Viladimir İliç Lenin
Devlet ve Devrim[1]
Marksist Devret Öğretisi ve Proletaryanın Devrimdeki Görevleri


Ağustos-Eylül 1917'de yazıldı
İlk kez, 1918 yılında Zhizn Znaniye yayınlandı

[Bilim ve Sosyalizm Yayınları, Aralık 1978, Altıncı Baskı]

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyay@kurtuluscephesi.org
Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında:
Devlet ve Devrim (368 KB)



İ Ç İ N D E K İ L E R

BİRİNCİ BASKIYA ÖNSÖZ

9

İKİNCİ BASKIYA ÖNSÖZ

11

BÖLÜM I
SINIFLI TOPLUM VE DEVLET


13

1 .
2 .
3 .
4 .

Uzlaşmaz sınıf çelişkilerinin ürünü olarak devlet
Özel silahlı adam müfrezeleri, hapishaneler, vb
Ezilen sınıfın sömürülmesi aleti olarak devlet
Devletin "sönmesi" ve zora dayanan devrim

13
17
21
26

BÖLÜM II
DEVLET VE DEVRİM. 1848-1851 YILLARI DENEYİ


35

1 .
2 .
3 .

Devrimin öngünü
Bir devrim bilançosu
Marx 1852'de sorunu nasıl koyuyordu

35
40
47

BÖLÜM III
DEVLET VE DEVRİM.
PARİS KOMÜNÜ DENEYİMİ (1871),
MARX'IN ÇÖZÜMLEMESİ



51

1 .
2 .
3 .
4 .
5 .

Komüncülerin girişimi neden ötürü kahramancadır?
Yıkılan devlet makinesini neyle değiştirmeli
Parlamentarizmin ortadan kaldırılması
Ulus birliğinin örgütlenmesi
Asalak devletin yıkılması

51
56
62
70
74

BÖLÜM IV
DEVAM. ENGELS'İN TAMAMLAYICI AÇIKLAMALARI


78

1 .
2 .
3 .
4 .
5 .
6 .

"Konut sorunu" ...
Anarşistler ile polemik
Bebel'e mektup
Erfurt program tasarısının eleştirisi
Marx'ın İç Savaş'ının 1891 önsözü
Engels ve demokrasinin aşılması

78
82
87
91
100
107

BÖLÜM V
DEVLETİN SÖNMESİNİN EKONOMIK TEMELLERİ


111

1 .
2 .
3 .
4 .

Marx sorunu nasıl koyar
Kapitalizmden komünizme gerçiş
Komünist toplumun birinci evresi
Komünist toplumun üst evresi

111
114
121
126

BÖLÜM VI
MARKSİZMİN OPORTÜNİSTLER TARAFINDAN ALÇALTILMASI


136

1 .
2 .
3 .

Plekhanov'un anarşistler ile polemiği
Kautsky'nin oportünistler ile polemiği
Kautsky'nin Pannekoek ile polemiği

137
138
147

BİRİNCİ BASKIYA SONSÖZ

159

AÇIKLAYICI NOTLAR

161



BİRİNCİ BASKIYA ÖNSÖZ

      Devlet sorunu, günümüzde, teorik bakımdan olsun, siyasal ve pratik bakımdan olsun, özel bir önem kazanıyor. Emperyalist savaş, tekelci kapitalizmin tekelci devlet kapitalizmi durumuna dönüşme sürecini büyük ölçüde hızlandırıp yoğunlaştırdı. Güçlü kapitalist topluluklarla durmadan daha sıkı bir biçimde kaynaşan devletin çalışan yığınlar üzerindeki korkunç baskısı, kendini gitgide daha çok gösteriyor. Gelişmiş ülkeler —"cephe gerileri"nden sözediyoruz bu ülkelerin—, işçiler için askeri angarya kampları haline geliyortar.
      Uzayan savaşın sayısız korkunçluk ve yıkımları yığınların durumunu dayanılmaz bir hale getiriyor, öfkelerini artırıyor. Uluslararası proleter devrim açıkça olgunlaşıyor. Bu devrimin devlet karşısındaki tutumu, pratik bir önem kazanıyor. [sayfa 9]
      Onlarca yıllık görece barışçı bir evrim boyunca birikmiş bulunan oportünizm öğeleri tüm dünyanın resmi sosyalist partileri içinde egemen durumda olan bir sosyal-şovenizm akımı yaratmıştır. Bu akım (Rusya'da Plekhanov, Potressov, Breşkovskaya, Rubanoviç, sonra az-buçuk örtülü bir biçimde Çereteli, Çernov ve hempaları; Almanya'da Scheideman, Legien, David ve başkaları; Fransa ve Belçika'da Renandel, Guesde, Vandervelde; İngiltere'de Hyndman ve Fabianlar[
2] vb. vb.) sözde sosyalist, pratikte şoven olan bu akım, "sosyalizm önderleri"nin yalnızca "kendi" ulusal burjuvazilerinin değil, ayrıca "kendi" devletlerinin de çıkarlarına alçakça ayak uydurmalarıyla belirlenir, çünkü büyük, devletler denilen devletlerin çoğu, uzun zamandır, birçok küçük ve güçsüz halkları sömürüp köleleştiriyorlar. Emperyalist savaş, aslında bu türden bir yağmanın sürdürülmesi ve paylaşılması için yapılan bir boğuşmadır. Çalışan yığınları, genel olarak burjuvazinin, özel olarak emperyalist burjuvazinin baskısından kurtarma savaşımı, "devlet" üzerindeki oportünist önyargılara karşı bir savaşım olmaksızın, olanaksızdır.
      Her şeyden önce Marx ve Engels'in devlet üzerindeki öğretilerini inceleyecek ve özellikle bu öğretinin unutulmuş ya da oportünistlerce çarpıtılmış yönleri üzerinde duracağız. Sonra, özel olarak, bu çarpıtmaların başta gelen, körükleyicisi, bugünkü savaş sırasında utanç verici bir siyasal batkıya uğrayan II. Enternasyonalin (1889-1914) en ünlü önderi Karl Kautsky'yi inceleyeceğiz. Son olarak, 1905 ve özellikle 1917 Rus devrimleri deneyinden çıkartılması gereken en önemli sonuçları ortaya koyacağız. Şu anda (1917 Ağustosunun başı), 1917 [sayfa 10] devriminin [Şubat Devrimi -ç.] gelişmesinin birinci evresini tamamladığını görüyoruz; ama genel olarak, bu devrimin tümü, ancak ve ancak, emperyalist savaşın doğuracağı proleter sosyalist devrimler zincirinin bir halkası olarak kavranabilir. Öyleyse, proleter sosyalist devrimin devlet karşısındaki tutumu yalnızca pratik siyasal bir önem kazanmakla kalmaz, ayrıca ivedi bir güncellik niteliğine de bürünür; çünkü aslında sözkonusu olan, yığınları, çok yakın bir gelecekte sermaye boyunduruğundan kurtulmak için yapmaları gereken şey üzerinde aydınlatmaktır.
      Yazar
      Ağustos 1917

İKİNCİ BASKIYA ÖNSÖZ


      Bu ikinci baskı, birinci baskının hemen hemen tıpkısıdır. Yalnızca, II. bölüme üçüncü paragraf eklenmiştir.
      Yazar
      Moskova.
      17 Aralık 1918 [sayfa 11]


BÖLÜM I
SINIFLI TOPLUM VE DEVLET


1. UZLAŞMAZ SINIF ÇELİŞKİLERİNİN ÜRÜNÜ OLARAK DEVLET


      Tarihte devrimci düşünürlerin öğretileri ile, kurtuluşları için savaşım veren ezilen sınıflar önderlerinin öğretileri başına birçok kez gelen şey bugün de Marx öğretisinin başına geliyor. Egemen sınıflar, sağlıklarında büyük devrimcileri ardı arkası gelmez kıyıcılıklarla ödüllendirirler; öğretilerini, en vahşi düşmanlık, en koyu kin, en taşkın yalan ve karaçalma kampanyalarıyla karşılarlar. Ölümlerinden sonra, büyük devrimcileri zararsiz ikonlar durumuna getirmeye, söz uygun düşerse, azizleştirmeye, ezilen sınıfları "teselli etmek" ve onları aldatmak için adlarını bir ayla (hâle) ile süslemeye çalışırlar. Böylelikle, devrimci öğretileri içeriğinden yoksunlaştırılır, değerden düşürülür ve devrimci keskinliği giderilir. Burjuvazi ve işçi hareketi oportünistleri, bugün işte marksizmi "evcilleştirme" biçimi üzerinde birleşiyorlar. Ögretinin devrimci yanı ve devrimci ruhu unutuluyor, siliniyor [sayfa 13] ve değiştiriliyor. Burjuvazi için kabul edilebilir ya da öyle görünen şeyler, ön plana çıkarılıyor ve övülüyor. Bugün bütün sosyal-şovenler, —gülmeyin!— "marksist"tirler. Ve daha düne dek marksizmin kökünü kazıma işinde uzmanlaşmış burjuva Alman bilginleri, şimdi bir soygun savaşının yürütülmesi için son derece iyi örgütlenmiş o işçi sendikalarını eğitecek bir "ulusal-Alman" Marx'tan gitgide daha sık sözediyorlar!
      Bu durum karşısında, marksizmin çarpıtılmalarının bu görülmemiş yayılışı karşısında, görevimiz, her şeyden önce, Marx'ın devlet üzerindeki öğretisini yeniden kurmaktır. Bunun için, Marx ve Engels'in kendi yapıtlarından birdizi uzun alıntı, zorunlu. Bu uzun alıntıların açıklamayı ağırlaştıracakları ve onu daha popüler duruma getirmeye hiç de yardımcı olmayacakları kuşkusuz. Ama bunu yapmamak da kesinlikle olanaksız. Okuyucunun, bilimsel sosyalizmin kurucularının bütün görüşlerini ve bu görüşlerin gelişmesini anlayabilmesi için, ve bu görüşlerin bugün egemen bulunan "kautskizm" tarafından nasıl çarpıtıldıklarının belgelere dayanarak gösterilmesi ve ortaya konması için de, Marx ve Engels'in devlet konusundaki yapıtlarının bütün parçaları ya da hiç değilse bütün canalıcı parçaları, olabildiğince eksiksiz bir biçimde aktarılmalıdır.
      Friedrich Engels'in altıncı bir baskısı 1894'te Stuttgart'da yayınlanmış bulunan ve en yaygın yapıtı olan Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni'nden başlayalım. Aktarmaları Almanca asıllarına göre çevirmemiz gerekecek; çünkü Rusça çeviriler, çok sayıda olmalarına karşın, ya eksik ya da çok kusurludurlar. [sayfa 14]
      Engels, tarihsel çözünilemesinden sonuçlar çıkartırken şöyle der:
      Burada, marksizmin, devletin tarihsel rolü ve anlamı üzerindeki temel düşünü tüm açıklığıyla dile getirilmiş bulunuyor. Devlet, sınıf çelişkilerinin uzlaşmaz olmaları olgusunun ürünü ve belirtisidir. Nerede sınıflar arasındaki çelişmelerin uzlaşması nesnel olarak olanaklı değilse, orada devlet ortaya çıkar. Ve tersine; devletin varlığı da, sınıf çelişkilerinin uzlaşmaz olduklarini tanıtlar.
      Marksizmin, iki ana çizgi izleyen çarpıtılması işte bu özsel ve temel nokta üzerinde başlar.
      Bir yanda, karşıçıkılması olanaksız tarihsel olguların baskısı altında, nerede sınıf çelişkileri ve sınıf savaşımları varsa, ancak orada devletin varolduğunu kabul etmek zorunda kalan burjuva ve özellikle küçük-burjuva ideologlar, devlet'i sınıfların [sayfa 15] bir uzlaşma organı olarak ortaya çıkartacak biçimde, Marx'ı "tashih" ederler. Marx'a göre, eğer sınıflararası uzlaşma olanaklı olsaydı devlet ne ortaya çıkabilir, ne de ayakta kalabilirdi. Bol bol Marx'tan sözeden hamkafa profesörler ve gazete yazarlarına göre, devletin rolü, sınıfları uzlaştırmaktır. Marx'a göre, devlet, bir sınıf egemenliği organı, bir sınıfın bir başka sınıf üzerindeki baskı organıdır; sınıflar arasındaki çatışmayı hafifleterek, bu baskıyı yasallaştırıp pekiştiren bir "düzen"in kurulmasıdır.
      Küçük-burjuva siyasetçilerin kanısına göre, düzen, sınıfların uzlaşmasıdır, yoksa bir sınıfın bir başka sınıf tarafından ezilmesi değil; çatışmayı hafifletmek demek, uzlaştırmak demektir, yoksa baskıcıları devirmek için savaşım veren ezilen sınıfların elinden bazı savaş araç ve yöntemlerini çekip almak değil.
      Böylece, 1917 devriminde [Şubat Devrimi -ç.], devletin anlamı ve rolü sorunu, pratik bakımdan ivedi bir eylem sorunu, üstelik bir yığın eylemi sorunu olarak tüm genişliğiyle ortaya çıktığı zaman, Devrimci-Sosyalistler ile Menşeviklerin hepsi, hemen ve gözlerini kırpmadan, sınıfların devlet tarafından "uzlaştırılması" küçük-burjuva teorisine dörtelle sarıldılar. Bu iki partideki siyaset adamlarının sayısız karar ve makalelerinin hepsi, bu küçük-burjuva ve hamkafa "uzlaşma" teorisinin etkisini taşır. Devletin, kendi karşıtıyla (kendisine karşıt olan sınıfla) uzlaşması olanaksız belirli bir sınıfın egemenlik organı olması, küçük-burjuva demokrasisinin hiçbir zaman anlayamadığı bir şeydir. Bizim Devrimci-Sosyalistlerimizle Menşeviklerimizin devlet karşısında takındıkları [sayfa 16] tutum, onların hiç de sosyalist değil (bunu biz Bolşevikler, hep tanıtladık), sözde-sosyalist laf ebeliği meraklısı küçük-burjuva demokratları olduklarını gösteren en açık kanıtlardan biridir.
      Öte yanda, marksizmin çok daha ince olan "kautskist" çarpıtılması var. Burada "teorik olarak", ne devletin bir sınıf egemenliği organı olduğuna karşı çıkılır, ne de sınıflar arasındaki çelişkilerin uzlaşmaz olduğuna. Ama şu olgu gözden kaçırılır ya da üstü örtülür. Eğer devlet, sınıflar arasındaki çelişkilerin uzlaşmaz olduğu gerçeğinden doğduysa, eğer toplumun üzerinde ve "ona gitgide yabancılaşan" bir iktidar ise, açıktır ki, yalnızca zora dayanan bir devrim olmaksızın değil, ayrıca egemen sınıf tarafından yaratılmış bulunan ve içinde o "yabancı" niteliğin maddeleştiği devlet iktidarı aygıtı da ortadan kaldırılmaksızın, ezilen sınıfın kurtuluşu olanaksızdır. Teorik bakımdan kendibaşına açık olan bu sonucu, daha sonra göreceğimiz gibi, Marx, devrimin görevlerinin somut tarihsel çözümlemesinden yetkin bir belginlikle çıkarmıştır. Ve işte Kaustky'nin ... unutup çarpıttığı şey de bu sonuçtur—açıklamamızın ilerisinde bunu ayrıntılı olarak göstereceğiz.


2. ÖZEL SİLAHLI ADAM MÜFREZELERİ, HAPİSHANELER vb.



      "... Devlet, eski gentilice örgütlenmeye göre, ilkin uyruklarının toprağa göre dağıtılmasıyla belirlenir..." diye devam eder Engels.
      Bu dağılım bize "doğal" görünür, ama aşiretler ya da klanlar biçimindeki eski örgütlenmeye karşı uzun soluklu bir savaşımı gerektirmiştir. [sayfa 17]       Engels, toplumdan doğan, ama onun üstünda yer alan ve gitgide ona yabancılaşan ve devlet denilen bu "güç" kavramını geliştirir. Bu güç başlıca neye dayanır? Elleri altında hapishaneler vb. bulunan özel silahlı adam müfrezelerine.
      Özel silahlı adam müfrezelerinden sözetme hakkına sahibiz; çünkü her devlete özgü kamu gücü, silahlı halkla, "halkın özerkli silahlı örgütlenmesi" ile, "artık doğrudan doğruya aynı şey değildir".
      Bütün büyük devrimci düşünürler gibi, Engels de, bilinçli işçilerin dikkatini, egemen hamkafalığa en az dikkate değer ve en alışılmış görünen, yalnızca katı değil, taşlaşmış denebilecek önyargılar tarafından onaylanmış bulunan şey üzerine çekmeye çalışır. Sürekli ordu ve polis, devlet iktidarının başlıca güç aletleridir; ama başka türlü nasıl olabilirdi?
      Engels'in seslendiği ve yakından ne bir tek büyük devrim yaşamış ve ne de görmüş olan 19. Yüzyıl sonu Avrupalılarının büyük çoğunluğu için, başka türlü olamazdı. Onlar, "halkın özerkli silahlı örgütlenmesi"nin ne olduğunu hiç mi hiç anlayamazdılar. Toplumun üzerinde yer alan ve ona [sayfa 18] yabancilaşan özel silahli adam müfrezeleri (polis, sürekli ordu) zorunluluğunun neden ortaya çıktığı sorusunu, Batı Avrupa ülkeleri ve Rusya'daki hamkafalar, toplumsal yaşamın artan karmaşıklığını, görevlerin ayrlşmasını vb. anımsatarak, Spencer ya da Mihaylosvki'den alınmış iki-üç tümce ile yanıtlama eğilimindedirler.
      Bu anımsatma "bilimsel" bir görünüşe sahiptir; ama asıl önemli olanı, özseli: toplumun, birbirine amansızca düşman sınıflar biçimindeki bölünüşünü gölgede bırakarak bilisiz halkı iyice uyutur.
      Toplumun bu sınıflara bölünüşü olmasaydı, "halkın özerkli silahlı örgütlenmesi", sopalarla silahlanan bir maymun sürüsünün ilkel örgütlenmesi, ya da ilkel ya da klanlar biçiminde birleşmiş insanların ilkel örgütlenmesinden, karmaşıklığıyla, tekniğinin yüksek düzeyiyle vb. ayrılırdı; ama olanaklı olurdu.
      Oysa bu olanaksızdır; çünkü uygar toplum, düşman sınıflar biçiminde ve üstelik "özerkli silahlanmaları" aralarında silahlı bir savaşıma yolaçabilecek, amansızca düşman sınıflar biçiminde bölünmüştür. Devlet kurulur; özel bir güç, özel silahlı adam müfrezeleri meydana gelir; ve her devrim, devlet aygıtını yıkarken, arı durumda bir sınıflar savaşımı örneği verir, egemen sınıfın kendisine hizmet eden silahlı adam müfrezelerini yeniden kurmak, ezilen sınıfınsa, sömürücülere değil, sömürülenlere hizmet etmeye yetenekli bu tür yeni bir örgüt kurmak için nasıl çabaladıklarını bize en açık bir biçimde gösterir.
      Aktarılan parçada, Engels, her büyük devrimin pratik olarak, somut olarak ve bir yığın eylemi [sayfa 19] ölçüsünde ortaya koyduğu sorunu, yani "özel" silahlı adam müfrezeleri ve "halkın özerkli silahlı örgütlenmesi" arasındaki, ilişkiler sorununu, teorik olarak koyuyor. Bu sorunun, Avrupa ve Rus devrimleri deneyiyle somut olarak nasıl aydınlandığını göreceğiz.
      Ama, gene Engels'in açıklamasına dönelim.
      Engels, bazan, örneğin Kuzey Amerika'nın bazı bölgelerinde, bu kamu gücünün güçsüz olduğunu (Kuzey Amerika'nın, emperyalizm-öncesi dönemde, özgür kolonun ağır bastığı bölgeleri —kapitalist toplumda çok ender bir istisna— sözkonusudur), ama, genel bir biçimde, güçlendiğini gösterir.       Bu satırlar, en geç 90 yıllarının başlarında yazılmıştır. Engels'in son önsözü 16 Haziran 1891 tarihini taşır. Bu çağda, emperyalizme yöneliş —tröstlerin mutlak egemenliği, büyük bankaların kudreti, büyük sömürge politikası vb.— Fransa'da yeni başlamıştı; Kuzey Amerika ve Almanya'da henüz başlamak üzereydi. O, zamandan beri, "fetihler rekabeti" bir dev adımı attı; öyle ki, 1910'dan az sonra yeryüzü "rakip fatihler", yani büyük soyguncu devletler arasında tamamen paylaşılmış bulunuyordu. O zamandan beri, askeri ve bahri silahlanma korkunç bir biçimde arttı; ve İngiltere'nin ya da Almanya'nın dünya üzerindeki egemenliği [sayfa 20] ve ganimet paylaşmak için yapılan 1914-1917 çapul savaşı sırasında, açgözlü bir devlet iktidarı, toplumun bütün güçlerini "yuttu", o derecede ki, bütünsel bir yıkım eşiğinde bulunuluyor.
      Engels, daha 1891'de "fetihler rekabeti"nin, büyük devletlerin dış politikasındaki bellibaşlı ayırdedici çizgilerden biri olduğunu göstermesini bilmişti. Oysa, 1914-1917'de, aşırı derecede yeğinleşmiş bulunan bu rekabet, emperyalist savaşa yolaçtığı bir anda, sosyal-şovenizm kopukları, "yurt savunması", "cumhuriyetin ve devrimin korunması" vb. üzerindeki parlak sözlerle, "kendi" burjuvazilerinin soyguncu çıkarlarının korunmasını maskeliyorlar!


3. EZİLEN SINIFIN SÖMÜRÜLMESI ALETİ OLARAK DEVLET


      Toplumun üstünde yer alan özel bir kamu gücünü beslemek için, vergiler ve devlet borçları gerekli hale gelir.
      Engels şöyle yazar:       Devlet iktidarı organlan olarak memurların ayrıcalıklı durumu sorunu, böylece konmuş bulunuyor. Aslolan, onları toplum üstüne koyan şeyin ne olduğunu bilmektir. Pratikte bu teori sorununun, Paris Komünü tarafından 1871'de nasıl çözülmüş ve Kautsky tarafından 1912'de gerici bir anlayış içinde nasıl gürültüye getirilmiş olduğunu göreceğiz.       Buna, Sovyetlerin, küçük-burjuva demokratlar tarafından yönetilmeleri nedeniyle henüz güçsüz, buna karşılık burjuvazinin de Sovyetleri [sayfa 22] dağıtmak için henüz yeterince güçlü olmadığı bir anda. devrimci proletaryayı ezmeye başladıktan sonra, Cumhuriyetçi Rusya'daki Kerenski hükümeti gibi, diye ekleyeceğiz.
      Engels, "zenginlik, iktidarını demokratik cumhuriyette, dolaylı ama bir o kadar da güvenli bir biçimde gösteriyor" diye sürdürür; şöyle ki: ilk olarak, "memurların düpedüz rüşvet yemesi" (Amerika), ikinci olarak da, "hükümetle borsa arasındaki bağlaşma" (Fransa ve Amerika) aracıyla.
      Bugün, hangisi olursa olsun, bütün demokratik cumhuriyetlerde, emperyalizm ve bankalar egemenliği, zenginliğin sınırsız gücünü savunmak ve kullanmak için yararlanılan bu iki aracı, ender bir sanat haline getirecek derecede "geliştirdi". Eğer, örneğin Rusya Demokratik Cumhuriyetinin daha ilk aylarında, "sosyalistler"in —Devrimci-Sosyalistler ve Menşevikler— burjuvazi ile koalisyon hükümeti içindeki evliliklerinin, deyim yerindeyse, balayı sırasında, Bay Palçinski, kapitalistleri tedirgin etmeyi ve onların tekerine taş koymayı, askeri siparişler yoluyla devlet hazinesini soymalarını engellemeyi gözeten bütün önlemleri baltalamışsa, ve daha sonra bakanlıktan ayrılmış (ve elbette yerine tastamam aynı bir başka Palçinski geçmiş) olan Bay Palçinski, eğer kapitalistler tarafından yılda 120.000 ruble tutan bir arpalıkla "ödüllendirilmiş" ise, bu nedir? Dolaysız ya da dolaylı rüşvet mi? Yoksa hükümetle kapitalist sendikalar [tröstler] arasında bir bağlaşma, ya da "yalnızca" dostça ilişkiler mi? Çernov ve Çereteli'lerin, Avksentiev ve Skobelevlerin oynadıkları rol nedir? Devlet hazinesine el atan milyonerlerin "dolaysız" bağlaşıkları mıdırlar, yoksa sadece dolaylı bağlaşıkları mı? [sayfa 23]
      Artık siyasal mekanizmanın bu tür eksikliklerine ve kapitalizmin siyasal zarfındaki kusurlara bağımlı olmadığı için, "zenginlik"in sınırsız gücü demokratik cumhuriyette daha güvenliktedir. Demokratik cumhuriyet, kapitalizmin olanaklı olan en iyi politik biçimidir; çünkü sermaye, demokratik cumhuriyeti (Palçinski, İgernov, Çereteli ve hempaları aracılığıyla) ele geçirdikten sonra, iktidarını öyle sağlam, öyle güvenli bir biçimde kurar ki, burjuva demokratik cumhuriyetindeki hiçbir kişi, kurum ya da parti değişikliği, onu sarsamaz.
      Ayrıca genel oy hakkını burjuvazinin egemenlik aleti olarak nitelendirdiği zaman, Engels'in büsbütün kesin ve açık olduğunu da belirtmek gerekir. Alman sosyal-demokrasisinin uzun deneyini açıkça hesaba katan Engels, "genel oy hakkı... işçi sınıfının olgunluğunu ölçmeyi sağlayan bir göstergedir. Bugünkü devlet içinde bundan daha çok hiçbir şey olamaz ve hiçbir zaman da olmayacaktır" der.
      Bizim Devrimci-Sosyalistlerimizle Menşeviklerimiz gibi küçük-burjuva demokratları, tıpkı ikiz kardeşleri olan Batı Avrupa sosyal-şoven ve oportünistlerinin tümü gibi, genel oy hakkından açıkça "daha çok" bir şey beklerler. Genel oy hakkının, "bugünkü devlet içinde", emekçiler çoğunluğunun iradesini gerçekten dile getirmeye ve bu iradenin yerine getirilmesini sağlamaya yetenekli olduğu düşününü paylaşır ve bu yanlış düşünü halka da aşılarlar.
      Burada, yalnızca, Engels'in açık, belgin ve somut açıklamasının, "resmi" (yani oportünist) sosyalist partilerin propaganda ve ajitasyonunda her [sayfa 24] an değiştirilip çarpıtıldığına işaret ederek, bu yanlış düşünün altını çizmekten başka bir şey yapamayız. Marx ve Engels'in "bugünkü" devlete ilişkin görüşleri üzerindeki açıklamamızın devamı, Engels'in burada çürüttüğü anlayışın bütün yanlışlığını ayrıntılı bir biçimde ortaya koyar.
      Engels, en tanınmış yapıtında [Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni -ç.] görüşlerini toplu bir biçimde şöyle özetler:       Çağdaş sosyal-demokrasinin propaganda ve ajistasyon yazınında bu alıntıya pek rastlanmaz. Rastlandığı zaman da, bu metni, sanki bir ikon önünde eğilmek istercesine, yani şu "tüm devlet makinesinin âsâr-ı antika müzesine atılması"nı içeren [sayfa 25] devrimin genişlik ve derinliği üzerinde en küçük bir düşünme çabası olmaksızın, Engels'e resmen saygı göstermek için aktardıkları görülür. Hatta çoğu zaman onlarda, Engels'in devlet makinesi demekle söylemek istediği şey, pek de anlaşılmışa benzemez.


4. DEVLETİN "SÖNMESİ" VE ZORA DAYANAN DEVRİM


      Engels'in, devletin "sönmesi" üzerindeki formülleri öylesine yaygın, öylesine yinelenen, oportünist salçalı uzlaşmacı marksizmin alışılmış sahteciliğinin temelinde ne yattığını öylesine ortaya koyan şeylerdir ki, onlar üzerinde uzun uzun durmak gerekir. Bu formüllerin çıkarıldığı parçayı tüm olarak aktaralım:
      Yanılgıya düşmekten çekinmeksizin söylenebilir ki, Engels'in düşünce zenginliği bakımından çok dikkate değer bu yazısı, bugünkü sosyalist partilerde, Marx'a göre devletin ortadan "kaldırılması" yolundaki anarşist öğretinin tersine, "sönmesi"nin doğruluğu yolundaki bilgiden başka bir sosyalist [sayfa 27] düşünce izi bırakmamıştır. Marksizmi bu biçimde güdükleştirmek, onu oportünizme indirgemek demektir; çünkü, böylesine bir "yorum"dan sonra, bulanık, yavaş, eşit, kerteli, sıçramasız-patlamasız, devrimsiz bir değişiklik düşüncesinden başka bir şey kalmaz. Devletin "sönmesi" kavramı, yığınlar arasında genellikle yaygın bulunan günlük anlayışı içinde, hiç kuşku yok ki, devrimin uyutulması, hatta yadsınmasıdır.
      Oysa, böylesine bir "yorum", marksizmin, yalnızca burjuvazi için yararlı, ve teorik olarak, örneğin Engels'in in extenso aktardığımız "vargı"larında belirtilmiş bulunan başlıca koşul ve düşüncelerin unutulması üzerine kurulu en kaba çarpıtılmalarından biri olmaktan başka bir şey değildir.
      Birinci olarak: Usavurmasının başında, Engels, proletaryanın devlet iktidarını eline geçirerek, "böylece devlet olarak devleti ortadan kaldırdığını" söyler. Bunun ne anlama geldiğini düşünmek "âdet olmamıştır". Çoğunlukla, ya bunun anlamı hiç anlaşılmıyor, ya da burada, Engels bakımından, "hegelci bir gevşeklik" gibi bir şey görülüyor. Gerçeklikte, bu sözler proleter devrimlerin en büyüklerinden birinin deneyini, sırası gelince, üzerinde uzun uzun duracağımız 1871 Paris Komünü deneyini, kısaca dile getitirler.
      Engels burada, proletarya devrimiyle burjuvazinin devletinin "ortadan kaldırılma"sından sözeder; oysa "sönme" üzerine söylediği şeyler, sosyalist devrimden sonra, proleter devletten ne kalmışsa onunla ilgilidir. Engels'e göre, burjuva devlet "sönmez"; devrim sırasında proletarya tarafından "ortadan kaldırılır". Bu devrimden sonra sönen [sayfa 28] şey, proleter devlet, başka bir deyişle, bir yarı-devlettir.
      İkinci olarak: Devlet "özel bir baskı gücüdür". Engels'in bu hayranlık verici ve son derece derin tanımlaması burada en yetkin bir açıklıkla dile getirilmiştir. Bundan şu sonuç çıkar: proletaryaya karşı burjuvazi tarafından milyonlarca emekçiye karşı biravuç zengin tarafından kullanılan bu "özel baskı gücü" yerine, burjuvaziye karşı proletarya tarafından uygulanan bir "özel baskı gücü"nün (proletarya diktatorası) geçmesi gerekir. "Devletin devlet olarak ortadan kalkması"nın anlami, işte budur. Ve toplum adına üretim araçlarına elkoma "eylem"inin de anlamı budur. Kendiliğinden anlaşılır ki, bir "özel gücün" (burjuvazinin devleti) bir başka "özel güçle" (proletaryanın devleti) böylesine bir yer değiştirmesi hiçbir zaman "sönme" biçiminde olamaz.
      Üçüncü olarak: Bu "sönme", ya da daha renkli bir deyimle, bu "uykuya dalma"yı, Engels, hiçbir anlam belirsizliğine yer vermeksizin, "devlet tarafından, toplumun tümü adına üretim araçlarına elkoma"dan sonraki, yani sosyalist devrimden sonraki döneme erteliyor. Hepimiz biliriz ki, "devlet"in o andaki siyasal biçimi en tam demokrasidir. Ama, marksizmi utanıp sıkılmadan çarpıtan oportünistlerden hiçbirinin aklına gelmez ki, bu durumda Engels'te sözkonusu olan şey demokrasinin "uykuya dalma"sı ve "sönme"sidir. Bu, ilk bakışta çok garip görünür. Bununla birlikte, bu ancak demokrasinin de bir devlet olduğu ve bunun sonucu, devlet yokolduğu zaman, aynı biçimde demokrasinin de yokolacağı gerçeğini düşünmeyen biri için "anlaşılmaz" bir şeydir. Burjuva devleti [sayfa 29] ancak devrim "ortadan kaldırabilir". Genel olarak devlet, yani en tam demokrasi ise, ancak "sönebilir".
      Dördüncü olarak: Engels, ünlü "devlet söner" tezini formüle ederken, bu tezin hem oportünistlere, hem de anarşistlere karşı yöneltildiğini somut bir biçimde gösterir. Ve Engels'te asıl önemli olan şey, onun "devletin sönmesi" tezinden çıkarılmış bulunan ve oportünistleri hedef alan sonuçtur.
      Devletin "sönmesi" konusunda bir şey okumuş, ya da bundan sözedildiğini duymuş 10.000 kişiden 9990'ının, Engels'in bu tezin sonuçlarını yalnızca anarşistlere karşı yöneltmediğini ya hiç bilmedikleri, ya da artık unutmuş oldukları üzerine bahse girilebilir. Ve geri kalan on kişinin dokuzu da, "özgür halk devleti"nin nemene bir şey olduğunu, ve bu belgiye saldırmakla, neden oportünistlere de saldırılmış bulunulduğunu kuşkusuz bilmez. Tarihi böyle yazıyorlar! Büyük devrimci öğretiyi, egemen hamkafalığa çaktırmadan, yavaş yavaş, böyle uyduruyorlar. Anarşistlere karşı olan sonuç bin kez ele alınmış, bayağılaştırılmış, en dar düşünceli bir biçimde kafalara sokulmuştur; bir önyargı gücü kazanmıştır bu sonuç. Oportünistlere karşı olan sonuç ise, karanlıkta kalmış ve "unutulmuş"tur!
      "Özgür halk devleti", 70 yıllarında Alman sosyal-demokratlarının programında yazılı bir istemdi ve onlar arasında günlük bir formül durumuna gelmişti. Herhangi bir siyasal içerikten yoksun olan bu belgi, demokrasi kavramının küçük-burjuvaca ve tumturaklı bir çevirisinden başka bir şey içermez. Demokratik cumhuriyete yasal bir anıştırmada [sayfa 30] bulunulduğu ölçüde, Engels, ajitasyon amacıyla, "bir zaman için", bu belgiyi "doğrulama"ya hazırdı. Ama bu bir oportünist belgiydi; çünkü yalnızca burjuva demokrasisini allayıp pullamaya yönelmekle kalmıyor, ayrıca genel olarak her tür devlete karşı yöneltilmiş sosyalist eleştiri konusunda da bir anlama yetersizliğini gösteriyordu. Biz, proletarya için, kapitalist rejimde en iyi devlet biçimi olarak demokratik cumhuriyetten yanayız; ama unutmaya da hakkımız yoktur ki, hatta en demokratik burjuva cumhuriyetinde bile, halkın nasibi, ücretli kölelikten başka bir şey değildir. Sonra, her devlet, ezilen sınıfa karşı yöneltilmiş "özel bir baskı gücü"dür. O halde, hiçbir devlet, ne özgürdür, ne de halk devleti. Bunun böyle olduğunu, Marx ve Engels, 70 yıllarında, parti arkadaşlarına birçok kez açıklamışlardır.
      Beşinci olarak: Engels'in, devletin sönmesi konusunda bir usavurma bulunduğunu herkesin anımsadığı bu aynı yapıtı, zora dayanan devrimin önemi üzerine bir başka usavurma da içerir. Zora dayanan devrimin oynadığı tarihsel role verdiği değer, Engels'te zora dayanan devrimin gerçek bir övgüsü durumuna dönüşür. Ama bunu "kimse anımsamaz"; günümüzün sosyalist partilerinde, bu düşünün öneminden sözetmek, hatta bunu düşünmek, usülden değildir; yığınlar arasındaki günlük propaganda ve ajitasyonda, bu düşünler hiçbir rol oynamaz. Oysa, bu düşünler, devletin "sönmesi" düşünüyle birlikte, uyumlu bir bütün oluşturur ve ona çözülmezcesine bağlı bulunurlar.
      İşte Engels'in bu usavurması:       Engels'in 1878'den 1894'e, yani ta ölümüne dek Alman sosyal-demokratlarına durmamacasına yaptığı, bu zora dayanan devrim övgüsüyle, devletin, "sönmesi" teorisi, aynı öğreti içinde nasıl bağdaştırılabilir?
      Çoğunlukla, bu düşüncelerden bazan biri, bazan öteki, keyfi olarak (ya da iktidar sahiplerinin hoşuna gidecek biçimde) ele alınarak, ampirik ya da sofistik bir yöntemle, eklektik bir biçimde bağdaştırılırlar ve yüzde-doksandokuz —eğer daha fazla değilse— ön plana konan şey, "sönme"dir. Diyalektiğin yerine eklektizm geçer: marksizm karşısında, günümüzün resmi sosyal-demokrat yazınında en alışılmış, en yaygın olan şeydir bu. Böyle [sayfa 32] bir yerine geçirme elbette bir yenilik değildir: Aynı şey, klâsik Yunan felsefesi tarihinde de görülebilir. Marksizmin oportünist çarpıtmasında diyalektiğin eklektik çarpıtması, yığınları en büyük kolaylıkla aldatan çarpıtmadır; eklektizm, yığınlara aldatıcı bir doygunluk verir; sürecin bütün yönlerini, bütün gelişme eğilimlerini, bütün çelişik etkileri vb. hesaba katıyormuş gibi görünür; ama aslında, toplumun gelişmesi üzerine hiçbir tutarlı ve devrimci düşün vermez.
      Marx ve Engels'in zora dayanan devrimin kaçınılmazlığı yolundaki öğretileri, yukarda söylediğimiz ve açıklamamızın devamında ayrıntılarıyla göstereceğimiz gibi, burjuva devletle ilgilidir. Burjuva devlet, proleter devlete (proletarya diktatorasına) yerini "sönme" yoluyla değil, genel kural olarak, ancak ve ancak zora dayanan bir devrimle bırakabilir. Engels'in zora dayanan devrime yaptığı övgü, Marx'ın birçok bildirimi ile tam bir uygunluk halindedir. (Zora dayanan devrimin kaçınılmazlığını yürek pekliğiyle, açıkça ilân eden Felsefenin Sefaleti ve Komünist Manifesto'nun vargısını anımsayalım; otuz yıl kadar daha sonra, 1875' te, Marx'ın Gotha Programı'nın oportünist içeriğini yerin dibine batırdığı Gotha Programının Eleştirisi'ni anımsayalım)[5] . Bu övgü, hiç de bir "tutkunluk" bir tumturaklılık, geçici bir polemik hevesi sonucu değildir. Tüm Marx ve Engels öğretisinin temelinde, bu zora dayanan devrim düşününü —ve bu düşünün ta kendisini— sistemli biçimde yığınlara aşılama zorunluluğu yatar. Bugün ağır basan sosyal-şoven ve kautskist eğilimlerin bu öğretiye ihaneti, kendini, apaçık bir biçimde, her iki eğilim yandaşlarınca da, bu propagandanın, bu ajitasyonun [sayfa 33] unutuluşunda gösterir.
      Zora dayanan devrim olmaksızın, burjuva devlet yerine proleter devleti geçirmek olanaksızdır. Proleter devletin kaldırılması, yani tüm devletin kaldırılması ise, ancak "sönme" yoluyla olanaklıdır.
      Marx ve Engels her devrimci durumu ayrı ayrı irdeleyip, her devrim deneyinden çıkarılan dersleri çözümleyerek, bu görüşleri ayrıntılı ve somut bir biçimde geliştirmişlerdir. Şimdi öğretilerinin bu en önemli bölümüne geliyoruz. [sayfa 34]


BÖLÜM II
DEVLET VE DEVRİM
1848-1851 YILLARI DENEYİ




1. DEVRİMİN ÖNGÜNÜ


      Olgunluk dönemine varmış marksizmin ilk yapıtları, Felsefenin Sefaleti ve Komünist Manifesto, tam da 1848 devriminin öngününde yayınlandılar. Bundan ötürü, bu yapıtlarda, marksizmin temel ilkelerinin açıklanmasının yanısıra, belirli bir ölçüde, o zamanın somut devrimci durumunun bir anısını da buluyoruz. Öyleyse, kanımca en iyisi bu yapıtların yazarlarının, 1848-1851 yılları deneyinden bazı sonuçlar çıkarmalarından hemen önce, devlet üzerine söylediklerini çözümlemektir.
      Marks, Felsefenin Sefaleti'nde şöyle yazar:
      Bu genel açıklama ile, sınıfların kalkmasından sonra devletin yokoluşu düşünü üzerine, Marks ve Engels tarafından bundan birkaç ay sonra, Kasım 1847'de yazılan Komünist Manifesto'da verilmiş bulunan açıklamayı karşılaştırmak öğretici bir şeydir.       "Yukarda gördük ki, işçi sınıfının devriminde ilk aşama, proletaryayı egemen sınıf durumuna getirmek" (sözcüğü sözcüğüne: yükseltmek) "ve demokrasiyi kurmaktır".       Burada, marksizmin devlet konusundaki en ilginç ve en önemli düşünlerinden biri, (Marks ve Engels'in Paris Komünü'nden sonra dile getirecekleri gibi) "proletarya diktatorası" düşünü formüle edilmiş bulunuyor. Gene burada, son derecede ilginç ve marksizmin "unutulmuş sözleri" arasında olan bir devlet tanımı buluyoruz: "Devlet, yani egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya."
      Bu devlet tanımı, resmi sosyal-demokrat partilerde [sayfa 36] egemen olan propaganda ve ajitasyon yazınında hiçbir zaman yorumlanmamıştır. Dahası: Bu tanım reformizm ile taş çatlasa uzlaşmaz türden olduğu için, düpedüz unutulmuştur; çünkü, "demokrasinin barışçı evrimi" üzerindeki alışılmış oportünist önyargılar ve küçük-burjuva kuruntular ile tabantabana çatışır.
      Proletaryanın devlete gereksinimi vardır — bütün oportünistler, bütün sosyal-şovenler ve bütün kautskistler, Marks'ın öğretisinin böyle olduğunu söyleyerek, bunu yinelerler; ama eklemeyi "unuturlar" ki, Marks'a göre, ilkin proletaryaya, ancak "sönme" yolunda, yani hemen sönmeye başlamış ve sönmeden edemiyecek biçimde kurulmuş bir devlet gerekir. İkinci olarak, emekçilerin, "egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya" olan bir "devlet"e gereksinimleri vardır.
      Devlet özel bir iktidar örgütüdür: belirli bir sınıfın sırtını yere getirmeye yönelik bir zor örgütü. Peki, proletaryanın yenmek zorunda olduğu sınıf hangisidir? Elbette yalnızca sömürücüler sınıfı, yani burjuvazi. Emekçilerin yalnızca sömürücülerin direncini bastırmak için devlete gereksinimleri vardır: oysa, bu baskıyı yönetme, onu pratik olarak gerçekleştirme işini, sonuna dek devrimci tek sınıf olarak, burjuvaziyi iktidardan tamamen kovmak için, ona karşı savaşımda bütün emekçileri ve bütün sömürülenleri birleştirmeye yetenekli tek sınıf olarak, yalnızca ve yalnızca proletarya yapabilir.
      Sömürücü sınıfların siyasal egemenliğe olan gereksinimleri sömürüyü sürdürmek, yani halkın büyük çoğunluğuna karşı, çok küçük bir azınlığın bencil çıkarlarını savunmak içindir. Sömürülen [sayfa 37] sınıfların siyasal egemenlige olan gereksinimleri ise, her türlü sömürüyü büsbütün ortadan kaldırmak, yani modern köleciler olan büyük toprak sahipleriyle kapitalistler azınlığına karşı halkın büyük çoğunluğunun çıkarlarını savunmak içindir.
      Küçük-burjuva demokratlar, sınıflar savaşımı yerine, sınıflararası uyuşma üzerindeki düşlerini geçiren şu sözde-sosyalistler, sosyalist dönüşümü de, sömürücü sınıf egemenliğinin alaşağı-edilmesi biçiminde değil, azınlığın, görevlerinin bilincine sahip çoğunluğa barışçıl bir boyuneğmesi biçiminde, bir tür düş olarak tasarlıyorlardı. Sınıflar üzerinde yer alan bir devlet kavramına sıkısıkıya bağlı bu küçük-burjuva ütopya, örneğin 1848 ve 1871 Fransız devrimleri tarihinin gösterdiği gibi, örneğin 19. Yüzyıl sonu ve 20. Yüzyıl başında, İngiltere'de, Fransa'da, İtalya'da ve başka ülkelerde burjuva hükümetlere "sosyalist" katılma deneyinin gösterdiği gibi, pratik olarak, emekçi sınıfların çıkarlarına ihanet sonucunu verdi.
      Rusya'da Devrimci-Sosyalist ve Menşevik partiler tarafından günümüzde yeniden canlandırılmış bulunan bu küçük-burjuva sosyalizmine karşı ömrü boyunca savaşan Marks, siyasal iktidar öğretisine, devlet öğretisine ulaşmak için, sınıflar savaşımı öğretisini tutarlı bir biçimde geliştirmiştir.
      Burjuva egemenliği ancak proletarya tarafından alaşağı edilebilir; proletarya, ekonomik varlık koşulları bu alaşağı etme işini hazırlayan ve ona bu işi başarma olanağını ve gücünü veren tek sınıftır. Burjuvazi, köylülük ve bütün küçük-burjuva katmanları böler ve dağıtırken, proletaryayı biraraya getirir, birleştirir ve örgütler. Büyük üretimde oynadığı ekonomik rol nedeniyle, proletarya, [sayfa 38] burjuvazinin çoğunlukla proleterlerden daha çok sömürüp ezdiği ve kurtuluşları için bağımsız bir savaşıma yeteneksiz bulunan bütün çalışan ve sömürülen yığınların yolgöstericisi olmaya yetenekli tek sınıftır.
      Marks tarafından devlete ve sosyalist devrime uygulanmış bulunan sınıflar savaşımı öğretisi, zorunlu bir biçimde proletaryanın siyasal egemenliğinin, diktatorasının, yani onun kimseyle paylaşmadığı ve doğrudan doğruya yığınların silahlı gücüne dayanan bir iktidarın kabul edilmesine götürür. Burjuvazi ancak, eğer proletarya burjuvazinin kaçınılmaz ve umutsuz direncini bastırmaya, ve bütün emekçi ve sömürülen yığınları yeni bir ekonomik rejim için örgütlemeye yetenekli egemen sınıf durumuna dönüşürse, alaşağı edilebilir.
      Proletaryanın, sömürücülerin direncini bastırmak için olduğu kadar, nüfusun büyük yığınını —köylülük, küçük-burjuvazi, yarı-proleterler— sosyalist ekonominin "kurulması" işinde yönetmek için de devlet iktidarına, merkezi bir güç örgütüne, bir zor örgütüne gereksinimi vardır.
      Marksizm, işçi partisini eğiterek, iktidarı almaya ve bütün halkı sosyalizme götürmeye, yeni bir rejimi yönetip örgütlemeye, burjuvazi olmaksızın ve burjuvaziye karşı kendi toplumsal yaşamlarının düzenlenmesi için, bütün emekçi ve sömürülenlerin eğiticisi, yolgöstericisi ve önderi olmaya yetenekli bir proletarya öncüsünü eğitir. Yürürlükte bulunan oportünizm ise, tersine, işçi partisi içinde, yığından kopmuş, kapitalist rejime kendini oldukça iyi bir biçimde "uydurmuş" ve bir tabak mercimek için kardeşlerinin davasını satan, yani burjuvaziye karşı savaşımda halkın devrimci önderleri [sayfa 39] rollerinden cayan yüksek ücretli emekçilerin temsilcilerini eğitir.
      "Devlet, yani egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya", —Marks'ın bu teorisi, proletaryanın tarihteki devrimci rolü üzerindeki tüm öğretisine sıkısıkıya bağlıdır. Bu rolün vardığı sonuç, proletarya diktatorası, proletaryanın siyasal egemenliğidir.
      Ama, eğer proletaryanın, burjuvaziye karşı devlete özel zor örgütü olarak gereksinimi varsa, o zaman ortaya bir sorun çıkar: böyle bir örgüt, daha önce burjuvazinin kendisi için oluşturduğu devlet makinesi kırılmış, parçalanmış olmadan düşünülebilir mi? Komünist Manifesto bizi işte bu soruna götürür; ve Marks 1848-1851 devrim deneyini özetlerken, işte bu sorundan sözeder.


2. BİR DEVRİM BİLANÇOSU


      Louis Bonaparte'ın 18 Brumairei'nde bizi burada uğraştıran devlet sorununu işleyen Marks, 1848 -1851 devriminin bilançosunu şöyle çıkarır:
      Bu ilginç özette, marksizm devlet sorununun henüz çok soyut bir biçimde, en genel kavram ve terimlerle konmuş bulunduğu Komünist Manifesto'ya göre, büyük bir ilerleme gösterir. Burada, sorun, somut bir biçimde konmuştur ve sonuç son derece açık, kesin, pratik olarak elle tutulur bir durumdadır: önceki bütün devrimler devlet makinesini [sayfa 41] yetkinleştirmişler, güçlendirmişlerdir; oysa, onu kırmak, yıkmak gerekir.
      Marksist devlet öğretisindeki en önemli, en özsel şey, işte bu sonuçtur. Ve egemen resmi sosyal-demokrat partiler tarafından yalnızca büsbütün unutulmak'la kalmayıp, ayrıca II. Enternasyonal'in en gözde teorisyeni Karl Kautsky tarafından (daha ilerde göreceğimiz gibi) açıkça çarpıtılmış da olan, işte bu özsel şeydir.
      Komünist Manifesto, devletin bir sınıf egemenliği organı olduğunu gösteren tarihten dersler çıkarır ve şu zorunlu sonuca ulaşır: Proletarya, siyasal iktidarı ele geçirmeden, siyasal egemenliğini kurup "egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya" devleti durumuna yükselmeden, burjuvaziyi alaşağı edemez; ve, sınıf çelişkilerinin varolmadığı bir toplumda devlet yararsız ve olanaksız bir duruma geleceğinden, bu proletarya devleti, daha yengi kazandığı andan itibaren, sönmeye başlayacaktır. Tarihsel gelişme bakımından, burjuva devlet yerine proleter devletin bu geçişinin neye dayanacağını bilme sorunu, burada (Komünist, Manifesto'da) henüz konmamıştır.
      Marks bu sorunu 1852'de koyar ve çözer. Ve, kendi diyalektik materyalizm felsefesine bağlı kalarak, 1848-1851 büyük deyrim yıllarının tarihsel deneyimine dayanır. Bu temel üzerinde, Marks'ın öğretisi, her zaman olduğu gibi, yaşanmış deneyin, derin bir felsefi görüş ve geniş bir tarih bilgisiyle aydınlatılmış bir bilançosunu çıkarır.
      Devlet sorunu somut bir biçimde konmuştur: Burjuva devlet, yani burjuvazinin egemenliği için zorunlu devlet makinesi, tarihsel bakımdan, nasıl doğmuştur? Bu devlet makinesi, burjuva [sayfa 42] devrimleri sırasında ve ezilen sınıfların bağımsızlık hareketleriyle çatıştığı zaman nasıl bir evrime, ne gibi dönüşümlere uğramıştır? Proletaryanın bu devlet karşısındaki görevleri nelerdir?
      Burjuva topluma özgü merkezi devlet iktidarı, mutlakiyetin çöküş döneminde ortaya çıkmıştır. Bu devlet makinesinin en ayırdedici iki kurumu: bürokrasi ve sürekli ordudur. Marks ve Engels, yapıtlarında birçok kez, bu kurumları burjuvaziye bağlayan binlerce bağın sözünü ederler. Her işçinin deneyi, bu bağlılığı açıklıkla ve göze çarpar bir biçimde gösterir. İşçi sınıfı, kazık yiye yiye, bu bağı tanımayı öğrenir. Bu nedenle, işçi sınıfı, bu bağın kaçınılmazlığını açıklayan bilimi, küçük-burjuva demokratların, ondan pratik sonuçlar çıkarmayı unutarak, onu "genel olarak" kabul etmek gibi daha da büyük bir hafifliğe düşmedikçe, bilisizlik ve hafiflik yüzünden yadsıdıkları bu bilimi, büyük bir kolaylıkla kavrar ve iyice sindirir.
      Bürokrasi ve sürekli ordu, burjuva toplum, gövdesi üzerindeki "asalak"lar, bu toplumu bölen iç çelişkilerin doğurduğu, ama onun canalıcı gözeneklerini "tıkayan" asalaklardır. Bugün resmi sosyal-demokrasi akımı içinde ağır basan kautskist oportünizm, asalak bir organ olarak düşünülen bu devlet teorisinin, salt anarşizme özgü bir şey olduğunu kabul eder. Marksizmin bu çarpıtılması, sosyalizmi, "yurt savunması" kavramına sarılarak emperyalist savaşı haklı göstermek gibi görülmemiş bir ayıbın içine atan küçük-burjuvalar için elbette son derece elverişlidir; ama, onlar için elverişli olmakla, söz götürmez bir çarpıtılma olmaktan da geri kalmaz.
      Feodalitenin batışından beri Avrupa'nın sahne [sayfa 43] olduğu sayısız burjuva devrimleri boyunca, bu bürokratik ve askeri aygıt, gelişmeye, yetkinleşmeye, sağlamlaşmaya devam eder. Köylülüğün, küçük zanaatçıların, küçük tecimenlerin vb. yüksek katmanlarına, sahiplerini halkın üstüne çıkaran görece elverişli, rahat ve saygın görevler dağıtan bu aygıt aracıyla, özellikle küçük-burjuvazi büyük burjuvazinin yanına çekilmiş ve ona bağımlılaştırılmıştır. Rusya'da 27 Şubat 1917'yi izleyen altı ay içinde olup bitenlere bakınız: Vaktiyle daha çok yüz-Karalar'a (bağnaz gericiler) ayrılmış bulunan memurluk görevleri, Kadetlerin, Menşeviklerin ve Devrimci-Sosyalistlerin ganimeti durumuna geldi. Gerçekten artık ciddi reformlar düşünülmüyor, hepsinin "Kurucu Meclis'e dek", Kurucu Meclis'in de yavaş yavaş, savaş sonuna dek ertelenmesine çalışılıyordu! Ama, ganimeti paylaşmak, bol paralı bakanlık, müsteşarlık, genel valilik vb., vb. makamlarına kurulmak için zaman yoktur ve hiçbir Kurucu Meclis beklenmemiştir! Hükümet değişiklikleri oyunu, aslında, ülke ölçüsünde, bütün merkezi ve yerel yönetimlerde, yukardan aşağı yapılan bu yağma ve "ganimet" paylaşımının dile gelmesinden başka bir şey değildi. Sonuç, altı ay sonraki nesnel sonuç —27 Şubat 1917'den 27 Ağustos 1917'ye dek— yadsınamaz: Reformlar ertelenmiş, yönetsel arpalıklar paylaşılmış ve paylaşım "yanlışlık"ları birkaç yeniden-paylaşımla düzeltilmiştir.
      Ama, bürokratik aygıtın, çeşitli burjuva ve küçük-burjuva partiler arasında (örneğin Rusya'da Kadetler, Devrimci-Sosyalistler ve Menşevikler arasında) her "yeniden dağıtımında", başta proletarya olmak üzere, ezilmiş sınıflara, tüm burjuva [sayfa 44] topluma karşı önlenemez düşmanlıkları daha açık bir biçimde kendini gösterir. Bütün burjuva partiler, hatta "devrimci-demokratlar" da içinde, en demokratik olanları için bile, devrimci proletaryaya karşı baskıyı artırma, bastırıcı aygıtı, yani devlet makinesini güçlendirme zorunluluğu, bundan doğar. Olayların bu akışı, devrimi devlet iktidarına karşı, "bütün yıkım güçlerini toplamaya" zorlar; ona devlet makinesini iyileştirme değil, tersine yıkma, yoketme görevini yükler.
      Sorunu bu türlü koymaya götüren şey mantıksal tümdengelimler değil, olayların gerçek gelişmesi, 1848-1851 yıllarının yaşanmış deneyidir. Marks'ın tarihsel deney verilerine ne derecede sıkısıkıya bağlı kaldığı, 1852'de, parçalanması gereken bu devlet makinesinin ne ile değiştirileceği somut sorununu henüz koymamış olmasıyla anlaşılır. Deney, tarihin daha sonra, 1871'de gündeme koyacağı bu soruna yanıt vermek için gerekli gereci, o sırada henüz sağlamamıştı. 1852'de, doğal bilimlere özgü belirlilikle, yalnızca proleter devrimin, devlet iktidarına karşı "bütün yıkım güçlerini toplama", devlet makinesini "parçalama" görevine yanaştığı söylenebilirdi.
      Belki Marks'ın deney, gözlem ve vargılarını genellemenin ve bunları bu üç yıllık (1848-1851) Fransa tarihinin sınırları ötesine uygulamanın doğru olup olmadığı sorulacak. Bu sorunu çözümlemek için, önce Engels'in bir gözlemini anımsatalım. Olguların incelenmesine daha sonra geçeriz.
      Engels, 18 Brumaire'in 3. baskısının önsözünde, şöyle yazıyordu:       1871'den buyana Fransız proletaryasının devrimci savaşımında bir kesinti olduğuna göre, bu son gözlem eskimiş bulunuyor. Bununla birlikte, bu kesinti, nice uzun sürerse sürsün, yarının proleter devriminde, sınıf savaşımını sonuna dek götüren klasik sınıf savaşımı ülkesi olarak Fransa'nın kendisini gösterme olanağını hiç de dıştalamaz.
      Ama ileri ülkelerin 19. Yüzyıl sonu ve 20. Yüzyıl başındaki tarihi üzerine topluca bir göz atalım şimdi. Göreceğiz ki, daha yavaş olmak üzere, çok daha geniş bir alanda, çok değişik biçimler altında, aynı süreç meydana gelmiştir; bir yanda, cumhuriyetçi ülkelerde (Fransa, Amerika, İsviçre) olduğu kadar, kralcı ülkelerde de (İngiltere, bir dereceye dek Almanya, İtalya, İskandinav ülkeleri vb.) "parlemanter bir iktidar"ın hazırlanması; ve öte yanda, burjuva düzenin temelleri olduğu gibi kalmak üzere, yönetsel arpalıkları kendi aralarında paylaşmış ve yeniden-paylaşmış bulunan çeşitli burjuva ve küçük-burjuva partiler arasındaki [sayfa 46] iktidar savaşımı; son olarak da, "yürütme gücü"nün, bu gücün bürokratik ve askeri aygıtının yetkinleştirilip sağlamlaştırılması.
      Bu özelliklerin, genel olarak kapitalist devletlerin tüm modern evriminin egemen ortak özellikleri olduğuna hiç kuşku yok. Fransa, 1848'den 1851'e dek, üç yılda, kapitalist dünyanın tümüne özgü bir gelişme sürecini, aşamaların hızla ardarda gelişi içinde, açık ve derli-toplu bir biçimde gösterdi.
      Emperyalizm —banka sermayesi çağı, dev kapitalist tekeller çağı, tekelci kapitalizmin büyüme yoluyla tekelci devlet kapitalizmi durumuna dönüştüğü çağ— krallıkla yönetilen ülkelerde olduğu kadar, en özgür cumhuriyetlerde de, daha özel bir biçimde, "devlet makinesi"nin olağanüstü güçlendiğini, onun bürokratik ve askeri aygıtının proletaryanın artan bir ezilmesiyle bağlılık içinde, görülmemiş biçimde genişlediğini gösterir.
      Bugün, dünya tarihi, hiç kuşku yok ki, 1852'de olduğundan çok daha geniş bir ölçüde, devlet makinesinin "yıkılma"sı ereğiyle, proleter devrimini "tüm güçleri toplama"sına götürüyor.
      Proletarya onun yerine ne koyacak? Paris Komünü, bu konuda en öğretici belgelerden birini verir.


3. MARX 1852'DE SORUNU NASIL KOYUYORDU
[
21*]


      Mehring, 1907'de Neue Zeit'ta[9] (XXV, 2, 164), Marks'ın Weydemeyer'e yazdığı 5 Mart 1852 tarihli bir mektuptan parçalar yayınlamıştı. Bu [sayfa 47] mektupta, başka birçok dikkate değer gözlem arasında, şu gözlem de var:       Bu metinde Marks, önce, kendi öğretisini burjuvazinin en bilgili ve en kavrayışlı düşünürlerinin öğretilerinden öz ve temelden ayıran şeyin ne olduğunu, sonra da, kendi devlet öğretisinin özünü hayranlık verici bir özgelikle açıklamayı başarmıştır.
      Marks'ın öğretisinin özü, sınıflar savaşımıdır. Durmadan söylenen ve durmadan yazılan şey, budur. Ama, bu doğru değildir. Ve, marksizmin oportünist çarpıtmaları, onu burjuvazi için kabul edilebilir bir duruma getirmeye yönelen çarpıtmalar, kolayca bu yanlışlıktan kaynaklanırlar. Çünkü sınıflar savaşımı öğretisi Marks tarafından değil, ama Marks'tan önce burjuvazi tarafından ortaya konmuştur; ve bu öğreti, genel olarak, burjuvazi için kabul edilebilir bir öğretidir. Yalnızca sınıflar savaşımını kabul eden biri, bundan ötürü bir [sayfa 48] marksist değildir; henüz burjuva düşüncesinin, burjuva politikasının çerçevesinden çıkmamış biri olabilir. Marksizmi sınıflar savaşımı öğretisine indirgemek, onun kolunu kanadını kırpmak, bozmak, onu burjuvazi için kabul edilebilir bir şeye indirgemek demektir. Sınıflar savaşımının kabulünü, proletarya diktatorasının kabulüne dek genişleten kişi bir marksisttir ancak. Marksisti bayağı küçük (ve büyük) burjuvadan temelden ayırdeden şey, işte budur. Marksizmin gerçekten anlaşılıp kabul edildiğini, işte bu denektaşı ile sınamak gerekir. Avrupa tarihi, işçi sınıfını bu soruna pratik olarak yanaşmaya götürünce, bütün oportünist ve bütün reformistlerle birlikte, bütün "kautskist"lerin de (yani reformizmle marksizm arasında duraksayanların da) acınası hamkafalar ve küçük-burjuva demokratlar olarak, proletarya diktatorasının yadsıyıcıları olarak ortaya çıkmaları, hiç de şaşılacak bir şey değildir. Kautsky'nin, 1918 Ağustos'unda, yani bu yapıtın ilk baskısından çok zaman sonra yayınlanan Proletarya Diktatorası broşürü, marksizmin, onu ikiyüzlülükle sözde kabul eden, ama özde alçakça ondan cayan küçük-burjuva çarpıtmasına bir örnektir. (Şu broşürüme bakınız: Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky, Petrograd ve Moskova, 1918).
      Çağdaş oportünizm, en büyük temsilcisinin, eski-marksist Karl Kautsky'nin kişiliğinde, burjuva davranışının Marks tarafından ortaya konmuş olan ayırdedici özelliğine tam bir uygunluk gösterir; çünkü, sınıflar savaşımını ancak burjuva ilişkiler sınırı içinde kabul eder. (Burjuva ilişkiler sınırı içinde, "ilke olarak", sınıflar savaşımını kabul etmeye razı olmayan bir tek bilgili liberal yoktur!) [sayfa 49]
      Oportünizm, sınıflar savaşımının kabulünü, özsel olan şeye dek, kapitalizmden komünizme geçiş dönemine dek, burjuvazinin alaşağı edilmesi ve büsbütün ortadan kaldırılması dönemine dek genişletmez. Gerçeklikte, bu dönem, zorunlu olarak, son derece keskin biçimlere bürünmüş ve o zamana dek görülmemiş yeğinlikte bir sınıflar savaşımının damgasını taşır. Öyleyse, bu dönemin devleti, zorunlu olarak, yeni bir biçimde (genel olarak proleterler ve mülksüzlerden yana) demokratik ve yeni bir biçimde (burjuvaziye karşı) diktatoryal olmak zorundadır.
      Devam edelim. Marks'ın devlet öğretisinin özünü, bir sınıfın diktatorasının, yalnızca genel olarak bütün sınıflı toplumlar için, yalnızca burjuvaziyi devirecek olan proletarya için değil, ama kapitalizmi "sınıfsız toplum"dan, komünizmden ayıran tüm bir tarihsel dönem için de zorunlu olduğunu anlayanlar, yalnız onlar, iyice kavramışlardır. Burjuva devlet biçimleri son derece çeşitlidirler, ama özleri birdir: Bütün bu devletler, son çözümlemede, şu ya da bu biçimde, ama zorunlu olarak, bir burjuvazi diktatorasıdır. Elbette kapitalizmden komünizme geçiş de, siyasal biçimler bakımından büyük bir bolluk ve geniş bir çeşitlilik göstermekten geri kalamaz; ama hepsinin özü, zorunlu olarak bir olacaktır: Proletarya diktatorası. [sayfa 50]


BÖLÜM III
DEVLET VE DEVRİM
PARİS KOMÜNÜ DENEYİMİ (1871)
MARKS'IN ÇÖZÜMLEMESİ






1. KOMÜNCÜLERİN GİRİŞİMİ NEDEN ÖTÜRÜ
KAHRAMANCADIR?


      Komün'den birkaç ay önce, 1870 sonbaharında, Marks'ın, Paris işçilerine hükümeti herhangi bir devirme girişiminin, umutsuzluk tarafından esinlenen bir budalalık olabileceğini göstermeyi amaçlayan bir uyarıda bulunduğu bilinir. Ama, 1871 Martında, kesin savaş işçilere dayatılıp, işçiler de bunu kabul ettikten sonra, ayaklanma bir olgu haline gelince, uygun olmayan koşullara karşın, Marks, proletarya devrimini büyük bir coşkunlukla selamladı. 1905 Kasımında yazdıkları, işçileri ve köylüleri savaşıma sürükleyen, ama 1905 Aralığından sonra, liberallerle birlikte, "silaha sarılınmamalıydı" diye haykıran, marksizmin acıklı bir üne sahip Rus döneği Plekhanov'un yaptığı gibi, "sırasız" bir hareketi bilgiçlikle yargılamakta diretmedi.
      Marks, ayrıca, kendi deyimiyle "cennetin zaptına [sayfa 51] çıkan" komüncülerin kahramanlığına hayranlıkla da yetinmedi. Ereğine ulaşmamış da olsa, yığınların devrimci hareketinde, Marks çok önemli bir tarihsel deney, dünya proleter devriminde ileriye doğru kesin bir adım, yüzlerce program ve usyürütmeden çok daha önemli gerçek bir ilerleme görüyordu. Bu deneyi çözümlemek, ondan taktik dersleri çıkarmak, teorisini sıkı bir eleştiriden geçirmek için ondan yararlanmak: Marks'ın kendisi için saptadığı görev, işte budur.
      Marks, Komünist Manifesto'da yapılmasını zorunlu gördüğü tek "düzeltme"yi, Parisli komüncülerin devrimci deneyinden esinlenerek yapmıştır.
      Komünist Manifesto'nun yeni bir Almanca baskısı için, iki yazarı tarafından imzalanmış son önsöz 24 Haziran 1872 tarihini taşır. Karl Marks ve Friedrick Engels bu önsözde, Komünist Manifesto programının "bazı ayrıntılarının artık eskimiş" olduğunu açıklarlar.
      Ve devam ederler ki:
      Bu alıntıda tırnak içine alınmış son sözler, yazarları tarafından Marks'ın Fransa'da İç Savaş adlı yapıtından alınmıştır.
      Öyleyse, Marks ve Engels, Paris Komünü'nün bellibaşlı, temel derslerinden birine o kadar büyük bir önem veriyorlardı ki, onu özsel bir düzeltme olarak Komünist Manifesto'ya sokmuşlardır.
      Son derece özellik belirtici bir şey: İşte tam da bu özsel düzeltme oportünistler tarafından çarpıtılmıştır, ve Komünist Manifesto okuyucularının [sayfa 52] onda-dokuzu, hatta yüzde-doksandokuzu kuşkusuz bunun anlamını bilmez. Biraz daha ilerde, özel olarak çarpıtmalara ayrılmış bir bölümde, bu çarpıtmadan ayrıntılı olarak sözedeceğiz. Şimdilik, Marks'ın tarafımızdan aktarılan ünlü formülünün alışılmış bayağı "yorum"unun, onun iktidarı ele geçirmeye değil, sözde yavaş bir evrim düşününe ağırlık verdiği yolunda olduğunu belirtmek, bize yetsin.
      Aslında, Marks'ın düşünü bunun tam karşıtıdır. Marks'ın düşünü, işçi sınıfının "hazır devlet makinesini" parçalamak, yıkmak ve onu ele geçirmekle yetinmemek zorunda olduğu yolundadır.
      12 Nisan 1871 günü, yani tam da Komün sırasında Marks, Kugelmann'a şöyle yazıyordu:       "Bürokratik ve askeri makineyi yıkmak": Marksizmin, devrim sırasında proletaryanın devlet karşısındaki görevleri üzerine başlıca dersi bu birkaç sözcükte kısaca dile getirilmiş bulunuyor. Ve, marksizmin Kautsky'ye borçlu bulunduğumuz [sayfa 53] temel "yorumu" ile yalnızca tamamen unutulmuş olmakla kalmayan, ama açıkça çarpıtılmış da olan şey, işte bu derstir!
      Marks'ın sözünü ettiği 18. Brumaire'deki parçaya gelince, onu yukarda tümüyle aktarmış bulunuyoruz.
      Marks'ın bu parçasında, üzerinde özellikle durulması gereken iki nokta var. Önce, çıkardığı sonucu Avrupa'yla sınırlandırıyor. Bu, 1871'de, İngiltere henüz salt kapitalist, ama hem militarizmi, hem de, geniş bir ölçüde, bürokrasisi olmayan bir ülke örneğiyken, anlaşılır bir şeydi. Bundan dolayı, devrimin, hatta halk devriminin olanaklı göründüğü, ve, gerçekten "hazır devlet makinesi"nin önceden yıkılmaksızın da bu işin olanaklı olduğu İngiltere için, Marks bir ayrıklama yapıyordu.
      Bugün, 1917'de, birinci büyük emperyalist savaş çağında, Marks'ın bu sınırlaması artık geçerli değildir. Amerika gibi İngiltere de, Anglosakson özgürlüğünün (militarizm ve bürokratizm yokluğu) dünyadaki bu en büyük ve son temsilcileri de, her şeyi kendilerine bağımlılaştıran ve her şeyi kendi ağırlıkları altında ezen askeri ve bürokratik kurumların aşağılık ve kanlı Avrupai bataklığı içine boyluboyunca battılar. Şimdi, Amerika'da olduğu gibi İngiltere'de de, "her gerçek halk devriminin ilk koşulu", (bundan böyle bütün emperyalist ülkelerde olduğu gibi, bu ülkelerde de, 1914'ten 1917'ye dek, "Avrupai" bir yetkinliğe eriştirilmiş olan) "hazır devlet makinesini" parçalamak, yıkmaktır.
      İkinci olarak, üzerinde özel bir dikkatle durulması gereken şey, Marks'ın askeri ve bürokratik devlet makinesinin yıkılması "her gerçek halk devriminin [sayfa 54] ilk koşuludur" biçimindeki o çok derin düşüncesidir. Bu "halk" devrimi kavramı Marks'ın ağzında şaşırtıcı görünebilir; ve Rusya'da Plekhanov'un çömezleriyle Menşevikler, yani Struve'nin şu marksist geçinen çırakları, Marks'ın bu sözünü pekâlâ bir "dil sürçmesi" olarak nitelendirebilirler. Onlar marksizmi öylesine yavanca liberal bir öğretiye indirgemişlerdir ki, onlar için, burjuva devrimi ve proleter devrimi antitezi dışında hiçbir şey yoktur; üstelik bu antitezi de en skolastik bir biçimde anlarlar.
      Örnek olarak 20. Yüzyıl devrimleri alınırsa, Portekiz ve Türk devrimlerini [1908 devrimi kastediliyor -ç.] burjuva devrimleri olarak kabul etmek besbelli kaçınılmaz bir şey olacaktır. Ama bu devrimlerin her ikisi de "halk" devrimi değildir; çünkü halk yığınları, halkın geniş çoğunluğu, kendine özgü ekonomik ve siyasal istemlerle, etkin, bağımsız ve hissedilir bir biçimde, bu devrimler içinde görünmezler. Buna karşılık, 1905-1907 Rus burjuva devrimi, Portekiz ve Türk devrimlerinin, zaman zaman kazandıkları kadar "parlak" başarılar kazanmış olmaksızın, söz götürmez bir "gerçek halk" devrimi oldu. Çünkü halk yığınları, halk çoğunluğu, halkın baskı ve sömürü altında bunalmış en derin "aşağı" toplumsal katmanları, kendiliklerinden ayaklanmış ve devrimin tüm gidişi üzerinde, kendi isteklerinin yıkılmakta olan eski toplum yerine kendi gönüllerince yeni bir toplum kurma girişimlerinin izini bırakmışlardır.
      1871'de, proletarya Avrupa kıtası ülkelerinden hiç birinde halk çoğunluğunu oluşturmuyordu. Devrim, ancak proletarya ve köylüleri kapsayarak "halk" devrimi olabilir ve çoğunluğu gerçekten [sayfa 55] harekete sürükleyebilirdi. Halk, işte bu iki sınıftan oluşuyordu. Bu iki sınıf, "bürokratik ve askeri makine" onları horladığı, ezdiği, sömürdüğü için birleşmişti. "Halk"ın, halk çoğunluğunun, işçilerin ve köylü çoğunluğunun çıkarı, gerçekten bu makineyi parçalamak'ta, onu yıkmakta'dır; yoksul köylülerle proleterler arasındaki özgür bağlaşmanın "ilk koşulu" budur; ve bu bağlaşma olmaksızın, sağlam demokrasi olmaz, sosyalist dönüşüm olmaz.
      Paris Komünü, bilindiği gibi, bu bağlaşmaya yolaçıyordu. Türlü iç ve dış nedenlerle ereğine ulaşamadı.
      Öyleyse, Marks, "gerçek bir halk devrimi"nden sözederken, (sık sık sözünü ettiği) küçük-burjuvazinin özelliklerini asla unutmaksızın, 1871 Avrupa'sında kıta devletlerinin çoğundaki gerçek sınıf ilişkilerini en büyük bir kesinlikle hesaba katıyordu. Öte yandan, devlet makinesinin "yıkılması"nın, işçi ve köylülerin çıkarları tarafından zorlandığını; devlet makinesinin işçileri ve köylüleri birleştirerek, onlara ortak bir görev verdiğini saptıyordu: Bu "asalak"ın ortadan kaldırılması ve yeni bir şeyle değiştirilmesi.
      Ama neyle?


2. YIKILAN DEVLET MAKİNESİNİ NEYLE DEĞİŞTİRMELİ?


      Marks, bu soruya, 1847'de Komünist Manifesto'da, henüz yalnızca tamamen soyut, ya da daha çok sorunları belirten, ama çözüm yollarını göstermeyen bir yanıt veriyordu. Devleti "proletaryanın egemen sınıf olarak örgütlenmesi" ile, "demokrasinin [sayfa 56] fethi" ile değiştirmek: Komünist Manifesto'nun yanıtı, buydu.
      Proletaryanın bir egemen sınıf olarak örgütlenmesinin hangi somut biçimleri alabileceği, bu örgütlenmenin, demokrasinin en tam, en tutarlı fethiyle hangi belirli biçimde uyuşabileceği sorusuna yanıtı, Marks, ütopyaya düşmeden, yığın hareketi deneyinden bekliyordu.
      Komün deneyi ne kadar sınırlı olursa olsun, Marks bu deneyi Fransa'da İç Savaş'ında çok dikkatli bir çözümlemeden geçirir. Bu yazıdan belli başlı parçaları aktaralım:
      19. Yüzyılda, "sürekli ordu, polis, bürokrasi, din ve yüksek yönetim adamları gibi her yerde hazır olan örgenlikleri ile birlikte", ortaçağ tarafından iletilen "merkezi devlet iktidarı" gelişmişti. Sermaye ile emek arasındaki sınıf karşıtlığının gelişmesi nedeniyle, "devlet iktidarı gitgide toplumsal köleleştirme ereğiyle örgütlenmiş bir kamu gücü, bir sınıf egemenliği aygıtı niteliğini kazanıyordu. Sınıflar savaşımında bir ilerlemeyi gösteren her devrimden sonra, devlet iktidarının salt bastırıcı niteliği gitgide daha açık bir biçimde ortaya çıkıyordu". 1848-1849 devriminden sonra, devlet iktidarı, "sermayenin emeğe karşı ulusal savaş silahı," durumuna gelir. İkinci imparatorluk, bu silahı daha da güçlendirmekten başka bir şey yapmaz.
      "İmparatorluğun dolaysız antitezi, Komün oldu." Komün, "sınıf egemenliğinin yalnızca monarşik biçimini değil, sınıf egemenliğinin ta kendisini ortadan kaldırması gereken bir cumhuriyetin" "olumlu biçimiydi..."
      Proleter sosyalist cumhuriyetin bu "olumlu" [sayfa 57] biçimi açıkça neye dayanıyordu? Kurmaya başladığı devlet nasıl bir şeydi?       Bu istem, şimdi, sosyalist olduğunu söyleyen bütün partilerin programlarında yer alıyor. Ama bu partilerin programlarının kaç para ettiğini, en iyi, 27 Şubat Devriminden hemen sonra, bu isteme uymayı kabul etmemiş bulunan bizim Devrimci-Sosyalistlerimizle Menşeviklerimizin tutumu gösterir!
      Böylece, Komün, sürekli orduyu ortadan [sayfa 58] kaldırma, istisnasız bütün memurların seçilerek işbaşına gelme ve her an işten geri alınabilme yönteminin kabulü yoluyla, "yalnızca" daha tam bir demokrasi kurarak, yıkılmış devlet makinesini değiştirmişe benziyordu. Ne var ki, bu "yalnızca", aslında devsel bir yapıt olusturur: kurumların adamakıllı farklı başka kurumlarla değiştirilmesi. Bu bir "niceliğin niteliğe dönüşümü" durumunun ta kendisidir: Böylece, tasarlanması olanaklı en tam ve en yöntemli biçimde gerçekleşmiş bulunan demokrasi, burjuva demokrasisinden proletarya demokrasisi durumuna gelir; devlet (belirli bir sınıfı baskı altında tutmaya yarayan özel güç) durumundan, asıl anlamıyla, artık devlet olmayan bir şey durumuna dönüşür.
      Ama bu böyledir diye, burjuvaziyi yenmek ve direncini kırmak zorunluluğu da ortadan kalkmaz. Komün, özellikle bu zorunlulukla karşıkarşıyaydı; ve, Komün'ün bozguna uğrama nedenlerinden biri de, bu işi gereğince gözüpek bir biçimde yapmamış olmasıdır. Ama burada, baskı altında tutma örgütü, artık kölecilik, serflik ve ücretli kölelik çağlarında her zaman olduğu gibi, nüfusun azınlığı değil, çoğunluğudur. Ama, kendisini baskı altında tutanları kendisi yendiği anda da, halk çoğunluğunun "özel bir baskı gücü"ne artık gereksinimi yoktur! İşte bu anlamdadır ki, devlet sönmeye başlar. Ayrıcalıklı bir azınlığın (ayrıcalıklı memurlar, sürekli ordu şefleri) özel kurumları yerine, bu işleri çoğunluğun doğrudan kendisi görebilir; ve devlet gücünün görevleri halkın tümü tarafından ne ölçüde yerine getirilirse, bu güç o derecede zorunlu olmaktan çıkar.
      Bu bakımdan, Komün tarafından alınan ve [sayfa 59] Marks'ın önemle belirttiği önlemlerden biri son derece dikkate değer: bütün temsil ödeneklerinin, memur zümresine tanınmış bütün parasal ayrıcalıkların kaldırılması; bütün memur aylıklarının "işçi ücretleri" düzeyine indirilmesi. Burjuva demokrasisinden proletarya demokrasisine, ezenlerin demokrasisinden ezilen sınıfların demokrasisine, belirli bir sınıfı baskı altında tutmaya yarayan "özel güç" olarak devletten, halk çoğunluğunun, işçi ve köylülerin genel iktidarı tarafından baskıcılar üzerinde uygulanan baskıya dönüş, en göze çarpar biçimde, işte burada ortaya çıkar. Ve, işte tam da devlet, sorunuyla ilgili belki bu en çarpıcı ve en önemli nokta üzerindedir ki, Marks'ın öğrettiği şeyler, en çok unutulan şeyler olmuştur. Basitleştirilmiş açıklamalarda —sayısızdır bunlar— bundan hiç sözedilmez. İnançları devlet dini haline geldikten sonra, ilkel hristiyanlığın "saflıklarını", devrimci demokratik ruhuyla birlikte unutmuş bulunan hristiyanlar gibi, bu nokta üzerinde bir "saflık"mış gibi susmak, "usuldendir".
      Yüksek devlet memurları aylıklarının indirimi, "yalnızca" saf, ilkel bir demokratizm istemiymiş gibi görünür. Modern oportünizmin "kurucularından" biri, eski sosyal-demokrat Ed. Bernstein, "ilkel" demokratizme karşı yavan burjuva alaylarını yinelemeyi alışkanlık haline getirmişti. Bütün oportünistler gibi, günümüzün bütün kautskitsleri gibi, o da, ilk olarak "ilkel" demokratizme belirli ölçüde bir "dönüş" olmaksızın, kapitalizmden sosyalizme geçmenin olanaksız olduğunu (çünkü, ensonu devlet görevlerinin çoğunluk tarafından, halkın tümü tarafından yapılması başka türlü nasıl olanaklı olabilir?), ve ikinci olarak, [sayfa 60] kapitalizm ve kapitalist kültür üzerine dayanmış "ilkel demokratizm"in, eski, ya da kapitalizm-öncesi çağların ilkel demokratizmi olmadığını, hiç mi hiç anlamamıştır. Kapitalist kültür, büyük üretimi, fabrikaları, demiryollarını, postayı, telefona vb. yaratmıştır. Ve, bu temel üzerinde, eski "devlet iktidarı" görevlerinin büyük çoğunluğu öylesine basitleştirilmiş ve öylesine basit kayıt-kuyut, denetim işlemlerine indirgenebilmişlerdir ki, ilköğretimden geçmiş bulunan herkes bu işleri yapabilir; basit bir "işçi ücreti" ile bütün bu işler pekala yapılabilir; öyleyse, bu işlerden her tür ayrıcalıklı, "hiyerarşik" nitelik kaldırılabilir (kaldırılmalıdır da).
      İstisnasız bütün memurların her işe seçimle gelip, her an görevden geri alınabilmelerinin olanaklı olması, aylıklarının normal bir "işçi ücreti" düzeyine indirilmesi gibi, işçilerle köylü çoğunluğunun çıkarlarını son derecede dayanışık duruma getiren bu basit ve "anlaşılması kolay" demokratik önlemler, aynı zamanda kapitalizmden sosyalizme götüren köprü işini de görürler. Bu önlemler, devletin yeniden-örgütlenmesine, toplumun salt politik yeniden-örgütlenmesine ilişkindirler; ama elbette tüm anlam ve tüm değerlerini, ancak "mülksüzleştiricilerin mülksüzleştirilmesi"nin gerçekleşmesine ya da hazırlanmasına bağlandıkları zaman, yani üretim araçları üzerindeki kapitalist özel mülkiyetin sosyalist mülkiyet durumuna dönüşmesiyle kazanırlar.
      Marks, "Komün, iki büyük masraf kaynağını, sürekli ordu ve memurculuğu ortadan kaldırarak, bütün burjuva devrimlerin belgisi olan ucuz hükümeti gerçekleştirdi" diye yazıyordu. [sayfa 61]
      Küçük-burjuvazinin bütün öteki tabakaları gibi köylülüğün de yalnızca çok küçük bir azınlığı, sözcüğün burjuvaca anlamıyla, "yükselir", "başarı kazanır"; yani yalnızca bazı bireyler, ya ense-kulak yerinde kişiler, burjuvalar durumuna, ya da güvenceli ve ayrıcalıklı memurlar durumuna gelirler. Köylülüğün varolduğu bütün kapitalist ülkelerde (ve bu ülkeler çoğunluktadırlar), köylülerin büyük çoğunluğu, hükümet tarafından ezilir ve hükümeti alaşağı etme özlemini taşır; "ucuz" bir hükümet özlemi çeker. Bu görevin üstesinden yalnızca proletarya gelebilir; ve bunu yaparak, aynı zamanda devletin sosyalist yeniden-örgütlenmesine doğru da bir adım atmış olur.


3. PARLAMENTARİZMİN ORTADAN KALDIRILMASI


      Marks, şöyle yazıyordu:       Parlamentarizmin 1871'de formüle edilmiş bulunan bu ilginç eleştirisi de, sosyal-şovenizm ve oportünizmin egemenliği nedeniyle, bugün marksizmin "unutulmuş sözleri" arasında bulunur. Profesyonel bakan ve parlemanterler, proletarya [sayfa 62] düşmanları ve "pratik" sosyalistler parlamentarizmi eleştirme işini artık büsbütün anarşistlere bırakmış bulunuyorlar; bu nedenle de, şaşırtıcı bir mantıkla, parlamentarizmin her eleştirisini, "anarşist"likle nitelendiriyorlar!! Scheidemann, David, Legien, Sembat, Renaudel, Henderson, Vandervelde, Stauning, Branting, Bissolati ve hempaları gibi "sosyalist"leri görerek midesi bulanan "ileri" parlemanter ülkelerdeki proletaryanın, aslında oportünizmin ikiz kardeşi olan anarko-sendikalizme gitgide daha çok yakınlık göstermesine şaşmamak gerekir.
      Ama, Marks için devrimci diyalektik, bugün moda olan bu boş lafazanlıktan, Plekhanof, Kautsky ve başkalarının çocuk oyuncağı haline getirdikleri bu saçma gevezelikten bambaşka bir şeydi. Marks, özellikle, koşulların devrim için uygun olmadığı durumlarda, burjuva parlamentarizmi "ahır"ından yararlanmaktaki yetersizliği yüzünden, anarşizmle arayı iyice açmış; ama aynı zamanda, parlamentarizmin gerçekten proleter ve devrimci bir eleştirisini yapmayı da bilmişti.
      Belirli bir süre için parlamentoda halkı, yönetici sınıfın hangi bölümünün ayaklar altına alacağına, ezeceğine, dönem dönem karar vermek: yalnızca anayasal parlemanter krallıklarda değil, en demokratik cumhuriyetlerde de burjuva parlamentarizminin gerçek özü budur.
      Ama, devlet sorunu, proletaryanın bu alandaki görevleri bakımından konur ve parlamentarizm devlet kurumlarından biri olarak kabul edilirse, bu takdirde parlamentarizmden kurtulmanın yolu nedir? Ondan nasıl vazgeçilebilir?
      Şunu tekrar ve tekrar söylemek zorundayız: [sayfa 63]
      Marks'ın, Komün'ü inceleyerek çıkardığı dersler kadar unutulmuştur ki, günümüzün "sosyal-demokratı" (günümüzün sosyalizm haini okuyunuz), parlamentarizmin anarşist ya da gerici eleştirisinden başka bir eleştirisini anlama yeteneğinden adamakıllı yoksundur.
      Gerçi parlamentarizmden kurtulma yolu, temsili örgenlikleri ve seçim ilkesini yıkmaya değil, laf değirmenleri olan bu temsili örgenlikleri "hareketli" kurumlar durumuna dönüştürmeye dayanır. "Komün, parlemanter bir örgüt değil, aynı zamanda hem yürütmeci, hem de yasamacı, hareketli bir gövde olmak zorundaydı."
      "Parlemanter olmayan, ama hareketli" bir örgenlik, işte tam da çağcıl parlemanterler ile sosyal demokrasinin parlemanter "kuçukuçu"larının anlayacağı bir söz! Amerika'dan İsviçre'ye, Fransa'dan İngiltere'ye, Norveç'e vb. dek, herhangi bir parlemanter ülkeyi düşününüz; asıl "devlet" işleri hep kulislerde görülür; bu işler hep devlet daireleri, bakanlıklar, kurmay kurulları tarafından yürütülür. Parlamentolarda, yalnızca "'saf halk"ı aldatma ereğiyle, gevezelikten başka bir şey yapılmaz. Bu o kadar doğrudur ki, burjuva demokratik cumhuriyet olan Rus Cumhuriyetinde bile, hatta gerçek bir parlamento kuracak zamanı bulmadan önce, parlamentarizmin bütün bu kusurları hemen ortaya çıktı. Çürümüş burjuva darkafalılığının kahramanları —Skobelev ve Çereteli'ler, Çernov ve Avksentiyevler—, en iğrenç burjuva parlamentarizmi örneğine göre kısır söz değırmenlerine çevirdikleri Sovyetleri bile bozmayı başardılar. Sovyetlerde, " sosyalist" bakan baylar, laf ebelikleri ve karar tasarılarıyla, saf köylüleri aldatıyorlar. Hükümet [sayfa 64] içindeyse, bir yandan "yağ tabağı"nın, yani kazançlı ve saygın arpalıkların çevresine, sırayla, olabildiğince çok Devrimci-Sosyalist ve Menşevikleri oturtmak, öte yandan da, halkın "dikkatini dağıtmak" için sürekli bir oyun oynanıyor. Bu arada, kurmay kurullarında, bakanlıklarda, "devlet işi" "görülüyor! ".
      Yönetici partinin "Devrimci-Sosyalistler"in organı Diyelo Naroda,"[
12] bir başyazısında "herkes"in kendini politik fuhşa verdiği "kibar sosyete"deki insanların o eşsiz içtenliğiyle, henüz yakın zamanlarda itiraf ediyordu ki, hatta "sosyalistler"e (sözcüğü bağışlayınız) ait olan bakanlıklarda bile, tüm eski bürokratik aygıt öz bakımından aynı kalmıştır, geçmişte olduğu gibi işler ve devrimci önlemleri tam bir "özgürlük" içinde baltalar. Ama bu itiraf olmaksızın bile, Devrimci-Sosyalistlerle Menşeviklerin hükümete katılmaları öyküsü, bunun böyle olduğunun somut kanıtı değil midir? Bu durumda ilginç olan şey, Kadetlerle birlikte hükümette yer alan Çernov, Rusanov, Zenzinov efendiler ile Diyelo Naroda'nın öteki yazarlarının, "onlarda", onların bakanlıklarında, her şeyin eskisi gibi gittiğini, önemsiz bir şey gibi açıkça ve yüzleri kızarmadan anlatacak kadar küstahlığı ileri götürmeleridir!! Saf köylüyü aldatmak için devrimci demokratik lafazanlık, kapitalistleri "keyiften dörtköşe etmek" için bürokratik ve kırtasiyeci hinoğluhinlikler: işte "namuslu" koalisyonun içyüzü.
      Burjuva toplumun iliklerine dek çürümüş, satılık parlamentarizmi yerine, Komün, düşünce özgürlüğü ve tartışmanın yutturmaca halinde yozlaşmadığı örgenlikleri koyar. Bu örgenliklerde, düşünce özgürlüğü ve tartışma, yutturmaca halinde [sayfa 65] yozlaşmaz: çünkü parlemanterler (bu örgütlere seçilenler) kendileri çalışmak, yasalarını kendileri uygulamak, bu yasaların etkilerini kendileri denetlemek, bunlar üzerine, seçmenlerine karşı, doğrudan kendileri yanıt vermek zorundadırlar. Temsili örgenlikler kalır; ama, özel sistem olarak, yasama ve yürütme arasındaki işbölümü olarak, milletvekilleri için ayrıcalıklı durum olarak parlamentarizm artık yoktur. Bir demokrasiyi, hatta bir proletarya demokrasisini, temsili örgenlikler olmaksızın düşünemeyiz; ama, eğer bizim için burjuva toplumunun eleştirisi boş bir söz değilse, eğer bizim burjuvaziyi alaşağı etme isteğimiz, Menşevik ve Devrimci-Sosyalistlerde olduğu gibi, Scheidemann'lar ve Legien'lerde, Sembat'lar ve Vandervelde'lerde olduğu gibi, işçilerin oylarını avlamaya özgü "seçimlik" bir söz değil de ciddi ve içten bir istekse, demokrasiyi parlamentarizm olmaksızın düşünebiliriz ve düşünmek zorundayız da.
      Marks'ın, Komün için olduğu gibi, proletarya demokrasisi için de gerekli olan bu idari personelin görevlerinden sözederken, karşılaştırma terimi olarak "herhangi bir işverenin" personeli terimini kullanması, yani "işçileri, gözetimcileri ve muhasebecileri" ile olağan bir kapitalist işletmeyi alması, son derece anlamlıdır.
      Marks'ta ütopyacılığın zerresi yoktur; o tepeden tırnağa "yeni" bir toplum tasarlamaz, tepeden tırnağa "yeni" bir toplum türetmez. Hayır, o yalnızca yeni toplumun eskisinin içinden doğuşunu, eski toplumdan yeni topluma geçiş biçimlerini, doğal bir tarih süreci olarak irdeler. Somut proleter yığın hareketi deneyini ele alır ve ondan [sayfa 66] pratik dersler çıkarmaya çalışır. Marks, Komün "okulundan ders alır"; tıpkı bütün büyük devrimci düşünürlerin, ("silaha sarılınmamalıydı" diye Plekhanov, ya da "bir sınıf, kendi özlemlerini kendisi sınırlandırmasını bilmelidir" diyen Çereteli örneği) hiçbir zaman bilgiççe bir "ahlak" açısından yanaşmaksızın, ezilen sınıf hareketlerinin büyük okulundan ders almakta duraksamadıkları gibi.
      Memurculuğu birdenbire, her yerde ve büsbütün ortadan kaldırmak sözkonusu edilemez. Bu bir ütopyadır. Ama, giderek tüm memurculuğun ortadan kalkmasını sağlayacak yeni bir yönetim makinesinin vakit geçirmeksizin kurulmasına başlamak için, eski yönetim makinesini hemen parçalamak bir ütopya değil, Komün deneyinin ta kendisi, devrimci proletaryanın geciktirilmez, ivedi görevinin ta kendisidir.
      Kapitalizm yönetsel "devlet" görevlerini basitleştirir; bu da, "tepeden buyurma yöntemleri"nin yadsınmasını, ve, her şeyin toplumun tümü adına, "işçilere, gözetimcilere, muhasebecilere" işveren bir proleterler (egemen sınıf) örgütüne bağlanmasını sağlar.
      Biz ütopyacı değiliz. Tüm yönetim makinesinden, bütün devlet basamaklarından bir anda vazgeçmeyi "hayal" etmiyoruz; proletarya diktatorasına düşen görevlerin anlaşılmamasına dayanan bu anarşistçe düşler, marksizme adamakıllı yabancıdır; ve gerçekte, sosyalist devrimi insanların değişecekleri güne dek ertelemekten başka bir işe yaramaz. Bize gelince, biz, sosyalist devrimi, astın üste bağımlılığından, denetimden, "gözetimci ve muhasebecilerden" vazgeçmeyecek olan bugünkü insanlarla yapmak istiyoruz. [sayfa 67]
      Ama, buyruğu altına girilmesi gereken şey bütün sömürülenlerin, bütün emekçilerin silahlı öncüsü olan proletaryadır. Devlet memurlarına özgü "tepeden buyurma yöntemleri"ni, daha bugünden kentli halkın çoğunun yetkinlikle yapabileceği, dolayısıyla "işçi ücretleri" karşılığı pekala yapılabilecek olan çok basit işlerle, basit bir "gözetim ve muhasebe" uygulamasıyla değiştirmeye, daha şimdiden, bugünden yarına, başlanabilir ve başlanmalıdır da.
      Biz işçiler, kapitalizm tarafından daha önce yaratılmış bulunan şeyi hareket noktası alıp, kendi işçi deneyimize dayanarak, sert bir disiplin, silahlı işçilerin devlet iktidarı tarafından korunan demirden bir disiplin kurarak, büyük üretimi, biz kendimiz örgütleyeceğiz; devlet memurlarını (elbette her tür ve her düzeydeki uzmanları yerinde tutarak), yönergelerimizin basit uygulayıcıları rolüne, sorumlu, geri alınması olanaklı ve mütevazi bir para alan "gözetimciler ve muhasebeciler" durumuna indirgeyeceğiz: İşte bizim proleterce görevimiz budur; işte proleter devrimi yaparken, kendisinden başlanması olanaklı ve kendisinden başlanması gereken şey budur. Büyük üretim temeline dayanan bu ilk önlemler, kendiliğinden, tüm memurculuğun kerte kerte "sönme"sine; gitgide basitleşen gözetim ve muhasebe görevlerinin, zamanla bir alışkanlık durumuna gelmek ve ensonu özel bir kategorideki bireylerin özel görevleri olarak ortadan kalkmak üzere, bunların sırayla herkes tarafından yapılacağı bir düzenin —tırnak içinde olmayan ve ücretli köleliğe hiç benzemiyen bir düzenin— kerte kerte kurulmasına götürecektir. [sayfa 68]
      70 yıllarının nükteci bir Alman sosyal-demokratı Posta'nın örnek bir sosyalist işletme olduğunu söylemişti. Bundan daha doğru bir şey yoktur. Posta bugün Kapitalist devlet tekeli örneğine göre örgütlenmiş bir işletmedir. Emperyalizm, bütün tröstleri gitgide bu tipten örgütler durumuna dönüştürüyor. İşten bunalmış ve aç "basit" emekçiler, bu tip örgütlerde burjuva bürokrasisinin pençesinde kıvranırlar. Ama toplumsal yönetim mekanizması, bu örgütlerde daha şimdiden hazır durumdadır. Kapitalistler bir kez alaşağı edildikten, bu sömürücülerin direnci silahlı işçilerin demir pençesiyle kırılıp da bugünkü bürokratik devlet makinesi bir kez parçalandıktan sonra, karşımızda, teknik bakımdan harikulade araçlanmış, "asalaklık"tan kurtulmuş, ve birleşmiş işçilerin, teknisyenler, gözetimciler, muhasebeciler çalıştırarak, hepsinin emeğini, tıpkı tüm "kamu" memurları gibi, bir işçi ücretiyle ödeyerek, kendi başlarına pekala işletebilecekleri bir mekanizma var demektir. Bütün tröstler konusunda hemen gerçekleştirilmesi olanaklı, pratik, somut ve Komün tarafından (özellikle devlet örgütlenmesi alanında) pratik olarak, daha önce başlatılmış olan deneyi hesaba katarak, emekçileri sömürüden kurtarmaya yetenekli görev, işte budur.
      Ulusal ekonominin tümünün, posta gibi, teknisyenlerin, gözetimcilerin, muhasebecilerin, silahlı proletaryanın denetim ve yönetimi altındaki bütün memurlar gibi, "işçi ücretleri"ni geçmeyen bir aylık alacakları biçimde örgütlenmesi: İvedi ereğimiz, işte budur. İşte gereksindiğimiz devlet ve onun ekonomik temeli. İşte bir yandan parlamentarizm ortadan kaldırılırken, bir yandan da temsili [sayfa 69] örgenliklerin korunmasının vereceği sonuç; işte çalışan sınıfları, bu örgenliklerin burjuvazi tarafından bozulmasından kurtaracak olan şey.


4. ULUS BİRLİĞİNİN ÖRGÜTLENMESİ


      "...Komün'ün geliştirme zamanı bulamadığı kısa bir ulusal örgütlenme taslağında, hatta en küçük köylerin bile siyasal örgütlenme biçiminin Komün olması gerektiği açıkça söylenmiştir..." Aynı biçimde, Paris "ulusal delegasyonu"nu seçecek olanlar da, komünlerdir.       Marks'ın bu düşüncelerini çağdaş sosyal-demokrasi oportünistlerinin ne derece anlamadıklarını —anlamak istemediklerini demek belki daha doğru olur— en iyi gösteren şey, dönek Bernstein'a [sayfa 70] Erostrat'vari [
31*] bir ün kazandıran kitaptır: Sosyalizmin öncülleri ve sosyal-demokrasinin görevleri. Tam da Marks'ın yukarda aktarmış bulunduğumuz parçası konusunda, Bernstein şöyle yazıyordu: ... bu program "siyasal içeriği bakımından, bütün ana çizgilerinde, Proudhon'un federalizmiyle çarpıcı bir benzerlik gösterir... Marks ile 'küçük-burjuva' Proudhon arasında [Bernstein, dalga geçmek için, 'küçük-burjuva'yı tırnak içinde yazıyor] öteki bütün ayrılıklara karşın, bu noktalar üzerinde ki görüş biçimleri birbirine son derece benzemektedir." Kuşkusuz, diye devam eden Bernstein, belediyelerin önemi büyür, ama "demokrasinin ilk görevinin, modern devletlerin, Marks ve Proudhon'un tasarladıkları bu kalkışı [Auflösung, harfi harfine: gerçek ve mecaz anlamda dağılma] ve örgütlenmelerindeki bu tam değişiklik [Umwandlung, değişim]: yani bütün o eski ulusal temsil biçimlerinin tamamen yokolacakları biçimde, kendileri de komünler delegelerinden oluşacak bölge ya da il meclisleri delegelerinden bir ulusal meclis kurulması olduğu, bana kuşkulu görünüyor" (Bernstein, aynı yapıt, 1899 Almanca baskısı, s. 134 ve 136).
      İşte düpedüz şaşılacak bir şey: Marks'ın "asalak devlet iktidarının yıkılması" üzerindeki görüşlerini, Proudhon'un federalizmiyle karıştırmak! Ama bu bir rastlantı sonucu değildir; çünkü Marks'ın burada, federalizmi merkeziyetçiliğe karşıt olarak ele almak şöyle dursun, bütün burjuva ülkelerde [sayfa 71] varolan eski burjuva devletten sözettiği, oportünistin aklına bile gelmez.
      Oportünistin aklına, çevresinde, kendi küçük-burjuva hamkafalık ve "reformist" durgunluk ortamında gördüğü şeyden, yani yalnızca "belediyeler"den başka bir şey gelmez! Proletarya devrimine gelince, oportünist onu düşünmeyi bile unutmuştur.
      Bu gülünçtür. Ama bu nokta üzerinde Bernstein ile tartışılmamış olması da ilginçtir. Birçokları, özellikle Rus yazarları arasında Plekhanov, batı Avrupa yazarları arasında Kautsky; Bernstein'ı çürütmüşlerdir; ama ikisi de, Marks'ın Bernstein tarafından bu çarpıtılması üzerine hiçbir şey söylememişlerdir.
      Oportünist, devrimci olarak düşünmeyi ve devrim düşünmeyi öylesine unutmuştur ki, anarşizmin kurucusu Proudhon ile böylesine karıştırdığı Marks'ta "federalizm" görür. Ve ortodoks marksistler olduklarını ve devrimci marksizm öğretisini savunmak istediklerini ileri süren Kautsky de, Plekhanov da, bu konuda susarlar. Burada, marksizm ile anarşizm arasında, oportünistleri olduğu kadar kautskistleri de belirleyen ve üzerinde konuşmak zorunda kalacağımız ayrım üzerine, o aşırı görüş yoksulluğunun köklerinden biri göze, çarpar.
      Marks'ın, Komün deneyi üzerine aktarmış bulunduğumuz düşüncelerinde, federalizmin izi bile yoktur. Marks, Proudhon ile, yalnızca oportünist Bernstein'in ayrımsamadığı bir nokta üzerinde uzlaşır. Bernstein'in onları uzlaşmış gördüğü yerde ise, Marks, Proudhon ile uzlaşmazlık içindedir.
      Marks, Proudhon ile şu anlamda uzlaşır ki, her ikisi de güncel devlet makinesinin "yıkılma"sından [sayfa 72] yanadırlar. Marksizmin anarşizm ile (Bakunin ile olduğu gibi Proudhon ile de) bu benzeşmesini ne oportünistler görmek isterler, ne de kaustkistler; çünkü onlar, bu nokta üzerinde, marksizmden uzaklaşmışlardır.
      Marks, federalizm konusunda (proletarya diktatorasından ayrı olarak), Proudhon ve Bakunin ile uzlaşmazlık içindedir. Federalizm ilkeleri, anarşizmin küçük-burjuva düşünlerinden çıkar. Marks, merkeziyetçidir. Ve ondan aktarılan parçalarda, merkeziyetçiliğe en küçük bir aykırılık yoktur. Yalnızca devlete karşı boş bir küçük-burjuva "inanı" ile dolu kimseler, burjuva devlet makinesinin yıkılmasını merkeziyetçiliğin yıkılması olarak anlayabilirler!
      Ama proletarya ve yoksul köylüler, eğer devlet gücünü ellerine alır, komünler içinde tamamen özgür bir biçimde örgütlenir ve sermayeyi vurmak, kapitalistlerin direncini kırmak, demiryollarının, fabrikaların, toprağın vb. özel mülkiyetini ulusun tümüne, toplumun tümüne devretmek için, bütün komünlerin eylemini birleştirirlerse, bu, merkeziyetçilik olmayacak mıdır? Bu, en tutarlı demokratik merkeziyetçilik, üstelik de proleter bir merkeziyetçilik olmayacak mıdır?
      Bernstein, özgür onaya dayanan bir merkeziyetçilik olanağını, komünlerin ulus olarak özgürce bir birleşme olanağını, proleter komünlerin burjuva egemenliğini ve burjuva devlet makinesini yıkma ereğiyle gönüllü kaynaşma olanağını tasarlamaya yetenekli değildir. Her hamkafa gibi, Bernstein de, merkeziyetçiliği, ancak tepeden, bürokrasi ve militarizm tarafından dayatılarak ayakta tutulabilen bir şey olarak düşünür. [sayfa 73]
      Marks, öğretisinin bu çarpıtılma olanağını sanki önceden görmüş gibi, Komün'ü ulusun birliğini yıkmak ve merkezi iktidarı ortadan kaldırmak istemiş olmakla suçlamanın, bile bile bir yanlışlık yapmak olduğunu özellikle belirtir. Marks, askeri, bürokratik burjuva merkeziyetçiliğine karşı, bilinçli, demokratik proleter merkeziyetçliğini koymak için, o "ulus birliğini örgütleme" deyimini özellikle kullanır.
      Ama ... işitmek istemiyenden daha kötü sağır yoktur. Ve çağdaş sosyal-demokrasi oportünistleri de, devlet iktidarının yıkılmasından, bu asalağın kesilip açılmasından sözedilmesini, hiç mi hiç işitmek istemiyorlar.


5. ASALAK DEVLETİN YIKILMASI


      Marks'ın bu konuyla ilgili parçalarını daha önce aktarmıştık; şimdi onları tamamlıyacağız. Marks, şöyle yazıyordu:       "Devlet iktidarının", bu "asalak urun yıkılması"; bu iktidarın "budanması", "yıkılması", "artık ortadan kaldırılmış bulunan devlet iktidarı" —Komün deneyini değerlendiren ve çözümleyen Marks, devletten işte bu terimlerle sözeder.
      Bütün bunlar, yarım yüzyıldan daha az bir süre önce yazıldı; ve bugün, çarpıtılmamış bir marksizmi yeniden bulmak ve onu geniş halk yığınlarının bilincine yerleştirmek için, arkeolojik kazılara girişmek gerekiyor. Marks'ın, yaşamış olduğu son büyük devrim üzerindeki gözlemlerinden çıkardığı sonuçlar, tam da proletaryanın yeni bir büyük devrimler çağı başladığı anda unutulmuş bulunuyor.       İçinde toplumun sosyalist yeniden-örgütlenmesinin oluşması gereken siyasal biçimleri "keşfetmek" için, ütopyacılar büyük çabalar göstermişlerdi. Anarşistler, siyasal biçimler sorununu toptan bir yana atmışlardı. Çağdaş sosyal-demokrasi oportünistleri, burjuva parlemanter demokratik devletin siyasal biçimlerini, aşılmaması gereken bir sınır olarak kabul etmişler ve, bu biçimleri parçalamayı gözeten her girişime anarşizm adını vererek, bu "model" önünde secdeye kapana kapana alınlarını aşındırmışlardır.
      Marks, tüm sosyalizm ve siyasal savaşım tarihinden, devletin ortadan kalkması gerektiği ve bu ortadan kalkışın geçiş biçiminin de (devletten devlet-olmayana geçiş), "egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya" olacağı sonucunu çıkarmıştır. Bu geleceğin siyasal biçimleri'ne gelince, Marks onları keşfetmek için kendini yormadı. Yalnızca Fransa tarihini gözlemlemek, onu çözümlemek, ve 1851 yılının kendisini götürdüğü: "olaylar burjuva devlet makinesinin yıkılmasına doğru yöneliyor", sonucunu çıkarmakla yetindi.
      Ve, proletaryanın devrimci yığın hareketi patlak verdığı zaman, bu hareketin başarısızlığına, kısalığına ve apaçık güççüzlüğüne karşın, Marks, onun ortaya koyduğu biçimleri irdelemeye koyulur.
      Komün, emeğin ekonomik kurtuluşunu gerçekleştirmeyi saklamak için proleter devrim tarafından "ensonu bulunmuş" olan biçimdir.
      Komün, proleter devrim tarafından, burjuva devlet makinesini parçalamak için yapılmış ilk [sayfa 76] girişimdir; parçalanmış olan şeyin yerine geçmesi olanaklı ve gerekli olan, "ensonu bulunmuş" olan siyasal biçimdir.
      Daha ilerde, 1905 ve 1917 Rus devrimlerinin, ayrı bir çerçeve ve başka koşullar içinde Komün'ün yapıtını sürdürüp Marks'ın dahice tarihsel çözümlemesini doğruladıklarını göreceğiz. [sayfa 77]


BÖLÜM IV
DEVAM. ENGELS'İN TAMAMLAYICI
AÇIKLAMALARI




      Komün deneyiminin önemi üzerine söyleneceklerin özünü Marks söylemiştir. Engels, Marks'ın gözümleme ve vargılarını açıklayarak, birçok kez bu konu üzerine gelmiş ve bazan sorunun başka yönlerini öylesine bir güçlülük ve öylesine bir özgelikle aydınlatmıştır ki, bu açıklamalar üzerinde özel olarak durmamız gerekir.


1. "KONUT SORUNU"


      Engels, daha konut sorununu inceleyen yapıtında (1872), devrimin devlet karşısındaki görevleri üzerinde her duruşunda, Komün deneyimini hesaba katar. Bu somut konu üzerinde, bir yandan, proleter devletle bugünkü devlet arasındaki —her iki durumda da devletten sözedilmesi olanağını sağlayan— benzer çizgilerin, öte yandan da, onları birbirinden ayıran ve devletin ortadan kalkmasına [sayfa 78] geçişi gösteren çizgilerin nasıl açıkça ortaya çıktıklarını görmek çok ilginçtir.
      Burada devlet iktidarının bir biçim değişikliği değil, yalnızca devlet etkinliğinin içeriği düşünülüyor. Bugünkü devlet, konutları kamulaştırma ve savaş salması içine alma buyruğunu verebilir..Biçim [sayfa 79] bakımından, proleter devlet de konutların savaş salması içine alınmasını ve binaların kamulaştırılmasını "buyuracaktır". Ama eski yürütme aygıtının, yani burjuvaziye bağlı bürokrasinin, proleter devletin eğilimlerini uygulamaya elverişsiz olacağı da açıktır.       Burada şöyle bir değinilen sorunu, devletin sönmesinin ekonomik temelleri sorununu, bundan sonraki bölümde inceleyeceğiz. Engels proleter devletin, "hiç olmazsa bir geçiş dönemi süresince", kira ödenmeksizin konutları "kolay kolay" dağıtamıyacağını söyleyerek, düşüncesini büyük bir sakıntıyla dile getiriyor. Tüm halkın mülkü olan konutların kira karşılığı şu ya da bu aileye kiralanması, konut dağıtımı için bazı kuralların konmasını ve belirli bir denetimi gerektirdiği gibi, bu kira-bedelinin toplanmasını da gerektirir. Bütün bunlar, belirli [sayfa 80] bir devlet biçimini gerektirir, ama ayrıcalıklı bir durumdan yararlanan memurlarla birlikte, özel bir askeri ve bürokratik aygıtı hiç mi hiç gerektirmez. Oysa, konutların parasız sağlanabileceği bir duruma geçiş, devletin tamamen "sönmesi"ne bağlıdır.
      Engels bu arada, blanquistlerin, Komün'den sonra ve Komün deneyiminin etkisi altında kalarak, marksizmin ilkesel tutumunu benimsemelerinden sözederken, onların bu tutumunu söz arasında şöyle tanımlar:       Sözcükler üzerinde eleştiri heveslileri, ya da "marksizmin yıkıcısı" burjuvalar, "devletin ortadan kalkması"nın bu kabulü ile, anarşist olarak görülen bu formülün, Anti-Dühring'in yukarda aktarılmış bulunan parçasındaki yadsınması arasında belki bir çelişki göreceklerdir. Oportünistlerin Engels'i de anarşistler arasında saydıklarını görmekte şaşılacak bir şey yoktur; enternasyonalistleri anarşizmle suçlamak, günümüzde, sosyal-şovenler arasında gitgide yayılan bir alışkanlıktır.
      Sınıfların ortadan kalkmasıyla devletin ortadan kalkması da gerçekleşecektir; marksizmin her zaman öğrettiği şey budur. Anti-Dühring'in "devletin sönmesi" üzerindeki ünlü parçası, anarşistleri, devletin ortadan kaldırılmasından yana oldukları için değil, devletin ortadan kalkmasının "bugünden yarına" olanaklı olduğunu öğütledikleri için suçlar.
      Bugün, hükümferma olan "sosyal-demokrat" öğreti, devletin ortadan kalkması sorununda, marksizmin anarşizm karşısındaki tutumunu adamakıllı [sayfa 81] çarpıttığı için, burada Marks ve Engels'in anarşistler ile bazı polemiklerini anımsatmak çok yararlı olacak.


2. ANARŞİSTLER İLE POLEMİK


      Bu polemik 1873'e dek, çıkar. Marks ve Engels, bu tarihte "otonomist" (özerkçi, muhtariyetçi), ya da, "anti-otoriter" (tepeden inmeciliğe karşı) proudhonculara karşı sosyalist bir İtalyan derlemesinde bazı yazılar yayınlamışlardı; bu yazıların Almanca çevirisi, Neue Zeit'te,[
14] ancak 1913'te çıktı.
      Marks, anarşistlerle ve onların siyaseti yadsımalarıyla alay ederek, şöyle yazıyordu:       Marks, anarşistleri çürüttüğü zaman, yalnızca devletin bu "o biçim ortadan kaldırılması"na karşı çıkıyordu! Devletin sınıflara birlikte kaybolacağı ya da sınıfların ortadan kalkmasıyla ortadan kalkacağı düşününe değil, işçiler adına silah kullanmanın, örgütlenmiş zordan, yani "burjuvazinin direncini kırmaya" yarayacak devlet'ten yararlanmanın olası bir yadsınmasına karşı çıkıyordu.
      Marks, anarşizme karsı savaşımının gerçek anlamının çarpıtılmaması için, proletarya için zorunlu olan devletin "devrimci ve geçici biçimi"ni kesin [sayfa 82] olarak belirtir. Proletaryanın, yalnızca bir zaman için devlete gereksinimi vardır. Erek olarak devletin ortadan kalkması konusunda anarşistlerle en küçük bir uzlaşmazlık içinde değiliz. Biz, bu ereğe erişmek için, sömürücülere karşı, devlet iktidarı aletlerinin, devlet gücü araçlarının, devlet iktidarı yöntemlerinin geçici olarak kullanılmasının zorunlu olduğunu söylüyoruz; tıpkı, sınıfları ortadan kaldırmak için, ezilen sınıfın geçici diktatorasını kurmanın kaçınılmaz bir şey olduğunu söylediğimiz gibi. Marks, sorunun anarşistlere karşıkoymanın en kesin, en açık biçimini seçer: kapitalistlerin boyunduruğundan kurtulduktan sonra, işçilerin "silahları bırakmaları" mı gerekir, yoksa kapitalistlerin dirençlerini kırmak için bu silahları onlara karşı kullanmaları mı? Öyle olunca, eğer bir sınıf bir başka sınıfa karşı sistemli olarak silahlarını kullanırsa, bu, devletin "geçici bir biçimi" değildir de nedir?
      Her sosyal-demokrat kendikendine sorsun: anarşistler ile polemikte, devlet sorununu, kendisi böyle mi koyuyordu? II. Enternasyonal'deki resmi sosyalist partilerin ezici çoğunluğu, bu sorunu böyle mi koyuyordu?
      Engels, aynı düşünleri, çok daha ayrıntılı ve daha da popüler bir biçimde açıklar. Her seyden önce kendikendilerine "anti-otoriter" ünvanını veren, yani her tür otoriteyi, her tür astlık-üstlük (hiyerarşi) ilişkisini, her tür iktidarı yadsıyan prudonculardaki düşün karışıklığını alaya alır. Bir fabrikayı, bir demiryolunu, açık denizdeki bir gemiyi alınız, der Engels; belirli bir astlık-üstlük ilişkisi, yani belirli bir otorite ya da iktidar olmaksızın, makinelerin kullanılmasına ve birçok insanın yöntemli olarak [sayfa 83] işbirliğine dayanan bu karmaşık teknik yapılardan hiçbirinin işlemesine olanak olmadığı apaçık ortada değil midir?
      Ve şöyle yazar:       Engels, otorite ve özerkliğin görece kavramlar olduklarını; uygulama alanlarının, toplumsal evrimin değişik evrelerine göre değiştiğini; bu kavramları mutlak şeyler olarak kabul etmenin saçmalığını gösterdikten; ve bunlara makinelerin kullanıldığı alanın ve büyük sanayinin gitgide genişlediğini de ekledikten sonra, otorite üzerindeki genel düşüncelerden devlet sorununa geçer.       Bu parçada, devletin sönmesi sırasında siyaset ve iktisat arasındaki ilişkiler sorunuyla birlikte incelenmesi uygun olan sorunlara değinilmiş bulunuluyor (bu konu, bundan sonraki bölümde incelenecektir): Kamu görevlerinin, siyasal görevler durumundan yalın yönetsel görevler durumuna dönüşümü sorunu gibi; "siyasal devlet" sorunu gibi. Yanlış anlaşılmaya çok elverişli bulunan bu son deyim, aslında devletin sönme sürecine bir anıştırmadır: bir an gelir ki, sönme yolunda olan devlet artık siyasal olmayan bir devlet olarak adlandırılabilir. [sayfa 85] Engels'in bu parçasında bulunan en dikkate değer şey, onun, sorunu anarşistlere karşıkoyuş biçimidir. Engels'in çömezi olmak isteyen sosyal-demokratlar, 1873'ten buyana, anarşistlerle milyonlarca kez tartışmışlardır, ama gerçek odur ki