27 Nisan 1920'de yazıldı
İlk kez, 12 Haziran 1920'de yayınlandı
[Türkçe çevirisi Muzaffer Kabagil tarafından yapılmıştır. Sol Yayınları, Aralık 1977, İkinci Baskı, s: 7-137]
Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyay@kurtuluscephesi.org
Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında:
"Sol" Komünizm, Bir Çocukluk Hastalığı (338 KB)
İ ç i n d e k i l e r
"Sol" Komünizm
Bir Çocukluk Hastalığı[1]
BİR
RUS DEVRİMİNİN ULUSLARARASI KAPSAMINDAN
HANGİ ANLAMDA
SÖZ EDİLEBİLİR?
Rusya'da proletaryanın iktidarı ele geçirmesini izleyen ilk aylarda (25 Ekim [7 Kasım] 1917), bu geri ülke ile Batı Avrupa'nın ilerlemiş ülkeleri arasındaki çok büyük farklardan dolayı, Batı Avrupa ülkelerinde proleter devrimi, bizimkine pek az benzeyecek gibi görünüyordu. Bugün artık önemli bir uluslararası tecrübeye sahip bulunmaktayız; bu tecrübe, bize açıkça göstermektedir ki, bizim devrimimizin bazı temel çizgilerinin, bölgesel değil, özellikle ulusal değil, sadece Rusya'ya özgü değil, uluslararası nitelikte bir kapsamı vardır. Ve ben, burada, sözcüğün geniş anlamıyla uluslararası kapsamından söz etmiyorum: uluslararası kapsamı olan, devrimimizin sadece
[sayfa 7] bazı özellikleri değil, devrimimizin bütün temel özellikleri ve üstelik birçok ikincil özellikleridir; şu anlamda ki, bunlar, bütün ülkeleri etkilemektedir. Hayır. Sözcüğün en dar anlamında uluslararası kapsamla, bizde olup bitenlerin uluslararası değerini ya da uluslararası ölçüde kaçınılmaz tarihi tekrarlanışını kastederektir ki, bu kapsama, devrimimizin bazı temel özellikleri girebilir.
Besbelli ki, bu gerçeği abartmak, bunu devrimimizin belli temel çizgilerinden ötelere yaymak büyük yanılgı olur. Aynı şekilde, proletarya devriminin [başka bir ülkede] zaferinden sonra, bu devrim ilerlemiş bir tek ülkede gerçekleşse bile, pek muhtemeldir ki, durumda meydana gelecek ani bir değişiklik sonucunda Rusya, bu devrimden hemen sonra gene örnek bir ülke olmaktan çıkacak, ("sovyetik" ve sosyalist bakımlardan) geri bir ülke durumuna gelecektir.
Ama içinde yaşadığımız şu tarihi anda durum tamı tamına şöyledir: Rusya örneği,
bütün ülkelere, kaçınılmaz yakın geleceklerinden –tamamen temel nitelikte– bir şeyler göstermektedir. Bütün ülkelerin ileri işçileri bunu çoktan anladılar; ama onlar, anlamaktan çok, devrimci sınıf sezileriyle bunu kavradılar. Sovyet iktidarının ve bolşevik teori ve taktik ilkelerinin (sözcüğün dar anlamıyla) uluslararası "kapsamı" işte buradan gelmektedir. Almanya'da Kautsky gibi, Avusturya'da Otto Bauer ve Friedrich Adler gibi II. Enternasyonalin "devrimci" önderlerinin anlamadıkları da işte budur; ve bu yüzdendir ki, onlar en kötü oportünizmin ve sosyal-ihanetin savunucusu gericiler durumuna düşmüşlerdir. Gerçekten, 1919'da, Viyana'da çıkan
Dünya Devrimi (
Welt Revolution, "Sozialistische Bücherei", Helt 11, İgnaz Brand) adlı imzasız broşür, bu görüşü, "dünya devrimi fikrinin savunması" gibi gösterilen işçi sınıfının çıkarlarına karşı bu muhakeme döngüsünü, ya da daha doğrusu bu
[sayfa 8] fikirsizlik, laf ebeliği, korkaklık ve ihanet uçurumunu açık seçik ifade etmektedir.
Ama biz, bu broşür üzerinde bir daha durmayacağız. Şunu belirtmekle yetinelim: Kautsky'nin bir dönek değil de henüz bir marksist olduğu o çok gerilerde kalan zamanlarda, o, soruna tarihçi gözüyle bakabiliyor ve Rus proletaryasının devrimci ruhunun Batı Avrupa için örnek olabileceği bir durumun gerçekleşmesini ihtimal dahilinde görüyordu. Bu, 1902'deydi. Kautsky, devrimci
İskra'da "Slavlar ve Devrim" başlıklı bir yazı yazmıştı. Bu yazıda şöyle diyordu:
"Bugün [1848'den farklı olarak] Slavların sadece devrimci halklar safına katıldıklarını değil, aynı zamanda, devrimci fikir ve eylemin ağırlık merkezinin gittikçe Slavlara doğru yer değiştirdiğini düşünebiliriz. Devrimin merkezi, Batıdan Doğuya doğru kaymaktadır. 19. yüzyılın ilk yarısında bu merkez, Fransa'da ve zaman zaman da İngiltere'de idi. 1848'de Almanya, devrimci uluslar safına katıldı. ... Yeni yüzyıl öyle olaylarla başladı ki, bunlar, devrim merkezinin yeniden bir yer değiştirmesiyle, Rusya'ya doğru yer değiştirmesiyle, karşı karşıya olduğumuzu bize düşündürmektedir. ... Batıdan bunca devrimci inisiyatif edinmiş olan Rusya, belki şimdi artık, bu Batı için bir devrimci enerji kaynağı olmak yolundadır. Alev alev yanan Rus devrim hareketi, belki de saflarımıza yayılmaya başlayan o küçük-burjuva uyuşukluğunu ve küçük politikacılığı defetmek için yararlanabileceğimiz en güçlü araç olacaktır; bu devrimci hareket, savaşa susamışlığımızı ve büyük ülkülerimize tutkulu bağlılığımızı yeniden alevlendirecektir. Rusya, Batı Avrupa için irticaın ve mutlakiyetin basit bir kalesi olmaktan çoktan çıkmıştır. Bugün, belki de bunun tam tersi doğrudur. Rusya için irticaın ve mutlakiyetin kalesi, artık Batı Avrupa olmaktadır. ... Eğer Rus devrimcileri, hem Çara
[sayfa 9] karşı, hem de onun müttefiki Avrupa sermayesine karşı aynı zamanda savaşmak zorunda kalmasalardı, Çarın hakkından gelirlerdi. Umalım ki, Rus devrimcileri, bu sefer her iki düşmanı da yenebilsinler ve yeni "Kutsal İttifak" daha öncekilerden çabuk yıkılsın; bugün Rusya'da girişilmiş olan mücadelenin sonucu ne olursa olsun, ne yazık ki, sebep olduğu haddinden fazla kurbanların kan ve acıları boşuna olmayacaktır. Bu kan ve acılar, bütün uygar dünyada toplumsal devrimin filizlerini besleyecek ve onların daha çabuk ve daha güzel çiçek açmalarını sağlayacaktır. 1848'de Slavlar, halkların baharının çiçeklerini öldüren dondurucu rüzgâr görevini yerine getirmişlerdi. Belki de şimdi irticaın buzlarını tuzbuz eden ve halklara yeni ve pırıl pırıl bir baharı getiren fırtına olmak onların kaderindedir."
(Karl Kautsky, "Slavlar ve Devrim",
İskra, 10 Mart 1902, n° 8, Rus sosyal-demokratlarının devrimci gazetesi.)
Onsekiz yıl önce, Karl Kautsky, ne güzel de yazarmış!
[sayfa 10]
İKİ
BOLŞEVİK BAŞARISININ TEMEL
KOŞULLARINDAN BİRİ
Bugün artık herkesin, partimizde sıkı disiplin olmadan, gerçekten demir disiplin olmadan, partimize işçi sınıfının tüm kitlesinin, yani işçi sınıfı içinde düşünen, namuslu, fedakâr, etkili, geri kalmış tabakaları ardında sürüklemeye yeteneği olan ne varsa onun desteği olmadan, bolşeviklerin ikibuçuk yıl değil, ikibuçuk ay bile iktidarda kalamayacaklarını görebildiği besbellidir.
Proletarya diktatörlüğü, yeni sınıfın kendisinden daha güçlü olan bir düşmana karşı, devrilmesiyle (bu devrilme tek bir ülkede olsa da) direnme gücü on misline çıkan burjuvaziye karşı, en kahramanca ve en amansız savaşıdır. Burjuvazi, gücünü, sadece uluslararası [sayfa 11] sermayenin gücünden, burjuvazinin uluslararası bağlarının kuvvet ve sağlamlığından almaz; burjuvazi, gücünü, aynı zamanda alışkanlıklardan, küçük üretimden alır; çünkü, ne yazık ki, dünyamızda hâlâ pek, pek çok büyük miktarda küçük üretim kalmaktadır; oysa küçük üretim, durmadan, her gün, her saat, kendiliğinden gelme bir tarzda ve geniş ölçülerde kapitalizmi ve burjuvaziyi doğurur. Bütün bu nedenlerden ötürü, proletarya diktatörlüğü zorunludur; ve uzun bir savaşı, kıyasıya, amansız bir savaşı, kendine hakimiyeti, disiplini, sağlamlığı, tek ve eğilmez bir iradeyi gerektiren bir ölüm kalım savaşını göze almadan, burjuvaziyi yenmek mümkün değildir.
Tekrar ediyorum, Rusya'da muzaffer proletarya iktidarının tecrübesi, düşünmeyi bilmeyenlere ya da henüz bu sorunu düşünmek fırsatını bulamayanlara açıkça göstermiştir ki, mutlak bir merkeziyetçilik ve proletaryanın en sıkı disiplini, burjuvaziyi yenilgiye uğratmak için temel koşullardan biridir.
Sık sık bu konuya dönülmektedir. Ama bunun ne anlama geldiği, hangi koşullar içinde bunun mümkün olduğu sorusu sorulmuyor. Sovyet iktidarına ve bolşeviklere yöneltilen övgülerle yetinmeyip, bolşeviklerin devrimci proletarya için mutlaka gerekli olan disiplini kurmalarını mümkün kılan nedenleri, sık sık ve ciddi olarak tahlil etmek gerekmez mi?
Bolşeviklik, siyasi fikir akımı olarak ve siyasi parti olarak, 1903'ten beri vardır. Ancak bolşevizmin tarihi, tüm varlığı süresince tarihi, en çetin koşullarda bile, proletaryanın zaferi için gerekli demir disiplini niçin kurabildiğini ve muhafaza edebildiğini yeterli olarak açıklayabilir.
Ve ilk önce şu sorunla karşı karşıyayız: proletaryanın devrimci partisinin disiplinini pekiştiren nedir? Bu disiplini denetleyen, ona destek olan nedir? İlkönce proleter öncüsünün bilinci, devrim yolunda fedakârliği, kendine [sayfa 12] hakimiyeti, feragat duygusu, yiğitliğidir. İkincisi, en geniş anlamıyla emekçi yığınlarıyla ve ilkönce proletaryanın kitlesiyle, ama proleter olmayan emekçi yığınlarıyla da bağlar kurma yeteneği, onlara yaklaşma ve eğer isterseniz, bir ölçüye kadar onların içinde erime yeteneğidir. Üçüncüsü, bu öncünün siyasi yönetiminin doğruluğudur; büyük yığınların, kendi tecrübeleriyle buna inanmış olmaları şartıyla, siyasi stratejisinin ve taktiğinin doğruluğudur. Eğer burjuvaziyi iktidardan düşürme ve toplumun biçimini değiştirme görevini yüklenen öncü sınıfın partisi olmaya yetenekli bir devrimci partide bütün bu koşullar birleşmemişse, bu partide, disiplin kurulamaz ve o disiplini yaratmak için gösterilen çabalar boş laflardan ve yapmacıklardan öteye varamaz; ama öte yandan bu koşullar hep birden fışkıramaz; bu koşullar uzun çalışmalarla, çetin tecrübelerle hazırlanır; hazırlanışı, ancak gerçekten yığınsal ve gerçekten devrimci bir hareketin pratiğiyle sıkı sıkıya bağlı olarak meydana gelen, dogma olmayan doğru bir devrimci teoriyle kolaylaştırılır.
Eğer bolşevizm, 1917'den 1920'ye kadar, inanılmayacak kadar zor koşullar içinde, en sıkı merkezileşmeyi ve demir disiplini hazırlayıp gerçekleştirebildiyse, bunun nedeni, sadece, Rusya'nın birçok tarihi özelliğinde yatmaktadır.
Bolşevizm, bir yandan, 1903'te, marksist teorinin sağlam temeli üzerine kurulmuş bulunmaktadır. Bu devrimci teorinin –bu biricik teorinin– doğruluğu, sadece tüm 19. yüzyılın evrensel tecrübesiyle değil, aynı zamanda ve özellikle Rusya'daki devrimci fikirde dalgalanmalarla, duraksamalarla, yanılgı ve başarısızlıklarla da tanıtlanmıştır. 1840'dan 1890'a kadar aşağı yukarı yarım yüzyıl boyunca Rusya'da vahşet ve gericilikte eşsiz Çarlık boyunduruğu altında tutulan öncü düşünce, Avrupa'nın ve Amerika'nın her "son buluşu"nu, şaşılacak bir gayret ve dikkatle [sayfa 13] izleyerek, doğru bir devrimci teori aradı durdu. Gerçekte, biricik teori olan marksizmin bedelini, Rusya, yarım yüzyıl süren görülmemiş acılar ve fedakarlıklarla, eşi görülmemiş devrimci kahramanlıklarla, araştırma ve incelemelerde, pratik deneylerde inanılmaz enerji ve feragatle, hayal kırıklıklarıyla ve yeniden denemeler ve Avrupa'nın tecrübesiyle kıyaslamalarla ödemiştir. Çarlığın neden olduğu sürgünler yüzünden, devrimci. Rusya, 19. yüzyılın ikinci yarısında, uluslararası ilişkiler bakımından çok daha zengin, tüm dünyada devrimci biçim, teori ve hareketler konusunda herhangi bir ülkeden daha bilgili durumdaydı.
Öte yandan bu granit teorik temel üzerine kurulmuş olan bolşevizm, onbeş yıl (1903-1917), tecrübelerinin zenginliği bakımından dünyada eşi olmayan onbeş yıl, tarih pratiğinden geçmiştir. Hiç bir ülke, bu onbeş yıl içinde, devrimci tecrübe bakımından, legal ya da illegal, barışçı ya da fırtınalı, gizli ya da açık, çevresel ya da yığın hareketi niteliğinde, parlamenter ya da terörist nitelikte bu kadar yoğun bir devrimci tecrübeyi yaşamak şöyle dursun, yakınından bile geçmemiştir. Hiç bir başka ülke, bu kadar kısa bir zaman süresi içinde, çağdaş toplumun bütün sınıflarının mücadelesinde bu kadar zengin biçimlerin, nüansların, yöntemlerin yoğunlaşmasına tanık olmamıştır. Rusya'daki sınıflar arası savaş, ülkenin geriliği ve çarlık boyunduruğu yüzünden hızla olgunlaşıyor ve Amerika'nın, Avrupa'nın siyasi tecrübesinin "en son buluş"larını tutkuyla benimsiyordu. [sayfa 14]
ÜÇ
BOLŞEVİZM TARİHİNİN BELLİ BAŞLI AŞAMALARI
Devrimin hazırlanış yılları (1903-1905). Her yanda büyük fırtınanın yaklaşışı hissediliyor. Toplumun bütün sınıflarında kaynaşma ve hazırlık. Yurt dışında siyasi muhaceret basını, devrimin bütün temel sorunlarını teorik olarak koyuyor. Üç temel sınıfın, başlıca üç siyasi akımın temsilcileri, liberal-burjuva akım, küçük-burjuva demokrat akım (ki, bunlar "sosyal-demokrat" ya da "devrimci-sosyalist" flaması altında gizlenmektedir), ve devrimci proleter akım, –programların ve taktiklerin karşılaştığı amansız bir mücadelede– ilerdeki açık sınıf mücadelesini bekliyorlar ve ona hazırlanıyorlar. 1905-1907 ve 1917-1920 yıllarında, yığınların, uğrunda elde silah savaştıkları bütün [sayfa 15] sorunları o dönemin basınında rüşeym halinde bulabiliriz (ve bulmalıyız da). Bu üç başlıca eğilim arasında, elbette ki, geçici ve melez bir sürü ara şekillenmeler de var. Daha açık ve tam olarak ifade edersek: gerçekte sınıf eğilimleri olan ideolojik ve siyasi eğilimler, basın organlarının, partilerin, hiziplerin, grupların mücadelesinde billurlaşmaktadır; sınıflar, önlerindeki savaşlar için muhtaç oldukları ideolojik ve siyasi silahı örste döverek yaratmaktadırlar.
Devrim yılları (1905-1907). Bütün sınıflar kendi kimlikleriyle ortaya çıkıyorlar. Bütün program ve taktik kavramları, yığınların eylemiyle deneyden geçiriliyor. Grev mücadelesi, dünyada görülmedik bir genişliğe ve keskinliğe ulaşıyor. İktisadi grevin siyasi greve dönüşmesi ve siyasi grevin çarlığa karşı ayaklanma halini alması. Yönetici proletarya ile duraksamalı, istikrarsız yönetilen köylülük arasındaki ilişkilerin pratikte deneyden geçirilmesi. Mücadelenin kendiliğinden gelişmesi sırasında sovyet örgüt biçiminin doğuşu. Sovyetlerin rolü üzerinde o dönemdeki tartışmalar, 1917-1920 yıllarının büyük mücadelesini müjdeliyor. Parlamenter mücadele biçimi ile parlamento-dışı mücadele biçiminin, parlamentonun boykotu taktiği ile parlamentoya katılma taktiğinin, legal ve illegal mücadele biçimlerinin birbirini izlemesi ve aynı zamanda bu biçimler arasında bulunan bağların ve ilişkilerin birbirini izlemesi, bütün bunlar, şaşırtıcı zengin bir içerikle ortaya çıkmaktadır. Bu dönemin her bir ayı, –yığınlar ve önderler için, sınıflar ve partiler için– siyasi bilimin ilkelerinin öğretimi bakımından "barışçı", "meşruti" gelişme koşulları altında geçen bir yıla bedeldir. Eğer 1905'in "genel provası olmasaydı", 1917 Ekim ihtilâlinin zaferi mümkün olmazdı.
İrtica yılları (1907-1910). Çarlık yenmiştir. Bütün devrimci partiler ya da muhalefet partileri ezilmişlerdir. [sayfa 16] Siyaset yerine, yılgınlık, moral kırıklığı, bölünmeler, dağılma, davayı inkar, ahlaksızlık, felsefi idealizme doğru artan bir eğilim; mistisizm, karşı-devrimci bir ruh halini izlemeye yaramaktadır. Ama aynı zamanda, devrimci partilere ve devrimci sınıfa, son derece yararlı bir tarih diyalektiği dersi veren, siyasi savaşı yılmadan yürütmeyi onlara anlatan ve öğreten de, bu büyük yenilginin kendisidir. İnsan gerçek dostlarını felaket anında tanır. Yenilgi yılları, iyi bir okuldur.
Galip gelen çarlık, Rusya'nın kapitalizm-öncesi ataerkil düzeninin kalıntılarını bir an önce yıkmak zorundadır. Rusya'nın burjuva gelişmesi gerçekten hızlı ilerlemeler kaydediyor. Sınıfların dışında ya da üstünde kalınabileceği hayali, kapitalizmden kaçınılabileceği hayali, tuzbuz olmuştur. Sınıf savaşı yepyeni bir biçimde ve daha açık seçik olarak gelip çatıyor.
Devrimci partiler, eğitimlerini tamamlamalıdırlar. Onlar taarruz etmeyi öğrenmişlerdir. Şimdi artık bu bilimin başka bir bilimle tamamlanmasının zorunlu olduğunu anlamak gerekiyor: en iyi nasıl ricat edilecektir? Hem taarruz, hem ricat bilimini öğrenmeden galebe çalmanın olanaksız olduğunu anlamak gerek – ve devrimci sınıf, kendi öz tecrübesiyle bunu anlamaya çalışıyor. Yenilgiye uğramış olan bütün devrimci partiler arasında, en düzenli biçimde ricat edebilen, "ordularına" en az zarar getirerek, yönetici çekirdeğinden en az kayıplarda bulunarak, derin ve tamiri mümkün olmayan bölünmelere uğramadan en az moral kırıklığı ile ve en geniş, en iyi düşünülmüş ve en enerjik çalışmaya yeniden atılabilecek biçimde ricat edebilen, bolşevikler oldu. Eğer bolşevikler bunu başardılarsa, bu, sadece ricat etmenin gereğini anlamayan, en gerici parlamentolarda bile legal olarak çalışmanın, en gerici sendikalarda, kooperatiflerde ve benzeri örgütlerde çalışmanın gereğini anlamayan devrim [sayfa 17] gevezelerini, gözlerinin yaşına bakmadan zamanında suçlayıp saflarından atmış olmalarındandır.
Atılım yılları (1910-1914). Başlangıçta ilerleme inanılmayacak kadar yavaş oldu. Sonra, 1912'de, Lena[2] olaylarından sonra, giderek hız kazandı. Bolşevikler, görülmedik güçlüklere göğüs gererek, işçi sınıfı saflarında burjuvazinin ajanı oldukları, 1905'ten sonra bütün burjuvazi tarafından anlaşılmış olan ve bu yüzden de burjuvazi tarafından, bolşeviklere karşı, türlü yollarla desteklenen menşevikleri yenilgiye uğrattılar. Bununla birlikte, bolşevikler, yeraltı çalışmalarını "legal olanaklardan" açıkça yararlanma ile birleştiren doğru taktiği uygulamış olmasalardı, bu sonucu hiç bir zaman elde edemezlerdi. En gerici Dumalarda bile, bolşevikler, tüm işçi sınıfının temsilini sağlayabildiler.
Birinci Emperyalist Dünya Savaşı (1914-1917). "Parlamentonun" aşırı gerici niteliğine rağmen, legal parlamentarizm, devrimci proletaryanın partisine, bolşeviklere büyük faydalar sağlıyor. Bolşevik milletvekilleri, Sibirya'nın yolunu tutuyorlar. Bizdeki emigrasyon (muhaceret) basınında, sosyal-emperyalizmin, sosyal-şovenizmin, tutarsız ya da tutarlı enternasyonalizmin, barışçılığın (pasifizmin) ya da pasifist hayallerin devrimci açıdan reddinin bütün fikir nüansları, tam ifadesini bulmuştur. Rus sosyalizmindeki "hizipler" bolluğu ve bunların birbirlerine karşı giriştikleri amansız savaş karşısında küçümseyerek kaşçatan II. Enternasyonalin ahmak bilgeleri ve kocakarıları, savaş bütün ileri ülkelerde o kadar övülen "legaliteyi" ortadan kaldırdığı zaman, İsviçre ve diğer ülkelerdeki, Rus devrimcilerin yapabildikleri gibi özgür bir (illegal) görüş teatisini düzenleyerek, doğru görüşlere varmayı becerememişlerdir. İşte bu yüzdendir ki, kendilerini açığa vurmuş olan bütün ülkelerin sosyal-şovenleri ve "kautskicileri", proletaryanın en büyük hainleri [sayfa 18] durumuna düşmüşlerdir. Ve eğer bolşevizm, 1917-1920'de başarıya ulaşabildiyse, bu başarının başlıca nedenlerinden biri, daha 1914'ün sonundan başlayarak sosyal-şovenizmin ve "kautskiciliğin" alçaklığını, iğrençliğini ve ihanetini (Fransa'da Longuetisme[3] , İngiltere'de Bağımsız İşçi Partisi'nin[4] ve fabianların[5] görüşleri ile İtalya'da Turati'nin tutumu vb. kautskizme uygundur) en sert bir dille suçlamış olması, yığınların da daha sonra, kendi tecrübeleriyle gittikçe bolşevik görüşlerinin doğruluğuna inanmış olmasıdır.
İkinci Rus Devrimi (1917 Şubatından Ekimine kadar). Çarlığın çürümüş ve bitkin hali (buna son derece çetin bir savaşın darbeleri ve acıları eklenince), büyük bir tahrip gücünün çarlığa karşı dikilmesini sağlamıştı. Birkaç gün içinde –savaş koşulları içinde–, Rusya, dünyanın herhangi bir ülkesinden daha özgür bir burjuva demokratik cumhuriyet oluverdi. En parlamenter cumhuriyetlerde olduğu gibi, muhalefet partileri ve devrimci partilerin önderleri, hükümeti kurma işine giriştiler; ve bu parlamentoların en gericisinde bile muhalefet partisi önderi unvanı, bu önderin sonra gelecek olan devrimdeki rolünü kolaylaştırıyordu.
Birkaç hafta içinde menşevikler ve "devrimci-sosyalistler", II. Enternasyonalin Avrupalı kahramanlarının, iktidar düzenbazlarının ve öteki oportünist it sürüsünün bütün yöntemlerini, tarzlarını, iddia ve ukalâlıklarını benimsemekte hayran kalınacak bir yetenek gösterdiler. Şimdi Scheidemann'lar ve Noske'ler hakkında, Kautksy'ler ve Hilferding'ler, Renner'ler ve Austerlitz'ler, Otto Bauer'ler ve Fritz Adler'ler, Turati'ler ve Longuet'ler hakkında, fabianlar ve İngiliz Bağımsız İşçi Partisi önderleri hakkında okuduğumuz her şey, bize, usandırıcı bir tekrarlama, bilinen eski bir türkünün tutturulması gibi gelmektedir (ve gerçekten de öyledir). Bütün bunları, biz, [sayfa 19] menşeviklerde görmüştük. Tarih, bize, kendi tarzında bir oyun oynadı: geri kalmış bir ülkenin oportünistlerine, birçok gelişmiş ülkenin oportünistlerinin oynayacağı rolü, önceden oynattı.
II. Enternasyonal kahramanlarının tümünün iflaslarını, sovyetlerin ve sovyet iktidarının rolünü ve kapsamını anlamadıklarından utanç içinde boğulmalarını, şu anda, II. Enternasyonalden çıkmış olan son derece önemli üç partinin (Almanya Bağımsız Sosyal-Demokrat Partisi,[6] Fransa'da Longuetiste Parti ve İngiltere'de Bağımsız İşçi Partisi) bu soruna kafalarını çarparak "parlak" bir biçimde şereflerini yitirmelerini, bütün bu partilerin 1848'de kendisine "sosyal-demokrat" adını takan küçük-burjuvazinin havası içinde küçük-burjuva demokrasisinin önyargılarına köle olmalarını, bütün bunları, biz daha önce menşeviklerin örneğinde görmüştük. Tarih, sovyetlerin, 1905'te Rusya'da doğmasını, sovyetlerin rolünü ve kapsamını anlayamadıkları için 1917 Şubat-Ekim döneminde menşevikler tarafından sovyetlerin yozlaştırılmasını, ve şimdi de, bütün ülkelerin proletaryasına büyük bir hızla yayılan sovyetler iktidarı fikrinin bütün dünyada doğmasını, buna karşılık, tıpkı bizim menşevikler gibi sovyetlerin rolünü ve kapsamını anlayamayan II. Enternasyonalin o muteber kahramanlarının her yerde iflas bayrağını çekmelerini bize göstermekle iyi bir oyun oynamıştır. Tecrübe kanıtlamıştır ki, proleter devriminin bazı başta gelen temel sorunlarında, bütün ülkelerin, Rusya'nın geçtiği yoldan geçmeleri kaçınılmaz bir şeydir.
Bolşevikler, parlamenter mücadeleye ve gerçekte burjuva cumhuriyetine karşı ve menşeviklere karşı başarılı mücadelelerine büyük bir ihtiyatla başladılar; onlar, bu mücadeleyi, bugün Avrupa ve Amerika'da yaygın olan görüşün tam tersine, büyük bir dikkat ve özenle hazırlamışlardı. Bu dönemin başlangıcında, biz, hükümetin [sayfa 20] devrilmesi çağrısında bulunmadık; sovyetlerin bileşim ve zihniyetinde önceden değişiklikler olmadıkça, hükümeti devirmenin olanaksız olduğunu açıkladık. Burjuva parlamentonun, kurucu meclisin boykotunu ilan etmedik ve resmen, daha 1917 Nisan Konferansımızda, parti adına, kurucu meclisli bir burjuva cumhuriyetinin, kurucu meclissiz burjuva cumhuriyetinden daha iyi olduğunu söyledik; ama "işçi ve köylülerin" sovyet cumhuriyetinin her türlü parlamenter burjuva demokratik cumhuriyetten daha iyi olduğunu da ekledik. Eğer bu tedbirli, ayrıntılı, sabırlı hazırlığımız olmasaydı, 1917 Ekiminde, ne zaferi elde edebilir, ne de onu elde ettikten sonra muhafaza edebilirdik. [sayfa 21]
DÖRT
İŞÇİ HAREKETİ İÇİNDE HANGİ DÜŞMANLARA KARŞI
MÜCADELEDE BOLŞEVİZM GELİŞMİŞ,
GÜÇLENMİŞ VE SAVAŞÇI NİTELİĞE VARMIŞTIR?
Her şeyden önce ve özellikle 1914'te, sosyal-şovenizm biçimine bürünen ve kesin olarak proletaryaya karşı burjuvazinin saflarına geçen oportünizme karşı savaşarak. Oportünizm, doğal olarak, bolşevizmin, işçi hareketi içinde baş düşmanı oldu. Şu anda da uluslararası alanda gene baş düşmanıdır. Bolşevizm, en büyük dikkatini bu düşmana karşı mücadeleye toplamıştır ve hâlâ da toplamaktadır. Bugün bolşeviklerin eyleminin bu yönü, yurt dışında bile yeteri kadar bilinmektedir.
Bolşevizmin işçi sınıfı hareketi içindeki öteki düşmanı için, aynı şeyi söyleyemeyiz. Bolşevizmin, anarşizme benzer yanları bulunan ve ondan bir şeyler alan ve her [sayfa 22] temel sorunda tutarlı bir proleter sınıf mücadelesinin koşullarından ve gereklerinden kaçan şu küçük-burjuva ihtilâlciliğine karşı uzun yıllar süren bir mücadelede şekillendiği ve güçlendiği, yurt dışında henüz yeteri kadar bilinmemektedir. Marksistler için teorik olarak tanıtlanmış ve Avrupa'nın bütün devrimlerinin ve bütün devrimci hareketlerinin tecrübesiyle tam olarak doğrulanmış bir gerçek varsa, o da (birçok Avrupa ülkelerinde temsil edilen ve önemli bir yığın teşkil eden) kapitalist düzende, devamlı bir sömürü ve baskıya ve çok kere hayat koşullarının hızla kötüleşmesine ve iflasa uğrayan bir toplumsal tip olarak küçük mülkiyet sahibinin, küçük üreticinin, aşırı bir ihtilâlciliğe kolayca geçtiği, ama bu sınıfın tutarlı, örgütlü, disiplinli ve sağlam bir tutumu benimseyemediğidir. Kapitalizmin iğrençlikleri karşısında öfkeye kapılan küçük-burjuva, bütün kapitalist ülkelere özgü anarşizm gibi toplumsal bir fenomendir. Bu çeşit ihtilâlciliğin istikrarsızlığı, kısırlığı, boyun eğişe, uyuşukluğa, boş fantaziye ve giderek "moda olan" şu ya da bu burjuva eğilimine karşı "kudurgan" bir hayranlığa bile dönüşebilme özelliği, bütün bunlar, herkesçe bilinir. Ama bu gerçeklerin soyut olarak teoride bilinmesi, devrimci partileri, biraz yeni bir biçimde, eskiden bilinmeyen yeni bir yön ve ortamda, azçok orijinal özel koşullar içinde, her zaman yeniden ortaya çıkan eski yanılgılardan korumamaktadır.
Anarşizm, çok kere işçi sınıfının oportünist günahları için bir çeşit ceza olmuştur. Bu iki mantığa aykırı tutum, birbirini tamamlamaktaydı. Ve eğer Rusya'da, küçük-burjuva nüfus, batı ülkelerindekinden kalabalık olmasına rağmen, 1905 ve 1917 devrimlerinde ve bu iki devrime hazırlık sırasında, anarşizmin nispeten önemsiz bir etkisi olmuşsa, hiç şüphe yok ki, bu, kısmen oportünizme karşı her zaman en uzlaşmaz ve en amansız savaşı yürütmüş olan bolşevizm sayesindedir. "Kısmen" diyorum, çünkü [sayfa 23] anarşizmin Rusya'da zayıf düşmesini sağlamada asıl büyük etkiyi yapmış olan şey, bu akımın, geçmişte (1870-1880) ülkemizde tam olarak açılıp gelişme fırsatını bulmuş olması ve böylelikle teorisinin ne kadar yanlış, devrimci sınıfa kılavuzluk etmeye ne kadar yetersiz olduğunu açıkça göstermiş olmasıdır.
Bolşevizm, daha 1903'te ortaya çıkar çıkmaz, yarı-anarşist (ya da anarşizmle flört etmesi mümkün) küçük-burjuva ihtilâlciliğine karşı amansız savaş yürütme geleneğini benimsemiştir. Bu gelenek, devrimci sosyal-demokrasinin her zamanki geleneği olmuş ve, özellikle 1900-1903 yıllarında, Rusya'da devrimci proletaryanın yığın partisinin temelleri atıldığı zaman, etkisini göstermiştir. Bolşevizm, bütün partiler içinde küçük-burjuva ihtilâlci eğilimleri en çok temsil eden partiye karşı, "devrimci-sosyalist"ler partisine, karşı, üç belli başlı noktadan mücadeleyi ele aldı ve sürdürdü. İlkönce, bu parti, marksizmi inkar ederek herhangi bir siyasi eyleme girişmeden önce sınıf güçlerini ve bu güçler arasındaki ilişkiyi hesaba katmanın gereğini anlamamakta direniyordu (belki de daha doğrusu anlayamıyordu). İkincisi, bu parti, bireysel terörizmi, suikastleri doğru bir eylem olarak tanımayı, kendi "ihtilâlci" ruhunun, ya da "solculuğunun" özel bir belirtisi sayıyordu; ki bunu, biz marksistler, kesin olarak reddederiz. Elbette ki, biz, bireysel terörü yerinde bir davranış saymadığımız için reddederiz. Oysa, büyük Fransız Devriminin terörünü "ilke olarak" mahküm edebilen, ya da bütün dünyanın burjuvazisi tarafından kuşatılmış muzaffer devrimci bir parti tarafından genel olarak uygulanan terörü mahküm edebilen kimselerle, Plehanov, daha 1900-1903 yıllarında, henüz marksist ve devrimci iken, alay etmiş, onları gülünç duruma düşürmüştür. Üçüncüsü, "devrimci-sosyalistler için" "solcu" olmak demek, Alman sosyal-demokrasisinin pek o kadar önemli olmayan bazı [sayfa 24] oportünist günahlarını alayla yermek, ama öte yandan aynı partinin, örneğin toprak sorunu üzerinde ya da proletarya diktatörlüğü sorunu üzerinde aşırı oportünizme düşen üyelerini taklit etmekti.
Geçerken belirtelim ki, tarih, bugün geniş ölçüde ve tüm dünyayı kapsamak üzere bizim her zaman savunmuş olduğumuz görüşü doğrulamıştır: Almanya'nın devrimci sosyal-demokrasisi (dikkat ediniz ki, daha 1900-1903'te, Plehanov, Bernstein'ın partiden çıkarılmasını istemişti, ve bolşevikler bu geleneği sürdürerek Legien'in[7] bütün alçaklığını, korkaklık ve ihanetini suçlamışlardı), evet, Almanya devrimci sosyal-demokrasisi diyorum, proletaryanın muzaffer olmak için muhtaç olduğu partiye en çok benzeyen partidir. Bugün, 1920'de, savaş döneminin ve onu izleyen ilk yılların utanç verici yenilgilerine ve bunalımlarına rağmen açıkça görülmektedir ki, Batı partileri içinde en iyi önderleri vermiş olan, ötekilerden önce ayakları üstünde dikilen, kalkınan ve güçlenen parti, Almanya devrimci sosyal-demokrasisidir. Bunun böyle olduğunu, Spartakist Partide[8] ve Kautsky'lerin, Hilferding'lerin, Ledebour ve Crispien'lerin oportünizmine, karaktersizliğine karşı savaşı yılmadan sürdüren "Alman Bağımsız Sosyal-Demokrat Partisinin" proleter sol kanadında görmekteyiz. Şimdi de, Paris Komününden başlayarak Sovyetlerin ilk sosyalist cumhuriyetine kadar varan tarihi döneme bir gözatarsak, marksizmin, anarşizme karşı genel tutumunun kesin olarak net ve tartışılmaz kenar çizgileriyle belirdiğini görürüz. Bu çatışmada, sonunda üstün gelen marksizm olmuştur. Ve eğer anarşistler, sosyalist partilerin çoğunluğu tarafından benimsenen devlet hakkındaki görüşün oportünist karakterine işaret etmekte haklı idiyse de, bu oportünist karakter, Marx'ın devlet üzerindeki fikirlerinin tahrif edilmesinden ya da sadece gizlenmesinden ileri gelmekteydi (Devlet ve İhtilâl adlı kitabımda,
[sayfa 25] Bebel'in, tam 36 yıl boyunca, yani 1875'den 1911'e kadar, Engels'in şaşırtıcı bir güçle, doğruluk ve açıklıkla sosyal-demokratların yaygın olan devlet kavramlarının oportünizmini eleştirdiği mektubunu hasıraltı etmiş olduğunu belirttim); ve üstelik Avrupa'nın ve Amerika'nın sosyalist partilerinin içinde en marksist olan akımlardır ki, bu oportünist görüşlerini en kısa zamanda ve en geniş ölçüde düzeltmişler ve sovyet iktidarını ve bu iktidarın burjuva parlamenter demokrasiye üstünlüğünü tanımışlardır.
Bolşevizmin kendi siyasi örgütünde, "sol" sapmaya karşı mücadelesi iki vesileyle şiddetlenmiştir: 1908'de en gerici "parlamentoya" ve aşırı ölçüde gerici yasalara tabi olan legal işçi örgütlerine katılma dolayısıyla ve 1918'de (Brest-Litovsk Barışı), şu ya da bu "uzlaşmanın" kabul edilip edilmeyeceği konusunda tartışma dolayısıyla.
1908'de, "sol" bolşevikler, aşırı gerici "parlamento"ya katılmanın gereğini anlamamakta direndikleri için, partimizden çıkarılmışlardır. Aralarında, daha sonra yeniden partiye girmiş olan ve halen de onurla parti üyeliği sıfatını taşıyan eksiksiz devrimciler bulunan "sollar", özellikle 1905'deki olumlu sonuçlar veren boykot kararından esinlenmekteydiler. 1905 Ağustosunda, Çar, bir danışma "parlamento"sunun toplantıya çağrıldığını bildirdiği zaman, bolşevikler, bütün muhalefet partilerinin ve özellikle menşeviklerin tersine, bu parlamentoyu boykot etmişlerdi; ve bu parlamentoyu, Ekim 1905 devrimi süpürmüş atmıştır. O tarihte, bu boykot kararı, gerici parlamentolara katılmamanın genel olarak doğru bir davranış olduğu için değil, yığın grevlerinin siyasi greve ve sonra da devrimci greve ve en sonunda da çarlığa karşı ayaklanmaya doğru hızla dönüştüğü nesnel durumun doğru olarak hesap edilmiş olmasından ötürü verilmişti. O zamanki tartışmanın konusu, birinci temsili kurumu çağırma inisiyatifinin Çara mı bırakılacağı, yoksa bu inisiyatifin eski iktidarın
[sayfa 26] elinden mi alınacağı konusuydu. Bu nesnel duruma benzeyen bir durum olduğu, ve bu durumun aynı doğrultuda ve aynı hızla gelişeceği kesin olmadıkça, boykot, haklı gösterilemez.
1905'te "parlamento"nun bolşevikler tarafından boykot edilmesi, proletaryaya bazı durumlarda –legal ve illegal, parlamenter ve parlamento-dışı biçimlerden aynı zamanda yararlanıldığı bir sırada– parlamenter biçimlerden vazgeçilmesi gerekebileceğini göstermesi bakımından, devrimci proletaryaya son derece değerli bir siyasi tecrübe kazandırmıştır. Ama, basit bir taklitçilikle, eleştirici ruhu olmadan, bu tecrübeyi, başka koşullarda, başka bir durumda olduğu gibi uygulamaya kalkmak en büyük yanılgıya düşmek olur. Zaten bolşeviklerin 1906'da "Duma"yı boykot etmeleri, pek önemli olmasa da ve kolayca onarılsa da
[*1] gene de yanlış olmuştur. Ama, bir yandan devrimci dalganın hızlı bir yükselişinin ve bu dalganın ayaklanmaya varmasının beklenemeyeceği bir sırada ve öte yandan krallığın burjuvaziye dayanarak yeniden dirilişini meydana getiren tarihi durumun legal çalışma ile illegal çalışmayı birleştirmeyi gerekli kıldığı bir sırada, 1907'nin, 1908'in ve sonraki yılların boykotu, vahim ve onarılması zor bir yanılgı oldu. Bugün geriye baktığımızda, geçmişte kalan ama sonraki dönemlerde bağlantısı şimdi açıkça görülebilen bu tarihi dönemi değerlendirirken, bolşeviklerin, 1908 ile 1914 arasında, illegal mücadelenin biçimlerini legal biçimlerle, aşırı gerici parlamentoya ve gerici yasalara tabi bir sürü öteki kurumlara (sigorta sandıkları vb.) katılmayla bileştirme zorunluluğunu en çetin savaşlar pahasına yerine getirmedikleri takdirde, proletaryanın devrimci
[sayfa 27] partisinin sağlam çekirdeğini (geliştirmekten ve daha da güçlendirmekten söz etmiyorum) mevcut haliyle bile muhafaza edemeyeceklerini açıkça görürüz.
1918'de işler, bölünmeye kadar varmadı. "Sol" komünistler, partimiz içinde ayrı bir grup, bir "hizip" kurmakla yetindiler ve bunun ömrü de uzun sürmedi. Aynı 1918 yılında, "sol komünizmin" en göze çarpan temsilcileri, örneğin Radek ile Buharin, hatalarını açıkça kabul ettiler. Onların gözünde, Brest-Litovsk Barışı, ilkelere aykırı olan ve devrimci proletarya partisine zararlı olan emperyalistlerle bir uzlaşmaydı. Gerçekten de bu barış, emperyalistlerle bir uzlaşmaydı, ama koşulların zorunlu kıldığı bir uzlaşmaydı.
Bugün Brest-Litovsk Barışını imzalamakla izlemiş olduğumuz taktiğe karşı çıkışları, örneğin "devrimci-sosyalistler"in hücumlarına benzer karşı çıkışları duydukça, ya da Lansbury yoldaşın, görüşmemiz sırasında "İngiltere'deki sendika liderlerimiz de, bolşevizm için uzlaşma caiz olduğuna göre, bizim için de öyledir diyorlar" yolundaki sözleriyle karşılaştıkça, kendilerine ilkönce şu basit ve "halkın anlayacağı" kıyaslamayla cevap veriyorum.
Diyelim ki, otomobiliniz silahlı haydutlar tarafından durdurulmuştur. Haydutlara, paranızı, pasaportunuzu, tabancanızı, otomobilinizi veriyorsunuz ve böylelikle haydutların o hoş refakatinden kurtulmuş oluyorsunuz. Bu bir uzlaşmadır, bunda şüphe yok. "
Do ut des", sana paramı, silahlarımı, arabamı "veriyorum", bana canımı "veresin diye". Deli olmadıkça hiç kimse böyle bir uzlaşmanın "ilkelere aykırı" olduğunu iddia edemez ya da uzlaşmayı yapanın haydutların suç ortağı olduğunu ileri süremez (haydutlar otomobili ve silahları yeni haydutluklar için kullanmış olsalar bile, bu böyledir). Alman emperyalizminin haydutlarıyla bizim uzlaşmamız, işte buna benzer bir uzlaşmaydı.
[sayfa 28]
Ama Rusya menşevikleri ve devrimci-sosyalistleri, Almanya'da Scheidemann taraftarları (ve geniş ölçüde kautskiciler), Avusturya'da Otto Bauer ve Friedrich Adler (Bay Renner ve şürekasının sözünü etmenin bile gereği yok), Fransa'da Renaudel, Longuet ve şürekası, İngiltere'de fabian "bağımsızlar" ve "İşçi Partisi yöneticileri" ("
labouristes"
[9] ), 1914-1918'de ve 1918-1920'de kendi ülkelerinin devrimci proletaryasına karşı kendi öz burjuvazilerinin haydutlarıyla ve bazan da "müttefik" burjuva haydutlarıyla
uzlaşmalar yaptıkları zaman, bu baylar,
haydutluğun suç ortakları durumuna düşüyorlardı.
Varılacak sonuç açıktır: "ilke olarak" her türlü uzlaşmayı reddetmek, genel olarak her türlü uzlaşmayı gayrimeşru saymak, ciddiye bile alınamayacak çok güç bir çocukluktur. Devrimci proletaryaya yararlı olmak isteyen siyaset adamı, uzlaşmaların reddedilmesi gerektiği durumları, bunların oportünizmi ve ihaneti ifade ettikleri somut durumları iyi ayırdetmesini bilmeli
b ö y l e s o m u t uzlaşmalara karşı en sert ve keskin eleştirisini yöneltmeli, bunları amansızca suçlamalı, bunlara karşı amansız bir mücadeleye girişmeli ve ne sosyalizmin "işgüzar" eski yolcularına, ne de parlamenter laf ebelerine, "genel olarak uzlaşmalar" konusunda söylevlerle omuzlarına yüklenen sorumluluktan kaçmalarına fırsat vermemelidir. İngiliz sendikacılarının "liderleri" baylar, ya da fabian derneğinin ve "bağımsız" işçi partisinin ileri gelen bayları, en kötü oportünizm ile ve ihanetle eşdeğer olan bir uzlaşmayı yapmış olmakla
işledikleri ihanet suçunun omuzlarına yüklediği sorumluluktan kaçmak için işte bu yola başvuruyorlar.
Uzlaşma vardır, uzlaşmacık vardır. Her uzlaşmanın ya da uzlaşma çeşidinin durumunu ve somut koşullarını tahlil etmesini bilmelidir. Haydutların yaptıkları kötülüğü en azına indirmek için ve onların yakalanmalarını ve cezalandırılmalarını sağlamak için haydutlara para ve silah
[sayfa 29] vermek zorunda kalmış olan adamın durumunu, haydutların yağmasından pay almak için onlara yardım eden adamın durumundan ayırdetmeyi öğrenmek gerekir. Siyasette durum her zaman benim verdiğim bu çocukça örnekte olduğu gibi basit değildir. Ama hayatın önlerine çıkaracağı bütün ihtimallere uyacak hazır çözüm yollarını önceden sunan bir reçeteyi hazırlamaya kalkacak olan kimse, ya da devrimci proletaryanın siyasetinde güçlüklerin ya da karışık durumların olmayacağı yolunda garantiler veren kimse, şarlatandan başka bir şey değildir.
Hiç bir yanlış yoruma meydan vermemek için, pek kısa da olsa, uzlaşmanın somut durumlarının tahliline yarayacak olan bazı temel ilkeleri özetlemeye çalışacağım.
Brest-Litovsk Barışını imzalayarak Alman emperyalistleri ile bir uzlaşma yapmış olan parti, daha 1914'ün sonundan başlayarak enternasyonalizmini pratikte geliştirmeye başlamıştı. Bu parti, iki emperyalist soyguncu arasındaki savaşta, Çarlığın yenilgisini önermekten ve "vatanın savunması" sloganına karşı çıkmaktan çekinmemişti. Bu partinin parlamentodaki milletvekilleri, Sibirya'nın yolunu tuttular, bir burjuva hükümetinde bakanlık sandalyesine giden yolu değil. Çarlığı deviren ve demokratik cumhuriyeti meydana getiren devrim, bu parti için yeni ve büyük bir sınav oldu; bu parti, "kendi" emperyalistleriyle hiç bir anlaşma kabul etmedi, tam tersine, onların iktidardan düşürülmesini hazırladı ve düşürdü de. Siyasi iktidarı eline geçirince bu parti, hem büyük toprak mülkiyetini, hem de kapitalist mülkiyeti ortadan kaldırdı. Emperyalistlerin gizli antlaşmalarını yayınlayan ve bunları fesheden bu parti,
bütün halklara barış teklif etti ve ancak İngiliz-Fransız emperyalistler, barışı baltaladıktan ve bolşevikler de Almanya'da ve öteki ülkelerde devrimi hızlandırmak için bir insanın yapabileceği her şeyi yaptıktan sonra, Brest-Litovsk'un yırtıcı hayvanlarının şiddetine
[sayfa 30] boyun eğmek zorunda kaldı. Böyle bir durumda, böyle bir parti tarafından yapılan böyle bir uzlaşmanın, kesin olarak haklılığını herkes her gün daha iyi görebilmektedir.
Rusya menşevikleri ve devrimci-sosyalistler (1914-1920 yıllarında bütün dünyanın II. Enternasyonal önderlerinin tümü gibi), "vatan savunması"nı, yani kendi soyguncu burjuvazilerinin savunmasını, doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak haklı göstererek ihanet etmekle işe başladılar.
Kendi ülkelerinin burjuvazisiyle birlik olarak ve burjuvazinin saflarında kendi ülkelerinin devrimci proletaryasına karşı savaşarak ihanetlerinde direndiler. Rusya'da ilkönce Kerenski
[10] ve Kadetlerle,
[11] sonra da Kolçak ve Denikin ile kurdukları blok, tıpkı
kendi ülkelerinin burjuvazisi ile yabancı din kardeşlerinin kurdukları blok gibi, proletaryaya karşı burjuvazinin tarafına geçişlerinin işareti oldu. Emperyalizmin haydutlarıyla uzlaşmaları, başından sonuna kadar emperyalist haydutluğun
suç ortakları olmaları sonucunu vermiştir.
[sayfa 31]
BEŞ
ALMANYA'DA "SOL" KOMÜNİZM
LİDERLER, PARTİ, SINIF, YIĞINLAR
Burada sözünü edeceğimiz Alman komünistleri, kendilerine "sol" komünistler adını takmıyorlar; eğer yanılmıyorsam, kendilerini "ilke muhalefeti" diye adlandırıyorlar. Ama bunların da, "çocukluk hastalığı, solculuk" denen o illete tutulduklarını aşağıdaki açıklamada göreceğiz.
"Frankfurt-Main Mahalli Grubu" tarafından yayınlanan ve bu muhalefetin görüşünü yansıtan Almanya Komünist Partisi'nde Bölünme (Spartakus Ligası) adlı broşür, bu muhalefetin düşüncelerinin özünü açık seçik ve tam olarak özetlemektedir. Bu broşürden birkaç pasajı okuyucu için buraya aktaralım: [sayfa 32]
"Komünist Partisi en kararlı sınıf mücadelesi partisidir. ..."
"... Siyasi bakımdan bu geçiş dönemi" (kapitalizmden sosyalizme geçiş dönemi) "proletarya diktatörlüğü dönemidir. ..."
"... Sorunu şöyle koymak gerek: diktatörlüğü kim yürütecektir: K o m ü n i s t P a r t i s i m i, y o k s a
p r o l e t e r s ı n ı f m ı ? ... İlke olarak Komünist Partisinin diktatörlüğünden yana mı olmak gerekir, yoksa proleter sınıfın diktatörlüğünden yana mı? ..."
Daha aşağıda Alman Komünist Partisi Merkez Komitesi, Almanya Bağımsız Sosyal-Demokrat Partisi ile koalisyon aradığı için ve parlamentarizm dahil, "bütün siyasi mücadele araçlarının ilke olarak kabulü sorununu" sadece bağımsızlarla koalisyon kurma eğilimlerini gizlemek maksadıyla ileri sürdüğü için, broşürün yazarı tarafından suçlanıyor. Ve broşür şöyle devam ediyor:
"Muhalefet başka bir yol seçmiştir. Muhalefet, Komünist Partisi egemenliğinin ve parti diktatörlüğünün sadece bir taktik sorun olduğu gürüşündedir. Her halükarda Komünist Partisinin egemenliği, her türlü parti egemenliğinin son şeklidir. İlke olarak proleter sınıfın diktatörlüğüne yönelmek gerekir. Ve parti tarafından, partinin örgütü tarafından alınan bütün tedbirler, partinin mücadele biçimleri, stratejisi ve taktiği, bu hedefe yönelmelidir. Ayrıca, öteki partilerle her türlü uzlaşma, tarihi ve siyasi bakımdan artık zamanını doldurmuş olan parlamenter mücadele biçimlerine her türlü dönüş, her çeşit pusu kurma ve bekleme politikası kesin olarak reddedilmelidir. ... Proletaryanın devrimci mücadelesinin özgür yöntemlerine özellikle ağırlık verilmelidir. Ve Komünist Partisinin yönetimi altında devrimci mücadeleye girmesi gereken en geniş proleter çevre ve katlarını sürükleyebilmek için, yeni örgütlenme biçimlerini, en geniş temel [sayfa 33] üzerinde ve en büyük kadrolarla yaratmak gerekir. Bütün devrimci unsurların toplanma noktası, temelinde fabrika örgütleri bulunan İşçi Birliğidir. "Sendikalardan çıkınız!" sloganına uyan bütün işçiler, orada birleşmelidirler. Militan proletarya savaş için sıklaşmış saflarını, orada teşkil edecektir. Bu birliğe girebilmek için, sınıf mücadelesini, sovyet sistemini ve diktatörlüğünü kabul etmek yeter. Ve bundan sonra savaş halindeki yığınların siyasi eğitimi ve mücadelenin siyasi yönünün tayini, İşçi Birliğinin dışında kalan Komünist Partisinin görevi olacaktır. ...
"... Böylece şimdi artık iki Komünist Partisi vardır:
B i r i s i , devrimci mücadeleyi yukardan örgütlendirmeyi ve yönetmeyi düşünen, liderlerine bir koalisyon hükümetine girme olanağını sağlayacak olan durumları yaratmak için parlamenter uzlaşmaları kabul eden l i d e r p a r t i s i d i r.
"Ö t e k i, devrimci mücadelenin hamlesinin aşağıdan geleceğine inanan, ve bu mücadelede ancak açıkça bu hedefe götürecek olan yöntemi tanıyan ve uygulayan; her türlü parlamenter ve oportünist yöntemleri reddeden y ı ğ ı n l a r p a r t i s i d i r; bu partinin kullandığı biricik yöntem, hemen ardından proletaryanın sınıf diktatörlüğünü kurmak ve sosyalizmi gerçekleştirmek için burjuvazinin kesin olarak devrilmesi yöntemidir...
"... Orada, liderlerin diktatörlüğü vardır; burada ise yığınların diktatörlüğü! İşte bizim sloganımız budur."
Alman Komünist Partisinde muhalefetin görüşlerini ifade eden ana tezler, işte bunlardır.
Bolşevizmin gelişmesine bilinçli olarak katılmış olan ya da bu gelişmeyi 1903'ten beri izlemiş olan her bolşevik, yukardaki satırları okuyunca şöyle diyecektir: "İşte eski nakaratın tekrarı! "Sol" çocukluğun ta kendisi!" Ama biz, bu muhakeme tarzlarını yakından inceleyelim. [sayfa 34]
Sadece sorunu "Parti diktatörlüğü mü, yoksa sınıf diktatörlüğü mü? Liderlerin (parti) diktatörlüğü mü, yoksa yığınların (parti) diktatörlüğü mü?" biçiminde koymak bile, inanılmaz ve umutsuzluğa yol açan bir fikir kargaşalığına delalet eder. Bu adamlar tamamen orijinal bir şey keşfetmeye kalkışıyorlar ve düşüncelerini inceltmek isterken gülünç oluyorlar. Yığınların sınıflara bölündüğünü herkes bilir; yığınlarla sınıfları aynı şey olarak kabul etmenin, üretimin toplumsal düzeninde herkesin işgal ettiği yeri ayırdetmeksizin büyük çoğunlukla bu düzen içinde özel bir yeri olan ayrı ayrı kategorileri aynı şey saymak olduğunu; ve sınıfların, genellikle, hiç değilse çoğunlukla, uygar modern ülkelerde siyasi partiler tarafından yönetildiğini, ve siyasi partilerin de, genel kural olarak en çok otorite ve etki sağlamış olan, en tecrübeli bulunan ve sorumlu görevlere seçim yoluyla gelen ve lider diye adlandırılan kişilerden meydana gelmiş, oldukça istikrarlı gruplar tarafından yönetildiğini herkes bilir. Bütün bunlar, işin alfabesidir. Bunların hepsi basit ve açık. Bunların yerine anlaşılmaz bir dil koymaya kalkmak niye?[12] Bir yandan, besbelli ki, bu adamlar partinin legaliteden illegaliteye hızla geçtiği bir dönemin, liderlerle partilerin ve sınıfların her zamanki normal ve basit ilişkilerini karışık duruma getiren bir dönemin güçlükleri içine batmış kalmışlardır. Almanya'da, Avrupa'nın öteki ülkelerinde olduğu gibi, legaliteye, "liderlerin" düzenli parti kongreleri tarafından özgür ve düzenli olarak seçilmesine, parlamento seçimleriyle, mitinglerle, basınla, sendikaların ve öteki örgütlerin vb. tutumunu gösteren davranışlarıyla, partilerin sınıf bileşimlerinin rahatça denenmesine gereğinden fazla alışılmıştır. İhtilâlin hızla ilerlemesi ve iç savaşın gelişmesi sonucu, bu alışılan durumdan, legaliteyle illegaliteyi bileştirmeye, "yönetici grupların" atanması, teşkili ya da muhafazası gibi "pek rahat [sayfa 35] olmayan", "pek demokratik olmayan" usullere geçilince şaşıranlar ve olmayacak şeyleri tahayyül etmeye kalkışanlar oldu. Ama özellikle istikrarlı ve imtiyazlı legalite geleneklerine ve koşullarına sahip bulunan küçük bir ülkede doğmuş olma mutsuzluğuna uğramış olan, legaliteyle illegalitenin birbirini izlediğini hiç görmemiş olan Hollandalı "tribünistler"in[13] de kafaları karışmıştır ve ne yaptıklarını bilmeyerek bu saçma uydurmaları benimsemişlerdir.
Öte yandan, zamanımızda "moda olan" "yığın" ve "liderler" ile ilgili olarak düşüncesiz ve mantıksız konuşmalara da tanık olunmaktadır. "Liderlerin" eleştirildikleri sık sık görülür. Kafaları liderlere karşı türlü türlü hücumlarla doludur; insanlar "liderlerle yığınları" çatışma halinde düşünmeye alışıktırlar. Kendileri, liderlere saldırmaya, onları yığınlarla çelişki halinde göstermeye alışıktırlar; ama sorunun nedenini düşünmemişler, bu konuyu bütün açıklığıyla görememişlerdir.
"Liderler" ile "yığınlar" arasındaki düşmanlık duygusu, özellikle emperyalist savaşın sonunda ve savaşı izleyen süre içinde bütün ülkelerde daha da derinleşmiş ve daha da belirli bir hal almıştır. Bu olayın başlıca nedeni, 1852'den 1892'ye kadar İngiltere örneği gösterilerek, Marx ve Engels tarafından birçok defa açıklanmıştır. İngiltere'nin özel durumu, yarı küçük-burjuva, oportünist olan "yığınlardan" gelme bir "işçi aristokrasisi"nin doğmasına olanak sağlıyordu. Bu işçi aristokrasisinin liderleri, kendilerini doğrudan doğruya ya da dolaylı yoldan besleyen burjuvanın saflarına durmadan geçiyorlardı. Bu aşağılık adamları ihanetle suçladığı için Marx, onların onur verici nefretini kazanmıştı. (20. yüzyılın) modern emperyalizmi, ilerlemiş birkaç ülke için aşırı ölçüde imtiyazlı bir durum yaratmıştır. Ve işte bu alanda, II. Enternasyonal içinde, her yerde, kendi loncasının incecik toplumsal tabakasının çıkarlarını savunan hain oportünist, sosyal-şoven lider tipleri ortaya [sayfa 36] çıktı: işçi aristokrasisi. Oportünist partiler "yığınlardan," ayrılmışlardır, yani en geniş emekçi katlarından, emekçilerin çoğunluğundan, en az ücret alan işçilerden kopmuşlardır. Eğer bu kötülüğe karşı savaşılmazsa, oportünist sosyal-hain liderler suçlanmaz, ne mal oldukları gösterilmez ve onlar saflardan kovulmazsa, devrimci proletaryanın zaferi olanaksızlaşır. Ve işte III. Enternasyonalin uyguladığı siyaset budur.
Ama bu bahaneyle, h e r y e r d e, yığınların diktatörlüğünü, liderlerin diktatörlüğü ile karşı karşıya koymak, gülünç bir saçmalıktır, avanaklıktır. İşin eğlendirici olan yanı, doğru fikirler taşıyan eski liderlerin yerine, ("Kahrolsun liderler!" sloganı perdesi altında) son derece ahmakça ve karmakarışık şeyler yumurtlayan yeni liderlerin getirilmesidir. Almanya'da Lauffenberg, Wolfheim, Horner,[14] Karl Schröder, Friedrich Wendel ve Karl Erler[*2] bunlardandır. Bu sonuncusunun sorunu derinleştirme ve siyasi partilerde "burjuvazi"nin gereksizliğini genel olarak ilan etme yolundaki çabaları, saçmalık bakımından, öyle Herkül sütunlarıdır ki, insanın söyleyecek sözü kalmıyor. Küçük bir yanılgıdan kocaman bir yanılgı meydana getirilebileceği gerçeği bu duruma pek uymaktadır. Yanılgıyı en büyük hacmine ulaştırabilmek için, onu haklı göstermek için, derinleştirmek yeter.
Partinin gereğini ve disiplinin gereğini yadsımak, [sayfa 37] muhalefetin vardığı nokta, işte budur. Ama bu, proletaryayı, burjuvazinin yararına olarak silahsızlandırmaya eşittir. Bu, küçük-burjuvazinin, dağınıklık gibi, istikrarsızlık gibi, direnme gücü eksikliği gibi, birlik olmada, ortak çabada yeteneksizlik gibi yanlışlarını benimsemekten başka bir şey değildir; o yanlışlıklar ki, azıcık kışkırtılırsa proletaryanın her türlü devrimci hareketini mahva götürür. Komünist Partisinin gereğini yadsımak, (Almanya'da) kapitalizmin iflasının arifesinde sosyalizmin aşağı ya da orta aşamasına değil, en üst aşamasına atlamak demektir. Biz, Rusya'da (burjuvazinin iktidardan uzaklaştırılmasından iki yıl sonra), henüz kapitalizmden sosyalizme ya da komünizmin en aşağı aşamasına geçiş yolunda ilk adımlarımızı atmaktayız. Sınıflar vardır ve varlıklarını sürdürmektedirler ve proletarya iktidara geçtikten yıllarca sonra da, her yerde, varlıklarını sürdüreceklerdir. Bu süre, belki köylülerin bulunmadığı, ama buna karşılık küçük patronların sayısının yüksek olduğu İngiltere'de daha kısa olacaktır. Sınıfları ortadan kaldırmak, sadece büyük toprak sahiplerini ve kapitalistleri kovmak değildir –bizde bu, nispeten kolay oldu–, sınıfları ortadan kaldırmak demek, küçük meta üreticilerini de ortadan kaldırmaktır; oysa bunları k o v a m a y ı z, bunları ezemeyiz, bunlarla iyi geçinmek zorundayız. Bunları değiştirebiliriz, yeniden eğitebiliriz (ve öyle yapmalıyız da). Ama çok uzun, çok yavaş ve çok dikkatli bir örgütlendirme çalışmasıyla bu yolda başarı sağlayabiliriz. Bu küçük üreticiler, proletaryayı her yandan bir küçük-burjuva havası içine hapsederler, proletaryayı etkilerler, onun bilinçlenmesine engel olurlar; bunlar, proletaryanın saflarında durmadan, karakter yoksunluğu gibi, dağınıklık gibi, bireycilik gibi, büyük heyecandan umutsuzluğa geçiş gibi küçük-burjuvaziye özgü niteliklerin yer edinmesini sağlarlar. Buna karşı direnebilmek için, proletaryanın örgütlendirici rolünü (ki [sayfa 38] bu onun başlıca rolüdür) başarıyla ve zafere kadar yerine getirmesini gerektiği gibi sağlayabilmek için, proletaryanın siyasi partisi, kendi saflarında sert bir merkezi yönetim ve disiplin hüküm sürdürmelidir. Proletarya diktatörlüğü, eski toplumun güçlerine ve geleneklerine karşı, kanlı ve kansız, şiddete başvuran, barışçı, askeri, iktisadi, eğitici ve idari inatçı bir savaştır. Milyonlarca ve on milyonlarca insandaki alışkanlık gücü, en korkunç güçtür. Savaşta çelikleşmiş bir parti olmadan, sözkonusu sınıf içinde namuslu olarak ne varsa onun güvenini elde etmiş bir parti olmadan, yığının ruh haletini izlemesini bilen ve bunu etkileyebilen bir parti olmadan, bu savaşı başarıyla yürütmek olanaksızdır. Merkezileşmiş büyük burjuvaziyi yenmek, milyonlarca ve milyonlarca küçük patronu "yenmekten" bin defa daha kolaydır; oysa bunlar her günkü alışılagelen, gözle görülmeyen, elle tutulmayan eritici eylemleriyle burjuvazi için gerekli aynı sonuçları, burjuvaziyi yeniden iktidara getirecek olan sonuçları gerçekleştirmektedirler. Proletaryanın partisinin demir disiplinini (özellikle diktatörlüğü sırasında) azıcık da olsa zayıflatan kimse, gerçekte, proletaryaya karşı burjuvaziye yardım etmektedir.
Liderler, parti, sınıf ve yığınlar ile ilgili sorunun yanında, "gerici" sendikalar sorununu da koymak gerekir. Ama ilkönce bir sonuca varabilmek için, partimizin tecrübesine dayanan bir çift söz edeceğim. Bizim partimizde de "liderlerin diktatörlüğü"ne karşı hücumlar bugün vardır ve her zaman olmuştur da: ilk hatırladıklarım, ta 1895 yılına kadar gider. O sırada partimiz, henüz resmen mevcut değildi, ama Petersburg'daki merkez grubu kurulmuştu ve bölge gruplaşmalarının yönetimini üzerine alması gerekiyordu. Nisan 1920'de, Partimiz IX. Kongresinde, "liderlerin diktatörlüğü"ne, "oligarşi"ye vb. karşı dikilen küçük bir muhalefet vardı. Demek ki, Almanlardaki [sayfa 39] bu "çocukluk hastalığı", bu "sol komünizm" denen şey, yeni bir şey değildir ve o kadar korkulacak bir şey de değildir. Bu hastalık bir tehlike yaratmadan geçer ve geçtikten sonra da organizma daha da sağlam olur. Öte yandan legal çalışmadan illegale hızla geçiş, her şeyin "gizlenmesini" ve özellikle partinin genel kurmayının, liderlerin gizlenmesini gerektirdiğinden, bizde bazan çok kötü sonuçlar da verdiği olurdu. Bu sonuçların en kötüsü, 1912'de, provokatör Malinovski'nin Bolşevik Merkez Komitesine girmesiyle oldu. O, en değerli ve en fedakar arkadaşlarımızdan onlarca ve onlarcasını yakalattı ve onları hapishanelere attırarak içlerinden birçoğunun erken ölümüne neden oldu. Eğer Malinovski daha büyük bir kötülük yapamadıysa, bu legal çalışmayla illegal çalışma arasındaki ilişkiyi doğru tespit etmiş olmamızdandır. Güvenimizi kazanmak için, Malinovski, Partinin Merkez Komitesinin üyesi ve Dumada milletvekili sıfatlarıyla bize legal günlük gazeteler yayınlama işinde yardımcı olmak zorundaydı. Bu gazeteler, çarlık düzeninde bile, menşeviklerin oportünizmine karşı mücadele ediyor ve bolşevizmin temel ilkelerini üstü örtülü biçimde yayıyordu. Malinovski, bir eliyle bolşevizmin en iyi militanlarından birçoğunu hapishaneye ve ölüme gönderirken; öteki eliyle legal basın yoluyla onbinlerce yeni bolşeviğin eğitilmesine yardım etmek zorundaydı. İşte bir durum ki, gerici sendikalarda devrimci çalışmayı yürütmeyi öğrenmekle görevli bulunan Alman yoldaşlar (İngiliz, Amerikan, Fransız ve İtalyan yoldaşlar da) üzerinde uzun uzun düşünmelidirler.[*3] [sayfa 40]
Kimi ülkelerde, ki bunlara en ileri ülkeler de dahildir, burjuvazi, komünist partilerine elbette ki provokatörler gönderecektir. Bu tehlikeye karşı savaşmanın yollarından biri, legal çalışmayla illegal çalışmayı akıllıca birleştirmektir. [sayfa 41]
ALTI
DEVRİMCİLER GERİCİ SENDİKALARA
GİRİP MÜCADELE ETMELİ MİDİRLER?
Alman "solları" bu soruya, tereddütsüz olumsuz cevap verilmesi gerektiği kanısındadırlar. Onlara göre "gerici" ve "karşı-devrimci" sendikalara karşı öfkeyle savrulan küfürler ve bu cinsten parlak beyanlar, devrimcilerin sarı sendikalarda, karşı-devrimci sendikalarda, sosyal-şovenlerin, uzlaşıcıların, Legien'lerin sendikalarında mücadele etmelerinin gereksizliğini "tanıtlamaya" yeter (K. Horner, bu görüşü, özel ve ahmakça bir "ağırbaşlılıkla" doğrulamaktadır).
Ama Alman "solları", bu taktiğin devrimci niteliğine ne kadar inanmış olurlarsa olsunlar, bu taktik, gerçekte temelden yanlıştır ve bir iki boş laftan gayrı hiç bir öz [sayfa 42] taşımamaktadır.
Bunu açıkça göstermek için, amacı, bolşevizmin tarihinde ve bugünkü taktiğinde genel olarak uygulanabilir, genel olarak anlamlı, genel olarak izlenmesi zorunlu ne varsa onu, Batı Avrupa'ya uygulamak olan bu yazının genel planına uygun olarak, burada da, bizim kendi tecrübemizden hareket edeceğim.
Liderler, parti, sınıf, yığınlar arasındaki ilişkiler ve öte yandan proletarya diktatörlüğünün ve onun partisinin sendikalara karşı tutumu, bugün bizde somut olarak şöyledir: diktatörlük, sovyetler içinde örgütlenmiş ve son kongresinde bildirildiğine göre (Nisan, 1920), 611.000 üyesi bulunan Komünist (Bolşevik) Partisinin yönettiği proletarya tarafından gerçekleştirilmiştir. Partinin üye sayısında, Ekim devriminden önce ve sonra hissedilir değişiklikler oldu; üye sayısı, eskiden, hatta 1918 ve 1919'da bile[17] çok daha az önem taşıyordu. Biz, partinin ölçüyü aşan bir genişlemesinden korkmaktayız, çünkü kariyeristler ve (idam sehpasına layık) sahtekar takımı, şüphesiz ki, iktidar partisinin saflarına sızma çabasındadırlar. Yalnız işçilere ve köylülere olmak üzere partinin kapılarını son defa ardına kadar açmamız, Yudeniç'in Petrograt'tan birkaç verst uzaklıkta olduğu ve Denikin'in de Orel'de bulunduğu (Moskova'ya yaklaşık olarak 350 km.) 1919 kışındaydı; yani Sovyetler Cumhuriyetini, korkunç bir tehlikenin, bir ölüm tehlikesinin tehdit ettiği bir anda, komünistlere katılmakla, maceracıların, kariyeristlerin ve sahtekar takımının ve genel olarak istikrarsız unsurların, çıkar sağlayacakları bir kariyer umamayacakları, tam tersine, bu yüzden işkenceyi ve ölümü beklemeleri gerektiği bir anda. Her yıl kongresini toplayan partiyi, kongrenin seçtiği 19 üyeden kurulu bir Merkez Komitesi yönetir (son kongreye, 1.000 üye, bir delege göndermiştir); günlük çalışmalar, Moskova'da "Örgbüro" [sayfa 43] [Örgütlenme Bürosu] ve "Politbüro" [Siyasi Büro] diye adlandırılan Merkez Komitesi tarafından seçilen ve herbiri beş üyeden kurulu bulunan daha da sınırlı komiteler tarafından yürütülür. Demek ki, bundan çıkan sonuç, "oligarşi"nin en hakikisidir. Ve bizim cumhuriyetimizde, Partinin Merkez Komitesinin direktifleri alınmadan, hiç bir siyasi sorun ya da örgütlenme sorunu, bir devlet kurumu tarafından çözüme bağlanmaz.
Çalışmalarında parti, son kongrenin verilerine göre (Nisan, 1920) bugün 4 milyondan çok üyesi olan ve resmen partisiz bulunan sendikalara doğrudan doğruya dayanır. Gerçekte sendikaların büyük çoğunluğunun yönetici kurumlarının tümü ve başta Rusya Sendikalar Merkezi ya da Bürosu (Rusya Sendikaları Merkez Şûrası) komünistlerden kuruludur ve partinin bütün direktiflerini uygular. Böylelikle elde edilmiş olan, resmen komünist olmayan daha esnek ve daha geniş olan çok güçlü bir proleter cihazıdır, partiyi sınıfa ve yığınlara sıkı sıkı bağlayan ve partinin yönetimi altında sınıf diktatörlüğünü gerçekleştiren bir cihaz. Sendikalarla en sıkı bağlar kurulmadan, sendikaların enerjik desteği olmadan, sadece iktisadi kuruluşta değil, ama aynı zamanda askeri örgütlenmede de ve sendikaların feragatle çalışmaları olmadan, besbelli ki, ikibuçuk yıl değil, ikibuçuk ay bile ülkeyi yönetemezdik. Pratikte böyle sıkı bağların çok çeşitli ve çapraşık bir propaganda ve bilinçlendirme çalışması gerektirdiğini, sadece yöneticilere değil, genel olarak sendikanın etkili militanlarıyla zamanında ve sık sık konferanslar gerektirdiğini; bugün bile sayıları az olmakla birlikte, aramızda taraftarları bulunan ve (burjuva) demokrasinin ideolojik savunmasından, sendikaların "bağımsızlığından", (proleter devlet iktidarı karşısında bağımsızlık!) proleter disiplininin vb. baltalanmasına kadar her türlü karşı-devrimci hilelere başvuran menşeviklere [sayfa 44] karşı, kesin bir savaşı gerektirdiğini anlamak kolaydır.
"Yığınlarla" bağlantı kurmanın sendikalar aracılığıyla yeterli olmadığını kabul ediyoruz. Pratik, bizde, devrim sırasında, bütün olanaklarımızla muhafaza etmeye, geliştirmeye ve genişletmeye çalıştığımız bir kurumu meydana getirmiştir: bu, bize, yığınların ruh haletini gizleme, yığınlara yaklaşma, onların ihtiyaçlarını karşılama, içlerindeki en iyi unsurları devlet görevlerine çağırma vb. olanağını sağlayan partisiz işçi ve köylü konferanslarıdır. Devlet Kontrol Halk Komiserliğini, "İşçi ve Köylü Denetlemesi" olarak yeniden örgütlendirmeyi hedef tutan son bir kararname, bu partisizler konferanslarına, birçok işleri vb. yeniden gözden geçirecek olan devlet denetleme hizmetleri üyelerini seçme hakkını tanıyor.
Bundan başka, bilindiği gibi, bütün parti çalışması, meslek ayrımı yapmaksızın, emekçi yığınları bağrında toplayan sovyetler aracılığıyla yapılmaktadır. Bölge sovyet kongreleri, burjuva dünyasının en iyi demokratik cumhuriyetlerinde bile şimdiye kadar görülmemiş olan ölçüde demokratik bir kurumdur; (partinin çalışmalarını büyük ve sürekli bir dikkatle izlemeye çalıştığı) bu kongreler aracılığı suretiyledir ki, ve aynı zamanda köylere, orada çeşitli görevleri doldurmak için bilinçli işçileri durmadan yollamak suretiyledir ki, proletarya, köylüye karşı yönetici rolünü yerine getirmektedir; şehir proletaryasının diktatörlüğü gerçekleşmekte, zengin köylülere, burjuvalara, sömürücülere, spekülatörlere vb. karşı sistemli savaş yürütülmektedir.
"Yukardan" bakıldığında, proleter devlet iktidarının, diktatörlüğün pratikte uygulanması bakımından, genel mekanizması böyledir. Okurun, bu mekanizmayı tanıyan, küçük illegal gruplardan başlayarak yirmibeş yıl içinde doğup geliştiğini görmüş olan Rus bolşeviğine, niçin bütün bu "tepeden inme" mi y o k s a "tabandan gelme" [sayfa 45] mi diktatörlük üzerine, lider mi y o k s a yığınlar mı vb. üzerine tartışmaların, örneğin insan için sol bacağının mı, yoksa sağ kolunun mu daha gerekli olduğu konusundaki bir tartışma kadar çocukça ve gülünç göründüğünü anlayacağı umulabilir.
Devrimcilerin gerici sendikalar içinde mücadele etmemeleri gerektiğini, bu çalışmadan vazgeçilebileceğini, sendikalardan çıkıp, yepyeni, tertemiz, pek sevimli (ve çoğunlukla herhalde gencecik) vb. bir "işçi birliğini" ihmal etmeden örgütlendirilmesinin gerektiğini iddia eden Alman "sol"larının pek bilgili ve korkunç derecede devrimci ciddi beyanları da, bize daha az çocukça ve gülünç gelmeyecektir.
Kapitalizm, sosyalizme, zorunlu olarak, bir yandan işçiler arasında yüzyıllar içinde yerleşmiş olan eski mesleki ve lonca ayrımlarını miras bırakırken, öte yandan (sadece tek zanaat ve meslek kuruluşları değil, bütün sanayii kucaklayan) daha geniş sanayi sendikaları haline gelebilmeleri için, yılların ve yılların geçmesi gereken sendikaları da miras bırakmıştır. Bu sanayi sendikalarının aracılığıyla, ilerde, insanlar arasındaki işbölümü ortadan kaldırılacaktır; her yönden gelişmiş evrensel bir hazırlıktan geçmiş ve her şeyi yapabilen insanların eğitimine, öğretimine ve şekillenmesine geçilecektir. Ve o zaman komünizme varılmış olunacaktır, ama ancak uzun yıllardan sonra. Bugün pratik olarak tam gelişmiş olan, kök salmış, şekillenmiş, açılıp serpilmiş ve olgunlaşmış bir komünizmin gelecekteki sonuçlarını gerçekleşmiş sayarak hareket etmek, dört yaşındaki bir çocuğa yüksek matematik öğretmeğe benzer.
Biz, sosyalizmi kurma işine, hayali ya da bu maksatla özel olarak teşkil ettiğimiz insan malzemesiyle değil, kapitalizmin bize miras bıraktığıyla girişebiliriz ve girişmeliyiz. Hiç şüphe yok ki, bu, çok zor bir iştir; ama soruna [sayfa 46] bunun dışında bir yaklaşış, o kadar ciddiyetten uzaktır ki, bunun sözünü bile etmek gereksizdir.
Sendikalar, kapitalizmin gelişmesinin başlangıcında işçi sınıfına pek büyük bir ilerleme sağladılar; bu örgütler, işçilerin dağınık ve güçsüz durumuna son verip onların ilk sınıf gruplaşmalarını gerçekleştirdiler. Proleterlerin en yüksek sınıf bileşmesi biçimi, proletaryanın devrimci partisi gelişmeye başladığı zaman (ki bu parti önderleri, sınıfı ve yığınları homojen ve bölünmez bir bütün içinde birbirine bağlamayı başarmadan böyle bir ada layık olamaz), sendikalar kaçınılmaz olarak bazı gerici özellikler: bir çeşit meslek örgütü dar görüşlülüğü, siyaset dışı kalma eğilimi, rutinlere saplanma vb. eğilimi göstermeye, başladılar. Ama dünyanın hiç bir yerinde proletaryanın gelişmesi, sendikalar olmadan, sendikaların ve işçi sınıfının partisinin karşılıklı aksiyonu olmadan gerçekleşmemiştir ve gerçekleşemez. Siyasi iktidarın proletarya tarafından ele geçirilmesi, bu sınıf için ileriye doğru atılmış muazzam bir adımdır. Onun için parti, eskisinden daha çok ve eski tarzla yetinmeyerek yeni bir biçimde sendikaları eğitmeli ve yönetmelidir; ama bunu yaparken sendikaların uzun süre "proleter komünizm okulu" olarak ve proleterlerin kendi iktidarlarını uygulamaya yarayan hazırlık okulları olarak, ülkenin bütün ekonomisinin yönetimin derece derece, ilkönce işçi sınıfının eline (şu ya da bu mesleğin değil, tüm işçi sınıfının eline) ve sonra da emekçilerin tümünün eline geçmesi için gerekli işçi gruplaşmaları olarak varlıklarını sürdüreceklerini unutmamalıdır.
Sendikaların bu anlamda belirli bir "gerici zihniyet" göstermeleri, proletarya iktidarı altında, kaçınılmaz bir şeydir. Bunu anlamamak, kapitalizmden sosyalizme geçişin temel koşullarını anlamada tam bir yeteneksizlik göstermektir. Bu "gerici zihniyet"ten korkmak, ondan [sayfa 47] kaçınmak, onu görmezlikten gelmek, büyük yanılgıya düşmek olur; çünkü bu, proletaryanın öncü olarak rolünü, işçi sınıfının ve köylünün en geri kat ve yığınlarını eğitme, aydınlatma, yeni bir yaşantıya çağırma rolünü benimsemekten çekinmek anlamını taşır. Öte yandan proletarya diktatörlüğünü, meslek dargörüşlülüğüne tutulmuş tek bir işçinin kalmayacağı, trade-unionist önyargılara kapılmış tek bir işçinin bile kalmayacağı zamana bırakmak daha vahim bir yanılgı olur. Politika sanatı (ve bir komünistin görevlerini doğru olarak anlaması) proletaryanın öncüsünün iktidarı ele geçirebileceği koşulların ve anın, iktidarı alırken ve aldıktan sonra işçi sınıfının ve proleter olmayan emekçi yığınların yeteri kadar geniş tabakalarının yeterli desteğinden yararlanabileceği, ve iktidara geçince gittikçe daha geniş emekçi yığınlarını eğiterek ve kendine çekerek egemenliğini genişletebileceği koşulların ve anın tam ve doğru olarak değerlendirilmesini gerektirir.
Devam edelim. Rusya'dan daha ileri olan ülkelerdeki sendikalarda, belirli bir gerici zihniyet bizdekinden daha güçlü olarak belirdi ve belirmesi de kaçınılmazdı. Rusya'da, menşevikler, bu lonca dargörüşlülüğü, mesleki ve oportünist bencillik yüzünden sendikalarda bir destek sağlamışlardı (ve şimdi bile az sayıda bazı sendikalarda böyle bir desteğe kısmen sahiptirler). Batının menşevikleri sendikalarda daha derinden "kök salmışlardır", ve bu ülkelerde bizdekinden daha güçlü, dargörüşlü, bencil, yüreksiz, çıkarcı küçük-burjuva ve emperyalist zihniyetli, emperyalizmin satın aldığı, ahlaksız bir "işçi aristokrasisi" ortaya çıkmıştır. Bu, tartışma götürmez Gompers'lere karşı, Batı Avrupa'da Jouhaux, Henderson, Merrheim, Legien ve şürekasına karşı mücadele, siyasi ve toplumsal bakımdan tam olarak benzerleri bir tip olan bizim menşeviklerimize karşı mücadeleden çok daha [sayfa 48] zordur. Bu mücadele, amansız bir mücadele olacaktır ve mücadeleyi bizim yaptığımız gibi oportünizmin ve sosyal-şovenizmin islah olmaz liderlerinin ipliğini tam olarak pazara çıkarana ve böylelerini sendikalardan kovana dek sürdürülmelidir. Bu mücadele belirli bir noktaya vardırılmadan siyasi iktidarı elde etmek olanaksızdır (ve bu yapılmadan iktidarı alma yolunda bir çaba gösterilmemelidir de); ve bu, her yerde bir değildir, mücadelenin hangi dereceye kadar vardırılacağını, ancak her ülkenin proletaryasının aklı başında, tecrübeli ve yetkili siyasi yöneticileri tayin edeceklerdir. (Rusya'da bu mücadelenin ne ölçüde başarılı olacağı konusunda ipucunu bize 25 Ekim 1917 proleter devriminden birkaç gün sonra, 1917 Kasımında Kurucu Meclis seçimleri verdi. Bu seçimlerde, menşevikler, tam bir yenilgiye uğradılar, bolşeviklerin elde ettikleri 9 milyon oya karşılık 700 bin –Vladi-Kafkas oylarını da eklersek 1 milyon 400 bin– oy aldılar. Bu konuyla ilgili Komünist Enternasyonal dergisinin 7-8. sayılarındaki "Kurucu Meclis Seçimleri ve Proletarya Diktatörlüğü"[18] başlıklı yazıma bakınız.)
Ama biz, mücadeleyi, "işçi aristokrasisi"ne karşı mücadeleyi, işçi yığınları adına, bu yığınları kendi tarafımıza kazanmak için yaparız: işçi sınıfını kendi yanımıza çekmek için oportünist ve sosyal-şoven liderlerle savaşırız. Bu kadar açık ve belli bir ilkel gerçeği görmemek saçmalık olur. Sendika yönetici çevrelerinin gerici ve karşı-devrimci zihniyetinden, komünistlerin sendikalardan çıkmaları gerektiği!! ve sendikalarda çalışılmaması!! sonucuna varan ve kendi k e ş i f l e r i!! olan yeni işçi örgüt biçimleri yaratmak isteyen "sol" Alman komünistleri işte bu hatayı işliyorlar. Bu, burjuvaziye hizmet etmeye eşit affedilmez bir saçmalıktır. Çünkü, bizim menşeviklerimiz olsun, sendikalardaki bütün oportünist sosyal-şoven ve kautskici liderler olsun, (bizim, menşevikler [sayfa 49] için her zaman dediğimiz gibi) "işçi sınıfının içinde burjuvazinin ajanları"ndan, ya da Daniel de Léone'un Amerikalı taraftarlarının güzel ve son derece doğru deyişiyle "kapitalist sınıfın işçi kahyaları"ndan (labour lieutenants of the capitalist class) başka bir şey değillerdir. Gerici sendikalarda çalışmamak demek, gerektiği kadar gelişmemiş olan ya da henüz geri olan işçi yığınlarını, gerici liderlerin etkisine, burjuvazi ajanlarının, aristokrat işçilerin ya da "burjuvalaşmış işçilerin" etkisine terketmek demektir (bu konuyla ilgili Engels'in Marx'a İngiliz işçilerinin durumuyla ilgili mektubuna başvurunuz, 1858[19] ).
Komünistlerin gerici sendikalara katılmamasını savunan gülünç "teori", "sol" komünistlerin "yığınlar" üzerinde etki sorununu nasıl hafiflikle ele aldıklarını ve bu yüzden "yığınlar" kelimesini nasıl kötüye kullandıklarını gösterir. "Yığınlara" yardımcı olabilmek için, onların sevgisini kazanabilmek için, davaya katılmalarını ve desteklerini sağlayabilmek için, oportünist ve sosyal-şoven olarak, çoğunlukla –doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak– burjuvaziyle ve polisle bağlantıları olan "liderlerin" önümüze çıkaracakları güçlüklerden, başvuracakları hilelerden, kuracakları tuzaklardan, hakaretlerden, baskılardan yılmamak gerekir. Ve mutlaka yığınların olduğu yerde çalışmak gerekir. Asıl, kurumlarda, derneklerde, örgütlerde, proleter ya da yarı-proleter yığınların bulunduğu her yerde (bunlar en gerici eğilimde olsalar bile) yöntemli, azimli, inatçı,ve sabırlı bir bilinçlendirme çalışmasıyla bütün fedakarlıkları göze almak, en büyük engelleri göğüslemeyi bilmek gerekir. Sendikalar ve (bazı durumlarda) işçi kooperatifleri ise, yığınların bulunduğu örgütlerin ta kendileridirler. 10 Mart 1920 tarihli Folkets Dagblad Politiken adındaki İsveç gazetesinin yazdığına göre, İngiltere'de sendika üyeleri sayısı, 1917 yılı sonundan 1918 yılı sonuna kadar, %19 bir artış [sayfa 50] göstererek, 5.500.000'den 6.600.000'e ulaşmıştır. 1919 yılının sonunda bu sayı, 7.500.000'e varmıştır. Fransa ve Almanya için bu konuda elimde rakam yok, ama herkesin bildiği tartışma götürmez gerçekler, bu ülkelerde de sendikalı işçilerin önemli ölçüde artışına tanıklık etmektedir.
Bu gerçekler başka binlerce belirtinin de doğruladığı bir şeyi açıkça göstermektedir: proletarya yığınlarının geri "alt katlarında" beliren bilinçlenme ve örgütlenmeye doğru artan bir eğilim, İngiltere'de, Fransa'da, Almanya'da milyonlarca işçi ilk defa olarak tam bir örgütsüzlük durumundan, ilkel, aşağı, en basit ve burjuva demokratik önyargılardan henüz kurtulmamış olanlar için en kolayca ulaşılabilir örgüt biçimine, sendikalara geçmektedirler. Ve devrimci, ama akılsız olan "sol" komünistler, "yığınlar! yığınlar!" diye bağırırlarken, öte yandan, "gerici zihniyet"lerini!! bahane ederek s e n d i k a l a r içinde mücadeleyi reddediyorlar!! Ve yepyeni, tertemiz, burjuva demokratik önyargılardan, mesleki dargörüşlülük günahlarından arınmış bir "işçi birliği"ni ileri sürüyorlar, – iddialarına göre bu birlik geniş bir örgüt olacaktır ("olacaktır" diyorum) ve buna katılmak için sadece (sadece!) "Sovyet sistemini ve diktatörlüğü kabul etmek" gerekiyor, (yukarda aktarılan pasaja bakınız)!!
"Sol" devrimcilerin bundan daha büyük akılsızlık etmeleri, devrime bundan daha çok zarar getirmeleri düşünülemez! Ama biz, Rusya'da, Rusya'nın ve Antantın burjuvazisine karşı ikibuçuk yıl süresince sağladığımız emsalsiz zaferlerden sonra bile, bütün sendikalara girmek için "diktatörlüğün tanınması" şartını koşsaydık, büyük akılsızlık ederdik, yığınlar üzerindeki etkimizi zayıflatırdık, menşeviklerin oyununa gelmiş olurduk. Çünkü komünistlerin bütün görevi, bilinçlenmede geç kalanları inandırmayı bilmek, onların arasında çalışmayı bilmektir, yoksa çocukça uydurmalardan başka bir şey [sayfa 51] olmayan "sol" sloganlar ileri sürerek onlardan ayrılmak değildir.
Hiç şüphe yok ki, Bay Gompers gibileri, Henderson, Jouhaux, Legien ve şürekası Alman "ilke" muhalefetindekiler gibi (tanrı bizi böyle "ilkeler"den korusun!), ya da IWW (Dünya Sanayi İşçileri)[20] örgütündeki bazı Amerikalı devrimciler gibi, gerici sendikaların terkedilmesini savunan ve bunlarda çalışmayı reddeden o "sol" devrimcilere pek minnettardırlar. Hiç şüphemiz olmasın ki, oportünizmin "liderleri" olan baylar, sendikaların kapısını devrimcilere kapamak için, onları her çareye başvurarak sendikalarda safdışı edebilmek için, komünistlerin sendikalarda çalışmalarını mümkün olduğu kadar tatsız hale getirebilmek için, onları hakaretlere uğratmak, rahatsız etmek ve baskı altında tutmak için, burjuva diplomasisinin bütün manevralarına başvuracaklar, burjuva hükümetlerin, papazların, polisin, mahkemelerin yardımını bu yolda sağlamak için ellerinden geleni yapacaklardır. Sendikalara girebilmek, sendikalar içinde kalabilmek ve her ne pahasına olursa olsun devrimci eylemi bu örgütler içinde yürütebilmek için bütün bunlara göğüs vermek gerekir, her türlü fedakarlığa razı olmak, (eğer gerekirse) savaş hilelerine başvurmak, gizli eylem yöntemlerini uygulamak gerekir. 1905'e kadar çarlık düzeninde "hiç bir legal olanağımız" yoktu; ama Zubatov adındaki polis, devrimcileri tuzağa düşürmek ve yenilgiye uğratmak için aşırı gerici işçi toplantılarını yaptığı ve işçi derneklerini örgütlendirdiği zaman, bu toplantılara ve bu derneklere partimizin üyelerini biz yolluyorduk (bunlar arasında yaman bir militan olan ve 1906'da çarın generalleri tarafından kurşuna dizilen Petersburglu işçi Babuşkin'i hatırlarım), bunlar, yığınlarla bağlantı kuruyorlardı, propaganda eylemlerini ustaca yürütüyorlardı ve işçileri Zubatov'un adamlarının[*4] etkisinden [sayfa 52] kurtarıyorlardı. Hiç şüphe yok ki, kök salmış, legalci, anayasacı, burjuva demokratik önyargıları iyice benimsemiş olan Batı Avrupa ülkelerinde aynı şeyi yapmak daha zordur. Ama gene de bu yapılabilir ve bunu sistematik olarak yapmak gerekir.
Bence III. Enternasyonalin Yürütme Komitesi, gerici sendikalara katılmama politikasını açıkça suçlamalı ve Enternasyonalin önümüzdeki kongresinde bu politikanın genel bir tarzda suçlanmasını sağlamak için harekete geçmelidir (böyle bir katılmama politikasının akılsızca ve proletarya devrimine niçin son derece zararlı olduğu bütün ayrıntılarıyla açıklanarak gösterilmelidir), ve Yürütme Komitesi bu yanlış politikayı –doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak, açıkça ya da üstü örtülü bir biçimde tam olarak ya da kısmen, bu önemli değildir– desteklemiş olanların davranışını da suçlamalıdır. III. Enternasyonal, II. Enternasyonalin taktiğini kırmalıdır, çözümü zor sorunlardan kaçmamalıdır, bunları örtbas etmemelidir, tam tersine, bunlara cepheden açıkça karşı koyabilmelidir. "Bağımsızlara" (Almanya Bağımsız Sosyal-Demokrat Partisine) bütün gerçeği, hem de yüzlerine karşı söylemiş bulunuyoruz; bu gerçeği, "sol" komünistlere de aynı şekilde söylemeliyiz. [sayfa 53]
YEDİ
BURJUVA PARLAMENTOLARA
KATILMAK GEREKİR Mİ?
"Sol" Alman komünistleri, bu soruya, en büyük bir küçümsemeyle –ve en büyük bir hafiflikle– olumsuz cevap veriyorlar. Bu tutumlarını neye dayandırdıklarını yukarıya aktarılan pasajda görmüştük.
"... tarihi ve siyasi bakımdan artık zamanlarını doldurmuş olan parlamenter mücadele biçimlerine her türlü dönüş kesin olarak reddedilmelidir..."
Bu, gülünçlüğe kadar varan iddialı bir tonla söylenmektedir ve, besbelli ki, yanlıştır. Parlamentarizme "dönüş"! Yoksa Almanya'da şimdiden sovyet cumhuriyeti mi var? Sanırım ki, hayır. O halde "dönüş"ten nasıl söz edilebilir? Bu, boş laf değil midir? [sayfa 54]
Parlamentarizm "tarihi bakımdan zamanını doldurmuş" imiş. Propaganda anlamında bu doğrudur. Ama parlamentarizmin "tarihi bakımdan zamanını doldurmasıyla" pratikte yok olması arasında uzun bir yol var. Onlarca yıldan beri kapitalizmin "tarihi bakımdan zamanını doldurduğu" haklı olarak söylenebilir; ama bu, bizi, kapitalizm alanında uzun süren ve inatçı bir mücadeleyi sürdürmemizi gereksiz hale getirmez ki. Parlamentarizm, evrensel tarih bakımından "tarihi bakımdan zamanını doldurmuştur", başka bir deyişle burjuva parlamentarizmi çağı sona ermiştir; proletarya diktatörlüğü çağı başlamıştır. Bu yadsınamaz. Ama evrensel tarih ölçüsünde sorunları ele aldığımızda hesabımızı on yıllarla yaparız. Evrensel tarih bakımından bir şey, on yıl ya da yirmi yıl önce olmuş ya da sonra olmuş önemli değildir; bu, evrensel tarih bakımından, yaklaşık hesaplarla bile hesaplanması olanaksız olan önemsiz bir niceliktir. Ama işte bundan ötürüdür ki, pratik bir siyasi sorunda durum dünya tarihi ölçüsünde değerlendirilince, vahim bir teorik yanılgıya düşülmüş olur.
Parlamentarizm "siyasi bakımdan zamanını doldurmuş" mudur? Bu, başka bir sorundur. Böyle olsaydı "sol" komünistler haklı olurlardı. Ama bunu çok ciddi bir tahlille tanıtlamak gerekir; oysa "sol" komünistler böyle bir tahlile yanaşmıyorlar bile. III. Enternasyonalin Geçici Amsterdam Bürosunun 1 nolu bülteninde (Bülletin of the Provisional, Bureau in Amsterdam of the Comnunist International, n° 1, Şubat 1920) yayınlanan ve Hollanda partisindeki sol eğilimi açıkça ifade eden, Parlamentarizm Üzerine Tezler'deki tahlilin, yakından incelenince ayakta durmayan bir tahlil olduğunu göreceğiz.
İlk olarak, Almanya "solları" bilindiği gibi, daha Ocak 1919'dan beri parlamentarizmin "zamanını doldurmuş olduğuna" inanıyorlardı ve bu tutumları, Rosa Luxemburg [sayfa 55] ve Karl Liebknecht gibi en önemli siyasi liderlerin görüşüne aykırıydı. "Solların" yanıldıklarını biliyoruz. Yalnız bu olay, parlamentarizmin "siyasi bakımdan zamanını doldurmuş olduğu" tezini tümüyle ve kökten yıkmaya yeter. "Sollar" o zamanki tartışma götürmez yanılgılarının, şimdi artık bir yanılgı olmaktan çıktığını tanıtlamakla görevlidirler. Ama onlar en ufak bir kanıt bile ileri sürememektedirler ve zaten süremezler de. Bir siyasi partinin kendi yanılgıları karşısındaki tutumu, bu partinin ciddi olup olmadığını kendi sınıfına karşı ve emekçi yığınlara karşı görevini yerine gerçekten getirip getirmediğini saptayabilmemiz için, en önemli ve en güvenilir kıstaslardan biridir. Yanılgısını açıkça teslim etmek, nedenlerini arayıp bulmak, bu yanılgıya meydan veren durumu tahlil etmek, yanılgıyı doğrultma yollarını dikkatle incelemek; işte ciddi bir partinin işaretleri bunlardır, ciddi bir parti için görevlerini yerine getirmek, sınıfı ve ardından da yığınları eğitmek ve bilinçlendirmek bu demektir. Bu görevi yerine getirmemekle, açık yanılgılarının incelenmesinde gerekli dikkati ve itinayı göstermemekle, Almanya'nın (ve Hollanda'nın) "solları" bir sınıfın partisi değil, bir küçük çevrenin partisi olduklarını; yığınların partisi değil, aydınlardan ve aydınların en kötü yanlarının bir kopyası haline gelmiş olan küçük bir işçi grubundan meydana gelmiş bir topluluk olduklarını tanıtlamaktadırlar.
İkincisi, Frankfurt "sol" grubunun, daha uzun bir pasajını yukarıya aktardığımız broşüründe, şunları okuyoruz:
"... Merkezin ["Merkez" Katolik Partisinin] siyasetini izleyen milyonlarca işçi, karşı-devrimcidirler. Köy proleterleri, karşı-devrimci birliklerin saflarındadırlar." (Yukarda sözü edilen broşür, s. 3.)
Bunun gürültüyle ve abartılarak söylendiğini hemen [sayfa 56] görmekteyiz. Ama burada sözü edilen temel gerçek tartışma götürmez, ve "sollar"ın bunu kabul etmeleri, yanılgılarını açıkça gösterir. Eğer "milyonlarca" proleter, sadece genel olarak parlamentarizmden yana olmayıp, aynı zamanda açıkça "karşı-devrimci" iseler, "parlamentarizmin siyasi bakımdan zamanını doldurmuş olduğunu" nasıl söyleyebiliriz!? Besbelli ki, Almanya'da parlamentarizm henüz siyasi bakımdan zamanını doldurmuş değildir. Besbelli ki, Almanya "solları" kendi isteklerini ideoloji ve siyaset alanında kendi görüşlerini, nesnel gerçeklikle birbirine karıştırmışlardır. Bu, devrimciler için en tehlikeli yanılgıdır. Çarlığın istisnai olarak yabani ve yırtıcı boyunduruğunun, uzun bir süre her cinsten devrimcilerin, tutku, fedakarlık, yiğitlik, irade gücü bakımından hayranlık duyulması gereken devrimcilerin meydana çıkmalarına neden olduğu Rusya'da, devrimcilerin düştüğü bu yanılgıyı çok yakından gözleyebildik ve özel bir dikkatle inceleyebildik. Bu yanılgıyı pek iyi biliriz. Onun için başkalarında da gördüğümüzde hemen tanırız. Besbelli ki, Alman komünistleri için parlamentarizm, "siyasi bakımdan zamanını doldurmuştur"; ama, asıl sorun şu ki, bizim için zamanını doldurmuş olan bir şeyin, sınıf için zamanını doldurduğuna, yığınlar için zamanını doldurduğuna inanmamak gerekir. "Solların", durumu muhakeme etmeyi bilemediklerini, sınıf partisi olarak, yığın partisi olarak davranmayı bilmediklerini burada bir kere daha görüyoruz. Yığınların seviyesine inilmesi gerektiği, bir sınıfın en geri kalmış katları seviyesine inilmemesi gerektiği tartışma götürmez. Senin görevin o katlara acı gerçeği söylemektir. Geri kalmış katların, burjuva demokratik ve parlamenter önyargılarını, önyargı olarak nitelendirmek görevinizdir. Ama aynı zamanda (sadece en bilinçli öncüsünü değil) bütün sınıfın bilincinin ve hazırlığının, sadece ilerici unsurlar değil, emekçiler yığınının tümünün [sayfa 57] bilincinin ve hazırlığının gerçek durumunu dikkatle gözlemek de görevinizdir. "Milyonlarca" değil de sadece oldukça önemli bir sanayi işçisi azınlığı katolik papazların peşinden gitseydi, ve bir tarım işçileri azınlığı büyük toprak sahiplerinin ve kulakların (Grossbauern) ardından gitseydi bile, bundan çıkacak olan sonucun, parlamentarizmin Almanya'da henüz siyasi bakımdan zamanını doldurmamış olduğu, ve devrimci proletaryanın partisi için parlamenter seçimlere ve parlamenter mücadeleye katılmanın, özellikle kendi sınıfının geri kalmış katlarını eğitmek için, özellikle ezilen ve cahil köylü yığınlarını uyandırmak ve aydınlatmak için zorunlu olduğu şüphe götürmez. Burjuva parlamentosunu ve bütün öteki gerici kurumları dağıtmaya gücümüz yetmediği sürece, bu kurumlarda çalışmak zorundasınız, özellikle hâlâ papaz takımının ve taşra kovuklarının boğucu havasının hayvanca bir bilinçsizlik içinde tuttuğu işçiler mevcut olduğu için, bu kurumlarda çalışmalısınız. Bunu yapmazsanız gevezeden başka bir şey değilsiniz.
Üçüncüsü, "sol" komünistler, biz bolşevikleri pek övüyorlar. Arasıra insanın onlara söyleyesi geliyor: bizi biraz daha az övün de, bolşevik taktiğini daha çok inceleyin, o taktiği daha çok benimseyin! Rusya burjuva parlamentosu seçimlerine, Kurucu Meclis seçimlerine, 1917 Eylül-Kasımında katıldık. Taktiğimiz doğru muydu, değil miydi? Eğer doğru değilse, bunu açıkça söylemek ve tanıtlamak gerekir. Uluslararası komünizmin doğru bir taktik elde edebilmesi için bu yapılmalıdır. Eğer doğruysa, bundan bazı sonuçlar çıkarmak gerekir. Hiç şüphe yok ki, Rusya'nın koşullarını, Batı Avrupa'nın koşullarına uydurmak sözkonusu değildir. Ama "parlamentarizm siyasi bakımdan zamanını doldurmuştur" kavramının ne anlama geldiği gibi özel bir sorunda bizim tecrübemizi mutlaka gözönünde tutmak gerekir; çünkü somut tecrübe [sayfa 58] gözönünde tutulmazsa, bu kavramlar kolayca boş laf haline gelir. Biz, Rus bolşeviklerinin, Eylül-Kasım 1917'de, Rusya'da parlamentarizmin siyasi bakımdan zamanını doldurmuş olduğu iddiasında, Batının bütün komünistlerinden çok daha haklı değil miydik? Besbelli ki haklıydık, çünkü sorun burjuva parlamentoların uzun süreden beri mi, yoksa kısa süreden beri mi varolup olmadıkları sorunu değildir, sorun, büyük emekçi yığınların ideolojik, siyasi ve pratik bakımdan sovyet rejimini benimsemeye ve burjuva demokratik parlamentoyu dağıtmaya –ya da dağıtılmasına izin vermeye– hazır olup olmadıkları sorunudur. Rusya şehirlerindeki işçi sınıfının, asker ve köylülerin, Eylül-Kasım 1917'de, özel koşulların sonucu olarak sovyet rejimini kabul etmeye ve burjuva parlamentolarının en demokratiğini dağıtmaya tam olarak hazır bulundukları, inkarı mümkün olmayan, tam olarak sabit olmuş bir tarihi gerçektir. Ama buna rağmen bolşevikler, Kurucu Meclisi boykot etmemişlerdi; ve tam tersine, iktidarın proletarya tarafından elde edilmesinden önce v e s o n r a seçimlere katılmışlardı. Bu seçimlerin son derece değerli sonuçlar (proletarya için son derece yararlı sonuçlar) verdiğini, Rusya Kurucu Meclis seçimlerinin sonuçlarını ayrıntılı olarak tahlil ettiğim yukarda sözü edilen makalede tanıtladım, ya da tanıtladığımı umarım.
Yukarda söylenenlerden çıkan sonuç tartışma götürmez: tanıtlanmıştır ki, Sovyet Cumhuriyetinin zaferinden birkaç hafta önce bile, giderek bu zaferden sonra bile burjuva demokratik bir parlamentoya katılmak, devrimci proletaryaya zarar getirmek şöyle dursun, ona, bu parlamentoların niçin dağıtılması gerektiğini geri kalmış yığınlara daha kolay anlatma olanağını sağlamakta, bu dağıtışın başarısını ve burjuva parlamentarizminin "siyasi tasfiyesini" kolaylaştırmaktadır. Bu tecrübeyi [sayfa 59] küçümsemek ve aynı zamanda, taktiğini (dar anlamda ulusal bir taktik değil, gerçekten uluslararası taktiğini) uluslararası ölçüde hazırlayıp saptamakla görevli bulunan III. Enternasyonale katıldığını iddia etmek, en derin bir çelişkiye düşmek olur, enternasyonalizmi sözde kabul ederken onu gerçekte yadsımak demek olur.
Şimdi de, "Hollandalı solların" parlamentolara katılmamayı savunurken ileri sürdükleri kanıtları ele alalım. Yukarda sözü edilen "Hollanda" tezlerinin en önemlisi, 4. tez, İngilizceden çevrilmiş olarak şöyledir: "Kapitalist üretim sistemi yıkıldığı zaman ve toplum, devrim aşamasına ulaştığı zaman, bizzat yığınların eylemine kıyasla, parlamenter eylem yavaş yavaş değerini yitirir. Bu koşullarda, parlamento, karşı-devrimin merkezi ve organı durumuna gelince ve işçi sınıfı sovyetler biçiminde kendi iktidarının araçlarını kurunca, parlamento faaliyetinin herhangi bir biçimine katılmanın reddedilmesi zorunlu olabilir."
Birinci cümle baştan sona kadar yanlıştır. Çünkü, yığınların eylemi –örneğin bir büyük grev– sadece devrim sırasında ya da devrimci bir durumda değil, her zaman parlamenter eylemden daha önemlidir. Açıkça tutarsız olan ve hem tarihi, hem de siyasi bakımdan yanlış olan bu iddia, sadece bu tezi ileri sürenlerin, legal savaşla illegal savaşı birleştirmenin önemi konusunda ne genel olarak Avrupa'yı (1848 ve 1870 devrimlerinden önceki Fransa'yı, 1878 ile 1890 arasındaki Almanya'yı, vb.), ne de Rus tecrübesini (yukarıya bakınız) gözönünde bulundurmadıklarını gösterir. Bu sorun, büyük bir genel ve özel önem taşır. Çünkü proletaryanın burjuvaziye karşı iç savaşın olgunlaşması ve yakınlaşması gözönünde tutulursa, cumhuriyet hükümetlerinin ve genel olarak yasaları durmadan ihlal eden burjuva hükümetlerinin devrimcilere uyguladıkları vahşice baskı tedbirleri [sayfa 60] (Amerika'nın örneği vb. ibret vericidir) gözönünde tutulursa, ilerlemiş uygar ülkelerde bu birleştirme her gün daha zorunlu olacağı –şimdiden de kısmen zorunludur– saat hızla yaklaşmaktadır. Bu temel sorunu Hollandalılar ve genel olarak "sollar" kesin olarak anlamıyorlar.
İkinci cümle, ilkönce, tarihi bakımdan yanlıştır. Biz bolşevikler, en karşı-devrimci parlamentolara katıldık, ve tecrübe göstermiştir ki, bu katılma, özellikle Rusya'da birinci burjuva devriminden sonra (1905), burjuva devrimini hazırlamak için (Şubat 1917) ve sonra da sosyalist devrimi hazırlamak için (Ekim 1917) devrimci proletaryanın partisine sadece yararlı değil, zorunluydu da. İkincisi, bu cümle şaşırtıcı bir mantıksızlık taşımaktadır. İşçilerin sovyetler biçiminde kendi iktidarlarının araçlarını yarattıkları bir sırada parlamentonun karşı-devrimin organı ve "merkezi" durumuna gelmesinden (gerçekte hiç bir zaman "merkez" olmadığını ve olamayacağını geçerken söyleyelim) çıkan sonuç, işçilerin, sovyetlerin parlamentoya karşı, parlamentonun sovyetler tarafından dağıtılması uğruna mücadeleye –ideolojik, siyasi ve teknik bakımlardan– hazırlanmaları gerektiği sonucudur. Ama bu, hiç bir zaman karşı-devrimci parlamentonun içinde bir sovyet muhalefetinin mevcut olmasının bu dağıtılmayı engelleyecek, onu kolaylaştırmayacak demek değildir. Denikin'e ve Kolçak'a karşı başarılı savaşımız sırasında, parlamentoda bir proleter sovyet muhalefetinin varlığının, zaferlerimizi olumlu olarak etkilediğini hep gördük. Karşı-devrimci Kurucu Meclisin içinde tutarlı bir bolşevik sovyet muhalefetinin bulunmasının, sol devrimci-sosyalistlerin tutarsız muhalefetine rağmen, 5 Ocak 1918'de Kurucu Meclisi dağıtmamıza engel olmadığını, tam tersine, onu kolaylaştırdığını pek iyi bilmekteyiz. Tezi ileri sürenler, sorunu, karmakarışık hale getirmişlerdir ve gerici parlamentonun dışında yığınların [sayfa 61] eylemiyle parlamento içindeki devrime sempati duyan (ya da daha iyisi: devrimi doğrudan doğruya destekleyen) bir muhalefet ile birleştirmenin özellikle devrim sırasında ne kadar yararlı olduğunu doğrulayan, eğer bütün devrimlerin değilse, birçok devrimin tecrübelerini unutuyorlar. Burada Hollandalılar ve genel olarak "sollar", gerçek bir devrime, hiç bir zaman katılmamış ya da devrimlerin tarihi üzerinde hiç bir zaman düşünmemiş olan, ya da gerici bir kurumun öznel olarak "yadsınmasının" çeşitli nesnel etkenlerin birleşmiş kuvvetleriyle, o kurumun fiilen yıkılması olduğunu safça sanan devrim doktrincileri olarak durumu muhakeme ediyorlar. Yeni bir siyasi fikri çürütmenin (yalnız siyasi fikri de değil) ve onu etkisiz hale getirmenin en iyi yolu, o fikri abese itene kadar savunmaktır. Gerçekten herhangi bir gerçeği, (Peder Dietzgen'in de dediği gibi) aşırı ölçülere vardırtırsak, abartarak gerçek uygulama alanının sınırları dışına yayarsak, onu abesliğe kadar itmiş oluruz; ve bu koşullarda o fikir kaçınılmaz olarak fikirlikten çıkar, saçma olur. İşte Hollanda ve Almanya "solları"nın yeni gerçek konusunda, sovyetler iktidarının burjuva demokratik parlamentolara üstünlüğü gerçeği konusunda yaptıkları budur. Hiç şüphe yok ki, eskiden olduğu gibi, genel olarak burjuva parlamentolara katılmayı reddetmenin, koşullar ne olursa olsun, yanlış olduğunu iddia eden kimse, hata etmiş olur. Ama bu yazının amacı, çok daha mütevazi olduğu için, boykotun hangi koşullarda yararlı olabileceğini burada belirtmeye girişmeyeceğim: Bu yazıda güdülen amaç, sadece uluslararası komünist taktiğinin en önemli bazı sorunlarını aydınlatmak için Rus tecrübesinden dersler çıkarmaktır. Rus tecrübesi, bize, (1905'te) bunun başarılı ve doğru bir uygulamasını verdiği gibi, (1906'da) yanlış bir uygulamasını da vermektedir. Birinci durumu tahlil ederken görüyoruz ki, bolşevikler, yığınların parlamento-dışı devrimci eyleminin [sayfa 62] (özellikle grev hareketinin) istisnai bir hızla büyüdüğü proletaryanın ve köylünün hiç bir katının, ne şekilde olursa olsun, gerici iktidarı desteklemesinin olanaksız olduğu, devrimci proletaryanın grev savaşıyla ve köylü hareketiyle geri kalmış büyük yığınlar üzerinde etkisini sağladığı bir anda, bolşevikler, gerici bir parlamentonun gerici bir iktidar tarafından toplantıya çağrılmasını önleyebilmişlerdi. Besbelli ki, bu tecrübe, Avrupa'daki bugünkü koşullara uygulanamaz. Aynı biçimde açıkça bellidir ki, –yukarda anlatılan nedenlerle– Hollanda "solları"nın şarta bağlı olsa bile, parlamentolara katılmayı reddetme yolunda ileri sürdükleri iddialar, kökten yanlıştır ve devrimci proletaryanın davasına zararlıdır.
Batı Avrupa'da ve Amerika'da parlamentoların, işçi sınıfının devrimci öncüsü için özellikle iğrenç bir niteliğe büründüğü doğrudur. Bu yadsınamaz. Bunu anlamak kolaydır, çünkü parlamentoda, savaş sırasında ve savaştan sonra, sosyalist ve sosyal-demokrat milletvekillerinin büyük çoğunluğunun davranışından daha âdice, daha alçakça, daha çirkin bir şey tasavvur edilemez. Ama bu herkesçe bilinen kötülükle nasıl savaşılacağı sorununu çözüme bağlarken, bu duyguya kapılmak, sadece akılsızlık olmaz, aynı zamanda cinayet sayılmalıdır. Batı Avrupa ülkelerinin birçoğunda, devrimci duygu, bugün denilebilir ki, bir "yenilik", uzun süre boşuna ve büyük sabırsızlıkla beklenilen "nadirattan bir şey"dir. Bu duyguya o kadar kolaylıkla kapılmanın nedeni belki de budur. Şüphe yok ki, yığınlarda bir devrimci duygunun yokluğu halinde böyle bir duygunun gelişmesine elverişli koşullar da olmayınca, devrimci taktik, eylem biçimine giremez. Ama Rusya'da çetin ve kanlı bir tecrübe, devrimci taktiğin, sadece devrimci duygu üzerine kurulamayacağı gerçeğini bize öğretmiştir. Taktik, sert bir nedensellikle sözkonusu devletteki bütün sınıf güçlerini hesaba katarak (ülkenin çevresindeki [sayfa 63] devletlerin ve dünya ölçüsündeki devletlerin içindeki sınıf güçlerini de hesaba katarak), ve devrimci hareketlerin tecrübesini gözönünde bulundurarak soğukkanlılıkla saptanmalıdır. Parlamenter oportünizmi lanetlemekle ve parlamentoya katılmayı reddetmekle yetinerek "devrimci duygusunu" ifade etmek pek kolaydır. Ama, çok kolay olduğu içindir ki, bu davranış, çetin olan, çok çetin olan bir sorunu çözüme bağlayamaz. Avrupa parlamentolarında gerçekten devrimci olan bir parlamento fraksiyonunu yaratmak, Rusya'dakinden çok daha zordur. Bu, besbelli. Ama bu, 1917'nin son derece orijinal somut tarihi koşulları içinde Rusya'nın sosyalist devrime başlamasının kolay olduğu, buna karşılık sosyalist devrimi sürdürüp amacına vardırmanın Rusya için Avrupa ülkelerine kıyasla daha zor olacağı yolundaki genel gerçeğin özel bir yönünden başka bir şey değildir. 1918'in başında bu gerçeğe işaret etmek fırsatını bulmuştum ve iki yıllık bir tecrübe, görüşümü tam olarak doğrulamıştır. Şu özel koşullar: 1) işçilerin ve köylülerin dayanılmaz işkencelere uğramalarına neden olan emperyalist savaşın devrim sayesinde durdurulmasının sovyet devrimiyle birleştirilmesi olanağı; 2) ortak düşmanları Sovyete karşı birleşememiş olan dünyanın en güçlü iki emperyalist yırtıcı hayvan grubu arasındaki ölüm kalım savaşından bir süre için yararlanma olanağı; 3) kısmen ülkenin büyük oluşu ve ulaştırma olanaklarının kötü oluşu yüzünden, nispeten bir iç savaşı başarıyla sürdürme olanağı; 4) köylülükte derin bir burjuva demokratik devrim hareketinin varlığı, o kadar derin ki, proletaryanın partisi (köylülerin partisi olan devrimci-sosyalistler partisinin büyük çoğunluğu bolşevizme açıkça karşı olmasına rağmen) köylü partisinin devrimci taleplerini benimseyerek, siyasi iktidar proletaryanın eline geçer geçmez bunları gerçekleştirebilmiştir, – bu gibi özel koşullar şu anda Batı Avrupa'da yoktur; ve buna benzer koşulların [sayfa 64] yeniden meydana gelmesi kolay değildir. İşte birçok başka nedenlerle birlikte, bundan ötürüdür ki, sosyalist devrime başlamak, Batı Avrupa'da bizdekinden daha zordur. Gerici parlamentolardan devrimci amaçlarla yararlanılması, gibi çetin bir sorunun üstünden "atlayarak" bu zorluktan "kaçınmayı" denemek çocukluktur. Hem yeni bir toplum yaratmak istiyorsunuz, hem de gerici bir parlamentoda inanmış, fedakar, yiğit devrimcilerden kurulu bir parlamento grubu yaratmanın güçlükleri karşısında geriliyorsunuz. Bu, çocukluk değil midir? Eğer Almanya'da Karl Liebknecht ve İsveç'te Z. Höglund, aşağıdan gelme bir yığın desteği olmadan bile gerici parlamentolardan gerçekten devrimci amaçlarla yararlanmak örnekleri verebildilerse, nasıl olur da, savaşın ertesi günü, yığınların kapıldıkları hayal kırıklığından ve öfkeden ötürü hızla gelişen bir devrimci yığın partisinin, parlamentoların en kötüsünde bile, örste dövülmüş bir devrimci grup yaratmaya gücü yetmez? Asıl henüz bilinçlenmemiş olan işçi yığınlarının ve hele küçük köylülerin, Rusya'dakinden çok burjuva demokratik ve parlamenter önyargılara kapılmış oldukları Batı Avrupa'dadır ki, komünistler, sadece burjuva parlamentosu gibi kurumların içinden bu önyargıları suçlamak, dağıtmak ve yenmek için hiç bir zorluğun önünde gerilemeyen uzun vadeli ve inatçı bir savaşı sürdürebilirler (ve sürdürmelidirler).
Almanya "solları", partilerinin kötü "lider"inden yakınıyorlar; ve bu yakınmalarını umutsuzluğa kadar vardırarak, işi "liderler"in "inkarı" gibi gülünç bir sonuca götürüyorlar. Ama illegal koşullarda "liderler"i gizlemek zorunluluğu olduğu için iyi liderlerin, güvenilir, denenmiş, gerekli manevi otoriteye sahip liderlerin yetiştirilmesi özellikle zor bir iştir; ve legal çalışma ile illegal çalışmayı birbirine bağlamadan ve başka denemelerle birlikte "liderler"i parlamento arenasından geçirtmeden bu işin üstesinden gelinemez. [sayfa 65] En sert, en amansız ve en uzlaşmaz eleştiriler parlamentarizme ya da parlamenter eyleme karşı değil, devrimci olarak parlamento seçimlerinden ve parlamento kürsüsünden yararlanmayı bilmeyen liderlere karşı, ve hele yararlanmak istemeyen liderlere karşı yöneltilmelidir. Ancak böyle bir eleştiri, tabii yeteneksiz liderlerin uzaklaştırıldığı ve yerlerine daha yeteneklilerinin konulduğu takdirde yararlı ve verimli bir devrimci çalışma olacaktır; bu tutum, işçi sınıfına ve emekçi yığınlara layık olabilmeleri için "liderleri" eğitecek ve, aynı zamanda, siyasi durum içinde yönlerini doğru saptamaları yolunda ve bu durumdan doğan çok çapraşık ve karışık sorunları anlamaları yolunda yığınları da eğitecektir.[*5] [sayfa 66]
SEKİZ
HİÇ UZLAŞMA OLMAYACAK MI?
Frankfurt broşürünün yukarıya aktarılan pasajında, "sollar"ın nasıl bir kesinlikle "uzlaşma yok" sloganını ileri sürdüklerini gördük. Kendilerini marksist sanan ve marksist olmak isteyen insanların, marksizmin temel gerçeklerini unuttuklarını görmek üzücüdür. Marx gibi eserlerinin her cümlesi derin anlamlar taşıyan Engels, 1874'te, Blankist-Komüncülerin manifestosunu eleştirirken şöyle yazıyordu:[22]
"... 'Biz komünistiz' [diye yazıyorlar, Blankist-Komüncüleri, manifestolarında] 'çünkü biz, amacımıza ve zafer gününü uzaklaştırmaktan ve kölelik dönemini uzatmaktan başka bir sonuç vermeyen aradaki [sayfa 67] aşamalardan, uzlaşmalardan geçmeden ulaşmak istiyoruz.'
"Alman komünistleri, kendilerinin değil, tarihi gelişmenin yarattığı bütün ara-aşamaların ve bütün uzlaşmaların ötesinde son hedefi, yani sınıfların kaldırılmasını ve toprağın ve üretim araçlarının özel mülkiyetine yer vermeyen bir toplumsal düzenin kurulmasını açıkça görebildikleri için komünisttirler. Otuzüç blankist ise, aradaki aşamaları ve uzlaşmaları yakıp kül ettikler anda sorunun çözümleneceği ve günün birinde 'ihtilâl yeniden başladığı' ve iktidar ellerine düştüğü takdirde, ki buna kesin olarak inanmaktadırlar, 'komünizmin hemen ertesi gün kurulacağını' hayal ettikleri için komünisttirler. Eğer bu iş hemen yapılamıyorsa, demek ki komünist değildirler.
"Kendi sabırsızlığını teorik iddia olarak ileri sürmek ne çocukça bir saflık!" (Friedrich Engels, Internationales aus dem Volksstaat, 1874, n° 73. "Blankist-Komüncülerin Programı"[23] başlıklı yazıdan alınmıştır.)
Aynı yazıda, Engels, Vaillant'a karşı duyduğu derin hayranlığı ifade ediyor; Vaillant'ın "tartışma götürmez erdemlerinden" söz ediyor (1814 Ağustosundaki ihanetlerinden önce Vaillant, Guesde gibi uluslararası sosyalizmin büyük önderlerinden biriydi). Ama Engels, açık bir yanılgıyı ayrıntılı olarak tahlil etmeden de geri kalmıyor. Şüphesiz ki, çok genç ve tecrübesiz devrimcilere olduğu gibi, yaşını başını almış ve çok tecrübeli küçük-burjuva devrimcilere de, "uzlaşmalara izin vermek", son derece "tehlikeli", anlaşılmaz. ve yanlış gelmektedir. Ve birçok sofistler (aşırı ölçüde ya da gerektiğinden çok "tecrübeli" politikacılar) tıpkı Lansbury yoldaşın sözünü ettiği oportünist İngiliz liderleri gibi muhakeme yürütüyorlar: "Eğer bolşevikler için şu ya da bu uzlaşma caizse, her türlü uzlaşmalar niye caiz olmasın?" Ama birçok grevlerin okulundan geçmiş olan proleterler (sınıf mücadelesinin sadece bu biçimini ele almakla yetinilse bile), Engels'in [sayfa 68] ifade ettiği (felsefi, tarihi, siyasi, psikolojik) pek derin gerçekleri genellikle mükemmel olarak benimsemektedirler. Her proleter, grevlerden geçmiştir; her proleter, işçiler bir şey elde etmeden ya da isteklerinin ancak bir kısmını sağladıktan sonra işbaşı etmek zorunda kaldıkları zaman, nefret duydukları ezenler ve sömürenlerle "uzlaşmalar" yapmıştır. Bir sınıf mücadelesi ve sınıf çatışmalarının hat safhaya varışı ortamında yaşayan her proleter, nesnel koşulların zorunlu kıldığı (grev fonu tükenebilir, grev desteklenmeyebilir, grevciler dayanılmaz ölçüde açlıkla, yorgunlukla karşılaşabilirler) bir uzlaşmayla, o uzlaşmayı yapan işçiler arasında devrimci feragati ve mücadeleyi sürdürme iradesini hiç bir şekilde azaltmayan bir uzlaşmayla, hainlerin yaptığı (grev kırıcıları da "uzlaşma" yaparlar), kendi bencilliklerini, alçaklıklarını, kapitalistlere hoş görünme isteklerini, tehditler karşısında, bazan pohpohlamalar karşısında, bazan sadakalar karşısında, bazan da kapitalistlerin sırnaşmaları karşısında gereken sağlamlığı gösterememelerini nesnel nedenlerle açıklamaya kalkışan uzlaşmalar (bu ihanet uzlaşmaları, İngiliz işçi sınıfı hareketinde trade-union önderleri arasında pek çoktur, ama bütün ülkelerde hemen hemen her işçi şu ya da bu biçimde buna benzer olaylarla karşılaşmıştır) arasındaki farkı değerlendirmeyi pek iyi bilir.
Besbelli ki, istisnai olarak öyle çetin ve çapraşık durumlar olabilir ki, şu ya da bu "uzlaşmanın" gerçek niteliğini saptayabilmek için büyük çabalar gerekebilir, bazı hallerde (örneğin "nefsi müdafaada" olduğu gibi) cinayetin, mutlak olarak meşru ve giderek kaçınılmaz mı olduğunu, yoksa affedilmez bir ihmalin, ve giderek ustaca uygulanan canice bir planın sonucu mu olduğunu saptamanın çok zor bir iş olması gibi. Besbelli ki, (ulusal ve uluslararası) sınıflar ve partiler arası son derece çapraşık [sayfa 69] ilişkilerin bazan sözkonusu olduğu politikada, bir grev yüzünden varılan "uzlaşmanın" meşru mu, yoksa ihanet eden bir sendika liderinin, bir grev kırıcısının vb. eseri mi olduğunu saptama sorunundan çok daha çözümü zor durumlarla karşılaşılacaktır. Her duruma uyan bir reçete, ya da ("hiç bir zaman uzlaşılmayacak"!) biçiminde bir genel kural bulmaya kalkışmak saçmadır. Her özel durumda doğru yolu bulabilmek için kafayı işletmek gerekir. Parti örgütünün ve adına layık parti önderlerinin varlığının nedenlerinden biri, uzun vadeli, kararlı ve çok yönlü bir çalışmayla, sözkonusu olan sınıfın düşünen bütün temsilcilerinin katıldığı bir çalışmayla,[*6] çapraşık siyasi sorunların doğru olarak ve zamanında çözüme bağlanması için gerekli bilgileri, gerekli tecrübeleri ve üstelik gerekli siyasi seziş yeteneğini edinme zorunluğudur.
Saf ve tecrübeden tamamen yoksun kimseler, savaştığımız ve amansız bir savaş yürütmemiz gereken oportünizm ile devrimci marksizm arasındaki bütün sınırların silinmesi için genel olarak uzlaşmayı kabul etmemizin yeterli olacağını sanıyorlar, böyleleri eğer henüz doğada ve toplumda bütün sınırların hareket halinde ve bir ölçüye kadar geleneksel olduklarını bilmiyorlarsa, onlara ancak siyasi hayatı ve siyasi konuları uzun uzadıya inceleme olanağını,eğitim ve tecrübe olanağını sağlamakla yardım edebiliriz. Tarihin her özel ya da özgül anında, karşımıza dikilen pratik siyasi sorunlarda kabulü mümkün olmayan uzlaşmaları, oportünizmi temsil eden uzlaşmaları, devrimci sınıfa ihanet niteliğindeki uzlaşmaları [sayfa 70] ayırdetmeyi bilmeli ve bunların içyüzünü açığa vurmak için ve bunlarla mücadele etmek için bütün olanakları kullanmalıdır. Eşit ölçüde soyguncu ve yırtıcı hayvan niteliğindeki iki emperyalist ülkeler grubu karşı karşıya geldiği 1914-1918 emperyalist savaşı sırasında, oportünizmin başlıca ve temel biçimi sosyal-şovenizm, yani bu savaşta gerçekte "kendi" ulusal burjuvazisinin soyguncu çıkarlarının savunulması anlamına gelen "ulusal savunma"nın desteklenmesi oldu. Savaştan sonra, soyguncuların örgütü olan "Cemiyet-i Akvam"ın savunulması, devrimci proletaryaya karşı ve "sovyet" hareketine karşı kendi ülkesinin burjuvazisiyle doğrudan doğruya ya da dolaylı olarak koalisyonların savunulması, "sovyetler iktidarına" karşı burjuva parlamentarizminin ve burjuva demokrasisinin savunulması – işte, son hesapta, her seferinde devrimci proletarya için ve onun davası için meşum bir oportünizmle sonuçlanan kabulü mümkün olmayan uzlaşmaların bellibaşlı belirtileri bunlar oldu.
Almanya "solları" Frankfurt broşüründe "... Öteki partilerle her türlü uzlaşmayı en büyük kesinlikle reddetmek .. her türlü dolambaçlı yolları ve anlaşma siyasetini reddetmek" diye yazıyorlar.
Bu solların, böyle fikirler benimsedikten sonra, bolşevizme kesin olarak karşı çıkmamış olmalarına şaşmak gerekir. Çünkü Almanya sollarının, Ekim Devriminden önce ve sonra, bolşevizm tarihinin dolambaçlı yollara başvurmalarla ve burjuva partileri dahil öteki partilerle anlaşmalarla ve uzlaşmalarla dolu olduğunu bilmemeleri mümkün değildir!
Devletler arasındaki alelade savaşlardan yüz defa daha çetin, daha uzun ve daha çapraşık bir savaş olan uluslararası burjuvazinin devrilmesi uğruna savaşa girişmek, ve önceden dolambaçlı yollara başvurmayı, (bir anlık olsa [sayfa 71] bile) düşmanlarımızı bölen çelişkilerden yararlanmayı, geçici olsalar da, pek o kadar güvenilir olmasalar da, sallantılı olsalar da, koşullara bağlı bulunsalar da, potansiyel müttefiklerle anlaşma ve uzlaşmaları reddetmek son derece gülünç bir davranış olmaz mı? Bu, bugüne kadar ulaşılmamış ve keşfedilmemiş bir dağın çetin tırmanışında, bazan zikzaklar halinde yürümeyi, bazan geri çekilmeyi, ilkten seçilen doğrultuyu bırakıp başka bir doğrultuyu denemeyi önceden reddetmek gibi bir şey değil mi? Ve bilinçten ve tecrübeden bu ölçüde yoksun kimseler (bu, gençliklerinden ötürü olsaydı gene neyse: gençler belli bir dönem için bu tür saçmalıklardan sözetmeye zaten hazırdırlar) Hollanda Komünist Partisinin kimi üyeleri tarafından –yakından ya da uzaktan, açıkça ya da üstü örtülü olarak, tamamen ya da kısmen, pek önemli değil– desteklenmişlerdir!!
Proletaryanın ilk sosyalist devriminden sonra, burjuvazinin bir ülkede iktidardan uzaklaştırılmasından sonra, o ülkenin proletaryası, uzun bir süre burjuvaziden daha zayıf olarak kalır; bu, ilkönce, sadece burjuvazinin uluslararası ilişkilerinden ötürü böyledir, sonra da kendi burjuvazisini iktidardan uzaklaştırmış olan ülkede, kapitalizmin ve burjuvazinin küçük emtia üreticileri tarafından kendiliğinden ve devamlı olarak yenilenmesi yeniden hayata kavuşturulması yüzünden de böyledir. Kendinden daha güçlü olan bir düşman, ancak en son dereceye varan bir kuvvet gerilimi pahasına ve düşmanlar arasındaki en küçük "yarığı", ayrı ayrı ülkeler burjuvazileri arasında, her ülkenin içindeki burjuvazinin çeşitli grupları ve kategorileri arasında en küçük çıkar çelişkilerinden ve aynı zamanda geçici bir müttefik olsa da, sallantılı olsa da, koşula bağlı bulunsa da, pek o kadar sağlam ve güvenilir olmasa da, sayıca güçlü bir müttefiği kendi tarafına kazanmak için, en küçük olanaktan en büyük özen ve uyanıklıkla, en [sayfa 72] ustaca ve en akıllıca yararlanıldığı takdirde, yenilgiye uğratılabilir. Bu gerçeği kim anlamadıysa, ne marksizmin, ne de genel olarak çağdaş bilimsel sosyalizmin zerresini anlamamıştır. Kim oldukça uzun bir dönem içerisinde ve oldukça farklı politik durumlardaki gerçekleri pratikle tanıtlamamışsa, onlar, bütün ezilen insanlığı sömürücülerden kurtarmak için mücadele eden devrimci sınıfa yardım etmek için bu gerçeği uygulamayı henüz öğrenememişlerdir. Ve bu söylediklerimiz, siyasi iktidarın proletaryanın eline geçmesinden ö n c e k i dönem için nasıl doğruysa, s o n r a k i dönem için de aynı ölçüde doğrudur.
Bizim teorimiz, bir dogma değil, bir eylem kılavuzudur,[24] demişlerdir Marx ve Engels; ve Karl Kautsky gibi Otto Bauer ve ötekiler gibi "patentli" marksistlerin en vahim suçu, proletarya devriminin en hayati saatlerinde bu gerçeği anlayıp uygulayamamış olmalarıdır. "Siyasi eylem, Nevski Bulvarının[25] bir kaldırımı değildir", Petersburg'un dosdoğru geniş ana caddesinin sınırları belli bir kaldırımı değildir, diyordu, daha o zamanlar Marx-öncesi döneminin o büyük Rus sosyalisti N. Çernişevski. Çernişevski'den bu yana, Rus devrimcileri, bu gerçeği unutmalarının cezasını sayısız kurbanlarla ödediler. Batı Avrupa'nın ve Amerika'nın sol komünistlerinin ve devrimcilerinin bu gerçeği benimsememelerinin cezasını, geri kalmış Ruslar kadar pahalı ödememeleri için gereken mutlaka yapılmalıdır
Çarlığın iktidardan düşmesine kadar, Rusya'nın devrimci sosyal-demokratları çok defa liberallerin yardımlarına başvurmuşlardır, yani bunlarla bazı pratik uzlaşmalar yapmışlardır. 1901-1902'de bolşevizmin doğmasından az önce, İskra'nın eski redaksiyonu (Plehanov, Akselrod, Zasuliç, Martov, Potressov ve ben, bu redaksiyona dahildik) burjuva liberalizminin siyasi lideri Struve ile, –çok uzun süreli olmamakla birlikte– belirli bir ittifak [sayfa 73] kurmuştuk. Ama bu, burjuva liberalizmine karşı ve onun işçi hareketi içinde etkisinin en küçük belirtilerine karşı, en amansız ideolojik mücadeleyi sürdürmemize engel olmuyordu. Bolşevikler, her zaman bu siyaseti gütmüşlerdir. 1905'ten beri, işçi sınıfı ile köylülüğün liberal burjuvaziye ve çarlığa karşı ittifakını, sistemli olarak savunmuşlardır, ama buna rağmen, burjuvaziyi çarlığa karşı desteklemekte hiç bir zaman kusur etmemişlerdir (örneğin iki dereceli seçimlerde ya da seçimlerin ikinci döneminde olduğu gibi) ve hiç bir zaman, burjuva devrimci küçük köylüye karşı, sosyalistlik iddia eden küçük-burjuva demokratlar olarak suçladıkları "devrimci-sosyalistlere" karşı, en sert ideolojik ve siyasi mücadeleyi durdurmamışlardır. 1907'de, bolşevikler, kısa bir süre için, "sosyalist-devrimciler" ile Duma seçimlerinde belirli bir siyasi blok teşkil etmişlerdir. 1903'ten 1912'ye kadar menşeviklerle bazan yıllarca süren yoldaşlık ettik ve aynı sosyal-demokrat parti içinde kaldık, ama onlarla, proletarya üzerinde burjuva etkisinin ajanları olarak ve oportünist olarak ideolojik ve siyasi alanda mücadele etmekten bir an bile geri durmadık. Savaş sırasında "kautskiciler"le, sol menşeviklerle (Martov) ve "devrimci-sosyalistler"le (Çernov, Natanson) bir çeşit uzlaşma yaptık; Zimmerwald ve Kiental kongrelerine onlarla birlikte katıldık, onlarla ortak bildiriler yayınladık; ama "kautskicilere", Martov ve Çernov'a karşı ideolojik ve siyasi mücadelemizi durdurmadık, onu gevşetmedik. (Natanson, 1919'da bize, çok yakın, hemen hemen bizimle tam dayanışma durumunda bir popülist olarak "devrimci-komünist" olarak ölmüştür.) Ekim ihtilâli günlerinde devrimci-sosyalistlerin tarım programını bir virgül bile değiştirmeden bütün halinde kabul ederek, küçük-burjuva köylülükle sadece şekilde kalmayan son derece önemli (ve çok başarılı) bir siyasi blok kurduk; yani köylülere zorla programımızı kabul ettirmek isteğinde olmadığımızı, [sayfa 74] onlarla anlaşmak istediğimizi tanıtlayabilmek için, açık uzlaşmaya vardık. Aynı zamanda, "sol sosyalist-devrimcilere" resmen bir siyasi antlaşma teklif ediyorduk (ve bunu, kısa bir zaman sonra gerçekleştiriyorduk). Bunlar, Brest-Litovsk barışının ertesi günü bu anlaşmayı reddettiler ve 1918 Temmuzunda işi bir ayaklanmaya kadar vardırdılar ve, daha sonra da, bize karşı silahlı mücadeleye giriştiler.
Onun için, "bağımsızlar"la ("Almanya Bağımsız Sosyal-Demokrat Partisi" ile, kautskicilerle) bir blok kurmak fikrine yanaşıyor diye Alman Komünist Partisi Merkez Komitesine karşı Almanya sollarının hücumları, bize, kesin olarak, ciddiyetle bağdaşmayan bir davranış gibi gelmektedir; bu, "solların" yanılgısının açık bir belirtisidir. Rusya'da da, Almanya'nın Scheidemann'larına tekabül eden sağ menşevikler vardı (bunlar Kerenski hükümetine katılmışlardı), ve sağ menşeviklere karşı olan ve Almanya'nın kautskicilerine tekabül eden sol menşevikler de vardı (Martov). 1917'de işçi yığınlarının menşevik kampından bolşeviklerin tarafına derece derece geçtiklerini açıkça görebildik. 1917 Haziranında Rusya Sovyetlerinin Birinci Kongresinde oyların %13'ü bizden yanaydı. Çoğunluk devrimci-sosyalistler ile menşeviklerdeydi. (Eski takvime göre 25 Ekim 1917'de İkinci Sovyetler Kongresinde, oyların %52'i bizden yanaydı.) Almanya'da işçilerin buna tıpatıp benzer –sağdan sola doğru– hamlesi, niçin komünistlerin güçlenmeleri sonucunu vermedi de, kendisine özgü hiç bir siyasi fikri olmamasına rağmen, kendi siyaseti bulunmamasına rağmen ve şimdiye kadar hep Scheidemann ile komünistler arasında sallanmasına rağmen ara partinin, "bağımsızların" güçlenmesi sonucunu verdi?
Bunun nedenlerinden biri, besbelli ki, yanılgılarını dürüstlükle ve yüreklilikle teslim etmeleri gereken ve bunları düzeltmeyi öğrenmeleri gereken Alman [sayfa 75] komünistlerinin yanlış taktiği idi. Bu yanılgı, gerici parlamentoya katılmayı ve gerici sendikalarda çalışmayı reddetme biçiminde beliriyordu; bu yanılgı, nihayet dışa vurmuş olan ve bu yüzden de örgüt yararına olarak daha iyi ve daha çabuk tedavi edilecek olan "solculuk" denen şu çocukluk hastalığının sayısız belirtilerinden başka bir şey değildir.
"Almanya Bağımsız Sosyal-Demokrat Partisi"nin homojen bir örgüt olmadığı açıktır: Sovyetler iktidarının, proletarya diktatörlüğün anlamını kavramakta yetersizliklerini ve proletaryanın devrimci mücadelesini yönetmekte yeteneksizliklerini tanıtlamış olan (Kautsky, Hilferding ve görünüşe göre geniş ölçüde, Crispien, Ledebour ve ötekiler gibi) eski oportünist önderlerin yanında – bu parti içinde hızla gelişen bir sol, proleter kanat meydana gelmiştir. Bu partinin yüzbinlerce üyesi (üye toplamı sanırım 3/4 milyondur), Scheidemann'dan uzaklaşan ve geniş adımlarla komünizme doğru yürüyen proleterlerdir. Bu proleter kanat, (1919'da) daha bağımsızların Leipzig kongresinde hemen ve kayıtsız şartsız Üçüncü Enternasyonale katılmayı teklif etmişti. Partinin bu kanadıyla bir "uzlaşma"dan korkmak gülünç olur. Komünistler, tam tersine, bir yandan bu kanatla gerekli tam bir kaynaşmayı kolaylaştıracak ve hızlandıracak davranışlara girişirken, öte yandan "bağımsızların" sağ oportünist kanadına karşı, komünistlerin ideolojik ve siyasi mücadelesini yürütmekten geri durmamalıdırlar. Şüphe yok ki, uzlaşmanın uygun biçimini saptamak kolay olmayacaktır, ama Alman işçilerine ve komünistlerine zafere "kolay" bir yoldan ulaşılacağını vaadetmek için insanın sahtekar olması gerekir.
Proletarya, proleterden yarı-proletere (işgücünün satışından geçimini ancak kısmen sağlayan yarı-proletere), yarı-proleterden küçük köylüye (şehir ve köydeki küçük [sayfa 76] zanaatçıya, genel olarak küçük işletmeciye), küçük köylüden orta köylüye vb. geçişi yansıtan son derece çeşitli sosyal tiplerle çevrili olmasaydı; proletaryanın kendisi de, mesleki gruplar gibi, bazan dini vb. gruplar gibi kategorilere bölünmeseydi, kapitalizm, kapitalizm olmazdı. Proletaryanın öncüsü için, onun bilinçli bölümü için Komünist Partisi için, gerektiğinde zikzaklı, dolambaçlı yoldan yürümenin, ayrı ayrı proleter grupları ile, ayrı ayrı işçi partileri ve küçük üreticiler partileriyle anlaşmalar yapmanın, uzlaşmalara varmanın gereği bundan doğmaktadır. Sorun, bu taktiği, proletaryanın genel olarak bilincini, devrimci ruhunu, mücadele etme ve yenme yeteneğini düşürecek değil, yükseltecek biçimde uygulamayı bilmektir.
Belirtelim ki, bolşeviklerin menşeviklere zaferi, sadece 1917 Ekim Devriminden önce değil, bu devrimden sonra da zikzaklı yol, anlaşmalar, uzlaşmalar taktiğinin uygulanmasını gerektirmiştir; elbette ki, bunlara, bolşeviklerin başarısını sağlayacak, onu kolaylaştıracak, hızlandıracak biçimde, menşeviklerin aleyhine taktikler olarak başvurulmuştur. (Menşevikler dahil), küçük-burjuva demokratlar, zorunlu olarak, burjuvazi ile proletarya arasında, burjuva demokrasisi ile sovyet rejimi arasında, reformculuk ile devrimci zihniyet arasında, dar anlamda işçi davasına sahip çıkma zorunluluğu ile proletaryanın iktidarından duyulan korku vb. arasında sallanır dururlar. Komünistlerin doğru taktiği, bu gibi duraksamalardan yararlanmayı gerektirir, yoksa onları umursamamayı değil; oysa bunlardan yararlanmak demek, proletaryaya yakınlaşan unsurlara tavizlerde bulunmak ve bunlara ancak yaklaştıkları ölçüde ve yaklaştıkları anda tavizlerde bulunmak ve bir yandan da burjuvaziye yaklaşanlara karşı mücadeleyi sürdürmek demektir. Bu doğru taktiğin uygulanması yüzündendir ki, menşevizm, [sayfa 77] bizde, oportünizmde direnen liderleri tecrit olunarak ve en iyi işçileri, küçük-burjuva demokrasisinin en iyi unsurlarını bizim kampımıza getirerek gün geçtikçe dağılmıştır ve dağılmaktadır. Bu, sabır gerektiren uzun vadeli bir süreçtir, ve "hiç bir z