bu görüşümü tanıtlamak için İsviçre örneğini verdim.
      Bu örnek, yukarda adı geçen iki oportünistin hoşuna gitmemiş; bunlar, görüşümü çürütmeye ya da kapsamını daraltmaya çalışıyorlar. Kautsky'ye göre, İsviçre, eşi-benzeri bulunmayan bir örneği temsil edermiş: güya İsviçre'de tamamen kendine özgü bir merkeziyetsizlik, kendine özgü bir tarih, özel coğrafi koşullar ve nüfusun son derece özgün bir dağılması vb., vb. varmış.
      Bunlar; tartışmanın temel konusundan kaçma çabalarından başka bir şey değildir. Kuşkusuz türdeş (homogène) [sayfa 39] bir ulusal devlet olmama anlamında İsviçre'nin kendine özgü bir durumu vardır. Ama aynı kendine özgü durum (ya da Kautsky'nin eklediği gibi aynı gerilik durumu) Avusturya'da da, Rusya'da da vardır. Kuşkusuz, İsviçre'de, bu ülkenin tarihinin ve geleneklerinin özel, özgün koşulları, komşu Avrupa ülkelerinin çoğundakinden daha çok demokratizmi sağlamışlardır.
      Ama bir örnekten bazı şeyler alma sözkonusu olduğuna göre, bütün bunların burada yeri yoktur. Bugünkü koşullarda şu ya da bu kurumun tutarlı bir demokratizmin ilkelerine uygun olarak gerçekleştirildiği ülkelerin hepsi, bir bakıma, eşi-benzeri bulunmayan ülkelerdir. Bu, bizim, programımızda bütün kurumlarda tutarlı bir demokratizmin uygulanmasını istememize engel olur mu?
      İsviçre'nin özelliğini meydana getiren şey, tarihidir, coğrafi koşullardır ve başka şeylerdir. Rusya'nın özelliğini meydana getiren şey, burjuva devrimler döneminden bugüne kadar eşi görülmemiş güçte bir proletaryadır ve nesnel olarak (türlü belalar ve yıkımlara sürüklenme önlenecekse) görülmedik hızda ve kararlılıkta bir ilerlemenin gerekliliğidir.
      Proletaryanın görüş açısından hareket ederek bir ulusal program hazırlıyoruz. En iyi örnekler yerine en kötü örneklerin alındığı nerede görülmüştür?
      Her ne olursa olsun, kapitalist düzende ulusal barışın (gerçekleşebildiği kadar) yalnızca demokratizmin tutarlı bir tarzda uygulandığı ülkelerde gerçekleştirildiği tartışma götürmez bir gerçek değil midir?
      Böyle bir şey, tartışma götürmeyeceğine göre, İsviçre yerine Avusturya örneğini inatla ileri süren oportünistler, tıpkı Avrupa'nın en iyi anayasalarından esinleneceklerine, en kötülerini kopya eden kadetler gibi davranmaktadırlar.
      İsviçre'de üç devlet dili vardır, ama referandumlar sırasında yasa tasarıları beş dilde basılır, yani üç devlet [sayfa 40] dilinde ve "Latin kökenli" iki lehçede, 1900 sayımına göre bu iki lehçeyi konuşanlar 3.315.443 nüfus üzerinden 38.651 kişidir, yani %1'den biraz fazla. Ordudaki subaylar ve assubaylar "erlere kendi anadillerinde hitap etmekte tam serbesttiler". Grisons ve Valais kantonlarında (ki bunların her birinin nüfusu 100.000'in üstündedir), sözkonusu iki lehçe, tam bir eşitlikten yararlanmaktadır.[4*]
      Şu soru karşımıza çıkıyor: ileri bir ülkenin bu canlı deneyimini yaymalı ve savunmalı mıyız,yoksa Avusturyalıların dünyanın hiç bir yerinde denenmemiş olan (ve Avusturyalıların kendilerinin de henüz kabul etmedikleri) "bölgeler-dışı özerklik" türünden icatlarını kabul mü etmeliyiz?
      Böyle bir icadı öğütlemek, okulun milliyetlere göre bölünmesini savunmak demektir, yani açıkça zararlı bir propagandaya katılmak demektir. Oysa İsviçre deneyimi, bir devletin bütünü içinde (başkalarına göre) tutarlı bir demokratizm düzeni altında, (gene başkalarına göre) en büyük ulusal barışı sağlamanın pratikte olanaklı olduğunu -ve bu gerçekleşmiş bir şeydir- bize göstermektedir.
      "Sorunu incelemiş olanlar, İsviçre'de ulusal sorunun Doğu Avrupa'daki anlamıyla var olmadığını söylemektedirler. Ulusal sorun terimi bile burada bilinmemektedir..." "İsviçre, ulusal-topluluklar arası savaşımı, artık çok geride kalmış bir dönemde aşmıştır, 1797-1803'te."[5*]
      Bu demektir ki, zamanının feodalizmden kapitalizme geçiş ile ilgili sorunlarını en demokratik tarzda çözüme bağlamış olan büyük Fransız devrimi dönemi, ulusal sorunu da, geçerken "çözüme" bağlayabilmiştir.
      Şimdi de kalksın Semkovskiler, Liebmann'lar ve öteki oportünistler bu çözümün "ancak ve ancak İsviçre'ye özgü" olduğunu ve Rusya'nın herhangi bir bölgesine, hatta şimdiden 209.000 nüfus içinde, kendi-ülkelerinde dil bakımından [sayfa 41] tam bir hak eşitliğinden yararlanmak isteyen 40.000 yurttaşın konuştuğu iki lehçenin bulunduğu Rusya'nın bir bölgesinin bir bölümüne uygulanamayacağını öne sürmeyi denesinler!
      Ulusların ve dillerin tam eşitliği propagandası, her ulusta demokratik ilkelerin tutarlı olarak uygulanmasından yana olan öğeleri (yani yalnızca proleterleri) , onları ulusal topluluklarına göre değil, devletin genel yapısında derin ve ciddi olumlu değişiklikleri gerçekleştirme özlemlerinden ötürü birleştirerek toplu hale getirir. Buna karşı, "ulusal kültür özerkliği" propagandası, bazı grupların ve kişilerin dileklerine karşın, ulusları böler ve gerçekte bir ulusun işçilerini kendi burjuvazisine yaklaştırır (ünlü "ulusal kültür 'özerkliği"nin bütün Yahudi burjuva partileri tarafından benimsenmesi).
      Tam hak eşitliği ilkesi, ulusal azınlıkların haklarının güvence altına alınmasına sıkı sıkıya bağlıdır. Severnaya Pravda'daki yazımda, bu ilke, sonradan marksistlerin kongresinde alınan resmi ve daha tam ve belirli kararda ifade edildiği tarzda ele alınmıştır. Bu karar, "uluslardan birine tanınan her türlü ayrıcalığın ve bir ulusal azınlığın haklarının her türlü ihlalinin hiç olmamış olduğunu beyan eden bir temel yasanın anayasaya konmasını" istemektedir.
      Bu formülle alay etmeye kalkan Bay Liebmann soruyor: "Peki, bir ulusal azınlığın haklarının neler olduğunu nasıl bileceğiz?" Ulusal okullarda kendi "ders programına" sahip olma hakkı, bu haklar arasında mıdır? Kendi yargıçlarına memurlarına, kendi okullarına ve anadiline sahip olma hakkından yararlanabilmek için bir ulusal azınlığın önemi ne olmalıdır? Bay Liebmann bu sorulardan "kesin" bir ulusal programın gereğine varmak istemektedir.
      Gerçekte bu sorular, bundçuluğun, ufak-tefek ayrıntılar ve özellikler üzerindeymiş gibi görünen bir tartışmadan yararlanarak, bize nasıl bir gericilik metaı sunma çabasında [sayfa 42] olduğunu açıkça gösterir.
      Kendi ulusal okulunda "kendi ders programı"!.. Marksistlerde, sevgili milliyetçi-sosyalist, örneğin mutlak olarak laik bir okulu gerektiren ortak bir okul programı vardır. Marksistler açısından, demokratik bir devlette hiç bir zaman ve hiç bir yerde bu ortak programdan ayrılmak mümkün değildir (ve bu programa dil vb. gibi "yerel" maddeleri katmak bölgenin halkına ait bir iştir). Okul alanını "devletin ,yetki alanından çıkararak" ulusal-topluluklara vermeyi amaç edinen ilkeye gelince, bundan çıkan sonuç şudur ki, bizim demokratik devletimizde, biz işçiler, halkın kuruşlarını, papaz okulları açmak için harcama olanağını "ulusal-topluluklara" tanıyacağız! Farkında olmadan Bay Liebmann, "ulusal kültür özerkliği"nde gerici nitelikte ne varsa hepsini açıkladı!
      "Bir ulusal azınlığın önemi ne olmalıdır?" Bundçuların o kadar övdükleri Avusturya programı bile bu noktada bir şey söylememektedir. Bu program (bizdekinden daha kısa ve daha az açık bir tarzda) şunu beyan eder: "Ulusal azınlıkların hakları, imparatorluk Parlamentosu tarafından kabul edilen bir özel yasayla güvence altına alınır." (Brünn programı, § 4.)
      Acaba niçin, hiç kimse, Avusturyalı sosyal-demokratları, bu yasanın ayrıntılı olarak açıklanması için sorguya çekmemiştir? Sözkonusu olan hakların tam olarak ne olduğu ve hakları güvence altına alınacak olan azınlığın hangisi olduğu konusunda bilgi istememiştir.
      Çünkü her aklı başında kimse anlar ki, bir programda, ayrıntı niteliğindeki sorunları önceden belirlemek gereksiz ve olanaksızdır. Program, ancak, temel ilkeleri saptar. İncelediğimiz örnekte, temel ilke, Avusturyalılarda üstü örtülü biçimde ve Rusya marksistlerinin son kongre kararında da açıkça ifade edilmiştir. Bu ilke, hiç bir ulusal ayrıcalık ve hiç bir ulusal eşitsizlik tanımamak, bunlara göz [sayfa 43] yummamaktan ibarettir.
      Bundçuyu ,bu konuda aydınlatmak için somut bir örnek ele alalım. St. Petersburg kentinde, 18 Ocak 1911'de, okul sayımı, Ulusal "Eğitim" Bakanlığına bağlı ilkokullarda 48.076 öğrenci bulunduğunu ve bunların 396'sının, yani % 1' den azının Yahudi olduğunu göstermiştir. Ayrıca iki Romanyalı, bir Gürcü, üç Ermeni vb. vardır.[28] Bu ilişkiler ve koşullar çeşitliliğini kucaklayan "kesin" bir ulusal program yapma olanağı var mıdır? (Kuşkusuz, Petersburg, Rusya'nın ulusal bakımdan en "karışık" kenti değildir.) Öyle sanılır ki, bundçular gibi ulusal "inceliklerin" uzmanları bile, böyle bir programı yapmayı göze alamazlar.
      Devletin anayasasında azınlık, haklarını ihlal eden her türlü önlemleri yetersiz ilan eden bir temel yasa olsaydı, her yurttaş, devlet hesabına, örneğin, Yahudi dili, Yahudi tarihi vb. okutacak özel öğretmenlerin görevlendirilmesini, ya da Yahudi, Ermeni ve Romanyalı çocuklar için, hatta tek bir Gürcü çocuğu için resmi bir lokal ayrılmasını yasaklayan yasa ve kararnamelerin yürürlükten kaldırılmasını isteyebilirdi. Her durumda, hak eşitliği temeli üzerinde, ulusal azınlıkların akla-yakın ve gerçekleştirilebilir isteklerini karşılamak hiç de olanaksız değildir ve bu eşitliği savunmanın zararlı olduğunu kimse söyleyemez. Tersine, örneğin Petersburg'un Yahudi çocuklarına ayrılmış bir Yahudi okulu isteyerek, okulun uluslara göre bölünmesini savunmak, elbette ki, zararlı olur; 1, 2 ya da 3 çocuktan ibaret olsa da bütün ulusal azınlıklar için ulusal okulların kurulması ise, yalnızca olanaksızdır.
      Üstelik ülke çapındaki hiç bir genel yasa, bir ulusal azınlığın, kendi özel okuluna ya da tamamlayıcı derslerde vb. özel öğretmenlere hak kazanabilmesinin, ne ölçüde olacağını saptayamaz.
      Buna karşılık, hak eşitliği üzerine ülke çapındaki genel yasa, özel genelgelerle, bölge diyetlerinin, kentlerin, zemstvoların, [sayfa 44] toplulukların vb. kararnameleriyle pekala ayrıntılarına kadar saptanabilir ve geliştirilebilir.
     

VI. MERKEZİLEŞME VE ÖZERKLİK


      Bay Liebmann yanıtında şöyle yazıyor:
      "Bizde Litvanya'yı, Baltık Denizi bölgelerini, Polonya'yı, Volhinya'yı, Güney Rusya'yı vb. gözönüne getiriniz, her yerde karışık bir nüfus bulacaksınız, büyük sayıda ulusal azınlığı bulunmayan tek bir kent yoktur. Merkezileştirmeden ne kadar kaçınırsak kaçınalım, gene de her yerde, çeşitli bölgelerde (özellikle kent topluluklarında), birlikte yaşayan ayrı ayrı milliyetlerle karşılaşılır; "oysa demokratizm, ulusal azınlığı ulusal çoğunluğa bağımlı kılmaktadır. Ama bilindiği gibi, V. İ., İsviçre Konfederasyonunda görülen devletin federatif örgütlenmesine ve aşırı merkeziyetsizliğe karşıdır. İnsanın acaba niçin İsviçre'yi örnek olarak gösterdiğini sorası geliyor."
      İsviçre örneğini neden andığımı yukarda açıkladım. Aynı biçimde bir ulusal azınlığın haklarının korunması sorununun ancak hak eşitliği ilkesini benimseyen tutarlı bir demokratik devlette, ,genel bir yasanın kabulüyle, çözüme bağlanabileceğini de açıkladım. Ama yukarıya ,aktarılan pasajda, Bay Liebmann, marksist ulusal programa karşı genellikle ileri sürülen en gözde (ve en yanlış) itirazlardan birini (ya da kuşkucu, düşüncelerden birini) yinelemektedir.
      Elbette ki, marksistler kapitalizmin gelişmesinin devletlerin olanaklar ölçüsünde büyük ve olanaklar ölçüsünde merkezileşmiş olmasını gerektirdiği gibi basit bir nedenden ötürü federasyona, merkeziyetsizliğe karşıdırlar. Bütün öteki koşullar eşit olmak kaydıyla, bilinçli proletarya, her zaman, daha büyük bir devletten yana olacaktır. O, her zaman, ortaçağa özgü özelliğe karşı olacak ve proletaryanın burjuvaziye karşı yaygın bir temel üzerinde gelişebileceği [sayfa 45] geniş bir savaşımının sürdürüldüğü geniş toprakların olabildiğince en sıkı bir iktisadi kaynaşmasını her zaman hoşnutlukla karşılayacaktır.
      Üretici güçlerin kapitalizm tarafından, geniş ölçüde ve hızla geliştirilmesi, tek bir devlet içinde toplanmış ve birleşmiş geniş toprakları gerektirir; ancak böyle bir alan üzerinde burjuva sınıfı, öteki kutupta proletarya sınıfı, ona koşut ve kaçınılmaz olarak gruplaşırken, kendisi de kastların, yerel ya da dinsel dar görüşlülüğün, küçük ulusal azınlıkların vb. ortaçağa özgü, eskimiş çitlerini yıkarak gruplaşabilir.
      Ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkını, yani ayrı bir ulusal devlet kurmak üzere ayrılma hakkını başka bir yazıda ele alacağız. Ama ayrı ayrı uluslar tek bir devlet içinde birleşebildikleri sürece, marksistler, hiç bir zaman ne federatif ilkeyi, ne de merkeziyetsizliği savunmayacaklardır. Merkezi bir büyük devlet, ortaçağa özgü parçalanıştan, geleceğin bütün dünyanın sosyalist birliğine götüren büyük bir tarihsel ilerlemeyi ifade eder, ve (kapitalizme çözülmez bağlarla bağlı) böyle bir devletten geçen yoldan başka sosyalizme giden yol yoktur.
      Ama merkeziyetçiliği savunurken, bizim, ancak demokratik merkeziyetçiliği savunduğumuzu unutmak bağışlanmaz bir yanılgı olur. Bu bakımdan genel olarak küçük-burjuva zihniyeti ve özel olarak da (müteveffa Dragomanov[
29] dahil) küçük-burjuva milliyetçi zihniyeti, sorunu, o ölçüde karışık hale getirmiştir ki, dolaşan yumağı çözmek için biraz zaman yitirmemiz gerekecektir.
      Ekonomileri, yaşayış biçimleri, ulusal bileşimleri vb. bakımından özellikleri olan bölgelerin özerkliğini sağlayan yerel yönetimde özerkliği reddetmek şöyle dursun, demokratik merkeziyetçilik, tersine, bunu gerektirir. Bizde sık sık merkeziyetçilikle, keyfi yönetim ve bürokratizm birbirine karıştırılır. Rusya'nın tarihi, doğal olarak böyle bir karıştırmaya [sayfa 46] neden olmaktadır, ama bunun böyle olması, bu ikisini birbirine karıştırma, bir marksist için daha kolay bağışlanır bir yanılgıyı gerektirmez. En basiti, somut bir örnek ele almaktır.
      "Ulusal Sorun ve Özerklik"[6*] başlıklı yazısında Rosa Luxemburg (daha ilerde sözünü edeceğim) birçok eğlendirici yanlışlıklar arasında, özerklik istemini, yalnızca Polonya'yla sınırlandırmaya çaba göstermekle hoş ve eğlendirici olmak gibi özelliği olan bir yanılgıya düşmektedir.
      İlkin özerkliği nasıl tanımladığına bir bakalım. Rosa Luxemburg, kapitalist toplum için temel önemde olan bütün iktisadi ve siyasal sorunların, özerk yerel diyetlerin değil, ancak bir merkezi parlamentonun, bütün devletin ortak parlamentosunun yetkisine girmesi gerektiğini kabul ediyor -elbette ki, marksist olduğuna göre bunu kabul etmek zorundadır da.- Bu temel önemdeki sorunlar şunlardır: gümrük politikası, sanayi ve ticaretle ilgili yasama, ulaştırma ve iletişim (demiryolları, posta, telgraf, telefon vb.), ordu, maliye, kamu ve ceza hukuku,[7*] eğitim alanını engelleyen genel ilkeler (örneğin eğitimin mutlak laikliğini sağlayan yasa gibi, genel eğitim yasası gibi, asgari program, okul düzeninin demokratik biçimde örgütlenmesi yasaları gibi vb.), emeğin korunması yasaları, siyasal özgürlükleri koruyan, yasalar (birlik kurma hakkı gibi) vb.., vb..
      Özerk diyetlerin yetki alanına -devletin genel yasaları gereğince- salt yerel ya da bölgesel, ya da salt ulusal sorunlar girer. Bu fikri -aşırı ölçüde dememek için- son derece ayrıntılı biçimde geliştirerek, Rosa Luxemburg, örneğin, yerel önemi bulunan demiryollarının yapımını (n°12, .s. 149), yerel yolların yapılmasını (n° 14-15, s. 376) vb. anmaktadır. [sayfa 47]
      Ekonomi ya da yaşayış tarzı alanında az da olsa özellikleri olan, özel bir ulusal bileşimi bulunan vb. her bölge için böyle bir özerklik tanımayan gerçekten modern bir devlet düşünülemeyeceği besbellidir. Kapitalizmin gelişmesi için gerekli merkeziyetçilik ilkesi böyle bir (yerel ya da bölgesel) özerklikle çelişmez; tersine, ancak bunun sayesinde bürokratik olmayan, demokratik bir biçimde işleyebilir. Aynı zamanda, sermayenin yoğunlaşmasını, üretici güçlerin gelişmesini burjuvazinin ve proletaryanın bütün devlet ölçüsünde gruplaşmasını kolaylaştıran böyle bir özerklik olmadan kapitalizmin geniş ölçüde, özgür ve hızlı gelişmesi olanaksız olurdu ya da hiç değilse son derece zorlaşırdı. Çünkü, salt yerel (bölgesel, ulusal vb.) sorunlarda bürokratik müdahale, genel olarak iktisadi ve siyasal gelişmeye en büyük engellerden biri olduğu gibi, özel olarak da en önemli sorunlarda, temel sorunlarda merkeziyetçiliğin önünde duran engellerden biridir.
      Onun için Rosa Luxemburg'umuzun en ağırbaşlı bir tavır ile ve "salt marksist" terimler kullanarak özerklik isteminin yalnızca Polonya'ya, yalnızca ve istisnai olarak bu ülkeye uygulanabileceğini tanıtlamaya kalkışmasını görerek gülümsememek olanaksızdır! Elbette ki, burada "sınırlı anlamıyla" yurtseverliğin en küçük izi yoktur, burada olan yalnızca "pratik" nedenlerdir... Örneğin Litvanya ile ilgili olanlar gibi.
      Rosa Luxemburg dört eyaletin durumunu inceliyor: Vilna'nın, Kovna'nun, Grodno ve Suvalki'nin; ve okuru (ve bu arada kendisini de) Litvanyalıların "daha çok" bu eyaletlerde yaşadıklarına inandırmaya çalışıyor. Bu eyaletlerin nüfusunu birleştirerek, nüfusun %23'üne varan bir Litvanyalı oranı buluyor; Ymud'ları da Litvanyalılara katsak bile nüfusun ancak %31'ine, yani üçte-birinden azına varılmaktadır. Bundan çıkarılan sonuç, Litvanya'nın özerkliği fikrinin "keyfi ve yapay" olduğudur (n° 10, s. 807).
      Rus resmi istatistiklerinin herkesçe bilinen kusurlarından [sayfa 48] haberi olan okur, Rosa Luxemburg'un yanılgısını hemen
      görecektir. Niçin, Litvanyalıların %O,2'yi, yüzde sıfır virgül iki'yi aşmadıkları Grodno eyaleti alınmıştır? Niçin, Litvanyalıların nüfusun çoğunluğunu oluşturduğu Troki ilçesi değil de, bütün Vilna eyaleti alınmıştır? Niçin, Suvalki eyaletinin bütünü hesaplanarak, nüfusunun %52'sinin Litvanyalı olduğu saptanmıştır da, bu eyaletin Litvanyalı ilçeleri, yani Litvanyalıların,nüfusun %72'sini oluşturduğu yedi ilçeden beşi ele alınmamıştır?
      Bir yandan modern kapitalizmin koşullarından ve gereklerinden sözetmek ve öte yandan, ne "modern" ne de "kapitalist" olmayan Rusya'nın ortaçağa özgü, feodal, bürokratik resmi idari bölünmesine dayanmak ve üstelik de (ilçeleri değil de eyaletleri gözönünde tutarak) bunu en kaba biçimiyle yapmak gülünçtür, Bu idari bölünmeyi ortadan kaldırmadan ve bunun yerine hazinenin, bürokrasinin, geleneğin, büyük toprak sahiplerinin, papazlar zümresinin çıkarlarına değil de, kapitalizmin gereklerine uyan gerçekten "modern" bir idari bölünmeyi koymadan Rusya'da azçok ciddi hiç bir yerel reform yapılmasının sözkonusu olamayacağı çok açıktır. Kesinlikle söylenebilir ki, kapitalizmin bugünkü gereksinmeleri arasında, nüfusun ulusal bileşiminin mümkün olduğu kadar türdeş hale getirilmesi gereği de bulunacaktır, çünkü iç pazarın tam olarak ele geçirilmesi için ve iktisadi ilişkilerin tam serbestliği için ulusal nitelik, dil birliği, önemli bir etkendir.
      İlginç olan şey, Rosa Luxemburg'un bu açık yanılgısının, Polonya'nın "istisnai" özelliklerini tanıtlamayı değil de, bölgeler için ulusal özerklik ilkesinin gereksizliğini tanıtlamaya kalkan bundçu Medem tarafından benimsenmesidir. (bundçular bölgeler-dışı ulusal özerklik yandaşıdırlar). Bizim bundçularımız ve likidatörlerimiz, dünya sosyal-demokrasisinde en kötü ne varsa, onları her seferinde alarak, ayrı ayrı ülkelerin ve ayrı ayrı ulusların sosyal-demokratlarının [sayfa 49] bütün oportünistçe yanılgılarını ve kararsızlıklarını benimsemektedirler. Bundçuların ve likidatörlerin kötü yazılarından alınma parçaları birleştirerek sosyal-demokrasinin kötü yanını yansıtan bir müze kurulabilirdi.
      Medem, büyük bir söz söyleyen kimse tavrıyla,bölgesel özerkliğin bir bölge için iyi olabileceğini, ama nüfusu yarım milyondan iki milyona kadar varan ve alam bir eyaleti kaplayan Letonya, Estonya, vb. "yönetim bölgeleri" için iyi bir şey olmayacağını söylüyor. "Bu, özerklik değil, basit bir zemstvo olurdu. ... Zemstvonun üstünde gerçek bir özerklik kurulmalıdır. ..." Ve yazar, eski eyaletlerin ve eski ilçelerin "ortadan kaldırılmasını" suçluyor.[8*]
      Gerçekte yapılan şey, ortaçağa özgü, feodal resmi idari bölünmeyi koruyarak, çağdaş kapitalizmin koşullarının "ortadan kaldırılması" ve darbelenmesidir. Ancak bu idari bölünmeleri ilham etmiş olan zihniyete sahip olan kimselerdir ki, "çok şey bilen bilgiç tavrıyla", "zemstvo" ile "özerklik" arasındaki çelişki üzerine fikir yürütebilirler ve "özerkliği" büyük bölgelere ve zemstvoyu da küçük bölgelere özgü sayan şemayı savunabilirler. Bu bürokratik şema bugünün kapitalizminin işine hiç gelmez. Yalnızca yarım milyon değil, 50.000 nüfuslu olsa bile özerk ulusal bucaklar niçin olmasın? Eğer durum gerektiriyorsa, ve eğer iktisadi ilişkiler bakımından zorunluysa, bu bucaklar; ayrı ayrı büyüklükteki komşu bucaklarla türlü biçimlerde birleşerek bir tek özerk "yönetim bölgesi" niçin oluşturmasın? Bütün bunlar, bundçu Medem'in açıklamadığı sırlardır.
      Belirtelim ki, sosyal-demokrasinin Brünn ulusal programı, kesin olarak, bölgesel ulusal özerklikten yanadır: bu program, Avusturya'yı "taca bağlı tarihsel topraklar yerine", "sınırları ulusal bakımdan belirlenmiş'" bucaklara bölmeyi önermektedir (Brünn programı, 2. madde). Biz işi bu [sayfa 50] kadar ileri götürmezdik. Hiç kuşku yok ki, nüfusun türdeş ulusal bileşimi, özgür ve geniş ölçüde gerçekten modern bir ticaret için en güvenilir etkenlerden biridir. Kuşkusuz, hiç bir marksist -hatta tutarlı hiç bir demokrat bile- Avusturya tacının topraklarını ve (Avusturya tacının toprakları kadar kötü olmamakla birlikte, gene de çok kötü olan) Rus eyalet ve ilçelerini savunmaz, ve bu eskimiş idari bölünmeler yerine halkların ulusal bileşimini olanaklar ölçüsünde gözönüne alan yeni bölünmeler kabul etme gereğine karşı çıkmaz. Ve ensonu kuşkusuz, küçücük olsa bile, türdeş ulusal bileşimi olan ve çevresinde, aralarında kuracakları her türlü ilişkiler ve özgür derneklerle, ülkenin ve hatta dünyanın ayrı ayrı noktalarına dağılmış olan o ulusal-topluluktan insanların birleşik halde hareket edebilecekleri özerk küçük idari bölünmeler yaratmak, her türlü ulusal baskıyı ortadan kaldırmak için son derece önemlidir. Bütün bunlar tartışma götürmez ve bunlara ancak gerici ve bürokratik, bir açıdan karşı çıkılabilir.
      Ama nüfusun ulusal bileşimi temel iktisadi etkenlerin yalnızca bir tanesidir, biricik etken değildir, en önemlisi de değildir. Nitekim kapitalist düzende kentler pek önemli bir iktisadi rol oynar; oysa bu kentlerin özelliği -Polonya'da, Litvanya'da, Ukrayna'da, Rusya'da vb.-, pek değişik uluslardan gelme insanları barındırmalarıdır. "Ulusal" nedenlerle kentleri, kendilerine iktisadi bakımdan bağlı köylerden ve bucaklardan koparmak, saçma ve olanaksız bir şey olurdu. Bu nedenle, marksistler tam olarak ve yalnızca "bölgeci ulusal" ilkeyi savunmakla yetinemezler.
      Bu nedenle, Rus marksistlerinin son kongresinde kabul edilen çözüm, soruna Avusturyalıların getirdikleri çözümden çok daha doğrudur. Kongre bu konuda şu tezi kabul etmiştir:
      "... Geniş bir bölgesel özerklik..." (doğaldır ki, yalnızca Polonya için değil, Rusya'nın bütün bölgeleri için) "tam [sayfa 51] olarak demokratik yerel bir özerk yönetim, kendi kendini yöneten bölgelerin ve özerk bölgelerin sınırları" (bugünkü eyaletlerin, ilçelerin vb. sınırlarına göre değil) "yerel nüfusun kendisinin, iktisadi koşullar, yaşama biçimi, halkın ulusal bileşimi vb. konularındaki değerlendirmesi gözönünde tutularak saptanmak üzere ... gereklidir."
      Burada halkın ulusal bileşimi (en başta iktisadi koşullar, sonra da yaşama biçimi vb. gelmek üzere), bürokratik ve Asyatik bir durumun gereksinmelerine göre değil de, bugünkü kapitalizme uyan yeni sınırların saptanmasında dayanak olarak ele alınacak olan öteki koşullarla birlikte anılmaktadır. Ancak bölgede yaşayan halk, bütün bu koşulları yeterince dikkat ve kesinlikle "değerlendirebilir", ve devletin merkezi parlamentosu bu değerlendirmeyi gözönünde tutarak özerk bölgelerin sınırlarını ve özerk diyetlerin yetkilerini saptayacaktır.
      ŞİMDİ DE, ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı sorununu incelememiz gerekiyor. Bu noktada her ulustan oportünistler, Rosa Luxemburg'un yanılgılarını "yaygınlaştırma" görevini üzerlerine aldılar: likidatör Semkovski gibi, bundçu Liebmann gibi, Ukraynalı milliyetçi-sosyalist Lev Yurkeviç gibi. Bu bayların karmakarışık duruma getirmekten büyük zevk duydukları bu sorunu, bundan sonraki yazımızda ele alacağız.


      Ekim-Aralık 1913'te yazıldı.
      Prosveşçenye,
n° 11, 12 ve 13. İmza; V.İlyin
[sayfa 52]






ULUSLARIN KENDİ KADERLERİNİ TAYİN
ETME HAKKI

ŞUBAT-MAYIS 1914


      RUS marksistlerinin programının, ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkıyla ilgili 9. maddesi, (Prosveşçenye'de[
9*] de belirttiğimiz gibi) oportünistlerin bize karşı bir haçlı seferine girişmelerine neden oldu. Rus likidatörleri (partiyi tasfiye hareketine katılan likidatörler sözkonusudur) Petersburg'da yayınlanan gazetelerinde, bundçu Liebmann ve Ukraynalı milliyetçi-sosyalist Yurkeviç, kendi organlarında, programın bu maddesine karşı, olanca güçleriyle saldırıya geçtiler ve bu maddeye karşı küçümseyici pir tutum takındılar. Kuşkusuz, marksist programımızın bu biçimde [sayfa 53] "oniki dilden saldırıya uğraması", genel olarak bugünkü milliyetçi dalgalanmalarla yakından ilgilidir. Biz, ancak, yukarda adı geçen oportünistlerden hiç birinin kendilerine ait olan bir tek kanıt ileri süremediğini belirtmekle yetineceğiz; bunların hepsi, Rosa Luxemburg'un 1908-09'da Lehçe kaleme alınan "Ulusal Sorun Ve Özerklik" adlı yazısında söylediklerini yineliyorlar. Biz, açıklamalarımızda, adı geçen bu yazarın "özgün" kanıtlarını ele almakla yetineceğiz.
     

I. ULUSLARIN KENDİ KADERLERİNİ
TAYİN ETMESİ NEDİR?


      Ulusların kendi kaderlerini tayin etmesi denen şeyi, marksist açıdan incelemeye giriştiğimizde, elbette ki ilk karşılaşacağımız soru budur. Bu terim ne anlama gelmektedir? Bunun yanıtını, türlü hukuk "genel kavramlarından" çıkarılan hukuksal tanımlamalarda mı aramalıyız, yoksa, ulusal hareketlerin tarihsel ve iktisadi incelemesinde mi bulmaya çalışmalıyız.
      Semkovskilerin, Liebmann ve Yurkeviçlerin bu soruyla hiç ilgilenmemiş olmaları, ve herhalde ulusların kendi kaderlerini tayin etmeleri konusunun yalnızca 1903. Rus programında[
32] değil, 1896 Londra Uluslararası Kongresinin kararında da (ki, bu kongreyi, sırası geldiğinde ayrıntılı olarak ele alacağız) ele alındığını bilmeyerek, marksist programın "muğlaklığı"nı eleştirmekle yetinmelerine şaşmamak gerekir. Şaşılacak olan şey, sözkonusu sorunun, iddia edilen soyutluğunu ve metafizik niteliğini geniş ölçüde reddeden Rosa Luxemburg'un da soyutlama ve metafizik günahını işlemesidir. Konunun hukuksal tanımlamalarla mı, yoksa bütün dünyadaki ulusal hareketlerin deneyimiyle mi belirleneceği sorusunu açık-seçik olarak hiç bir yerde kendi kendine sormadan, (ulusun iradesinin nasıl saptanacağı sorunu üzerinde o eğlendirici spekülasyon dahil) ulusların kendi kaderini tayin konusunda devamlı olarak genellemelere kayan, [sayfa 54] Rosa Luxemburg'un kendisi olmuştur.
      Bir marksistin ele almaktan kaçınamayacağı bu sorunun açık-seçik ve tam olarak ifade edilişi, Rosa Luxemburg'un kanıtlarının onda-dokuzunu hemen sarsardı. Rusya'da, ulusal hareketler, ilk kez ortaya çıkmıyor; ve bu hareketler; yalnızca Rusya'ya özgü şeyler de değildir. Bütün dünyada kapitalizmin feodalizme karşı sonal zaferi dönemi, ulusal hareketlerle ilgili olmuştur. Bu hareketlerin iktisadi temeli, meta üretiminin, tam zaferini sağlamak için yurt-içi pazarı ele geçirmek zorunda olması, aynı dili konuşan bir halkın yaşadığı bölgeleri siyasal bakımdan birleştirme zorunda olması gerçeğinde yatar, ve bu dilin gelişmesini ve yazınsal alanda kök salmasını önleyen bütün engeller ortadan kaldırılmalıdır. Dil, insanlar arasında anlaşmayı sağlayan en önemli araçtır. Modern kapitalizme uygun ölçüde, gerçekten özgür ve geniş ticari alışveriş için, ayrı ayrı sınıflar halinde özgürce ve geniş ölçüde gruplandırılabilmesi ve ensonu, pazarda, büyük ya da küçük, satıcı ya da alıcı durumunda her meta sahibiyle ayrı ayrı sıkı bağlar kurabilmek için en önemli koşullar, dil birliği ve dilin engelsiz gelişmesidir.
      Onun için, her ulusal hareketin eğilimi, modern kapitalizmin gereksinmelerinin en iyi karşılanabileceği ulusal devletlerin oluşumuna doğru bir eğilimdir. En derin iktisadi etkenler bizi bu amaca doğru sürükler, ve bundan ötürü, bütün Batı Avrupa için, ,hayır, bütün uygar dünya için kapitalist dönemin tipik, normal devleti, ulusal devlettir.
      Demek ki, eğer biz, ulusların kendi kaderlerini tayin etmesi kavramının anlamını, hukuksal tanımlamalarla cambazlıklar yaparak ya da soyut tanımlamalar "icat ederek" değil de, ulusal hareketlerin tarihsel ve iktisadi koşullarını inceleyerek öğrenmek istiyorsak, varacağımız sonuç, kaçınılmaz olarak, ulusların kendi kaderlerini tayin etmesinin o ulusların yabancı ulusal bütünlerden siyasal bakımdan ayrılma [sayfa 55] ve bağımsız bir ulusal devlet oluşturmaları anlamınageldiği sonucudur.
      Daha aşağıda, ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkını, devlet olarak ayrı varlık hakkından başka bir anlamda kullanmanın niçin yanlış olacağının başka nedenlerini de göreceğiz. Şimdilik,biz, Rosa Luxemburg'un, ayrı bir ulusal devlet kurma özleminin derin iktisadi temellere dayandığı kaçınılmaz sonucunu "yok saymak" yolunda çabaları üzerinde durmalıyız.
      Rosa Luxemburg, Kautsky'nin Milliyet ve Enternasyonalizm adlı broşürünü iyi bilmektedir. (Die Neue Zeit,[33] n° 1'in eki, 1907-1908; Rusça çevirisi: Nauçnaya Mysıl.[34] O, bu broşürün dördüncü bölümünde, Kautsky'nin, ulusal devlet, sorununu inceden inceye tahlil ettikten sonra, Otto Bauer'in "bir ulusal devlet kurmaya doğru iten gücü küçümsediği" (s. 23) sonucuna vardığını bilmektedir. Bizzat Rosa Luxemburg, Kautsky'den şu sözleri aktarmaktadır: "Bugünün koşullarında en uygun devlet biçimi, ulusal devlettir" (yani ortaçağ, kapitalizm-öncesi vb. koşullarından farklı olarak, bugünün kapitalist, uygar, iktisadi bakımdan ilerici koşulları). Biz, buna, Kautsky'nin vardığı daha da kesin sonucu eklemeliyiz: türdeş olmayan (hetérogène) uluslardan meydana gelen devletler (ki bunları ulusal devletlerden ayırdetmek için ulusal-topluluklar devletleri denmektedir) "her zaman, iç yapıları, herhangi bir nedenle anormal ya da gelişmemiş bir durumda kalmış" (geri) devletlerdir. Söylemeye gerek yok ki, Kautsky, anormal sözcüğünü gelişen kapitalizmin isteklerine en iyi uyan şeylere uyamama anlamında kullanmaktadır.
      Sorun, şimdi Rosa Luxemburg'un, Kautsky'nin bu noktada vardığı tarihsel ve iktisadi sonuçları nasıl ele aldığı sorunudur. Bu sonuçlar doğru mudur, yoksa yanlış mı? Tarihsel ve iktisadi teorisiyle Kautsky mi haklıdır, yoksa teorisi psikolojik bir temele dayanan Bauer mi? Bauer'in kuşku [sayfa 56] götürmez "ulusal oportünizmiyle", ulusal kültür özerkliğini savunmasıyla, aşırı milliyetçilik hevesiyle (Kautsky'nin dediği gibi "şurada burada ulusal yöne bir vurgu"), "ulusal yönü aşırı ölçüde abartması ve enternasyonal yönü tamamen unutması" (Kautsky) ile ulusal devlet kurma doğrultusunda güçlü eğilimi küçümsemesi arasındaki bağ nerdedir?
      Rosa Luxemburg bu soruna değinmedi bile. Bu bağı aramanın gereğinin farkına bile varmadı. Hatta o, Bauer'in teorik görüşlerinin bütününü tartmadı bile. Ve o, ulusal sorunun tarihsel ve iktisadi teorisiyle psikolojik teorisi arasında bir kıyaslama da yapmamıştır. Kautsky'yi eleştiren şu gözlerle yetinmiştir:
      "... 'En iyi' ulusal devlet, teori bakımından kolayca geliştirilip savunulabilen, ama gerçeğe uymayan bir soyutlamadan başka bir şey, değildir." (Przeglad Socjaldemokratiyczny, 1908, n° 6, s: 499.)
      Ve bu cüretli beyandan, sonra, büyük kapitalist devletlerin gelişmesini, ve emperyalizmin küçük ulusların "kendi kaderlerini tayin etme hakkı"nı bir düş haline getirdiği iddiası gelmektedir.
      Rosa Luxemburg şöyle diyor: "Şekil bakımından bağımsız olan, ama bağımsızlıkları Avrupa dengesi denen siyasal savaşım ve diplomatik oyunun sonucu olan Karadağlıların, Bulgarların, Romanyalıların, ,Sırpların, Yunanlıların, hatta İsviçrelilerin 'kendi yazgılarına sahip olamamalarından' sözedebilir miyiz?"! (s. 500.) Koşullara en uygun olan devlet, "Kautsky'nin sandığı gibi, ulusal devlet değildir, asalak devlettir." Ve ardından, Fransız, İngiliz sömürgelerinin ve öteki sömürgelerin büyüklüğüyle ilgili birçok rakam verilmektedir. İnsan bu gibi iddiaları okurken, yazarın, konunun özünü anlamamakta gösterdiği başarıya şaşmadan edemiyor! Ağırbaşlı bir, tutum takınarak, Kautsky'ye, küçük devletlerin iktisadi bakımdan büyük devletlere bağımlı olduklarını, [sayfa 57] öteki ulusları ezip sömürmek için burjuva devletler arasında bir savaşımın sürüp gittiğini, emperyalizmin ve sömürgelerin varolduğunu öğretmeye kalkışmak, akıllı görünme yolunda çocukça çaba gösterme gülünçlüğüne, düşmektir, çünkü, bütün bunların konuyla bir ilgisi yoktur. Yalnızca küçük devletler değil, örneğin Rusya bile, "zengin" burjuva ülkelerin emperyalist mali sermayesinin gücüne iktisadi bakımdan tam bağımlı durumdadır. Yalnızca küçücük Balkan devletleri değil, Marx'ın Kapital'de[35] belirttiği gibi, 19. yüzyılda Amerika bile, iktisadi bakımdan, Avrupa'nın bir sömürgesiydi. Her marksist gibi, Kautsky de, elbette ki bunları bilmektedir; ama, bunların, ulusal hareketler ve ulusal devlet sorunuyla bir ilgisi yoktur.
      Rosa Luxemburg, burjuva toplumda, ulusların siyasal kaderlerini kendilerinin tayin etmeleri ve devletlerin bağımsızlığı sorununun yerine, bunların iktisadi bağımlılığı sorununu koymuştur. Bir burjuva devlette, parlamentonun, yani ulus temsilcileri meclisinin üstünlüğünü bir program talebi olarak tartışırken, birinin kalkıp da bir burjuva ülkede her rejim altında büyük ,sermayenin en üstün güç olduğu yolundaki tamamen doğru görüşü ileri sürmesi ne kadar akıllıca bir davranışsa, Rosa Luxemburg'un bu sözlerini de o ölçüde akıllıca sözler saymak gerekir.
      Kuşkusuz, dünyanın insanca en kalabalık parçası olan Asya'nın büyük bir kısmı, "büyük devletlerin" sömürgelerinden ya da ulus olarak büyük ölçüde bağımlı olan ve ezilen devletlerden oluşmuştur. Ama herkesçe bilinen bu durum, Asya'nın kendisinde meta üretiminin en mükemmel gelişmesi için, kapitalizmin en özgür, en geniş ve hızlı büyümesi için, koşulların Japonya'da yaratılmış olduğu, yani ancak bağımsız ulusal bir devlette yaratılabildiği kuşku götürmez gerçeğini herhangi bir biçimde sarsabilir mi? Japon devleti bir burjuva devlettir, bu nedenle o da başka ulusları ezmeye ve sömürgeleri boyunduruk altına almaya başlamıştır. [sayfa 58] Asya'nın, Avrupa gibi, kapitalizmin yıkılışından önce, bir bağımsız ulusal devletler sistemi içinde kristalleşmeye zaman bulup bulamayacağını söyleyemeyiz; ama tartışılmaz bir gerçektir ki, kapitalizm, Asya'yı uykusundan uyandırdığı için, bu kıtanın da her yerinde ulusal hareketleri depreştirmiştir; bu hareketlerin eğilimi, orada, ulusal devletlerin yaratılması doğrultusundadır; kapitalizmin gelişmesi için en iyi koşullar, bu tür devletlerin oluşmasıyla sağlanabilir. Asya örneği, Kautsky'nin lehinde ve Rosa Luxemburg'un aleyhinde kanıt sayılmalıdır.
      Balkan devletleri örneği de, Rosa Luxemburg'un iddialarını çürütmektedir, çünkü şimdi herkes görebilmektedir ki, Balkanlarda kapitalizmin gelişmesi için en elverişli koşullar, bu yarımadada bağımsız ulusal devletler yaratılabildiği ölçüde gerçekleştirilebilmektedir.
      Onun için, Rosa Luxemburg yanılmaktadır, bütün ilerici uygar insanlığın örneği olduğu gibi, Balkanların ve Asya'nın örnekleri de, Kautsky'nin bu konudaki tutumunun kesin olarak doğru olduğunu tanıtlamaktadır. Ulusal devlet, kapitalizmin kuralı ve "norması"dır; türdeş olmayan uluslar devleti, geriliği temsil eder, ya da istisnadır. Ulusal ilişkiler bakımından, kapitalizmin gelişmesi için en elverişli koşulları, kuşkusuz, ulusal devlet sağlar. Bu, elbette ki, böyle bir devletin, burjuva ilişkileri koruduğu sürece, ulusların sömürülmesini ve ezilmesini önleyebileceği anlamına gelmez. Bu, ancak, marksistlerin, ulusal devletler kurma özlemini doğuran güçlü iktisadi etkenleri görmezlikten gelemeyecekleri anlamına gelebilir. Bu, marksistlerin programındaki "ulusların kendi kaderlerini tayin etmeleri" ilkesi, tarihsel ve iktisadi bakımdan, siyasal kaderlerini tayin etme, siyasal bağımsızlık, ulusal bir devletin kurulmasından başka bir anlama gelemez demektir.
      "Ulusal devlet" kurma yolunda burjuva demokratik istemin, marksist açıdan, yani proleter sınıfı bakımından hangi [sayfa 59] koşullarda destekleneceği konusu ileride ayrıntılı olarak incelenecektir. Biz, şimdilik, "kendi kaderini tayin etme" kavramının tanımlanmasıyla yetiniyoruz ve yalnızca Rosa Luxemburg'un bu kavramın ("ulusal devlet") ne anlama geldiğini bildiğini, oysa onun oportünist yandaşlarının, Liebmann'ların, Semkovskilerin, Yurkeviçlerin bunu bile bilmediklerini belirtiyoruz.
     

II. SORUNUN SOMUT TARİHSEL KONUMU


      Herhangi bir toplumsal sorun incelendiğinde, o sorunun, belirli tarihsel sınırlar içinde formüle edilmesi, ve eğer özel olarak bir ülke sözkonusuysa (örneğin belli bir ülke için ulusal program gibi) o ülkeyi öteki ülkelerden aynı tarihsel dönem içinde ayırdeden özelliklerin hesaba katılması, marksist teorinin kesin bir gereğidir.
      Marksizmin bu kesin gereği, tartışmakta olduğumuz sorunda, nasıl bir tutumu zorunlu kılar?
      İlkin, ulusal hareket bakımından birbirinden esasta farklar taşıyan kapitalizmin iki dönemi arasında kesin bir ayrım yapılmasını gerektirir. Bir yanda, feodalizmin ve mutlakiyetin yıkılışı dönemi, ulusal hareketlerin ilk kez yığın hareketleri haline geldikleri ve basın aracılığıyla, temsili kurumlara katılma vb. yoluyla halkın bütün sınıflarının şu ya da bu biçimde siyasal yaşama çekildiği burjuva demokratik toplum ve devletlerin kuruluşu dönemi. Öte yanda, uzun zamandan beri kurulmuş olan anayasa düzenleriyle, proletarya ile burjuvazi arasında gelişip güçlenmiş uzlaşmaz çelişkisiyle kesin olarak kristalleşmiş kapitalist devletler dönemi kapitalizmin çöküşünün öngünü diye adlandırabileceğimiz dönem vardır.
      Birinci dönemin tipik özellikleri, genel olarak siyasal özgürlük ve özel olarak ulusal haklar uğruna savaşım için, ulusal hareketlerin uyanması ve nüfusun en kalabalık ve en [sayfa 60] "uyuşuk" bölümünü oluşturan köylülerin harekete çekilmesidir. İkinci dönemin tipik özellikleri, yığınsal burjuva demokratik hareketlerin bulunmayışı, gelişmiş kapitalizmin, ticari ilişkilere tam olarak sürüklenmiş olan ulusları bir araya getirirken, bunların her gün artan ölçüde birbirlerine, karışmalarını sağlarken, uluslararası ölçüde birleşmiş olan sermaye ile uluslararası işçi hareketi arasındaki uzlaşmaz çelişkiyi ön plana çıkarmasıdır.
      Elbette ki, bu iki dönemi, su geçirmez bölmeler içinde birbirinden ayrı tutamayız; bu iki dönem arasında çok sayıda geçici bağlar vardır, nasıl ki, ayrı ayrı ülkeler, ulusal gelişme hızı bakımından, nüfusun ulusal bileşimi ve dağılımı bakımından birbirlerinden farklıysalar. Belirli bir ülkenin marksistleri, bu genel tarihsel ve somut koşulları hesaba katmadan ulusal programlarını saptayamazlar.
      Ve, işte burada, biz, Rosa Luxemburg'un iddialarındaki en zayıf noktayla karşılaşmış oluyoruz. Kendisi büyük bir gayretkeşlikle programımızın 9. maddesine karşı birçok "sert" sözcükler kullanmakta, bu maddenin "aşırı ölçüde kapsayıcı" olduğunu, "yavanlıklar", "metafizik ibareler" içerdiğini vb. ad infinitum [durmadan -ç.] söylemektedir. Metafiziği (marksist anlamda metafiziği, yani anti-diyalektiği) ve boş soyutlamaları böyle görkemli biçimde suçlayan bir yazarın, sorunun, somut tarihsel tahlilinin nasıl yapılacağına ilişkin bir örnek vermesini beklemek doğaldır. Biz, belirli bir ülke için -bu, Rusya' dır- belirli bir dönemde -bu, 20. yüzyılın başlangıcıdır-, marksistlerin ulusal programını tartışıyoruz. Ama Rosa Luxemburg, Rusya'nın hangi tarihsel dönemden geçmekte olduğu, ve o belirli ülkenin, o belirli dönemde ulusal sorununun ve ulusal hareketlerinin somut özelliklerinin ne olduğu sorununu ele alıyor mu?
      Hayır;
o, bu konuda kesinlikle hiç bir şey söylemiyor! Onun yapıtında, ulusal sorunun Rusya'da bugünkü tarihsel dönemdeki durumuna, ya da özellikle bu bakımdan Rusya'nın [sayfa 61] ayırdedici çizgilerinin tahliline ilişkin en küçük bir ima bile bulamazsınız!
      Bize, ulusal sorunun, Balkanlarda, İrlanda'dakinden farklı olduğunu; Marx'ın 1848'in somut koşullarında Polonya ve Çek ulusal hareketlerini şu biçimde değerlendirdiğini (Marx'tan aktarmaları içeren bir sayfa); Engels'in İsviçre'nin orman kantonlarının Avusturya'ya karşı savaşımını ve 1315'teki Morgarten Savaşını şu biçimde değerlendirdiğini (Engels'ten aktarmalar ve bunlar üzerinde Kautsky'nin yorumlarını içeren bir sayfa); Lassalle'ın 16. yüzyılda Almanya'daki köylü savaşını gerici bir savaş saydığını vb. söylemektedir.
      Bu yorumların ve aktarmaların yeni bir şey olduğu söylenememekle birlikte, hiç değilse, Marx'ın, Engels'in ve Lassalle'ın ayrı ayrı ülkelerde somut tarihsel sorunların tahliline nasıl bir yaklaşımda bulunduklarım tekrar tekrar anımsatmak okur için ilginçtir. Ve Marx ile Engels'ten bu eğitici aktarmaların okunması, Rosa Luxemburg'un,kendisini nasıl gülünç bir duruma düşürdüğünü en çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır. Yazar belâgat ve kızgınlıkla, değişik ülkelerde ve değişik dönemlerde ulusal sorunun somut tarihsel tahlilinin yapılması gerektiğini savunuyor ama Rusya'nın, 20. yüzyılın başlangıcında, kapitalizmin gelişmesinde, hangi tarihsel aşamadan geçmekte olduğunu ya da bu ülkede ulusal sorunun kendine özgü özelliklerini belirlemek için en ufak bir çaba göstermiyor. Rosa Luxemburg'un, başkalarının sorunu marksist biçimde nasıl ele aldıklarına ilişkin örnekler vermesi, sanki cehenneme giden yolun ne kadar sık olarak iyi niyetlerle döşendiğini, güzel öğütlerin ne kadar sık olarak pratikte bu öğütlere uyma isteksizliğini ya da yeteneksizliğini gizlemeye yaradığını kasıtlı olarak belirtmek içindir.
      İşte örnek olarak gösterilebilecek bir kıyaslama. Polonya'nın bağımsızlığı istemine karşı çıkarken Rosa Luxemburg, [sayfa 62] Polonya'nın hızlı "sınai gelişmesini" ve bu ülkenin mamullerinin Rusya'da satılmasını belirttiği, 1898'deki yapıtına atıfta bulunmaktadır. Söylemeye gerek yok ki, bundan, ulusların kendi kaderini tayin etme, hakkı sorunuyla ilgili hiç bir sonuç çıkarılamaz; bu, yalnızca, dört bir yanı eşraf egemenliğindeki Polonya'nın vb. yok olmakta olduğunu tanıtlar. Ama Rosa Luxemburg, kaşla göz arasında, hep Rusya ile Polonya'yı birleştiren etkenler arasında modern kapitalist ilişkilerin, salt iktisadi etkenlerin şimdi üstün geldiği sonucuna varmaktadır.
      Bundan sonra bizim Rosa, özerklik sorununa geçiyor, ve yazısının başlığı genel olarak "Ulusal Sorun ve Özerklik" olduğu halde, Polonya Krallığının özerkliğe özel bir hakkı olduğunu iddia etmeye başlıyor (bkz: Prosveşçenye, 1913, n° 12). Polonya'nın özerklik hakkını desteklemek için, Rosa Luxemburg, besbelli ki, Rusya'nın devlet sistemini, iktisadi, siyasal ve toplumsal özelliklerini ve her günkü yaşamıyla -"Asya despotizmi" kavramını oluşturan çizgiler topluluğuyla değerlendirmektedir (Przeglad, n° 12, s. 137).
      Bilindiği gibi o tipte bir devlet sistemi, iktisadi düzende kapitalizm-öncesi ataerkil özelliklerin tam olarak egemen bulunduğu ve meta üretimi ile sınıf farklılaşmalarının pek az gelişmiş bulunduğu durumlarda büyük kararlılığa sahiptir. Ama eğer devlet sisteminin açık bir kapitalizm-öncesi nitelik taşıdığı bir ülkede, kapitalizmin hızla gelişmekte olduğu, ulusal sınırları belli bir bölge varsa, o zaman kapitalizm ne kadar hızla gelişirse, bu bölge ile kapitalizm-öncesi devlet sistemi arasındaki çelişki o ölçüde artacak, ve daha ileri durumda olan bölgenin, "modern kapitalist" bağlarla değil, "Asya despotluğu" bağlarıyla bağlı bulunduğu bütünden ayrılma olanakları o ölçüde kuvvetlenecektir.
      Bu bakımdan Rosa Luxemburg'un uslamlama biçimi, burjuva Polonya ile ilişkisinde Rus hükümetinin toplumsal [sayfa 63] yapısı sorununda bir yanlıştır ve o, Rusya'daki ulusal hareketlerin, somut tarihsel, kendine özgü özellikleri sorununu bile ele almamaktadır.
      Bu sorun üzerinde bizim durmamız gerekiyor.
     

III. RUSYA'DA ULUSAL SORUNUN SOMUT ÖZELLİKLERİ
VE BU ÜLKEDE BURJUVA DEMOKRATİK DÖNÜŞÜM


      "Yavan sözlerden ibaret olan 'ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı' ilkesi, esnek bir kavram olmasına ve yalnızca Rusya'da yaşayan uluslara değil, Almanya'da ve Avusturya'da, İsviçre'de ve İsveç'te, Amerika'da ve Avustralya'daki uluslara da, aynı biçimde uygulanabilmesine karşın, bugünün ,sosyalist partilerinin hiç birinin programında buna rastlamamaktayız. ..." (Przeglad, n° 6, s. 483.)
      Marksist programın 9. maddesine karşı haçlı seferinin başlangıcında Rosa Luxemburg'un yazdığı budur. Program daki bu maddenin "yavan sözler" olduğunu telkin etmeye uğraşırken, Rosa Luxemburg'un kendisi, gülünç bir cüretkârlıkla, bu maddenin, Rusya'ya, Almanya'ya vb. "aynı biçimde uygulanabileceğinin belli bir şey olduğunu" söyleyerek kendi yanılgısına kurban oluyor.
      Bizim yanıtımız şudur: besbelli ki, Rosa Luxemburg, yazısını, öğrenci ödevlerinde rastlanan bir mantık yanılgıları dermesi haline getirmeye karar vermiş bulunmaktadır. Çünkü, Rosa Luxemburg'un sözleri, kesin olarak saçmadır ve sorunun somut tarihsel konumuyla alay niteliğindedir
      Marksist programın çocukça değil de marksistçe yorumlanmasında, sözkonusu edilen şeyin ancak, burjuva demokratik ulusal hareketlerin sözkonusu olduğunu anlamak kolaydır. Eğer durum buysa, ki durumun bu olduğundan hiç kuşku yoktur, bu "kapsayıcı" "yavan sözler" vb. içeren programın burjuva demokratik ulusal hareketlerin bütün hallerini kucakladığının "belli bir şey olduğu" anlaşılır. [sayfa 64] Ve eğer, Rosa Luxemburg, bunun üzerinde birazcık düşünmüş olsaydı, programımızın, ancak fiilen mevcut olan ulusal hareketleri sözkonusu ettiği sonucuna, daha az belli bir, şey olmayan bu ,sonuca varırdı.
      Bu apaçık düşünceler üzerinde biraz kafa yorsaydı, Rosa Luxemburg, ağzından çıkanın ne büyük bir saçma olduğunu kolayca anlamış olurdu. Bizi; "yavan sözler" kullanmakla suçlarken, bize karşı, burjuva demokratik ulusal hareketlerin bulunmadığı ülkelerin programında ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkının sözü edilmediği kanıtını ileri sürmektedir! Pek akıllıca bir kanıt!
      Ayrı ayrı ülkelerin, siyasal ve iktisadi gelişmesinin ve marksist programlarının kıyaslanması, Marksist açıdan pek büyük önem taşır, çünkü, kuşkusuz, bütün modern devletler, aynı kapitalist niteliktedir ve aynı gelişme yasasına tabidirler. Ama böyle bir kıyaslama akıllıca yapılmalıdır. Burada aranan ilk gerekli koşul, kıyaslanan ülkelerin tarihsel gelişme dönemlerinin kıyaslanabilip kıyaslanamayacağı sorununun aydınlığa kavuşturulmasıdır. Örneğin ancak (Ruskaya Mysıl'daki[
36] prens E. Trubetskoy gibi) karacahiller, Rus marksistlerinin tarım programlarını Batı Avrupa'nın tarım programlarıyla "kıyaslayabilirler", çünkü bizim programımız bir burjuva demokratik toprak reformunun sorunlarına yanıt teşkil etmektedir, oysa Batı ülkelerinde böyle bir sorun yoktur.
      Aynı şey, ulusal sorun için de doğrudur. Birçok Batı ülkelerinde bu sorun çoktan sonuca bağlanmıştır. Batı Avrupa ülkelerinin programlarında mevcut olmayan bir soruna yanıtlar aramak gülünçtür. Rosa Luxemburg, burada, en önemli şeyi gözden kaçırmıştır: burjuva demokratik devrimi uzun zamandan beri tamamlamış olan ülkeler ile bu devrimi henüz tamamlamamış olan, ülkeler arasındaki farkı.
      Bu fark, sorunun özüdür. Bu farkın tam olarak gözden kaçırılması, Rosa Luxemburg'un pek uzun yazısını,boş, anlamsız, [sayfa 65] yavan sözler dermesine çevirmektedir.
      Batıda, Avrupa kıtasında, burjuva demokratik devrimler dönemi, belirli bir zaman süresi içine girer; yaklaşık olarak 1789'dan 1871'e kadar. Bu dönem, ulusal hareketler dönemi ve ulusal devletlerin kurulması dönemidir. Bu dönem sona erdiği zaman, Batı Avrupa, genel kural olarak, aynı ulusu içeren kararlı burjuva devletler sistemi haline geldi. Bu nedenle, bugünkü Batı Avrupa'nın sosyalistlerinin programlarında, ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkını aramak, marksizmin alfabesini bile bilmediğini açığa vurmak demektir.
      Doğu Avrupa'da ve Asya'da burjuva demokratik devrimler dönemi, ancak 1905'te başladı. Rusya'da, İran'da, Türkiye'de ve Çin'deki devrimler, Balkan Savaşları. - İşte "Doğu"muzdaki, bizim dönemimizin dünya ölçüsündeki olaylar zinciri böyledir. Ve ancak kör olanlar, bu olaylar zincirinde, aynı ulustan oluşan bağımsız devletler kurma yolunda çaba gösteren, bir dizi burjuva demokratik ulusal hareketlerin uyanışını göremezler. İşte özellikle Rusya ve ona komşu olan ülkeler, bu dönemden geçmekte oldukları içindir ki, programımıza, ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı ile ilgili bir madde koymak zorundayız.
      Ama biz, Rosa Luxemburg'un yazısından aktarmamızı biraz daha sürdürelim.Şöyle yazıyor:
      "Özellikle, aşırı ölçüde karma bir ulusal bileşimi olan bir ülkede iş gören ve kendi için ulusal sorunun birinci derecede önem taşıdığı bir partinin programı -Avusturya Sosyal-Demokrat Partisinin programı- ulusların kendi kaderini tayin etme hakkı ilkesini içermemektedir." (Aynı yazı.)
      Böylece, "özellikle" Avusturya örneği ileri sürülerek, okuru inandırma yolunda bir çaba gösterilmektedir. Bu belirli tarihsel konuyu inceleyerek, bu örneğin akla-uygun bir örnek olup olmadığını görelim.
      İlkin, biz, burjuva demokratik devrimin tamamlanıp tamamlanmaması [sayfa 66] gibi temel bir sorunu ileri sürdük. Avusturya'da bu devrim, 1848'de başladı ve 1867'de sona erdi. O zamandan beri, hemen hemen yarım yüzyıl süre ile, bu ülkede genel olarak yürürlükte olan, legal bir işçi partisinin açıkça eylemini dayandırdığı yerleşmiş bir burjuva anayasa düzenidir.
      Bu nedenle, Avusturya'nın gelişmesinin ayrılmaz iç koşullarında (genel olarak Avusturya'da ve özel olarak da bu ülkedeki ayrı ayrı uluslar arasında kapitalizmin gelişmesi bakımından), sonuçlarından biri ulusal bakımdan bağımsız devletlerin kurulması olacak olan sıçrayışları oluşturan etkenler yoktur. Kıyaslamasıyla, Rusya'nın da bu bakımdan benzer durumda olduğunu varsaymakla Rosa Luxemburg, yalnızca tarihe aykırı, temelden yanlış bir varsayımda bulunmakla kalmıyor, ama farkında olmadan likidatörlerin görüşünü benimsiyor.
      İkincisi, Avusturya,'da ve Rusya'daki ulusal-topluluklar arasındaki tamamen farklı ilişkiler, burada üzerinde durduğumuz sorun bakımından özel önem taşır. Avusturya, uzun zamandan beri, Almanların egemen olduğu bir devlet olmakla kalmamıştır, üstelik Avusturya Almanları, bütün Alman ulusu üzerinde egemenliğin kendilerinde olması gerektiğini iddia etmişlerdir. Bu "iddia", görünüşte, herkesin bildiği şeylere, yavan sözlere, soyutlamalara... o kadar tahammülsüz olan Rosa Luxemburg'un da anımsamak lütfunda bulunabileceği gibi, 1866 savaşında yenilgiye uğratılmıştı. Avusturya'da egemen olan Alman ulusu, 1871'de son şeklini alan bağımsız Alman devletinin dışında kendisini buldu. Öte yandan Macarların bağımsız bir ulusal devlet kurma çabası, daha 1849'da, Rus serfler ordusunun darbeleri altında başarısızlığa uğradı.
      Böylece tuhaf bir durum ortaya çıktı: Macarların ve sonra da Çeklerin, daha, yırtıcı ve güçlü komşuların tamamen yok edebileceği ulusal bağımsızlığı korumak amacıyla [sayfa 67] Avusturya'dan ayrılmak için değil, tersine, Avusturya'nın toprak bütünlüğünü korumak için uğraşmaları! Bu pek özel durumdan ötürü Avusturya çift merkezli (ikili) devlet biçimini aldı, ve şimdi de üç merkezli (üçlü) devlet biçimine dönüşmektedir (Almanlar, Macarlar, Slavlar).
      Rusya' da buna benzer bir durum var mı? Bizim ülkemizde "yabancı ırkların", daha kötü olan ulusal baskıdan kurtulmak için Büyük-Ruslarla birleşmeleri yolunda bir özlem var mı?
      Ulusların kendi kaderlerini tayin etmeleri sorununda, Rusya ile Avusturya'yı kıyaslamanın, anlamsız yavan ve bilisizce bir şey olduğunu görmek için, bu soruyu sormak yeter.
      Ulusal sorunda, Rusya'nın özel koşulları, Avusturya'da gördüğümüz durumun tam tersidir. Rusya bir tek ulusal merkezi olan devlettir -Büyük-Rusya. Büyük-Ruslar, bu ülkede geniş ve bölünmeyen bir toprak parçasında yaşamaktadırlar ve sayıları 70 milyondur. Bu ulusal devletin kendine özgü birinci özelliği, (bütün nüfusun çoğunluğunu -%57- oluşturan) "yabancı ırkların" sınır bölgelerinde yaşamalarıdır . İkinci özelliği, bu yabancı ırkların uğradıkları baskı ve zulmün, (yalnızca Avrupa devletlerine kıyasla değil) bütün komşu devletlere kıyasla çok daha ağır oluşudur. Üçüncüsü, birçok durumlarda sınır bölgelerinde yaşayan ulusal toplulukların, sınırın ötesinde daha büyük bir ulusal bağımsızlıktan yararlanan yurttaşları vardır (bu bakımdan devletin Batı ve Güney sınırlarında yaşan Finlileri, İsveçlileri, Polonyalıları, Ukraynalıları ve Romenleri anmak yeter). Dördüncüsü, "yabancı ırkların" yaşadığı sınır bölgelerinde kapitalizmin gelişmesi ve genel kültür düzeyi, merkeze kıyasla daha yüksektir. Ve ensonu, komşu Asya devletlerinde de, burjuva devrimler ve ulusal hareketler görmekteyiz, ve bunlar, Rusya sınırları içindeki akraba ulusal-toplulukları etkilemektedir. [sayfa 68]
      Böylece, içinde yaşadığımız dönemde, ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkının tanınması sorununu, ülkemizin özellikle acil bir sorunu haline getiren şey, Rusya'da, ulusal sorunun kendine özgü somut tarihsel özellikleridir.
      Sırası gelmişken söyleyelim, Rosa Luxemburg'un Avusturya sosyal-demokratlarının programında ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkının tanınmadığı yolundaki iddiası, olgu olarak da yanlıştır. Bütün Ukraynalı (Rutenyalı) delegasyon adına konuşan Rutenyalı sosyal-demokrat Hankebiç'in (tutanakların 85. sayfasında), ve bütün Polonya delegasyonu adına konuşan Polonyalı sosyal-demokrat Reger'in (s. 108), söz edilen iki ulustan olan Avusturyalı sosyal-demokratların amaçlarından birinin ulusal -birliği kurmak ve uluslarının özgürlük ve bağımsızlığı, olduğu yolunda beyanlarını okuyabilmek için, ulusal programı kabul etmiş olan Brünn Kongresinin tutanaklarını açmamız yeter. Demek ki, Avusturya sosyal-demokrasisi, ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkını doğrudan doğruya programına koymamakla birlikte, ulusal bağımsızlık isteminin partinin ileri bölümleri, tarafından öne" sürülmesine izin vermektedir. Gerçekte bu, elbette ki, ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkının tanınmasından başka bir şey değildir! Böylece, Rosa Luxemburg'un gösterdiği Avusturya örneği, her bakımdan Rosa Luxemburg'un tezini çürütmektedir.
     

IV. ULUSAL SORUNDA "PRATİK OLMA"


      Programımızın 9. maddesinde "pratik" değer taşıyan hiç bir şey olmadığı yolunda Rosa Luxemburg'un iddiasını, oportünistler hemen benimsediler. Rosa Luxemburg, bu iddiaya o kadar gönül bağlamıştır ki, yazısının bazı yerlerinde bu "formül" tek bir sayfa içinde sekiz kez yinelenmektedir. Şöyle yazıyor:
      9: madde, "proletaryanın günlük siyasetine pratik anlamda yön vermemektedir, bu maddede ulusal sorunların [sayfa 69] pratik çözümü yoktur"
      Yazının başka bir yerindeki, 9. maddenin, ya anlamsız olduğu ya da bizi bütün ulusal özlemleri desteklemeye zorunlu kıldığını ima eder biçimde formüle edilen iddiayı inceleyelim.
      Ulusal sorunda "pratik olma" istemi ne anlama gelir?
      Ya bütün ulusal özlemlerin desteklenmesi; ya her ulusun ayrılma sorununa "evet" ya da "hayır" yanıtının verilmesi; ya da, ulusal istemlerin genel olarak "pratikte uygulanabilir" oldukları anlamına gelebilir.
      "Pratik olma" isteminin taşıması mümkün olan bu üç anlamını ayrı ayrı inceleyelim.
      Her ulusal hareketin başlangıcında, doğal olarak, hegemonyayı (önderliği) elinde tutan burjuvazi, bütün ulusal özlemleri desteklemeyi pratik bir davranış sayar. Ama, burjuvazi, ulusal sorunda proletaryanın siyasetini (öteki sorunlarda olduğu gibi) ancak belli bir doğrultuda destekler; bu siyaset, burjuvazinin siyasetiyle hiçbir zaman tam uygunluk haline gelemez. İşçi sınıfı, burjuvaziyi (burjuvazinin tek başına sağlayamayacağı ve ancak tam bir demokrasi ile gerçekleşebilen) ulusal barışı sağlamak için, eşit haklar sağlayabilmek ve sınıf savaşımının gerekli koşullarını yaratabilmek için destekler. Onun için burjuvazinin pratikliğine karşı, proleterler, ulusal sorunda, kendi ilkelerini ileri sürerler ; onların burjuvaziye sağladıkları destek, ancak koşula bağlı olabilir. Ulusal sorunlarda burjuvazi, her zaman kendi ulusu için ayrıcalıklar ya da özel üstünlükler elde etmeye çalışır; ve buna "pratik olma" denir. Proletarya her türlü ayrıcalığa, her türlü istisnai işleme karşıdır. Proletaryanın "pratik olmasını" isteyenler, burjuvazinin kuyruğuna takılmaktadırlar, oportünizme düşmektedirler.
      Her ulusun ayrılma hakkı için "evet" ya da "hayır" biçiminde bir yanıt istemek, pek "pratik" bir tutum gibi görünmektedir. Gerçekte bu, saçmadır; böyle bir tutum, teoride [sayfa 70], metafizik bir anlayışı gösterir, pratikte ise, proletaryanın burjuvazinin siyasetine boyun eğmesi anlamını taşır. Burjuvazi, her zaman, kendi ulusal istemlerini ön plana çıkartır. Bunları kesinlikle ileri sürer. Ama proletarya için bu istemler, sınıf savaşımının çıkarlarına bağımlıdır. Teorik bakımdan, belirli bir ulusun başka bir ulustan ayrılmasının ya da bu ulusun bir başka ulusla eşitliğinin, burjuva demokratik devrimi tamamlayıp tamamlamayacağını önceden kestirmek olanaksızdır. Her iki halde de proletarya için önemli olan şey, kendi sınıfının gelişmesini güvence altına almaktır. Burjuvazi için önemli olan şey, bu gelişmeyi baltalamak ve "kendi" ulusunun amaçlarını proletaryanınkilerden öne almaktır. Bu nedenle proletarya, kendi kaderini tayin etme hakkının tanınması isteminin, deyim uygun düşerse, olumsuz yönüyle yetinir ve hiç bir ulusa başka bir ulusun sırtından üstünlükler güvencesi vermeye, bu konuda taahhütlerde bulunmaya kalkışmaz.
      Bu pek "pratik" bir davranış olmayabilir; ama gerçekte bu, mümkün olan çözümlerin en demokratik olanının başarılması için, en iyi güvencedir. Proletarya, yalnızca bu güvencelerin gereğini duymaktadır, her ulusun burjuvazisi ise, başka ulusların durumu ne olursa olsun (başka ulusların zararına olsa da) kendi çıkarlarının güvence altına alınmasını ister.
      Burjuvazi, belirli bir isteminin "pratik olup olmamasıyla yakıdan ilgilidir - başka ulusların burjuvazisiyle, proletaryaya karşı anlaşmalar arama siyaseti hep buradan gelmektedir. Ama proletarya için önemli olan, kendi sınıfını, burjuvaziye karşı güçlendirmek ve yığınları tutarlı demokrasi ve sosyalizm anlayışı içinde eğitmektir.
      Oportünistler, bunun, "pratik" olmadığını düşünebilirler, ama feodallere ve milliyetçi burjuvaziye karşın, azami ulusal eşitlik ve barış sağlamanın biricik gerçek güvencesi budur. [sayfa 71]
      Ulusal sorunda proleterlerin görevinin tümü, her ulusun milliyetçi burjuvazi açısından "pratik" değildir, çünkü her türlü milliyetçiliğe karşı olan proleterler "soyut" eşitlik istemektedirler , onlar ne kadar önemsiz görünürse görünsün, ilke olarak hiç bir ayrıcalığın olmamasını istemektedirler. Bunu kavrayamayan Rosa Luxemburg, pratikliği akılsızca övmesiyle, oportünistlere, özellikle de Büyük-Rus milliyetçiliğine, gerçek oportünist ödünlere kapıyı ardına kadar açmıştır.
      Niçin Büyük-Rus milliyetçiliği? Çünkü Rusya'da, Büyük- Ruslar, ezen bir ulustur, ve ulusal sorunda oportünizm, elbette ki ezilen uluslar arasında, ezen uluslar arasında ifade edildiğinden başka şekilde ifade edilecektir.
      Ezilen ulusların burjuvazisi, istemlerinin "pratik" olduğu iddiasıyla, proletaryay