EMPERYALİZMİN BUNALIM DÖNEMLERİ
VE SAĞ-SAPMA
Serbest rekabetçi kapitalizmin tekelci kapitalizme (emperyalizm) dönüşmesiyle birlikte kapitalizmin temel çelişkisi (üretimin sosyal niteliği ile üretim araçlarının özel mülkiyeti arasındaki çelişki) kesinlik kazanır. Serbest rekabetçi dönemin aksine, temel çelişki, salt ekonomik buhran dönemlerinde değil, her dönemde kendini hissettirir ve hayatın her alanını kapsar (genel). Üretici güçlerin gelişimi sürekli engellendiğinden, temel çelişki sürekli olarak kendini hissettirir.
"Tekelci kapitalizm döneminde temel çelişkinin şiddetlenmesi ve süreklilik kazanması ve temel çelişkeden kaynaklanan başlıca üç çelişkinin (tekellerle halk arasında, emperyalistlerle sömürge ülkeler arasında ve emperyalist ülkeler arasındaki çelişki) keskinlik kazanması sonucu kapitalizm çözülme, çürüme ve kendi zıddını (sosyalizmi) doğurama aşamasına girer. Kapitalizmin tekelci dönemde girdiği bu yeni evreye genel bunalım dönemi denir. Genel bunalım kesikli değil, süreklidir; bu anlamda tekelci dönem kapitalizmin sürekli ve genel bunalımlar çağıdır." [11]
"... Ancak emperyalist dönem içinde de emperyalizmin değişen özellikleriyle belirlenen bunalım dönemleri vardır. Emperyalizmin bunalım dönemlerinin ayırt edici özellikleri şu kriterlerle açıklanabilir:
1- Emperyalist sömürünün sürdürülüş biçimi (metropollerde ve sömürgelerde):
Emperyalizmin bir dünya sistemi olması ve içine düştüğü bunalımlardan sistem içindeki tedbirlerle kurtulmaya çalışması sömürü biçimlerinin de, dönemlere göre ayırt edici farklılıklara uğramasına neden olmuştur (sömürünün özü değil, biçimi değişir). Bu olgu, üretimin ve sermayenin yoğunlaşma derecesine uygun düşecek biçimde gerçekleşir.
2- Emperyalistler arası çelişkinin durumu:
Emperyalistler arası çelişki her dönemde mevcuttur. Ancak bu çelişki askeri ve teknolojik üstünlüğe, sosyalist sistem ve ulusal kurtuluş savaşlarının gücüne ve sermayenin yoğunlaşma derecesine göre çeşitli biçimler alır.
3- Emperyalizmle alternatif ve potansiyel güçler arasındaki durum:
Bu üç unsurun sentezi emperyalist sistemin bir bütün olarak işleyişini belirler. Emperyalizmin herhangi bir bunalım döneminin açıklanması, emperyalist sistemin bir bütün olarak işleyişinin açıklanması demektir." [12]
Emperyalizmin değişik bunalım dönemlerinin birbirinden ayrılmasının bu üç temel kriteri "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"in en temel tespitlerinden birisidir. Bu konuda "yeni" sağ-sapma, aynı zamanda oportünist niteliğini de sergilemektedir. Bu sapmaya göre: "Kapitalizmin içine düştüğü sürekli ve genel bunalımdan sistem içinde sömürü biçimlerini değiştirerek kurtulmaya çalışır." [13] (abç) Yine, "onlara göre"; emperyalistler arası çelişkiler, "sermayenin yoğunlaşma derecesine ve devrimci mücadelenin dünya ölçüsündeki gücüne göre" [14] değişik biçimler alır.
Görüldüğü gibi (ve daha sonra da göreceğimiz gibi), "yeni" sağ-sapma, emperyalizmin değişik bunalım dönemlerinin birbirinden ayrılmasının üç unsurunu kendine göre değiştirmektedir. Birinci durumda, emperyalizmin sistem içindeki tedbirlerle bunalımlardan kurtulmaya çalışmasının bir sonucu olan sömürü biçimlerindeki değişim, doğrudan sistem içindeki tedbirlerle özdeşleştirilmektedir. İkincide ise, emperyalistler arası çelişkinin çeşitli biçimlerini belirleyen: a- askeri ve teknolojik üstünlük, b- sosyalist sistem ve ulusal (ya da halk) kurtuluş savaşları, c- sermayenin yoğunlaşma derecesi, "yeni" sağ-sapmanın elinde "sermayenin yoğunlaşma derecesi ve devrimci mücadelenin dünya ölçüsündeki gücüne" dönüşmektedir. Böyle olunca "III. bunalım döneminin 3. evresi" daha kolaylıkla anlatılabilinecektir: Zira 1971 sonrasında ABD'nin mutlak hegemonyasının nispi hegemonyaya dönüşmesine karşın "askeri ve teknolojik üstünlük" hâlâ ABD'nin elindedir. Nitekim 1979 sonlarında Batı-Avrupa ülkelerine ABD yapımı orta- menzilli nükleer füzelerin yerleştirilmesinin NATO toplantısında kabul edilmesi bunun açık kanıtıdır.
Bunları şimdilik burada bırakıp, emperyalizmin değişik bunalım dönemlerini görmeye devam edelim. Ancak burada hemen belirtelim ki, emperyalizmin bunalım dönemlerinin incelenmesi salt entellektüel bir yaklaşım değildir. Tersine, "Bunalım dönemlerinin incelenmesi, emperyalist sistemin bir bütün olarak işleyişindeki değişmeleri açığa çıkarar. Bu değişim kaçınılmaz olarak proletaryanın çarpışma biçimlerine yansır, yeni örgütlenme ve mücadele yöntemlerini doğurur. Objektif şartların zorunlu kıldığı yeni mücadele ve örgütlenme yöntemlerini inkârın en kısa yolu ise yeni şartların varlığını inkâr etmektir." [15] (abç) Ancak bu sorunun bir yönüdür. Aynı şekilde mevcut ve objektif koşullara uygun mücadele yöntemleri ve örgütlenme anlayışını reddetmenin de en kısa yolu, "koşulların değiştiğini" söyleyerek, geçersizliğini ilan etmektir.
"Oportünizm, her yerde ve her zaman bilimsel sosyalizmi tahrifte iki metoda başvurur:
Ya zaman ve mekan kavramlarını dikkate almadan, Marksizm ustalarının başka tarihi şartlar için ileri sürdükleri ve yaşanılan dönemde eskimiş olan tezlere dört ellle sarılır ve bu tezleri kendi sapmasına dayanak yapmaya çalışır. Veya Marksizm-Leninizmin her şart ve altında geçerli tezlerini, 'zaman ve mekan değişmiştir, o yüzden geçerli değildir' diyerek Marksizmi revize eder." [16]
İlerde göreceğimiz gibi "yeni" sağ-sapma da, oportünizmin bu tahrif yöntemini kullanarak sağcı özünü gizlemeye çalışmaktadır. "III. Bunalım döneminin 3. evresi" edebiyatı da bunun açık ifadesidir.
Emperyalizmin bunalım dönemlerini şöyle özetleyebiliriz:
1- Birinci Bunalım Dönemi
Serbest rekabetçi kapitalizmin tekelce kapitalizme dönüşmesiyle (1903) başlayan ve I. yeniden paylaşım savaşı içinde, özellikle 1917 Ekim Devrimi ile sona eren dönemdir.
I. Bunalım dönemi tamamiyle sistemin kendi iç çelişkilerinden kaynaklanır. Temel belirleyici emperyalistler arası çelişkidir. Ancak 1917 Ekim Devrimi ile birlikte, sistemin bu iç çelişkilerinden doğan sosyalizmin, tek ülkede de olsa, kurulmasıyla kapitalizmin sürekli ve genel bunalımı yeni bir muhteva kazanır. Artık sisteme karşı sürekli bir alternatif mevcuttur.
2- İkinci Bunalım Dönemi
1917 Ekim Devrimi ile başlayan ve II. yeniden paylaşım savaşı sonlarına kadar (1945) devam eden bir dönemdir. Bu dönemin özelliklerine geçmeden bir noktaya daha değinelim:
"Emperyalizmin bunalımında bir dönemin bitişini ve yeni bir dönemin başlangıcını belirleyen tarih genellikle sembolik olmaktan öteye bir anlam taşımaz. Önemli olan tarih değil, sistemin yeni işleyiş biçimini kavramaktır." [17]
Ancak bu, tarihlerin hiç önemi olmadığı demek değildir. Tarihler, sistemin işleyişinde ve yeni bunalım döneminin temel özelliklerinin ortaya çıkışında "alt-üst etkisi yapan" olguları ifade eder. Bu boyutu ile tarihler dönüm noktalarıdır.
Örneğin modern revizyonizm, bunalım dönemlerini, I. bunalım 1917-45, II. bunalım 1945-58 ve III. bunalımı 58 sonrası olarak ifade eder. Bu tespitlerin temelinde kapitalizmin sürekli ve genel bunalımını salt sosyalist ülkeler yönünden (alternatif güç) ele alınması yatmaktadır. Modern revizyonizm için, gerek emperyalistler arası çelişkilerin durumu, gerek ulusal ve halk kurtuluş savaşlarının hiçbir anlamı yoktur (en çok tali olarak görür). Bunalım dönemlerini birbirlerinden ayıran üç unsurun birini öne çıkarmak ve her şeyi ona bağlamak (tek yönlülük) bu anlayışın yöntemidir. Alternatif gücün etkisini bu derece abartmak yanlış ise, aynı şekilde salt emperyalistler arası çelişkinin durumunu belirleyici almak da o derece yanlıştır. Nitekim "yeni" sağ-sapma tüm yaklaşımlarında bunu yapar. Yukarda da gördüğümüz gibi, onlar, bunalım dönemlerini ayıran üç unsuru kabul eder görünüp, modern revizyonizmin önemsemediğini (emperyalistler arası çelişki) abartır ve bu çelişki üzerindeki alternatif gücün etkisini ve emperyalistler arasındaki askeri ve teknolojik üstünlügün rolünü kabul etmez. Böylece tek yönlülük daha da çarptırılır ve emperyalistler arası çelişki, sermayenin yoğunlaşma derecesi ile ölçülerek, sürekli ve genel bunalım ekonomik değerlere ve ekonomik buhranlara indirgenir. 1971'de girildiğini iddia ettikleri "III. bunalımın 3. evresi" temel olarak doların devalüe edilmesine ve ABD ekonomisinin tarihinde ilk kez ödemeler dengesi açığı vermesine bağlanır ve 1971 tarihinin seçilme nedeni budur.
II. bunalım döneminin başlıca özelliklerini şöyle özetleyebiliriz:
a- Emperyalizme karşı sürekli alternatifin doğuşu.
b- Ekonomik buhranın önemli ölçüde ağırlaşması (1929 buhranı gibi)
c- Tekelci kapitalizmin tekelci devlet kapitalizmine dönüşmesi
d- Emperyalist ülkeler arasındaki güçler dengesinin değişimi
3- Üçüncü Bunalım Dönemi
"Emperyalizmin III. bunalım dönemi kendi içinde iki ayrı döneme ayrılır:
a- 1945-58 Dönemi
Bu dönemin başlıca özellikleri şunlardır:
1-) Dünya sosyalist sisteminin kurulması, ulusal kurtuluş savaşlarının dev boyutlara ulaşması.
2-) Emperyalist ülkelerin sürekli ve resmi olarak örgütlenmesi,
3-) Emperyalist ülkeler arasındaki çelişkilerin geçmişe göre azalması; ABD'nin emperyalist blok içinde mutlak hegemonyası.
4-) Ekonomik buhranın hafiflemesi." [18]
Bu dönemde görülen bir olgu da, "soğuk savaş"tır. Ancak "soğuk savaş" bu dönemde sistemin işleyişinde temel özellik niteliğinde değildir. Nitekim bu nedenle "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"de bu olgu başlıca özellikler içinde sayılmamıştır. Bu dönemde, II. yeniden paylaşım savaşı ile yıkılmış olan Batı-Avrupa'nın imarı emperyalist yatırımların yöneldiği alanı belirler. Genel olarak III. bunalım döneminin en temel olgusu olan entegrasyon 1945-58 döneminde belirginlik kazanmıştır. Emperyalist ülkelerin tarihlerinde ilk kez sürekli ve resmi olarak örgütlenmesi bunu ifade eder. IMF'nin kurulması bu örgütlenmenin ilk kurumudur.
b- 1958 sonrası
Bu dönemin başlıca özellikleri şunlardır:
1- Uluslararası finans kurumlarının faaliyetlerinde meydana gelen değişim:
1956'da geri-bıraktırılmış ülkelerde özel sektörle birlikte sanayi yatırımları yapmak amacıyla IFC'nin, 1961'de de IDA'nın faaliyete geçmesiyle, emperyalist krediler -özellikle Dünya Bankası kredileri- geri-bıraktırılmış ülkelere yönelmiştir. 1945-58 döneminde Batı-Avrupa'nın imarına yönelen kredilerin ve yatırımların bu değişimi, iki dönemin ayrılmasında belirleyici olan ilk olgudur. Burada özellikle dikkat edilmesi gereken, emperyalist kredi ve yatırımların değişiminin, salt bir üretim sektöründen diğer birine yönelmesi değildir. Tersine değişim, emperyalist ülkeler içi yatırımdan, geri-bıraktırılmış ülkelere yönelmesidir.
2-) ABD'nin diğer emperyalist ülkelere yaptığı sermaye ihracındaki değişim:
1958'e kadar ABD'nin Batı-Avrupa'ya yaptığı sermaye ihracının amacı bu ülkelerde sosyalizmin zaferini önlemek iken, 1958 sonrasında onların ekonomilerine sızma ve ele geçirme olmuştur.
3-) Çokuluslu şirketlerin gelişimi (üretimin çokuluslaşması),
4-) Dört aşamalı devresel hareketin iki aşamaya inmesi (sürekli enflasyonist politika),
5-) Ekonominin askerileştirilmesi,
6-) Yeni sömürgecilik.
"Emperyalizmin III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkeleri ilgilendiren en önemli değişim yeni-sömürgecilik metodlarıdır. Yeni-sömürgecilik başlıca dört unsura dayanır:
a- Sömürge ülkelerdeki feodal yapı, kapitalizm yukardan aşağı ve emperyalizme bağımlı olarak geliştirilerek değiştirilir.
b- Bu süreç içinde emperyalizmin en gözde müttefiki olarak yerli tekelci burjuvazi geliştirilir,
c- Gelişen tekelci burjuvazi emeryalizmle baştan bütünleşmiş olarak geliştiğinden III. bunalım döneminde emperyalizm içsel bir olgu haline gelmiştir, emperyalist işgalin biçimi değişmiştir. (Gizli işgal)
d- Sermaye ihraç ve transferlerinin terkibi değişmiştir." [19]
Bu dört unsurun ortaya çıkardığı olguların başında, oligarşi ve oligarşik yönetim gelir. Emperyalizm ülkeye ilk girişinde yerli hakim sınıfların tümüyle ittifak kurar. Bu ilk dönemde, yerli hakim sınıflar, feodaller, tefeci bezirganlar, ticaret burjuvazisi ve komprodor burjuvazidir. III. bunalım döneminde, yeni-sömürgecilik yöntemleri sonucu, yerli tekelci burjuvazi geliştirilmiş (komprodor burjuvazi yerli tekelci burjuvazinin çekirdeği olmuştur) ve zaman içinde emperyalist üretim ilişkilerinin gelişmesine paralel oligarşi içinde ağır basan yön olmuştur. Oligarşi, başta emperyalizm olmak üzere, emperyalizmle baştan bütünleşmiş yerli tekelci burjuvazi ile toprak ağaları (feodaller), tefeci bezirgan ve ticaret burjuvazisinin en irilerinden oluşur. Böylece ülkedeki yönetim, sınıfsal temelinin evrimi sonucu oligarşik nitelik almıştır. İşte bu oluşum III. Bunalım döneminin geri-bıraktırılmış ülkelerde ortaya çıkardığı temel bir değişimdir.
Yönetimin oligarşik nitelik alması, merkezi otoritenin daha da güçlenmesine yol açmıştır. Diğer taraftan emperyalist üretim ilşkilerinin sonucu, ülkedeki kapalı üretim birimlerinin pazara açılması ve bu nedenle ulaşım ve haberleşmenin yaygınlaştırılması merkezi otoritenin gücünü ülkenin her yanına yaymıştır.
Öte yandan, gerek emperyalist işgalinin gizlenmesi ile anti-emperyalist tepkilerin açığa çıkmasının önlenmesi, gerekse emperyalist üretim ilişkilerinin ilk gelişiminin yarattığı nispi refahın sınıfsal tepkilerin pasifize edilmesini sağlaması, oligarşi ile halkın düzene karşı tepki ve memnuniyetsizliği arasında suni bir denge yaratmıştır. Zaman içinde nispi refahın (geçici niteliği sonucu) etkisini yitirmesine paralel, suni denge, temel olarak siyasal zor ile sürdürülmektedir. Geri-bıraktırılmış ülkelerde siyasal zor, sürekli olarak askeri biçimde maddeleşme koşulları içindedir. Yani zaman zaman parçada askeri biçim alabilmektedir. Bu zamanlarda amaç, yeni-sömürgeciliğin ideali olan, "kuvvetini kullanmamak için göstermektir." Genellikle "ipin ucunu kaçırdığı" zaman siyasal zor bütünde askeri biçimde maddeleşir.
Siyasal zorun askeri biçimde maddeleşmesi için:
"a- Hakim sınıfların kendi iç çelişkilerinden idare edememeleri (yönetemez olmaları)
b- Gelişen sınıf muhalefetinin mevcut üretim ilişkilerini tehdit eder bir nitelik alması,
c- doğrudan doğruya iktidara yönelik bir siyasal (devrimci) alternatifin ortaya çıkması durumunda olur." [20]
Siyasal zorun askeri biçimde maddeleşmesi, yani görünür olmasını, salt oligarşinin siyasal olarak tecrit olmasına indirgemek tamamen yanlıştır ve tek yönlülüktür. Bu aynı zamanda, oligarşinin siyasal zorunu askeri biçimde maddeleştirmesi durumunda, oligarşinin siyasal olarak tecrit olduğunu söylemek demektir. "Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz" broşüründe bu şöyle konmaktadır:
"Ülkemizde özellikle 12 Mart sonrası uygulamalardan sonra hakim sınıfların kendi iç çelişmelerinden dolayı yönetimin askerileşmesi beklenemez. Bu nedenle siyasal zorun askeri bir biçimde kendini göstermesi mevcut üretim ilişkilerine yönelik muhalefetin görüldüğü yerlerde ve oligarşiye alternatif bir gücün ortaya çıkması zamanlarında olacaktır. Bir başka deyişle, oligarşi emekçi yığınların muhalefetinin topyekün muhalefete dönüşmesine hiçbir zaman izin vermeyecek ve daha mevzi durumundayken uygulayacağı zor ile sindirerek kitleleri pasifize etmeye çalışacaktır." [21]
Görüldüğü gibi askeri biçimde maddeleşme koşulları içindeki siyasal zorun, görünür olması, yani askeri biçimde maddeleşmesi siyasal tecrit ile özdeş değildir. Nitekim emperyalizm ulusal ve halk kurtuluş savaşlarından edindiği tecrübe ile (özellikle Küba ve son olarak Nikaragua) yıpranmış yönetimleri, yani yönetim siyasal olarak halk kitleleri gözünde tecrit olduğunda, bu yönetimleri değiştirmektedir. Bu yıpranmış yönetimin değişmesinin mutlaka sivil yönetimler için olduğunu söylemek de yanlıştır. Sivil ve askeri yönetimlerin her yıprananı değiştirilir. Örneğin 1969'ların Peru'sunda, 1979'un El Salvador'unda olduğu gibi sivil yıpranmış yönetim, askeri yönetimle değiştirilmiştir. Ve bu ülkelerde askeri yönetimin ilk yaptığı iş, işçilerin ve köylülerin mücadele ettikleri bazı hakları resmen kabul etmek olmuştur. 1963 Peru'sunda askeri yönetim, köylülerin zorla işgal ettiği toprakları köylülere bırakmıştır. 1964 sonrası Brezilya'da ise askeri yönetim değişikliği söz konusudur. Burada önemli bir husus da, oligarşinin siyasal tecridi ile yönetimin (hükümetin ya da yürütmenin) yıpranmışlığının özdeş olmadığıdır.
Üçüncü bir nokta da, suni denge, temel olarak siyasal zor ile sürdürülmesine karşın, zaman zaman nispi üretim artışları, ideolojik saptırmalar ve icazetli "sosyalistler" vb. den yararlanılarak da sürdürülür.
Dördüncü olarak, suni dengenin oligarşi ve oligarşik yönetimle ilişkisini, salt tek tek kurumlara indirgeyerek, siyasal tecritin tek tek kurumların tecridi olarak düşünme yanılgısına düşülmemelidir. Bu anlayış, siyasal zorun sınıfsal ve devletle olan ilişkisini gözden uzak tutmaktır. Ve devlet, Lenin'in tanımıyla "bürokrasi ve militarizmiyle bir bütün olarak egemen sınıfların baskı makinasıdır." Devletin bütünselliği ve bu anlamda devlet kurumlarının işlevlerinin tek tek ele alınamayacağı, çünkü tek bir bütünün ve tek bir amacın parçaları olduğu unutulması, siyasal tecritin tek tek kurumların tecritine indirgenmesine yol açar, ki bu da modern revizyonizmin, devleti içten ele geçirme "ileri demokratik düzen" anlayışının bir başka ifadesidir. [1*]
Kısaca III. bunalım döneminin genel özellikleri budur. Şimdi bu konuda "yeni" sağ-sapmanın nasıl tahrifatlar yaptığını görelim:
"Yeni" sağ-sapmaya göre, III. bunalım dönemi "üç evreye" ayrılır! Birinci evre, 1945-58 dönemini kapsar. İkinci evre, 1958-71 dönemini kapsar. Üçüncü evre de, 1971 sonrasıdır. III. bunalım döneminin ilk iki evresinde (1945-58 ve 1958-71 evreleri) ortaya çıkan özellikler şunlardır:
"a- Sosyalist blokun ortaya çıkışı ve ulusal kurtuluş savaşlarının büyük boyutlara ulaşması...
b- Yeni-sömürgecilik yöntemlerinin kullanılması (sömürge ülkelerde işgalin gizlenmesi ve pazar genişletilmesi). Sömürge sisteminin çökmesi ve bağımlı, yarı-bağımlı ülkelerin ortaya çıkması. Emperyalizm "bu dönemde yerli hakim sınıfların tümüyle (fedoaller, aracı-tefeci, ticaret burjuvazisi) ittifak içindedir...
c- Emperyalizmle sosyalist blok arasındaki soğuk savaş." [22] (abç)
Sağ-sapmanın III. bunalım dönemi için (onlara göre ilk iki evresi için) ortaya koyduğu bu üç özellik, daha sonra da göreceğimiz gibi, mutlaklaştırdıkları ve "III. bunalım döneminin 3. evresi" olarak isimlendirdikleri gelişmeler için gereklidir. Gerçekte bunlar, III. bunalım döneminin temel özelliği -isterse sağ-sapmanın dediği gibi "ilk iki evrenin"- olarak öne çıkartılamayacak özelliklerdir. Eklektizmin tipik örneği olan bu tespitlerin "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I" ile olan ilişkisi (daha doğrusu ilişkisizliği) açıktır.
Birinci olarak, 1945 sonrasında sosyalist blokun oluştuğu açıktır. Ancak sosyalist blok, yine aynı zaman içinde ("ilk iki evre" içinde) parçalanmıştır. Bu oluşum-parçalanma durumu bugün herkesçe açıkça bilinmektedir. Nitekim 1956 SBKP 20. Kongresi kararları sonrasında parçalanma süreci başlamıştır. Pratikte "Pekin-Moskova" çatışması olarak bilinen bu süreç 1960 sonrasında resmileşmiş ve 1969'da ÇKP'nin Sovyetleri resmen "sosyal-emperyalist" ilan etmesi ile kesinleşmiştir. Bu olgunun dünya devrimci pratiğinde etkileri 1960-70 yılları arasında kesinlik kazanmıştır. Özellikle Latin-Amerika ülkelerinde, "resmi" ya da "geleneksel" diye adlandırılan SBKP çizgisindeki KP'lerden ayrılma, 1965-67 arasında en üst seviyeye çıkmıştır. Yine ÇKP yanlısı grupların yoğun olarak ortaya çıktığı (bağımsız yapılarıyla) 1967-69 yıllarıdır. Nitekim ülkemizde de PDA'nın ortaya çıkışı bu yıllardadır ve 1970'de ayrılma netleşmiştir. 1971 sonrasında ortaya çıkan sosyalist blokun parçalanması değil, parçalanmanın çatışmaya dönüşmesidir.
Burada bir iddiaya değinmek istiyoruz. Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin ilk formüle edildiği "Kesintisiz Devrim II-III" ün 1972 başlarında yazılmasından hareketle, bazı olguların bu yazıda yer almadığı, yani 1971 sonrası gelişmelerin bazılarının Mahir Çayan yoldaşın yaşadığı sürede söz konusu olmadığı ve bu yüzden yazıda değerlendirilmediği iddiasıdır. Sosyalist blokun parçalanması ve "sosyal-emperyalizm"in ortaya çıkışı bu anlamda bir gelişme olarak gösterilmektedir. Yukarda da belirttiğimiz gibi, bu olgular 1971 yılında kesinlik kazanmıştır ve THKP-C'nin bazı yazılarında da işlenmiştir. (Örneğin Mahir yoldaşın "Yeni Oportünizmin Niteliği Üzerine" yazısında). Bu sakat anlayışın ileri sürülme nedeni "Kesintisizlere "bağımlı olmaktan" kurtulma istemidir. Zira herkes Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi adına ileri sürdüğü şeyin doğru ya da yanlışlığının ilk ölçütü olarak "Kesintisizler"i ele almak zorundadır. Eğer "Kesintisizler" devre dışı bırakılacak olursa, Politikleşmiş Akeri Savaş Stratejisi adına getirilecek her revizyonist ve sağcı tespitler, kolaylıkla Politikleşmiş Askeri Savaş Sratejisi'ne mal edilebilecektir. "Yeni" sağ-sapmanın ilk yapmak istediği budur, yani "Kesintisizler"i unutturmak. Tıpkı KSD, DY oportünistlerinin yaptığı gibi. Ancak bu oportünistler, bunu, DY'nin yaptığı gibi, resmen "Kesintisizler"in okunmasını yasaklayarak değil, daha sinsice, denebilirse "gözle görülmez ve cezalandırılamaz" tarzda yapmaktadırlar.
Evet, "yeni" sağ-sapmanın, sosyalist blokun oluşmasını 1945-71 dönemine özgü koyma nedeni kısaca budur.
Buna bağlı olarak getirilen "soğuk savaş" konusu vardır. Bilindiği gibi "soğuk savaş", sosyalist ülkeleri tecrit ve izole etme politikasıdır. Ancak yine bilinir ki, bu politika zaman içinde ikincil olmuştur. "Soğuk savaş"ın en yaygın olduğu dönem 1946-58 arasıdır. Nitekim ABD'de Mc Carthycilik bu dönemde ortaya çıkmıştır. Ancak 1956 SBKP Kongresi'nde kabul edilen "barış içinde birarada yaşama" tezi ve emperyalistlerin sosyalist ülkeleri pazar olarak yeniden yararlanabileceklerini görmeleri ile yavaş yavaş ikinci plana düşmüştür. ÇKP ile SBKP arasındaki (1960'da) tartışmaların temel noktalarından biri de budur. Ancak 1971 sonrasında sosyalist blokun parçalanmasının bir ürünü olarak (ve çatışmanın bir ifadesi olarak) Çin ile ABD arasındaki ilişkilerin gelişmesi söz konusudur (Nixon'un Çin'i ziyareti ve Çin'in Birleşmiş Milletler'e alınması).
"Yeni" sağ-sapma kendi revizyonist ve oportonist özünü gizlemek için, tıpkı sosyalist blok konusu gibi, soğuk savaş konusunu da çarptırmaktadır. Her şeyi Çin yönü ile değerlendirerek ve III. Bunalım döneminde 70 sonrasındaki gelişmeleri tek yönlü ve çarpıtarak ele alarak bunu yapmaktadır. Zira sosyalist blok, ne salt Sovyetler Birliği ve Çin'den oluşmaktadır, ne de soğuk savaş Çin'le başlamış ve Çin'le bitmiştir. Nitekim SBKP yanlısı KP'ler, Çin'in geri dönüş yaptığını ve böylece sosyalist bloktan koptuğunu ileri sürmektedir. Gerçekte sosyalist blok kavramı, tek tek ülkelerle ilgili bir olgu değildir. Sosyalist bloktaki parçalanma, tüm dünyada devrimci güçlerin bölünmüşlüğünde ifadesini bulur. Yine soğuk savaşın ikinci plana düşmesi ve sosyalist ülkelerle emperyalist ülkeler arasında ticaretin ve yatırımların gelişmesi 1971 sonrasına denk düşmez. (1971 sonrasında söz konusu olan Çin'in devreye girmesi ve mevcut ticaretin artmasıdır.) Ve hele hele bu gelişmelerin "Kesintisizler"in kaleme alındığı dönemde ortaya çıkmadığını söylemek, tamamen gerçekleri yok farzetmektedir. Çin-ABD arasında ticaretin artırılması ve ABD'nin ticari kısıtlamaları kaldırması Mayıs 1971'de olmuştur. Yine Nixon'un Çin gezisi Şubat 1972'de gerçekleşmiştir [23] ve "1969'dan itibaren 'bloklararası barış', 'yumuşama' gibi deyimler emperyalistler tarafından sık sık kullanılır olmuştur." [24]
Nispi gelişmeleri mutlaklaştıran, 1971 öncesi ile sonrası arasına kesin çizgiler çeken sağ-sapma, böylece "bir taşla iki kuş" vurmayı amaçlamaktadır: Bir yandan "yeni" sağcı çizgisinin "koşullardaki değişmelere" uygun olduğunu göstermek, diğer yandan "Kesintisizler"in bu "yeni" değişmelere uymadığını göstererek, devre dışı bırakmaktır. Tüm bunlar "yeni" sağ-sapmanın yepyeni (!) "öncü savaşının stratejisini" desteklemek için yapılmıştır. Gerçekte "yeni gelişmeler" diye ortaya koydukları gelişmelerin kendilerinin "yeni" "öncü savaşı stratejilerinde" yansısını bulmak da oldukça güçtür. Amaç, gelişmelere göre devrim teorisini geliştirmek olmayıp, "bazı şeyler değişti, öyleyse devrim teorisi de değişir" düşüncesi yaratmaktır. Değişmelerin neler olduğunu ortaya koymamaları bundandır. Ortada olan sadece emperyalizm tahlilinde değişme ve bundan bağımsız devrim teorisinde değişmedir.
Böylece emperyalizm tahliline dayanan devrim teorisi çarpıtılmakta, birbirinden kopuk ama ikisinde de "değişme" olduğu izlenimi yaratılmaktadır. (Basit bir mantıkla bile bu anlaşılır. "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"de -farklı da olsa- aynı tür gelişmelerden söz edilmesine karşın, devrim teorisinde sağ-sapmanın "yeni" "değişikliğini" bulmak olanaksızdır. Bu durumda akla, bu gelişmelerin 1975 sonrasında mı olduğu (Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I bu yıl yazılmıştır) sorusu gelmektedir. Belki biz yanılıyoruz, bu sağcı unsurlar belki de 1975 sonrasında "gerçekleri" görmüşlerdir!)
"Yeni" sağ-sapma III. bunalım döneminin "ilk iki evresi" için belirttiklerinden üçüncüsü de, "bağımlı, yarı-bağımlı ülkelerin ortaya çıkması. Emperyalizmin bu dönemde yerli hakim sınıfların tümüyle ittifak kurması"dır.
İlkin, bağımlı, yarı-bağımlı ülkeler konusuna değinelim. Her şeyden bu olgu, ne salt III. bunalım dönemine özgüdür, ne de söylendiği gibi bu dönemin "ilk iki evresine". Emperyalizmin ortaya çıkışından itibaren, eski-sömürgecilik sisteminin dağılmasıyla, bazı ülkeler görünüşte siyasal bağımsızlıklarını kazanmıştır. Ancak ekonomik ve mali olarak emperyalizme bağımlıdırlar. Bunların en önemlileri Türkiye, İspanya, Arjantin, Brezilya "bağımsızlıklarını" II. bunalım döneminde, I. yeniden paylaşım şavaşı sonrasında kazanmışlardır. Yine II. paylaşım savaşı sonrasında buna yeni ülkeler katılmıştır: Avustralya, Suriye, Mısır, Pakistan, Hindistan vb. ve 1975 yıllarında ise, özellikle Afrika ülkelerinde yüzyıllardır süren İspanyol, ve Portekiz sömürgeciliğinin tasfiyesi ile bu tür "bağımsız" ülkeler ortaya çıkmıştır.
İkinci olarak, emperyalizmin "bu dönemde", yani III. bunalım döneminin "ilk iki evresinde" "yerli hakim sınıfların tümüyle ittifak kurması"nı ele alalım.
"Yeni" sağ-sapmanın bu tespitten amacı 1971 sonrasında ("3. evre") oligarşinin yerli hakim sınıfların tümünden oluşmadığını göstermek ve böylece "III. bunalım döneminin" gerçekten "3. evresi"ne girildiğini kanıtlamaktır. Oysa yukarda da belirttiğimiz gibi, emperyalizm ülkeye ilk girişinde yerli hakim sınıfların tümüyle ittifak kurar. Bu anlamda eğer emperyalizm herhangi bir ülkeye III. bunalım döneminde ilk kez giriyorsa, böyle bir durum söz konusudur. Ancak ne emperyalizm III. bunulım döneminde ülkelere ilk kez girmektedir, ne de emperyalizm III. bunalım döneminde ortaya çıkmıştır. Örneğin ülkemize yeniden girişi 1924' lerde başlar. "Özellikle 1960'lardan sonra emperyalist üretim ilişkilerinin derinlemesine yayılmasına paralel olarak, yerli tekelci burjuvazi de oligarşi içinde emperyalizmin temel dayanağı olmuştur. " [25]
Yukarda da belirttiğimiz gibi, "yeni" sağ-sapmanın bu tür "ince tahrifat ve sözcük oyunları" yapmasının tek amacı, 1971 sonrasında ciddiye alınacak ve "3. evre" denilmeye hak kazanacak değişimlerin olduğu imajını yaratmaktır. Bunu, bugün herkesin kabul ettiği deyim ve tespitleri geçmişte yok göstererek yapmaktadır. Örneğin, bugün Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi hakkında biraz bilgisi olan herkese oligarşinin "yerli tekelci burjuvazi ile toprak ağaları ve tefecilerin en irileri"nden oluştuğunu bilmektedir. Bu durumda geçmişte, yani "ilk iki evre"de, "en irileri" değil, "tümüyle" oluştuğu söylenirse, ortaya "muazzam" bir değişim çıkartılmış olacaktır. Ama bu yapılırken, Mahir yoldaşın belirttiği gibi, bu oluşumu "emperyalist üretim ilişkilerinin derinlemesine yayılmasına paralel" [26] olduğu gözden gizlenir.
Özetle emperyalizmin bunalım dönemleri, özellikleri ve bu konuda "yeni" sağ-sapmanın tahrifatları budur.
4- Emperyalizmin III. Bunalım Dönemi İçinde Ortaya Çıkan Gelişmeler
"Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"de işlenen ve en fazla şimşekleri, suçlamayı üstüne çeken bu gelişmelerin incelendiği bölümdür. Özellikle DY oportünizmi tarafından "4. bunalım dönemi savunuluyor" diye suçlanan bu gelişmeler, bugün de "yeni" sağ-sapma tarafından kendi sapmasına dayanak olarak kullanılmaya çalışılmaktadır. O kadar ki, III. bunalım dönemi içinde ortaya çıkan gelişmeler, onların elinde, tüm stratejiyi değiştiren bir nitelik almıştır. Her ne kadar ortaya çıkan gelişmeler ile stratejide yapmaya çalıştıkları "değiştirme" birbirine uygun değilse de, bu konuda özel önem göstermektedirler. Burada yeni baştan III. bunalım dönemi içinde ortaya çıkan gelişmeleri ele almayacağız. "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"in üçüncü bölümünde yeterince ele alınmıştır. [27] Burada "yeni" sağ-sapmanın "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"in bu tespitlerini nasıl çarptırdığını ve mutlaklaştırdığını göstermekle yetineceğiz. Eğer onlar kendi kendilerine "Acilciler" ismini yakıştırıp, kullanmaya kalkmasalardı, elbette sorun "Türkiye Devrininin Acil Sorunları-I" ile olan uyum ya da uyumsuzluk olmayıp, daha ayrıntılı bir eleştiri söz konusu olurdu. Ama onlar "Acil" adına, "Acil"den yola çıkıp, sağ-pasifist çizgilerini formüle etmektedirler. Bu nedenle onların ne derece "Acil"den yola çıktıklarını göstermek zorunludur. Şöyle diyorlar:
"Bu konu da ana hatlarıyla 'Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I'de açıklanmıştır. Burada III. bunalım dönemi içinde ortaya çıkan değişmelerin kökenini kısaca inceledikten sonra, bu değişiklerin gelişimini ve bu gelişimin sonucu ortaya çıkmaya başlayan emperyalist sistemin yeni işleyiş biçimi üzerinde duracağız." [28] (abç)
Burada ilk akla gelen soru III. bunalım dönemi içinde ortaya çıkan gelişmeler mi, yoksa değişmeler mi söz konusudur? İşte sağ-sapmanın yeni bir sözcük oyunu: Gelişme ve değişme. Bilindiği üzere gelişme bir şeyin kendi niteliğini kaybetmeden, kendi içinde ortaya çıkan niceliklerdir. Değişme ise, tersine niteliği ifade eder ve nitel değişim demektir. III. bunalım dönemi içinde ortaya çıkan gelişmelerle ilgili olarak "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"de şöyle denilmektedir:
"Emperyalist sistemin bir bütün olarak işleyişini kavrayabilmek için her dönemin temel özelliklerinin zaman içinde nasıl bir evrim geçirdiğini ve bu evrimin muhtemel sonuçlarını da iyi anlamak gerekir." [29] (abç)
Görüldüğü gibi "yeni" sağ-sapma ile "Acil"in konuya yaklaşımı temelden farklıdır. Ve temeldeki bu farklılığın tüm ayrıntıda kendini göstermesi kaçınılmazdır. Şimdi bunları tek tek görelim:
a- ABD'nin emperyalist blok içindeki kesin (mutlak) hegemonyasının kaybolması:
Somut olarak 1971'de doların devalüe edilmesi ile belirginleşen bu olgu III. bunalım döneminde ortaya çıkan en belirgin gelişmelerden birisidir. "Amerikan ekonomisindeki kriz o derece artmıştır ki, Yankeeler efsanevi dolarının dokunmazlığını istemeye istemeye -iki yıl geciktirerek- bozmuşlardır. Amerikan, dolarını 1969'da devalüe etmesi gerekirken, iki yıl dostlarını zorlamış fakat bazı tavizler dışında olumlu sonuç alamamış ve 1971'de devalüe etmiştir." [30] [2*]
"Yeni" sağ-sapma doların rezerv para oluşu ve ikili fonksiyonunu şöyle ifade eder:
"Dolar ABD dışında ikili bir fonksiyona sahiptir. Emperyalist sistemi korumak ve sistem içinde ABD egemenliğini yaymak. Bu ikili fonksiyonun pratikte sosyalist ülkelerin üslerle çevrilmesi, ulusal kurtuluş savaşlarının bastırılması, ilerici yönetimlerin devrilmesi ve ABD sermayesinin diğer emperyalist ülkelere sızması, şirketleri ve önemli sektörleri ele geçirmesi biçiminde somutlaşmıştır." [31] (abç)
İşte sağ-sapmanın "mutlaklaştırma" tahrifatlarının küçük bir örneği. "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"de, doların rezerv para oluşu ve bunun sonucu sahip olduğu ikili fonksiyon anlatılırken, ulusal kurtuluş savaşlarının bastırılmaya çalışılması ve ilerici yönetimleri "devirme çabası" olarak konur. [32]
ABD'nin II. yeniden paylaşım savaşı sonrasında, emperyalist blok içinde mutlak bir hegemonya kurması, zaman içersinde nispi hegemonyaya dönüşmüştür. Yani ABD emperyalizmı bugün de emperyalist blok içinde etkin ve yönlendirici unsurdur. Ancak bu geçmişe göre, daha az kesinlik, daha az mutlaklık içermektedir. Emperyalistler arası çelişki ve ilişkilerdeki bu nispi gelişme, III. bunalım döneminde ortaya çıkan gelişmelerin en önemlisidir. Bunun pratik sonuçlarına ve devrim teorisindeki etkilerine geçmeden, bu olgunun nedenlerini de kısaca açıklayalım:
"... ABD ile diğer emperyalist ülkeler arasındaki güç dengesinin bozulmasını hızlandıran, ABD'nin mutlak üstünlüğünü nispi üstünlüğe çeviren temel etken emperyalist ülkeler arasındaki eşitsiz gelişim değil, geri-bıraktırılmış ülke halklarının (özel olarak Vietnam halkının) mücadelesidir. Aslında bu durum, günümüzdeki baş çelişkinin (emperyalist ülkeler ile, özel olarak emperyalist blokun jandarması ABD ile, geri-bıraktırılmış ülke halkları arasındaki mücadele) somuta yansımasından başka bir şey değildir." [33] (abç)
ABD'nin dış ödemeler dengesi açığı vermesi ve enflasyon oranının artması, bu olgunun, somut ekonomik sonuçlarıdır. Tersi bir değerlendırme mümkün değildir. Yine ABD emperyalizminin, emperyalist blok içindeki eski egemenliğini kaybetmesinin, ekonomik sonuçlarından daha çok politik sonuçları önemlidir.
Bu olgunun, politik sonuçları 1975 yılı sonrasında görülmeye başlamıştır. Bu sonuçlardan en belirgin olanı, ABD'nin ulusal ve halk kurtuluş savaşlarına, geçmişte olduğu gibi bir müdahalede bulunamamasıdır. Nitekim son yıllarda iyice belirginleşen bu durum, Angola Devriminde, Eritre-Etopya Savaşında, İran olaylarında ve en son Nikaragua'da ortaya çıkmıştır. Dünya politik konjonktüründe ABD'nin bu pazar kaybetmeleri karşısında, nispi sessizliği, temelde diğer emperyalist ülkeleri belli konularda taviz vermeye zorlamaya dayanır. Bu uygulamanın sonucunda, ulusal ve halk kurtuluş savaşlarının (bu yıllarda) açık emperyalist işgal ile savaşmak zorunda kalmaması ve böylece savaşın süresinin nispi olarak kısalması ortaya çıkmıştır. Bir başka deyişle, savaş, sınıfsal plandan ulusal plana yansıyarak sürmesi söz konusu olmamıştır. (Bu durumun, ulusal ve halk kurtuluş savaşı veren ülke halkları gözünde emparyalizmin mutlak bir siyasal tecritinin gerçekleşmesini engellediğini söylemek pek yanlış olmayacaktır. Böylece emperyalizmin ülkeye daha farklı yollarla girebilme olanakları doğmaktadır. Keza bu yıllardaki devrimlerde, sınıfsal katılımın içinde burjuva muhalefetinin yer alması -en açık örneği Nikaragua- bu olasılığı güçlendirmektedir. ABD bu yıllardaki uygulamaları ile, bu yıllardaki pazar kayıplarını "geçici bir kayıp" durumuna getirmeye çalışmıştır.)
Bunların devrimci saflarda revizyonist ve oportünist çizgilerin güçlenmesine yol açtığını da söyleyebiliriz. Özellikle Halk Savaşı teorisi bu uygulamalardan etkilenmiştir. Kimilerince, bu geçici ve nispi durum mutlaklaştırılarak, artık Halk Savaşın teorisinin geçesiz olduğu sonucu çıkartılmaktadır. Bu inkarcı çizgiler, bir yandan nispi ve geçici durumları mutlaklaştırırken, diğer yandan Halk Savaşını "uzun süreli savaş ve ulusal planda savaş" olarak tek yöne indirgemektedirler. Daha sonra ele alacağımız gibi, bir savaşın süresini belirleyen genel olarak güçler dengesidir. Giap bunu şöyle belirtiyor:
"Her şeyden önce, bu strateji, uzun süreli bir savaşın stratejisi olmalıdır. Bu, bütün devrimci savaşlar ve bütün halk savaşları mutlaka uzun süreli savaşlar olmalıdır demek değildir. Eğer başlangıçta, şartlar halk için elverişliyse ve güçler dengesi devrim lehine dönüşebilirse, devrimci bir savaş kısa zamanda sonuçlanabilir." [34] (abç)
Halk Savaşını ele alırken etraflıca açıklayacağımız "tek yön"lülük, III. bunalım döneminde ortaya çıkan gelişmelere paralel Halk Savaşının "reddi" çizgilerinin gelişmesine olanak sağlamaktadır. Oysa ki, ne III. bunalım döneminde ABD'nin emperyalist blok içindeki üstünlüğü ve üstlendiği askeri foksiyonu sona ermiştir, ne de emperyalizmin saldırgan ve müdahaleci özü değişmiştir. Söz konusu olan ABD'nin üstünlüğünün mutlaklıktan nispiliğe dönüşmesi ve bu dönüşmenin yarattığı karışıklıktır. Ulusal ve halk kurtuluş savaşlarına ABD müdahalesi karşısında, diğer emperyalist ülkelerin bile ABD'ye tavır alması (tabir yerindeyse "arkadan vurma"ları) ABD'nin emperyalist blok adına üstlendiği askeri fonksiyonlarını yeniden gözden geçirmeye zorlamıştır. Ancak 79 yılında ABD ile diğer emperyalist ülkeler arasındaki görüşme ve ilişkiler, olgunun boyutlarının abartılamayacağını ve ABD' nin (genel olarak tüm emperyalistlerin) müdahalecilikten vazgeçtiğinin düşünülemeyeceğini göstermiştir. 1979 sonlarında ABD'nin "yıldırım ordusu" [3*] kurması (ki ulusal ve halk kurtuluş savaşlarına müdahalede karşılaşılan en önemli bir sorun, lojistik sorunu, bu "yıldırım ordusu" için söz konusu olamayacağı ileri sürülüyor. Bu yeni "ordu" 4-6 ay hiç bir lojistik bağlantı ve destek olmadan savaşabilecek nitelikte olacağı ve 110 bin kişiden oluştuğu ileri sürülmektedir) ve Batı-Avrupa'ya ABD yapımı orta menzilli nükleer füzelerin yerleştirilmesinin kabul edilmesi, bu gerçeği göstermektedir. Nitekim 1979 yılında ABD'nin İran olaylarına -görünüşte- "seyirci" kalması ve buna paralel petrol sıkıntısının ortaya çıkması (ve buna da ABD "kayıtsız"dır), ABD'nin emperyalist blok adına üstlendiği askeri fonksiyonlar karşılığı, diğer emperyalist ülkelerden "yeni ve geniş olanaklar" talebinin kabul edilmesini sağlamayı amaçlamaktadır. Ve orta-menzilli nükleer silahların Batı-Avrupa'ya yerleştirilmesinin kabulü bunun somut ifadesidir. (Zira bu nükleer silahlar diğer emperyalist ülkelere ek bir gider getirmektedir. doğal olarak bu ABD'nin hazinesine gelir niteliğindedir. Böylece ABD'nin dış ödemeler dengesi açığı kapatılmaya çalışılmaktadır.) Gerek bu gelişme, gerek buna paralel ABD'nin "yıldırım ordusu" (ya da "erken müdahale ordusu") kurması 1975 Vietnam Devrimi'nin zaferinden sonraki 4 yılın uygulamalarının sürmeyeceğini gösterir. Bu anlamda bu ugulamalar geçici niteliktedir. (1979 sonlarında İran'daki ABD Elçiliğinin basılma olayı sonrasında, tüm emperyalist ülkelerin ABD'nin dediğini yapmaları bir başka somut örnektir. Oysa İran gibi dünyanın 2. büyük petrol üreticisi bir ülkeyle bazı emperyalist ülkelerın "bağımsız" ilişkiye geçmesi, onların daha fazla -kısa vade de- çıkarına olduğu gerçektir. Petrol sıkıntısından en çok etkilenen emperyalist ülkeler bile İran'a ekonomik ambargo konusunda ABD önerisini desteklemektedir.)
ABD'nin mutlak hegemonyasının nispi hegemonyaya dönüşmesinin yarattığı geçici durumlar budur. Uzun dönemde ABD' nin nispi hegemonyasının pratik sonucu ise, emperyalizmin ulusal ve halk kurtuluş savaşlarına uzun süreli bir müdahale yerine, kısa süreli ve başlangıçta ezme ("erken müdahale") uygulamasına girmesi ve ülke içinde kendine dayanak olacak sivil gücü oluşturmaktır. Faşist milis güçlerinin 1970 sonrasında yaygınlaştırılmasının temel nedeni budur. (Ve aynı zaman da ABD' nin nispi hegemonyasının politik sonucudur.)
Görüldüğü gibi, III. bunalım dönemi içinde ortaya çıkan gelişmeler, nitel olmayıp, niceldir. Bu yüzden bu gelişmelerin devrim stratejilerini tümden değiştirmesi söz konusu değildir. Genel olarak geri-bıraktırılmış ülke devrimlerinde, anti-oligarşik mücadelenin (sınıfsal savaşın) önde olması, bu nicel değişimi ifade eder.
"Yeni" sağ-sapmanın III. bunalım dönemi içindeki gelişmelere yaklaşımını daha önce belirtmiştik. Kısaca özetlersek, onların amacı "koşulların değiştiği" izlenimi yaratarak Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin "değişmesi gerektiği" düşüncesini yaymaktır. Bunu "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"e yüklemeye kalkmaları, onların gerçek yüzünü daha da açık hale getirmektedir. Dikkatli bir okuyucu "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I" de, III. bunalım dönemi içinde ortaya çıkan gelişmelerin ayrıntılı biçimde ele alındığını (ki "yeni" sağ-sapma bu tespitlere bir-iki 1976-77 istatistiği ilave etmekten başka bir şey yapmamıştır), ancak gelişmeleri, "değişme" olarak görmediğini kolayca görecektir. Nitekim "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"in devrim stratejisinde böyle bir "değişme" yoktur. "Yeni" sağ-sapma böylece, "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"i dolaylı olarak reddetmektedir. Öyle ya, hem III. bunalımda ortaya çıkan gelişmelere yer verilmiş, hem de "yeni" sağ-sapmanın bugün sergilediği "görüşler" konmamış: İşte yaratılmak istenen hava budur. [4*]
b- Ekonomik Buhranın Ağırlaşması:
1958 sonrasında dört aşamalı devrevi hareketin iki aşamaya inmesi (durgunluk ve toparlanma), kapitalizmin sürekli ve genel bunalımının ekonomik buhrandan etkilenmesi, geçmişe göre, nispi olarak azaltmıştır. 70'li yıllarda ise, ekonominin devrevi hareketinde durgunluk döneminin sarsıcı etkisi artmıştır: Bunun nedeni, emperyalizmin şiddetli buhranlara karşı kullandığı alternatiflerden biri olan enflasyonist politikanın geri tepmesi, ya enflasyon ya da buhran ikilemenin kaybolmasıdır. Enflasyon ile buhran artık birlikte görülmektedir. (Bkz: "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I, s: 82-83) Stagflasyon olarak bilinen bu olgu, 70'li yıllarda ortaya çıkan bir durumdur.
Ancak bu olgu da, diğerleri gibi, sistemin bütünsel işleyişini "değiştiren" olgu mudur? Yoksa III. bunalım döneminin nicel gelişimi midir?
Baştan beri belirttiğimiz gibi, sorunun özü buradadır. Ekonomik buhranın geçmişe göre ağırlaşmasının Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi ile ilişkisi nispidir. "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"de de belirtildiği gibi: "Sürekli ve genel bunalımın ekonominin devrevi hareketinden nispi bağımsızlığı Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin temelidir." [35] Ancak revizyonistler bunun tam tersini savunurlar. "Yeni" sağ-sapmanın da ekonomik buhranın ağırlaştığını çeşitli endeks ve istatistiklerle vurgulayarak yaratmak istedikleri imaj, sistemin yeni işleyişe sahip olduğudur. Böylece onlar da, revizyonistler gibi, kapalı bir biçimde, sürekli ve genel bunalım ile ekonominin devrevi hareketinin birbirine bağımlı olduğunu göstermeye çalışırlar. Böylece Halk Savaşını (ve dolaylı olarak Öncü Savaşını, genel olarak da Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ni) reddetmeleri kolaylaşacaktır. Bu gerçeği "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"de şöyle belirtmiştik:
"Kapitalizmin genel bunalımı ekonominin devrevi hareketine indirgenince, bunalım da sürekliliğini kaybeder ve devresel olur: Durgunluk ve özellikle çöküş aşamalarında kendini şiddetle hissettirir, toparlanma ve refah dönemlerinde ise refah mevcut değildir. Bir bütün olarak emperyalist sistemin bunalımının sürekli olmaktan çıkartılır ve devrevi bir nitelik alır. Bu devrevi bunalım da elbetteki sömürge, yarı-sömürge veya geri-bıraktırılmış ülkelere ancak ekonominin durgunluk ve özellikle çöküş aşamalarında şiddetle yansır. Böylece ülkelerdeki buhran da sürekli değil devrevi bir nitelik alır. Bu durumda evrim ve devrim aşamalarının iç içe geçmesini sağlayan objektif koşullar ortadan kalkar. Evrim ve devrim aşamaları kesin çizgilerle ayrılabildikten sonra da Halk Savaşını reddetmek, işçi sınıfını devrimin temel gücü kabul ederek şehirlerde kısa sürecek bir ayaklanma ile devrimin başarıya ulaşacağını savunmak fazla zor değildir.
Ülkemizdeki pasifizm artık meselenin temeline inerek kendine ideolojik kılıf aramaktadır. Dört yılda gerçekten büyük ilerleme." [36]
1971'den 1975'e görülen bu "büyük ilerleme", sağ-sapma tarafından bu kez 1975'den 1979'a "dört yılda gerçekten büyük ilerleme" haline getirilmiştir. Bakın "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"de III. bunalım dönemi içinda ortaya çıkan ekonomik buhranın ağırlaşması "tüccarları" için ne deniliyor:
"Emperyalist ülkelerde 1974 başlarında ortaya çıkan ekonomik durgunluğun yeni özelliklerini kasıtlı olarak yanlış değerlendiren, buhranı aşırı ölçüde büyüten buhran spekülatörleri türemiştir ülkemizde. İddiaya göre, emperyalizmin tarihinde böyle buhran görülmemiştir. Sorun sürekli ve genel bunalım yönünden ele alınsaydı doğru olabilirdi, ancak (oluşturduğu ve oluşturacağı şartların milli bunalımın şartlarını oluşturacağı iddia edildiğinden sorunu temelde ekonomik bunalım yönünden ele alınmaktadır ... Amaç gerçeklerin bilimsel analizi değil de, çığırtkanlık olunca, ekonomik bunalım analizinden doğal olarak bazı yeni metodlar bulunur. Önce üretimde, hisse senetlerinin değerinde düşüş, işsizlik ve enflasyon oranında artış gibi rakkamlar, araya yükselip yükselip de birden düşen cinsinden bir kaç da grafik yerleştirilir. Ve ekonomik konularda fazla bilgisi olmayan bir okuyucu da, bu dehşet verici kanıtlar karşısında ekonomik buhranın ne kadar ağırlaştığını hemencecik anlar (!)" [37]
"Yeni" sağ-sapma, 1975'in "Sosyalist Birlik"çilerinin konuya ne kadar "doğru" (!) yaklaştığını 4 yıl sonra kabul etmiş görünüyorlar. Nitekim "III. Bunalım Dönemi İçinde Ortaya Çıkan Gelişmeler ve Devrim Strateji" adlı yazılarında, bu "dehşet verici kanıt"lama yöntemini seçerek, "toptan eşya fiyatları endeksi", "sanayi üretim endeksi" ve "işsizlik oranı" ile ilgili rakamları sıralayarak [38], "Sosyalist Birlik"in yolunu izliyorlar. Sonuçta onlar gibi "bazı yeni metodlar" bulmaları ("stratejik darbeler dönemi" gibi) hiç şaşırtıcı değil. Bu durumda söylenecek tek söz 1975'de "Acil"in söylediği oluyor: "Ülkemizde pasifizm artık meselenin temeline inerek kendine ideolojik kılıf aramaktadır. Dört yılda gerçekten büyük ilerleme!."
Gerçek durum ise, özetle şudur: 1975 sonrasında açıkça görülen stagflasyon olgusu "enflasyonist uygulamanın iflasının yansımasından ibarettir." [39] Ekonomi-politik teorilerde ise, Keynesçi politikanın iflasıdır.
c- Dünya Pazarlarının Önemli Ölçüde Genişlemesi:
Daha önce değindiğimiz bu olgu, sosyalist ülkeler ile emperyalist ülkeler arasındaki ticaretin artması ve bazı ortak yatırımlara girmeleridir. Bu olgu için "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"de yeterli açıklama yapılmıştır: Bizim burada vurgulamak istediğimiz "yeni" sağ-sapmanın "yeni Amerikalar" keşfetmesidir. Yani sosyalist blokun parçalanması. Buna da daha önce değindik
d- Yeni- Sömürgecilikte Değişim:
Yeni-sömürgecilik konusu, bizim gibi geri-bıraktırılmış ülkeleri en çok ilgilendiren konudur. Bu anlamda III. bunalım döneminde yeni-sömürgecilik yöntemlerindeki değişiklerin özel bir önemi vardır. Ancak burada asıl önemli olan, yeni-sömürgecilikte meydana gelen degişimin bir bütün olarak emperyalist sömürünün sürdürülüş biçimini değiştirip degiştirmediğidir. "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"de etraflıca ele alınan bu konu, yakından bakıldığında sömürü yönteminin değişmesini değil, bu sömürü biçiminde (yeni-sömürgecilik) bazı düzenlemelerin yapılmak zorunda kalınmasını ifade ettiği görülecektir. Genel bir deyişle, "küçük üreticiliğin desteklenmesi" olarak ifade edilen gelişme, geri-bıraktırılmiş ülkelerde reformizmin sosyal tabanındaki değişme olarak somutlaşır. Özellikle 70'li yıllarda Dünya Bankası'nın görüşlerinde ve kredilerinin dağılımında geri-bıraktırılmiş ülkelere tarım için verilen kredilerin ve politikaların ağır bastığı görülür. Bu "değişim iki temele dayanır. Birincisi, geri-bıraktırılmış ülkelerde iç pazarı daha da genişletmek ihtiyacıdır. İkincisi ise, potansiyel tehlikedir. Henüz yeterince örgütlenmemiş ve kitleler içinde yayılmamış da olsa, oluşum halindeki anti-emperyalist, anti-oligarşik mücadeledir." [40]
Yeni-sömürgecilikteki böyle bir değişimin olduğunu göstermek kolaydır. Ancak sorun, bu değişimin yarattığı sonuçlardır ya da varsa yeni koşullardır. Her şeyden önce bu değişimin, yeni-sömürgecilik yöntemi içinde meydana gelmiş olduğunu unutmamak gerekir. İkinci olarak, bu değişim, yani geri-bıraktırılmış ülkelerde küçük-üreticiliğin desteklenmesi politikasının, emperyalizmin öznel istemine bağlı olmadığı, tersine kapitalizmin ve emperyalist sömürünün kendi niteliğine, nesnel yasalarına bağlı olduğudur. "Oligarşi" yazımızda, oligarşinin sınıfsal yapısının gelişimini (ya da yapısal değişimini) ve bu gelişmenin tarihi eğiliminin ne olduğunu ortaya koyduk. O yazımızda da açıkladığımız gibi, emperyalist üretim ilişkilerinin gelişmesine paralel oligarşi içinde ağır basan ve yönlendirici unsur yerli tekelci-burjuvazi (emperyalizmle baştan bütünleşmiştir) olmuştur. Sürecin gelişimi yerli tekelci-burjuvazinin ve daha öte tekelci sanayi burjuvazisinin oligarşiyi tek başına (tabi baştan bütünleştiği emperyalizmle) oluşturmasına kadar uzanır. Bu, doğrudan kapitalist üretimin merkezileşmesi ve sermayenin yoğunlaşmasına bağlıdır. Ancak oligarşiyi oluşturan sınıf ya da sınıfların daha da daralması ve zümreleşmesi, karşı-direnci de beraberinde getirmektedir. 1971-72 Mart uygulamasında da görüldüğü gibi, tekelci burjuvazinin kendi lehine sömürüyü disipline etmeye çalışması, diğer sömürücü sınıfların tepkilerine yol açmıştır. Bu durumda, tekelci burjuvazinin, ülkede yaygın ve nüfus olarak çoğunlukta olan küçük-burjuvaziyi siyasal olarak yedeklemesi ve bu sınıfı diğer sömürücü sınıflara karşı baskı unsuru olarak kullanması zorunludur. Bu siyasal yedekleme ise, gerek ideolojik, gerek ekonomik tedbirlerle sağlanabilir. Bu konuda ideolojik olarak küçük-burjuvaziyi etkilemesi konumuz dışı olduğundan ele almayacağız. Ekonomik ve sosyal tedbirlerle yedekleme ise, küçük-burjuvazinin proleterleşme sürecini yavaşlatmak demektir. Bu yönde her uygulama, bir yandan iç pazarda ferdi tüketimin artırılmasını sağlarken (iç pazarın genişlemesi), diğer taraftan ekonomiye yeni ve ek bir yük getirmektedir. Devlet-ekonomi ilişkisinin durumu düşünülecek olursa, bu yeni ve ek yükün devlet bütçesinden karşılanmasının geçici olduğu ve zaman içinde yeni yan etkiler yaratacağı açıktır. Nitekim ülkemizde 1971-77 yılları arasında yapılan bu uygulama (yüksek taban fiyatları-tarım kredilerinin artırılması vb.) 77 sonrasında sanayi üretiminin gerilemesine ve giderek durmasına yol açmıştır. Kredilerin tarıma yönelmesi, sanayinin yeni yatırımlarını (ve böylece üretimi artırmasını) engellemiştir. Sonuçta 77-79 döneminde sanayinin istediği kredi ve finansman sağlanması için daha büyük oranda devlet dış borçlanmasına yönelinmiştir. (Ancak dış borçların birikmesi ve vadelerin gelmesi yeni sorunlar da yaratmıştır. 22 aylık CHP ağırlıklı hükümet temel olarak borç ertelemeleri ile uğraşmıştır.) Bu durumda, özellikle tarımda küçük-üreticiliğin desteklenmesi "geri tepen bir silah" olmuştur.
Yeni-sömürgecilikte meydana gelen bu değişimin abartılamayacağının bir göstergesi de, yine Dünya Bankası'nın uygulamalarıdır. Her şeyden önce, geri-bıraktırılmış ülkelere verilen kredi ve sermaye ihracında Dünya Bankası'nın belirli yönlendiriciliği sözkonusuysa da, bu, tümünü belirleyen bir durum değildir. İkinci olarak, Dünya Bankası'nın küçük-üreticiliği desteklemesi, geniş ölçüde üretimde nispi bir artışın olmasına -ki buna nispi refah da diyebiliriz- bağlıdır. Yine ülkemiz pratiğinde görülmüştür ki, son yıllarda Dünya Bankası'nın kredileri daha çok turizm sektörüne yöneliktir. Bunlar da göstermektedir ki, Dünya Bankasının temel amacı geri-bıraktırılmış ülkelerde kapializmin gelişmesini hızlandırmak ve mümkün olduğunca gelişen çarpık kapitalizmin (ki biz buna emperyalist üretim ilişkileri demeyi daha uygun buluyoruz) yarattığı sorunları daha az tepkiye yol açıcı hale getirmektir. Ancak bu konuda Dünya Bankası'nın tek başına yeterli olmadığı ve olamayacağı kesindir. Nitekim, Türkiye'nin Dünya Bankası'na üye olduğu 1948'den 1975'e kadar aldığı tüm krediler 1 milyar doları biraz aşmaktadır. Oysa ki sadece 1979 yılında ülkemizin dış borcu 15 milyar dolar civarındadır. 1978 yılında yapılan toplam 1046.7 milyon dolarlık anlaşmanın içinde Dünya Bankası kredileri toplamı 207.5 milyon dolardır. Bunlar da, Erdemir tevzi ve Batı-Raman II. üretim projesi 97.5 milyon dolar, Karadeniz Ormancılık ve hayvancılık ise 110 milyon dolar tutmaktadır.
Bu gerçekler, küçük-üreticiliğin desteklenmesinin, geri-bıraktırılmış ülkeler de bölgesel nitelik taşımasının göstergesidir de.
"Emperyalizmin geri-bıraktırılmış ülkelerdeki yeni stratejisinin uygulamada ikinci özelliği, birincisine bağlı olarak, uygulamanın ülke çapında değil bölgesel olmasıdır. Bunun nedeni tasfiye edilmek veya etkisi azaltılmak istenen hakim sınıflarının bir kesiminin direnişi ve ülkede hızla yeni politik düzenlemelere geçişin şartlarının olmamasıdır. Ancak küçük-üreticiliğin desteklenmesi ve örgütlenmesi ülke içinde seçilmiş bazı bölgelerde geniş ölçülerde uygulanmakta, yapılan bazı reformlar ve düzenlemelerle bölge halkının potansiyeli, düzene karşı hoşnutsuzluğu hiç olmazsa bir süre için düşürülmeye çalışılmaktadır. Yeni uygulama için seçilen bölgeler ya özellikle stratejik yerlerdir veya Guetamala ve Kolombiya'da olduğu gibi gerillaların başlıca faaliyet alanlarıdır." [41]
Emperyalizmin yeni-sömürgecilikte yapmak zorunda kaldığı ama uygulamada gelişme göstermediği bu olgu, daha genelde faşist milis örgütlenme ile paralellik arzeder. İdeolojik saptırmaları da içeren bu durum, engellenemeyen (ve engellenmesi olanaksız olan) proleterleşme süreci sonucu ortaya çıkan tepkileri oligarşiye yedeklemeyi içerir. Nitekim bugün ülkemizdeki faşist milis örgütlenmenin sınıfsal yapısı bunu gösterir. [5*]
"Yeni" sağ-sapmanın bu konuda ortaya koyduğu ve gerçekten "yeni" olan tek şey, CHP'nin "modern-faşist bir parti" olduğu sonucudur. Bu konuda gösterdikleri tüm kanıt CHP'nin programı ile Dünya Bankası'nın anlayışının paralellik arzetmesidir. Ve buradan hareketle "emperyalizmin bu yeni politikasının ülkemizde uygulayıcısı CHP'dir... CHP... ilerici ve reformist gözüken, özündeyse emperyalizme ve yerli ortağına hizmet eden modern-faşist bir partidir" [42] Bunu ispatlamak için yapılan tüm zorlamalara karşın, CHP'nin faşist bir parti ya da bunun "modern" tarzına (nasıl bir şeyse) uygun örgütlenmesine değinilmemektedir. Bilindiği gibi, faşist partiler hedeflerine ulaşmak için uygun bir örgütsel yapıya sahip olmak zorundadırlar. Ki bu yapıyı belirleyen onun "terörcü" niteliğidir. Oysa CHP'nin bu tür bir yapıya sahip olmadığı açıktır ve yapı olarak AP'den pek farklı değildir. (Zaten AP de "özünde" emperyalizme ve yerli ortağına hizmet eden bir partidir.) Bu durumda CHP'yi "modern-faşist" ilan etmenin "zorlayıcılığı" dışında bir şey kalmamaktadır, Bu "zorlayıcılık" da, "yeni" bir şey söylemiş olmaktan öte bir şey değildir.
Bu son noktada "yeni" sağ-sapmanın ana özelliklerinden ikisi karşımıza çıkıyor: "Zorla" bir fark yaratma gayretkeşliği ve teori ile pratik arasında kopukluk. Teoriyi, salt laf söylemek, bilimsel gözükmek düzeyine indergenmesi ve pratiğin teoriden bağımsızlaştırılması (ki "pratiğin teorisi" anlayışının sonucudur), CHP'nin "modern faşist"liği "teorisi" ile 22 aylık CHP hükümeti döneminde bu sağ-sapmanın "modern-faşistler"e karşı tek bir silahlı eyleme geçmemiş olması ile kendini somutlamaktadır. Oysa aynı dönem içinde MHP'ye yönelik eylemleri ağırlık taşımaktadır. Örneğin Adana'da bu sağ-sapmanın yönlendirisi altında Şubat-Mayıs 1979 arasında yapılan 28 silahlı eylemin 19'u "faşistlere" ("modern"i değil, MHP'li) yöneliktir. (Bkz: Bu konudaki bildirileri) Teoride salt CHP'yi "modern-faşist" ilan etmekle yetinmeyen bu sağ-sapma, ayrıca, CHP hükümeti döneminde MHP'ye yönelik eylemleri "teoride" şöyle yorumluyorlar:
"Bu ortamda bir hedef olarak MHP'yi öne çıkartmak her şeyden önce kitlelerin yönelmesi gereken hedefi şaşırtmak, açıklanması gereken güncel siyasi gerçeği (CHP'nin gerçek yüzü), gözardı etmektir. Ve dolayısıyla CHP'nin siyasal olarak yaşamasına hizmettir. Bu ise subjektif niyet ne olursa olsun, objektif olarak halka ihanet, oligarşiye hizmettir." [43] (abç)
İşte sağ-sapmanın kendi "pratiği" hakında, kendi "teorik" değerlendirmesi.
e- Emperyalizmin Yeni Baskı, Sızma ve Kontrol Yöntemleri:
"Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"de III. bunalım dönemi içinde ortaya çıkan gelişmelerin beşincisi, genel bir deyişle "alt-emperyalizm" olarak konulmuştur. Bu olgu, "bir ülkenin belli bir bölgede emperyalizm adına ekonomik sızma, denetim ve müdahale görevini yüklenmesidir. Bu üçlü amaç, bazen Brezilya gibi tek bir ülke ile gerçekleştirilebilineceği gibi, çeşitli ülkeler arasında da bölünebilir. Örneğin Orta-Doğu'da ekonomik sızma aracı Türkiye, denetim ve müdahale aracı İran'dır." [44] Bu, aynı zamanda "gizli işgalin bölgesel uygulanmasıdır." [45]
"Yeni" sağ-sapma, III. bunalım döneminin "3. evresinde yeni sömürü, ilişki ve baskı biçimleri ortaya çıkmaktadır. Bu anlamda bu evre bir geçiş dönemini karakterize eder" [46] demesine karşın, "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"de belirtilen "emperyalizmin yeni baskı, sızma ve kontrol yöntemleri" ya da "alt-emperyalizm" konusunda tek söz bile edilmemiştir. Bunun anlamı, bu olgunun III. bunalım dönemi içinde ortaya çıkan bir gelişme olduğu, bir değişme olmadığıdır. Bu yüzden sağ-sapma tarafından "itibar" görmemiştir. "Acil" adına, "Acil"den yola çıkarak hareket ettiğini söyleyenlerin bu davranışını yadırgamıyoruz. Ancak en azından "ciddi" olduklarını göstermek için, bu olgunun "geçersizliği"nden söz edip, geçmişte "yanıldıklarını" ifade edebilirlerdi. Oysa bunu yapma cesaretini bile göstermeyip, olguyu "unutturmayı" yeğliyorlar. Bu doğaldır, zira "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"de -yukarda alıntısını yaptık- bu olgu ile ilgili Türkiye ve İran'dan söz edilmektedir. Bugün ise Türkiye ve İran' ın durumu açıktır.
İşte "yeni" sağ-sapmanın oportünist niteliği: İşine geleni almak, işine gelmeyeni es geçmek. Oysa yaptıkları kendi kafalarında yarattıkları mutlaklaştırmanın bir ürünüdür. "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"de ortaya çıkan gelişmeler hiçbir biçimde mutlaklaştırılmamıştır. Bu anlamda "alt-emperyalizm" olgusu es geçilecek bir gelişme değildir. Ancak ekonomisi iflas etmiş bir ülkenin (Türkiye) "ekonomik sızma"yı gerçekleştiremeyeceği ve kendi ülkesi denetimden uzaklaşmaya yönelmiş bir ülkenin (İran) baskı ve kontrolü gerçekleştiremeyeceği açıktır. Ama bu bir olguyu, "alt-emperyalizm"i ortadan kaldırmaz. Ülkeler değişir, yerini yenisi alır. Örneğin son yıllarda Mısır ve İsrail'in durumu gibi.
"Yeni" sağ-sapmanın III. bunalım dönemi içindeki gelişmeleri, nasıl "değişme"ye dönüştürdüğünü ve bunu "Acil" adına nasıl yaptığını gördük. Şimdi bu konuyu kendilerinin çıkarttığı iki sonuçla noktalayalım:
"III. bunalım dönemi içinde ortaya çıkan değişimlerin devrim stratejisi açısından iki önemli sonucu olmuştur.
1- Tüm ülkede kapitalizmin gelişmesi sonucu kır-şehir ayrımının kalkması,
2- Toprak devriminin, demokratik halk devriminin özünü artık oluşturmaması" [47]
Okuyucu, ilkin, tüm anlatılanlardan bu iki sonucun nasıl çıktığını düşünecektir. Bu konuda "yeni" sağ-sapmanın belirli bir açıklaması olmadığından, bizim de bunu cevaplama olanağımız yoktur: Her ne kadar sonuçlar ile "değişmeler" arasında açık bir bağ yoksa da, onların amacı, sadece "değişmeler" olduğu imajını vermektir. Bu iki sonuç da, okuyanda böyle bir imajın yaratılmasına bağlıdır. Bu imaj yaratılmamışsa, bu iki sonuç anlamsızdır. (Ya da sonuca kadar anlatılanlar anlamsızdır.) Ki bu durumdaki unsurların onlarla birlik olması zaten düşünülmediğinden önemli de değildir.
İkinci olarak, yazılarında "2. bölümde açıklanacak" dedikleri "devrim stratejisi açısından" bu iki sonucun getirdiği "değişiklik" çok nettir. Bu anlamda, ele alınması da zorunludur. Özellikle birinci sonuç, "yeni" sağ-sapmanın "yeni" devrim stratejilerini temelden belirlemektedir. (İkinci sonuçla ilgili yazılarda hiçbir şey yoktur. Ancak "yeni" Amerika olarak keşfettikleri "anti-kapitalist demokratik halk devrimi"ni yeni yazılarda ortaya koyacakları söylenmektedir. Bu yüzden bu konuya girmeyeceğiz.)
Evet, III. bunalım dönemi içinde ortaya çıkan "değişimlerin" sonucu, "tüm ülkede kapitalizmin gelişmiş" ve bunun sonucu da "kır-şehir ayrımı kalkmış." Böyle diyor sağ-sapma. Yakından bakalım:
Her şeyden önce bu tespit (yanlış olmasına rağmen), genel bir nitelik taşımayıp, salt ülkemize özgü bir sonuçtur. Her ne kadar onlar bunu genel bir sonuç gibi göstermeye çalışıyorlarsa da, gerçek budur. Zira getirdikleri bu sonuçla ilgili dünya çapında örnekler vermeleri mümkün olmamıştır. Bu durumda, "yeni" sağ-sapmanın, "her ülkenin ekonomik gelişmesine uygun devrim stratejisi" önerdiğini söylemek pek yanlış olmayacaktır.
"Devrimde halk savaşının zorunlu bir durak oluşu, kırların temel savaş alanı olması, ülkedeki üretici güçlerin gelişim seviyesinden değil, emperyalizm olgusundan kaynaklanır. Halk savaşının ara aşamaları, emperyalizm olgusundan kaynaklanır. Halk savaşının ara aşamaları, emperyalizmin sürekli ve genel bunalımının değişik dönemlerinin özelliklerinden, üretici güçlerin gelişme seviyesinden, tarihi gelenekler vb. tarafından belirlenir." [48] (abç)
"Mahalli, tarihi gelenek, görenek veya üretici güçlerin gelişme seviyesi, sadece Leninizmin evrensel devrim teorisinin taktiklerine yön verecek unsurlardır. Bu farklılıklar, her ülkenin devrim stratejisinin kendine özgü ara aşamalarının niteliğini biçimlendirir." [49]
"Oportünizmin, bütün devrim teorisini belirleyen böyle bir meseleyi her yönden ve her biçimde tahrif edeceği açıktır. En bilimsel görünen tahrifat, devrimde sınıfların mevzilenmesini ülkedeki üretici güçlerin gelişme seviyesine bağlamak ve bunun doğruluğu hakkında her türlü kanıtları saymaktır." [50]
Görüldüğü gibi, ülkede üretici güçlerin gelişmesi, yani, kapitalizmin (ki niteliği emperyalizme bağımlı, diş dinamikle gelişmiş olmasıdır) gelişmesi, devrim stratejisi açısından bir sonuç değil, taktikler açısından, devrimin ara aşamaları yönünden bir sonuç doğurur.
İkinci olarak, kapitalizmin gelişmesinin kır-şehir ayrımını kaldıracağı tamamen safsatadır, Marksizmden bihaber olmaktır. Sözcüğün tam anlamı ile kır-şehir ayrımı, ancak sosyalist devrimle ortadan kalkar. Bu sosyalizmin alfabesidir. Çünkü kır-şehir ayrımının ortadan kalkması demek, kır ile şehir arasındaki çelişkinin çözümlenmesi demektir. Kapitalizm ise, bu çelişkiyi çözümlemekten çok uzlaşmaz hale getirir. (Bu konuda ayrıntılı bilgiler sosyalizmle ilgili her kitapta bulunabilir.)
Burada kapitalist-emperyalist bir ülke olan Rusya, Almanya vb. için şehirler ve kırlar üzerine Lenin'in yazdıklarını da hatırlatalım. Belki "yeni" sağ-sapma bunu ifade etmek istememiştir. Diyelim ki, onlar, bu deyişle "kırlar temel-şehirler tali" vb. tespitlerin geçersiz olduğunu söylemek istiyorlar. Bu durumda da, "yeni" sağ-sapmanın, kapitalist bir ülke olan Rusya'da devrimin, şehirleri temel alarak ve proletaryanın fiili öncülüğünde gerçekleştirildiğini kabul etmemesi gerekir. Ki bu da Leninizmin ve ekim Devrimi'nin topyekün yadsınması olacaktır.
Gerçekte sağ-sapmanın ifade etmek istediği birincisidir. Onlara göre kapitalizmin geliştiği ülkede kır-şehir ayrımı kalkar, yerine "kapitalizmin geliştiği alanlar-gelişmediği alanlar" ayırımı geçer. Nitekim bunu şöyle ifade ediyorlar: (üstelik bunalım dönemleriyle ilişki kurarak)
"Dünya (ikinci bunalım dönemi) ve ülke koşullarını sömürge, yarı-sömürge tahlilinden hareketle kırlar temel savaş alanı seçilir. Bu seçimin askeri bir tercih değil, emperyalist denetim ve kitle hareketiyle yakından ilgili olan kapitalizmin geliştiği alanlar ve feodalizmin hakim olduğu alanlar temeli üzerine oturduğu açıktır...
III. bunalım döneminin ilk iki evresinde kapitalizm kırsal alanlarda da gelişmekle birlikte esas olarak bu gelişim şehirlerde çok daha hızlı ilerliyordu... Şehirlerin artan önemine paralel olarak bu dönemin formülasyonu: şehir ve kırı diyalektik bir bütün içinde ele alan birleşik devrimci savaştır...
III. bunalım döneminin 3. evresinde ise kökleri birinci ve ikinci evrelerde olan gelişim hız kazanmış ve kırsal alanlarda kapitalizmin gelişimi büyük hız kazanmıştır... III. bunalım döneminin 3. evresinde şehir-kır ayrımı artık geçerli bir tanımlama olmaktan uzaktır. Bunun yerine kapitalizmin geliştiği alanlar tanımlamasını getirmek gerekir." [51] (abç)
İşte, "yeni" sağ-sapmanın, Halk Savaşından kır gerillasının reddine kadar tüm konulardaki "yeni"liğinin "maddi" (!) temelleri böyle açıklanmaktadır.
İlk bakışta bile, bu sıralamaların ülkemizde emperyalist üretim ilişkilerinin gelişmesine ne kadar benzerlik taşıdığı görülecektir. Yine görülecektir ki, bu gelişim Vietnam'ın gelişimine görünüşte uygundur. (Zaten yazıda ilk iki tespitin teorik dayanağı Le Duan'dan yapılan alıntılardır.)
Birinci olarak, bu tespitler, yıllar önce TİP-TSİP-T"K"P ve hatta PDA tarafından ileri sürülenlerden (nüans ve deyiş farkı hariç) hiç farkı olmadığı açıktır. [6*]
İkinci olarak, hiçbir fark gözetmeksizin kapitalizmin gelişmesi ve feodalizmin tasfiyesine göre devrim stratejilerinin değişeceğini ileri süren ve bunu Vietnam Devrimi'yle ispatlamaya kalkan bir kişinin, ya geri-zekâlı olması, ya da T"K"P'li olması gerekir. Birincisi olmadığına kesinlikle inanmakla birlikte, ikincisi için aynı şeyi söyleyemeyiz.
Bir kere, bizim gibi geri-bıraktırılmış ülkelerdeki kapitalizm, emperyalizmin taleplerine bağımlı ve emperyalizm tarafından (dış dinamikle) geliştirilmiştir. "Çarpık kapitalizm", "emperyalizme bağımlı kapitalizm" vb. adlandırılan bu üretim ilişkilerine, "emperyalist üretim ilişkileri" diyoruz. Bunun en temel özelliği, gelişen kapitalizmin emperyalizmin taleplerine uydurulduğu (iç dinamiğin çarptırılması ve dış dinamiğe tabi kılınması) ve yukardan aşağı geliştirildiğidir.
Üçüncü olarak, Marksizm-Leninizmde mücadele alanlarının temel-tali ilişkisine göre belirlenmesinin temelinde, güçlerin nerede yoğunlaştırılacağı yatar. Bu ise, doğrudan devrimin rotasına bağlıdır. Şehirleri temel alan görüş, doğal olarak genel ayaklanma ile iktidarın ele geçirileceğini savunur. Bu yüzden de, devrimde sınıf mevzilenmesini temel olarak şehirlere göre ayarlar. (Şehirlerde de temel sınıf proletaryadır) Marksizm-Leninizmde "kapitalizmin geliştiği yerlerde çalışalım, diğer yerler talidir" gibi bir tespit yoktur. Böyle bir tespit mücadelenin sınıfsal özünü yok eder. Ancak böyle bir tespit, bu yerlerdeki sınıf güçleri yönünden ele alınması halinde, karşımıza proletaryanın temel güç alınması ve proletaryanın fiili öncülüğünün savunulması çıkmaktadır ki, bunun da emperyalist hegemonya altındaki ülkelerde ne anlama geldiği açıktır. THKP-C'nin bu konudaki tespitlerinin yer aldığı "Devrimde Sınıfların Mevzilenmesi" broşürünün ve de "Kesintisiz Devrim-I"in getirdikleri ile bu sağ-sapmanın, getirdikleri arasındaki farkı herkes açıkça görebilir. (Eğer bu sağ-sapma, sahtekârca THKP-C ve "Acil" adını kullanmasaydı, bunları söylememize gerek yoktur. Nitekim bu konuda "Birikim" dergisinin "marksolog" ları (!), THKP-C'nin "ideolojik öncülük-fiili öncülük" tespitlerini "kendine özgü" bulmakta ve reddetmektedir. Bu doğaldır, insanların siyasal düşüncelerine ambargo konamaz, ancak belirli bir siyasal örgütün adına hareket edenler, o örgütün siyasal tespitlerine uymak zorundadır. Aksi halde o örgütle hiçbir ilişkileri yok demektir.)
Dördüncü olarak, devrimin ve devrimci mücadelenin "kapitalizmin geliştiği yerler-gelişmediği yerler"e göre düzenlenmesi Leninizmin reddidir. Zira bu anlayış, emperyalist dönemde sistemin bütününde devrimin objektif koşullarının mevcudiyetini reddeder. Bu anlayış, II. Enternasyonal'in, devrimin "kapitalizmin en geliştiği ülkelerde" olacağı tezinin, yeni koşullar içinde, "yeni" bir ambalajla sunulmasıdır. Kısaca dönek Kautsky'nin "üretici güçler teorisi"dir. Bu boyutu ile Troçkizm'dir.
Beşinci olarak, "yeni" sağ-sapmanın temel alanlar tezi, eğer devrim teorisine bağlı değilse, yani iktidarın nasıl ele geçirileceği (genel ayaklanma-Halk Savaşı) değil de, kitleleri daha "kolay ve rahat" örgütlemeyi hedefliyorsa, bu da ülkedeki milli bunalımın mevcudiyetini reddetmektir. Milli bunalımın mevcudiyeti, ülkenin her yerinde kitleleri örgütleyebilmenin nesnel koşullarının mevcudiyeti demektir.
Altıncı olarak, "kapitalizmin geliştiği yerler temeldir" demek, ülkedeki suni dengenin kabul edilmemesi ve Öncü Savaşının reddidir. Çünkü Öncü Savaşı, suni dengeyi bozarak, kitlelerin tepkilerini açığa çıkarmak ve silahlı mücadeleye kanalize etmeyi amaçlar. Nitekim sağ-sapma bunu reddettiğini şöyle ifade etmektedir:
"Öncü savaşı ise, niteliği gereği toplumsal üretimin yoğun, sınıf çelişkilerinın açığa çıktığı, kitlelerin politize olduğu alanları temel almak zorundadır; ve ancak kapitalizmin geliştiği bölgeler bu özellikleri taşır." [52] (abç)
Bu açık beyan, gerek milli bunalımı, gerek suni dengeyi nasıl reddettiğini ve kaçınılmaz olarak Öncü Savaşını "KSD tipi" öncü (parti) savaşına indirgediğini göstermektedir.
Diyebiliriz ki, "yeni" sağ-sapma, revizyonist ve oportünist özünü gizleyebilmek için "yeni" bir tespit yapmak "zorunda" kalmıştır. Zorunluluk, diğer revizyonist ve oportünistlerle arasına sınır çekmektir. Nitekim bunun "kapitalizmin geliştiği yerler" deyişinden "şehirler" anlamı çıkartılmaması gerektiğini vurgularken ortaya koyuyor:
"... öncü savaşı temel olarak kitlelerin toplu olarak bulunduğu (toplumsal üretimin yoğunlaştığı) ve politize olduğu alanları seçmelıdir; derken bundan sadece şehirler anlaşılmamalıdır. Şehir-kır ayrımı kapitalizmın esas olarak şehirlerde geliştiği dönemlere özgü bir ayrımdır" [53]
Yani kapitalizm "esas olarak şehirlerde geliştiği dönemler"de "kapitalizmin geliştiği yerler" deyişi ile "şehirler" anlaşılır, ancak kapitalizmin "her yerde gelişmesi ile" böyle bir durum ya da "anlayış" olamazmış. Böyle diyerek, artık ülkemizde neyi savunduğu iyice açığa çıkmış revizyonistlerin "şehirler temel"dir anlayışlarını savunmadıklarını göstermek istiyorlar.
Marksizm-Leninizmin en temel tespitlerinden birini, yani gerek şehir ile kırın ayrılması ve karşıtlığı tespitinin, kendi sağcı özlerini gizlemek gayreti ile yok edenler için ne diyeceğimizi pek bilemiyoruz! Biz, anarşist değiliz, yani her cins otoriteye karşı değiliz. Bizler için, Marksizm-Leninizmin ustalarının tespit ve tezleri bağlayıcıdır. Bu bağlayıcılıktır ki, bizi Marksist-Leninist yapar. Kent-kır üzerine Marks ve Engels'den birkaç aktarma yaparak, bu konuyu bağlayalım, ve bu alıntılar da göstermektedır ki, bu sağ-sapma revizyonizmin ta kendisidir ve Marksizmin de inkârıdır.
"İlk büyük toplumsal işbölümü, kent ile kırın ayrılmasıdır." [54]
"İyi gelişmiş ve meta değişimi ile ortaya çıkmış olan her işbölümünün temeli, kent ile kır arasındaki ayrılıktır. Toplumun bütün ekonomik tarihinin, bu anti-tezlerin hareketinde özetlendiği söylenebilir." [55] (abç)
"Kuşkusuz, eski işbölümünü olduğu kadar, kent ve kır ayrılığını da ortadan kaldıracak ve üretimin tümünü alt-üst ederek devrimci öğelerin, modern büyük sanayi üretimi koşulları içinde daha şimdiden tohum durumunda içerildiklerini, ve onun gelişmesini engelleyen şeyin bugün kapitalist üretim biçimi olduğunu görmek için ... Dühring'in tespitlerinden ... daha geniş bir ufka sahip olmak gerekir." [56]
Evet, kapitalizmin gelişmesi, iddia edildiği gibi, kent ile kır arasındaki ayırımı kaldırmak yerine, bu ayırımı kaldırmaya muktedir devrimci ögelerin gelişmesini engelleyerek, bu ayırımı (karşıtlığı) keskinleştirir. Ve kent-kır ayırımının kalkması ancak sosyalizmle mümkündür. [7*]
Özetlersek, "yeni" sağ-sapmanın III. bunalım dönemi içinde ortaya çıkan gelişmeleri tahlil etmek diye bir amacı yoktur. Onların amacı, kendi sağ-pasifist görüşlerine teorik kılıf bulabilmektir. Bu amaçla, her yolu denemektedirler. Şehir-kır ayırımının kalktığını "devrim stratejisi açısından iki önemli sonuç"tan biri olarak koyarken, Marksizm-Leninizmi nasıl revize ettiklerini bile düşünememektedirler. Sanıyoruz, bunların "kapitalizmin geliştiği yerler" ayrımının, neden anti-Marksist olduğu anlaşılmıştır. (Burada ayrıca modern revizyonizmin ve her türden oportünizmin şehirleri temel alan teorilerini ele almaya gerek yoktur. Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi ile ilgili tüm yazılarda bu yapılmıştır.)
DÜNYA DEVRİMCİ PRATİĞİ
VE SAĞ-SAPMA
Bu bölümde, "yeni" sağ-sapmanın dünya devrimci pratiğini ve devrimleri nasıl yorumladığını ve bu yorumlarıyla en basit gerçekleri bile nasıl tahrif edebildiğini göstereceğiz. Ancak bunu yaparken, kendimize belirli bir sınırlama koymaktayız. Daha önce belirttiğimiz gibi, yazımızın amacı, bu konularda sağ-sapmanın niteliğini ve tahrifatını göstermektir. Bu nedenle dünya devrimci pratiğini ele alırken, bu yöne ağırlık vereceğiz. Bu devrimci deneylerin öğrettiklerini başka bir yazımızda ortaya koyduğumuz için, tekrar ele almayacağız.
Bugün Halk Savaşı teorisi ile ilgili en geniş bilgi ve öğreti Çin ve Vietnam Halk Savaşlarından çıkmaktadır. Halk Savaşı teorisini ilk formüle edenin Mao Zedung olması bunun bir başka görünümüdür. Halk Savaşının ne ne olduğu ve ne olmadığını göstermek için, genellikle bu iki devrimden aktarmalar yapılmaktadır. Ancak son yıllarda ÇKP'nin karşı-devrimci tavırları ve "Mao Zedung düşüncesi" üzerine yapılan tartışma ve spekülasyonlar, Mao' nun Halk Savaşı teorisini (Marksizm-Leninizme en temel katkısıdır) suni olarak "değerden düşürmüştür". Bu konuda "Sovyet sosyal-emperyalizm" teorisini savunanlar arasındaki "üç dünya teorisi" tartışmalarının bu sonuçları, Politikleşmiş Askeri Savaş Sraejisi'ni savunanlar içinde de, yer yer yansı bulmuştur. "Yeni" Sağ-sapma, birinci olarak bu "ortam"dan yararlanmayı amaçlamaktadır. Ve Çin Halk Savaşına şöyle bir değinilirken, Vietnam Halk savaşı alabildiğine "elenmekte"dir. Oysa ki Giap'ın da belirttiği gibi, Vietnam Halk Savaşı, Çin Halk Savaşı deneyimleri ve teorisi üzerine yükselmiştir. Bunu Giap Şöyle anlatıyor:
"Bunlarda (Ho Shi Minh'in 1940'larda yazdığı yazılar kastediliyor) Amca geniş üs alanlarına sahip demokratik cephe veya uluslararası durum üzerine görüşlerini ya da Çin Devriminin tecrübelerini açıklardı. Her makaleye 'Eğer ben bir Vietnamlı devrimci olsaydım, ben...' veya 'Çin Komünist Partisi'nin Yenan tecrübesi kalın bir kitap haline getirilse idi bu bile açıklamaya yetmeyecekti, ben burada sadece bir özet vermek istiyorum...' gibi okuyucuların dikkatini çeken zekicesine yazılmış bir cümle ile başlıyordu...
Çin'e gelişimden beri, Çin ve Vietnam Devrimleri arasında ne kadar yakın bir ilişki olduğunu daha açık bir şekilde farkettim ... Gerilla Taktikleri, Rusya'da Gerilla Savaşının Deneyleri, Çin'de Gerilla Savaşının Deneyleri gibi broşürler Amca tarafından yazılmıştır." [57]
Burada özellikle Vietnam Devrimi'nin gelişimini ve Halk Savaşının başlatılışını daha iyi kavrayabilmek için Vietnam İşçi Partisi ile III. Enternasyonal'in (Komintern) ilişkilerini ve Fransa'da 1936'da Halk Cephesi'nin seçimlerle iktidara gelmesine bakmak gerekir. Özellikle ülkemizde çok sözü edilen "...devrimin barışçıl gelişimi bitmiştir. Şimdiki ayaklanma siyasi biçimden askeri biçime doğru bir gelişme göstermelidir" (Ho Shi Minh), "siyasal mücadeleden silahlı mücadeleye geçiş, uzun bir hazırlık dönemi sonrasında çok büyük bir değişmedir." (Giap) tespitleridir.
Ülkemizde en çok tartışılan konu, Halk Savaşının nasıl başlatılacağıdır. Öncü Savaşı ile bağlantılı olan ve Öncü Savaşının nasıl yürütüleceğini, neleri oluşturacağını belirleyen bir sorundur. Bu yüzden Çin ve Vietnam Devriminde Halk Savaşının nasıl başladığı sorunu özel bir önem taşımaktadır. Bugün hemen herkes Halk Savaşının ne olduğunu -genel hatlarıyla da olsa- bilmektedir. Ancak bu savaşın III. bunalım dönemi özellikleri sonucu nasıl başlatılacağı karışıktır. Gerek Halk Savaşı konusundaki tahrifatlar, gerek Öncü Savaşının reddi hep bu "karışıklık"tan kaynaklanmaktadır. Kimileri, Vietnam Devrimini kendilerine dayanak yaparken, kimileri "aşure" misali tüm devrimleri birbirine karıştırarak (özellikle kavram kargaşası yaratarak) Halk Savaşını reddetmelerine kılıf aramaktadır. III. bunalım döneminde Halk Savaşını reddederek Öncü Savaşını savunmak olanaksız olduğundan, "yeni" sağ-sapma bu "karışıklıktan" daha fazla çıkar ummaktadır. Bunlara geçmeden Çin ve Vietnam Halk Savaşlarını özetleyelim.
ÇİN VE VİETNAM HALK SAVAŞLARI
Çin ve Vietnam Halk Savaşlarının nasıl başlayıp, geliştiğini belirleyen emperyalizmin bunalım dönemlerinin yarattığı ilişki ve çelişkiler ile bu ilişki ve çelişkilerin Çin ve Vietnam'a (bu ülkelerin tarihi, sosyal, politik, ekonomik, psikolojik niteliklerine uygun olarak) yansımasıdır. Çin Devrimi'ni "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I"de şöyle ifade etmiştik:
"Çin, yarı-sömürge, yarı-feodal bir ülkedir; bu, Çin Devriminin rotasını Rus Devriminden ayıran başlıca özelliktir. Çeşit