ALTINCI BÖLÜM
III. BUNALIM DÖNEMİNDE ULUSAL SORUNUN
EMPERYALİST SİSTEM İÇİ "ÇÖZÜM" YOLLARI
Daha önce ele aldığımız gibi, serbest rekabetçi dönemde meydana gelen eşitsiz gelişmeler sonucunda, özellikle 1848 sonrasında, Avrupa'da ulusal sorun ortaya çıkmıştır.
1848'lere kadar ulusal sorun, toplulukların
iç sorunu, demokratik burjuva devriminin yapılması sorunu olarak belirginleşirken, bazı ulusların diğer ulusları egemenliği altına alması, topraklarını ilhak etmesi, ulusal sorunu
özel bir sorun haline getirmiştir. Böylece, bir başka ulus tarafından egemenlik altında tutulan ulusun diğer uluslarla eşit haklara sahip olması istemi ortaya çıkmıştır. (Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı) Bu dönemde, "ezilen ulus", kapitalist açıdan az çok gelişmiş, ulusal birliğini sağlamış, ancak bunu devlet olarak örgütleme olanağına sahip değildir. Böylece ulusal boyunduruğa karşı mücadele olarak ulusal hareketler ortaya çıkmıştır. Bu hareketlerin temel özelliği, "ezilen ulus" burjuvazisinin kendi ulusal pazarını elde etmesidir. Bu dönemde ulusal sorun, ulusal boyunduruğa karşı bir mücadele sorunu olarak, burjuva ulusal hareketlerinin ortaya çıkışıyla belirlenmektedir. Bu uluslar, devlet kurma hakkı dışında genel olarak kapitalist üretim ilişkileri içinde bulunmaktadır. Emperyalizmin ortaya çıkışı ve gelişimi içinde, özel bir sorun olarak ortaya çıkan ulusal sorun, varlığını bir süre daha devam ettirmiştir. Böylece I. bunalım döneminde de, ulusal sorun,
ulusal boyunduruğa karşı savaş gibi özel bir sorun olarak ortaya çıkıyordu.
Emperyalizmin bunalımının II. döneminde, dünyada ilk proleter iktidarının kurulmasıyla birlikte, ulusal sorun, yalın bir biçimde "ezilen uluslar" sorunu olmaktan çıkmıştır. I. paylaşım savaşından sonra Avrupa'da, geçmiş dönemin "ezilen uluslar"ının devlet olarak örgütlenme olanağını kazanmaları ve sömürgelerde, yarı-sömürgelerde ulusal hareketlerin ortaya çıkması, yeni, genişlemiş bir ulusal sorunun dışa vurumlarıydı.
Artık, "
ulusal sorun, ulusal boyunduruğa karşı savaş gibi özel bir sorun olmaktan çıkıyor, ulusların, sömürgelerin ve yarı-
sömürgelerin emperyalizmden kurtuluşu genel sorunu haline geliyor."
[214] [30*]
Bir başka deyişle, ulusal boyunduruğa karşı mücadele sorunu genel olarak emperyalist sömürüden kurtuluş sorununun bir parçası haline gelmiştir. Yani, geçmiş dönemde demokratik devrimin bir parçası olan ulusal boyunduruğa karşı mücadele, bugün emperyalizme karşı mücadelenin bir parçası haline gelmiştir.
Bu en açık biçimiyle,
tek başına ve özel olarak ele alınmış bir ulusal baskının, ulusal boyunduruktan kurtulma sorununun söz konusu olamayacağıdır. "Bugün -diyor Stalin-
ulusal sorunun özü, sömürgeler ve bağımlı milliyetler halk yığınlarının mali sömürüye karşı, bu sömürgeler ve milliyetlerin, egemen milliyetin emperyalist burjuvazisi tarafından siyasal köleleştirilmesi ve kültürel kişiliksizleştirilmesine karşı mücadelededir." [216] (abç)
Görüldüğü gibi, "
ulusal sorun, hiç de, kesin olarak mutlak, değişmez bir şey değildir. Mevcut rejimin dönüşümü genel sorununun bir parçası olduğu için, ulusal sorun, tamamen toplumsal koşullar, ülkede kurulmuş olan iktidarın niteliği ve genel olarak, toplumsal gelişmenin tüm seyri tarafından belirlenir."
[217] (abç)
Ulusal sorunun bu tarihsel gelişimi, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı sorununun, genel demokratik sorunun bir parçası olmaktan çıktığını, daha o günden sosyalist, genel proleter devriminin tamamlayıcı parçası durumuna geldiğini göstermektedir. Ve Türkiye'de ulusal sorun açısından bu durum özel öneme sahiptir.
Ulusal sorunun, ulusal boyunduruğa karşı mücadele şeklindeki özel sorun olmaktan çıkarak, genel olarak emperyalist sömürüden kurtuluş sorununun bir parçası haline gelmesi, dolayısıyla proletarya devrimi genel sorununun bir parçası, proletarya diktatörlüğü sorununun bir parçası olması, ulusal baskı ve ulusal eşitsizliğin yeni bir boyutunu tanımlar. Artık ulusal boyunduruk, bir bütün olarak ulusal sorunu oluşturmamaktadır, tersine bu sorun, yani ulusal boyunduruk artık emperyalist sömürüden kurtuluş sorununun bir parçası durumundadır. Ulusal sorunun bu yeni konuş tarzı, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının yeni, sosyalist yorumu ile birleşerek, proletaryanın ulusal sorun karşısındaki tutumunu belirlemektedir.
I. ve II. bunalım döneminde, sömürgelerde ve yarı-sömürgelerde, ulusal boyunduruk, ulusal baskı ile emperyalist hegemonya birbirine bağlı bir bütün oluştururlar. Yeni paylaşım savaşının gündemde olduğu bu dönemlerde, "devlet kurma hakkı"na sahip ve bu hakkını "bağımsız" devlet olarak kullanmış uluslar için bile ulusal sorun varlığını sürdürmektedir. Paylaşım savaşı, doğrudan sömürgelerin yeniden paylaşımı sorunu olarak ortaya çıksa da, "bağımsız" ulusların sömürgeleştirilmesini de içermektedir. Ve dolayısıyla ulusal sorun bunlar açısından çözümlenmemiş durumdadır. Nitekim II. paylaşım savaşında görüldüğü gibi, I. paylaşım savaşından sonra kurulmuş olan Avrupa'nın ulusal-devletleri ve eski ulusal-emperyalist devletler, başka bir emperyalist ülkenin ordularının işgaline uğramışlar ve bağımsızlıklarını yitirmişlerdir. Avrupa'da, faşist Alman işgali, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının kesin ihlâli ve
bu hakka sahip ulusların bunu yitirmeleri ile sonuçlanmıştır. Bu da en açık biçimiyle uluslar içinde, sömürgeler ve yarı-sömürgeler gibi, ulusal sorunun emperyalist sömürüden kurtuluş sorunu haline geldiğini göstermektedir. II. paylaşım savaşında emperyalist sömürü, emperyalist işgal, özellikle Avrupa açısından ve Kuzey Afrika için
faşist Alman emperyalizmi, Asya ülkeleri için
militarist Japon emperyalizmi olarak ortaya çıkmaktadır. Emperyalist ülkeler arasında bir bölünmenin bulunduğu bir dönemde, emperyalist sömürünün böylesine parçalı görünümü özel tarihsel koşullarla birleşerek ulusal sorunu,
faşizme karşı, faşist-emperyalist ülkelere karşı savaş şeklinde bir sorunla birleştirmiştir. Böylece faşizmin yıkılması, II. paylaşım savaşı süresinde, ulusal sorunun çözümünü getirecek
bütünü oluşturmaktadır. Ve dolayısıyla belli bir ülkenin kurtuluşu sorunu, genel olarak faşizmin yıkılışı sorununa tabi olmaktadır.
Bu koşullar altında, proletarya, nerede bulunursa bulunsun, temel olarak faşizme karşı mücadeleyi öne çıkarmıştır. Bu onun kendi öz sınıfsal mücadelesinden vazgeçtiği demek değildir. Ancak faşizmin dünya çapında ortaya çıkardığı sorun, proletaryanın iktidar mücadelesinin en önemli engeli durumundadır. Bu nedenle proletaryanın, her ülkede,
anti-faşist birleşik cephenin kurulması yönünde faaliyet göstermesi gündeme gelmiştir. Kaçınılmaz olarak anti-faşist birleşik cephe, sadece proletarya ve köylülükten oluşmamaktadır. Birleşik cephe, her ulus içindeki,
faşist işgalciler ve işbirlikçiler dışında kalan tüm ulusal sınıfları kapsamak durumundadır. Bu açık olarak anti-faşist milli burjuvaziyle proletaryanın tek bir cephede savaşa girmeleri demektir. Ancak bu, cephe içersinde proletaryanın bağımsız siyasal örgütlenmesinin özenle korunmasını ve hatta bu cephede proletaryanın hegemonyasının kurulması görevini de beraberinde getirmektedir.
Sözün özü, II. paylaşım savaşı döneminde ulusal sorun, şu ya da bu ulusun, sömürgenin ya da yarı-sömürgenin tek başına kurtuluşu sorunu durumunda değildir. Bu dönemde ulusal sorun, faşizme karşı mücadele sorunu haline gelmiştir ve her türlü ulusal kurtuluş istemi bu genel soruna bağlıdır, bu genel sorunun bir parçasını oluşturmaktadır. Bu da ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının anti-faşist bir mücadelenin zaferi sorunu haline gelmesi demektir. Böylece tek tek sınıfsal ve ulusal sorunların, faşist emperyalizme karşı mücadele genel sorununa tabi olması ortaya çıkmaktadır. Örneğin, Çin'de ÇKP ile Koumintang arasında kurulan "milli cephe", Japon emperyalizmine karşı bir cephe durumundadır ve son tahlilde genel anti-faşist birleşik cephenin bir parçasını oluşturmaktadır. Bu olgu da, demokratik devrimin çıkarlarının genel anti-faşist mücadelenin çıkarlarına tabi kılınması olarak ortaya çıkmaktadır. Proletarya açısından, bu olgu ayrıca dünyadaki tek ve ilk sosyalist ülkenin faşist emperyalist işgalden kurtarılması sorunu olarak da ortaya çıkar.
II. paylaşım savaşından sonra, faşist Almanya'nın ve Japon emperyalizminin yenilgisiyle birlikte işgal altındaki ülkelerin ulusal sorunlarının çözümü gündeme gelmiştir. Bu çözüm, faşist emperyalist ülkelerce işgal edilmiş, ilhak edilmiş ulusların yeniden bağımsız devlet olarak örgütlenmelerinin gerçekleştirilmesi olarak birincil planda ortaya çıkmıştır. Bu çözüm, bazı özgül biçimler altında Avrupa uluslarının kendi kaderlerini belirleme hakkını elde etmeleri ile sağlanmıştır.
Böylece bazı uluslar emperyalist sistem içinde "
ulusal-bağımsız"
devletler olarak örgütlenirken, bazıları da (Doğu-Avrupa ülkeleri) sosyalist sistem içinde devlet olarak örgütlenmişlerdir. II. paylaşım savaşı sonrasında ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının yeni içeriği açık biçimde ortaya çıkmıştır. Artık yalın bir devlet kurma hakkı olarak ulusların kaderlerini tayin hakkından söz etmek olanaksızdır. Ulusların kendi siyasal kaderlerini tayin etmelerinde, artık
sistemler gündemdedir. Uluslar için, artık "ayrılma hakkı", "ayrı devlet kurma hakkı",
sistemlere bağlı bir hak haline gelmiştir.
III. bunalım döneminde, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının, "
ulusların ve sömürgelerin emperyalist sistemden ayrılma, emperyalizmden bağımsız devletler kurma hakkı" şeklinde belirginleşmesi söz konusudur. Bu, Stalin'in daha 1921 yılında ortaya koyduğu Marksist-Leninist saptamanın gerçekliğidir. (Bilindiği gibi, Stalin o tarihte, bu belirginleşmeyi slogan düzeyinde ele almaktadır.)
İşte ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, bu anlamıyla, "
genel demokratik hareketin bir parçası olmaktan çıkıyor" ve kesinkes "
sosyalist, genel proleter devriminin tamamlayıcı bir parçası durumuna" geliyor. Bu da ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının, bir devrim sorunu, devrimin zaferi sorunu haline gelmesi demektir.
Diyebiliriz ki, III. bunalım döneminde her türlü ulusal baskının, ulusal boyunduruğun ortadan kaldırılması, yani ulusal sorunun hangi özel görünüm altında olursa olsun gerçek, kalıcı ve sürekli çözümü, ancak, bu gerçek anlamıyla (proleter devrimci anlamıyla) ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının tanınmasıyla çözümlenebilir.
İşte proletaryanın,
her yerde ve her zaman savunduğu ve gerçekleştirdiği ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı budur. Bu aynı zamanda, "
ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının eski burjuva demokratik yorumu bir düş olması, devrimci anlamını yitirmesi"
[218] demektir.
Burada, Marksist-Leninistler açısından önemli bir sorun ortaya çıkmaktadır. Bu da emperyalizm tarafından savunulan, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının eski burjuva yorumuna karşı
mücadele etmektir.
8 Ocak 1918 yılında ABD başkanı Wilson'un açıkladığı "yeni uluslararası ilişkiler ilkeleri", bu eski burjuva demokratik yorumun emperyalist aşamada ilk açık ifadesi olmuştur. Genel olarak SSCB'de somutlaşan ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının devrimci savunusuna karşı emperyalist burjuvazinin ortaya koyduğu bir "alternatif" olan bu "yeni" ilkeler, III. bunalım döneminde emperyalist ülkeler arasındaki sürekli ve resmi örgütlenmelerle birlikte,
genel bir olgu haline gelmiştir. II. bunalım döneminde, sadece bir emperyalist ülke burjuvazisinin, ve üstelik sınırlı oranda, yani eski bağımsız uluslar için ortaya koyduğu anlayışın, III. bunalım döneminde dünya çapında bir olgu haline gelmesi, Marksizm-Leninizmin buna karşı mücadelesinin genel niteliğini ortaya koyar.
1918'de Wilson tarafından ortaya konan, eski burjuva anlamıyla ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, özsel olarak emperyalist sistem içinde ulusal sorunların çözümünü içermektedir. Böylece
emperyalist sistemden, salt ve yalın ulusal nedenlerle meydana gelebilecek kopuşların önüne geçilmek istenmektedir. Wilson tarafından ortaya konulan bu anlayış, "Wilson Doktrini" olarak bilinmektedir. Bu doktrinin, ya da emperyalist ülkelerin benimsediği anlamıyla "Wilson İlkeleri"nin beşinci maddesi şöyledir:
"Tüm sömürge sorunları özgürce, tam dürüstlük ölçüsü içinde ve mutlak şekilde tarafsız çözüme bağlanacaktır. Söz konusu çözüm için, şu ilkenin kesinlikle gözetilmesi gerekmektedir. Egemenliğe ilişkin tüm sorunların çözümünde yerli halkların çıkarları, hükümetlerin isterleriyle -bu isterler dayanıklı olsa bile- eşit önemde gözönüne alınacak ve hükümetlerin isterleri ayrıntılarıyla saptanacaktır."
14. maddesi ise şöyle demektedir:
"Büyük ve küçük devletlerin siyasal bağımsızlıklarını ve ulusal bütünlüklerini karşılıklı olarak garanti altına almak amacıyla, özel statüleri olan bir uluslar birliğinin en kısa zamanda kurulması için gerekli çalışmalara hemen başlanılacaktır."
Görüldüğü gibi, Wilson tarafından ortaya konulan "ilkeler" ulusların kaderlerini tayin hakkının, devrimci niteliğinin ortadan kaldırılmasına, sulandırılmasına dayanmaktadır. Ve kurulması istenen "uluslar birliği", bunun yürütülmesini ve çözümlerin kalıcı kılınmasını sağlayacaktır.
III. bunalım döneminde ABD'nin mutlak hegemonyasının ortaya çıkmasıyla gerçekleştirilen "Birleşmiş Milletler" ve onun kuruluş ilkeleri, Wilson'un ortaya koyduğu ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının emperyalist burjuva yorumunun, dünya çapında egemen olmasını getirmiştir. İşte III. bunalım döneminde eski sömürgecilik sisteminin tasfiyesi, bu anlayış temelinde gerçekleştirilmiştir. Kaçınılmaz olarak, bu şekilde bir kendi kaderini belirleme, ulusların yeni sorunlarla yüz yüze gelmelerini sağlamaktan öte bir işe yaramamıştır. Günümüzde varlığını sürdüren pek çok ulusal sorun, bu emperyalist yorumun ve uygulamanın
çözücü olmadığını ortaya koymuştur. Ancak buna karşın hâlâ uluslar için bir çözüm olarak görünmektedir.
Sömürgelerin tasfiyesinde, "yerli halkın çıkarı" ile "hükümetlerin isterleri"nin "eşit önemde göz önüne alınması", "yerli halkın" belli bir toprak üzerinde "devlet"e sahip olmasını sağlamakla birlikte, olası ulusal birleşmelerin engellenmesini, ulusların bölünmesini getirmiştir. Sözcüğün tam anlamıyla "
yapay ulusal-devletler" ortaya çıkmıştır.
Emperyalizmin çıkarlarına uygun ("hükümetlerin isterleri") olarak gerçekleştirilen ulusal sorun çözümleri, herşeyden önce büyük
ulusal-toplulukların bölünmesini getirmiştir. Bu bölünme, parçalardaki "devletlerin siyasal bağımsızlıklarının ve ulusal bütünlüklerinin" uluslararası bir kuruluşca (Birleşmiş Milletler) güvence altına alınmasıyla birlikte, parçaların birbirinden uzaklaşmalarına yol açmıştır. III. bunalım döneminde, Birleşmiş Milletler aracılığıyla sağlanan "güvencenin", Kore Savaşı'nda açık bir uygulaması görülmüş, ancak 1960'lardan itibaren bu "güvence" işe yaramaz hale gelmiştir. Bu durum kaçınılmaz olarak emperyalizmin ikili anlaşmaları ya da askeri paktlarıyla yeni "güvenceler" yaratmasını getirmiştir. (Bu konuda sosyalist ülkelerin tutumları belirleyici olmuştur.)
Yeni-sömürgecilik yöntemleriyle birleşen bu uygulama, geri-bıraktırılmış ülkeler için de ulusal sorunların çözümlenmesini sağlamaktan uzaktır. Kendine özgü koşulları olmasına rağmen, Hindistan bu konuda en tipik örnek durumundadır. Geri-bıraktırılmış ülkelerde, genel olarak toplumsal sürecin feodalizm olduğu koşullarda fazlaca önemli olmayan bazı ulusal farklılıkların, yeni-sömürgecilk uygulamalarıyla birlikte gelişmiş olması, emperyalizmin ortaya koyduğu çerçeve içinde ulusal sorunların çözülemeyeceğini göstermiştir.
III. bunalım döneminde görülmüştür ki, emperyalizmden gerçek anlamda bağımsızlığı elde etmeden ve demokratik bir yönetim kurulmadan ve proletaryanın öncülüğü olmaksızın hiçbir ulusal sorun çözümlenemez. Tersine yeni ulusal sorunların ortaya çıkması kaçınılmazdır. Bugün ulusal baskılar varlığını sürdürmektedir, ancak geçmiş dönemden farklı bir biçim kazanmıştır.
I. ve II. bunalım döneminde, ulusal baskı ile emperyalizm doğrudan (araçsız) ilintiliyken, bugün sömürgelerin tasfiyesi ve yapay ulusal-devletlerin kurulmasıyla, ulusal baskı yerelleşmiş, devletlerin "iç sorunu" görünümü kazanmıştır. Bu durum en açık biçimde Filistin'de ve Kürdistan'da görülmektedir. Geçmişte Filistin'deki ulusal baskı ve ulusal boyunduruk,
doğrudan İngiliz emperyalizmine bağlıydı. Bugün ise, İsrail devletinin kurulması, bu baskıyı yerelleştirmiş, içsel bir duruma getirmiştir. Artık eski dönemde olduğu gibi İngiliz emperyalist burjuvazisinin Filistin halkına karşı ulusal baskısı değil, yahudi devletinin siyonizminin (yahudi milliyetçiliği) ulusal baskısı gündemdedir. Aynı şekilde Kürdistan'da, özellikle Güney Kürdistan'da, eski dönemde İngiliz ve kısmen Fransız emperyalizminin işgali bulunuyordu ve ulusal baskı emperyalist sömürü ile
doğrudan ve
açık biçimde ilintiliydi. (Açık işgal esprisi) II. paylaşım savaşından sonra İran'ın yeniden "bağımsız devlet" haline gelmesi, Irak'ta krallığın kurulması ve Suriye devletinin ortaya çıkmasıyla birlikte, Kürtler üzerindeki ulusal baskı, bu devletlerin dayanağı oldukları ulusların milliyetçiliğinin baskısı haline dönüşmüştür.
Emperyalist işgalin gizlenmesi sonucu ortaya çıkan bu durum, günümüzde ulusal sorunların diğer önemli halkasını oluşturmaktadır. Bu durum (olgu) ülkemiz açısından önemli olduğu için üzerinde biraz duralım:
Bilindiği gibi, yeni-sömürgecilik, eski-sömürgecilik yöntemlerinden farklı olarak sermaye ihracının yeni bir durumunu ifade eder. Geçmiş dönemlerde, emperyalizm nakit sermaye ihracı ile, ülkelerdeki hammadde kaynaklarını işletiyor, onları sömürüyordu. Tüm sanayi yatırımları, sömürgelerde ve yarı-sömürgelerde emperyalizmin elindeydi ve nakit sermaye ihracına dayanıyordu. Bu ekonomik ilişkiler, kendisini I. ve II. bunalım döneminde, dünyanın toprak olarak paylaşılması ile bütünleştirmekteydi. Yani ulusal-devletlerin sömürgeleştirilmesi, sömürgelerin emperyalist sömürgeler haline dönüştürülmesi ulusal toprakların emperyalist güçler tarafından işgali ile birlikte gelişiyordu. Emperyalizm, bu ulusal-topluluklar için ve sömürge halklar için
dışsal bir olgu ve
işgali açık askeri nitelikteydi. Böylece ulusların ve sömürgelerin siyasal ilhakı, ekonomik sömürüyü ucuzlatan bir unsur durumundaydı.
III. bunalım döneminde emperyalist sömürünün sürdürülüş biçimi değişmiştir. Yeni-sömürgecilik yöntemleri olarak tanımladığımız bu yeni emperyalist sömürü biçimi, esas olarak ihraç edilen sermayenin terkibindeki değişiklikle gerçekleştirilmiştir.
"Sermayenin 5-6 elemanı arasında yeni bir oran yaratılmıştır. Şöyle ki, savaş öncesi nakit sermaye ihracı, sermayenin isim, patent hakkı, yedek parça, teknik bilgi, teknik eleman, vs. gibi diğer elemanlarına kıyasla çok daha fazla yer tutarken, savaş sonrası dönemde, özellikle 1960'dan sonra bu işleyiş tersine dönmüş, nakit sermaye ihracının dışındaki sermayenin yukarda özetlediğimiz elemanları ağırlık kazanmıştır." [219]
Böylece, sömürgeciliğin tasfiyesi ile eski sömürgelerde kurulan devletler, dışa bağımlı bir kapitalistleşme sürecine girmişlerdir. Bu yolla emperyalizmin yitirdiği pazarların yarattığı talep yetersizliği belli oranda giderilmeye çalışılmıştır. Böylece, "daha az masrafla, daha geniş pazar olanağı" ortaya çıkmıştır. Bu, eskiden ekonomik sömürüyü (ilhakı) ucuzlatan siyasal ilhakın eski önemini yitirmesi demektir. Dolayısıyla eski sömürgelerin tasfiyesinde hiçbir sakınca ortaya çıkmamaktadır.
Bu da ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının, emperyalizm tarafından, emperyalist sistem içinde ayrı devlet kurma hakkı şeklinde formüle edilmesini getirmiştir.
"Yeni-sömürgeci metodların temelinde, emperyalist tekellerin aç gözlü sömürü politikasına cevap verecek şekilde, sömürge ülkelerde meta pazarının genişletilmesi, 'yukardan aşağıya kapitalizmin' bu ülkelerdeki hakim üretim biçimi olması, merkezi güçlü otoritenin egemen olması sonucunu doğurmuştur." [220]
"Yukardan aşağı kapitalizmin" geliştirilmesi, doğal olarak "yukarının", yani üst-yapının, özel olarak da bu yapının en temel unsuru olan devletin, emperyalizmin denetimi altında olmasını ve bu devletin yaratılacak pazar üzerinde kesin egemenliğini zorunlu kılar. Kapitalizmin normal iktisadi evriminde, temelde egemenliğin, siyasal üst-yapıda, devlet alanında feodal egemenliğin sona erdirilmesiyle tamamlanması süreci, geri-bıraktırılmış ülkelerde tümüyle tersine dönmüştür. Emperyalizmin isteklerine uygun olarak belli bir meta pazarının yaratılabilinmesi için, herşeyden önce bu pazarın
sınırlandırılması zorunludur. Yaratılacak bir meta pazarı, belli bir toprağı ve bu topraklar üzerinde belli bir devletin egemenliğini zorunlu kılmaktadır.
Sömürgelerde devlet (pazar) sınırları emperyalizm tarafından belirlenmiştir. Burada pazarların eski paylaşımı ile ortaya çıkan sınırlar belli oranda korunmakla birlikte, emperyalist sömürünün sürdürülmesine en elverişli arazi parçası belli bir devlet toprağı olarak belirginleşmiştir. Yarı-sömürgelerde ise, durum biraz daha değişik olmuştur. Bu ülkeler feodal nitelikte olmakla birlikte, "görünüşte bağımsız" bir devlete ve devlet sınırlarına sahiptir. Bu anlamda emperyalizmin sömürgelerde gerçekleştirmek durumunda olduğu olgular, bu ülkelerde
hazır bulunmaktadır. II. paylaşım savaşıda savaş alanının dışında kalmış yarı-sömürgeler, savaş sonrasında önemli bir statü değişikliğine uğramamışlardır. Bu durumda bulunan ülkeler Latin Amerika'da Arjantin, Brezilya, Şili gibi eski "bağımsız" ülkeler ile İspanya, Portekiz ve Türkiye'dir.
Belirlenmiş sınırlar üzerinde devlet otoritesinin egemen kılınması, sömürgeler açısından olduğu kadar yarı-sömürgeler açısından da bir zorunluluktur. Bu durum merkezi otoritenin güçlendirilmesiyle gerçekleştirilmiştir.
Belirlenmiş bir toprak üzerinde merkezi devlet otoritesinin egemenliği, yukardan aşağı kapitalizmin geliştirilmesinin ön koşuludur. İşte devlet sınırları içinde ortaya çıkan ulusal baskının temelinde, emperyalizmin bu yeni-sömürgecilk yöntemleri yatmaktadır.
Devlet otoritesinin güçlendirilmesi, merkezileştirilmesi herşeyden önce eski dönemin feodal parçalanmış siyasal yönetimine son vermeyi gerektirmektedir. Bu durumda devrimci niteliğini yitirmiş burjuvazinin bulduğu çözüm ikilidir:
Birinci çözüm yolu,
feodal parçalanmışlığı göz önüne alarak sömürgelerin devletleştirilmesi ya da yerel yahut bölgesel
feodal siyasal otoritelerin devletleştirilmesidir. Genel olarak Orta-Doğu ve Afrika'da kullanılan bu yöntem, en açık biçimiyle Arap feodal topluluklarının feodal egemenliğe göre devletleştirilmesinde görülür. Ve bu devletler, hemen hemen tüm Arap topluluklarında
krallık şeklinde olmuştur. Feodal siyasal yönetim açısından krallığın uygun bir biçim oluşturduğu açıktır. Fas Krallığı, Ürdün Krallığı, Irak Krallığı, Suriye Krallığı, Suudi Arabistan Krallığı, Arap Emirlikleri, Umman Krallığı, Yemen Krallığı, Libya Krallığı emperyalizmin II. paylaşım savaşından sonra Arap feodal toplumunda gerçekleştirdiği yapay devletlerdir. Afrika'da ise, genellikle aşiretler düzeyinde devlet egemenlikleri paylaştırılmaya çalışılmıştır. Ancak kabile ilişkilerinin, sömürge koşullarıyla birleşerek varlıklarını sürdürmüş olmaları, bir devlet içinde birden çok kabilenin varlığını getirmiştir. Bu da Afrika devletlerinde kabileler arası iktidar savaşını gündeme getirmiştir. Ve çoğu zaman bu savaş, "ulusal" bir bayrak altında yürütülmeye çalışılmıştır.
1950'lerin ortalarına doğru emperyalizmin ulusal sorunu çözümleyiş tarzı, yani sömürgeler sorununu çözümleyiş biçimi, devlet sınırları içinde, bir iç sorun olarak krallığa karşı bir mücadele ortaya çıkarmıştır.
Krallık yönetimine karşı cumhuriyet istemi, bu dönemde, bu ülkeler için ulusal bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır. Milli burjuvazi, henüz emperyalizmle bütünleşmiş durumda değilken, ya da işbirlikçi burjuvazi henüz palazlanma durumundayken ortaya çıkan bu ulusal sorun, Batı-Avrupa'da İngiliz ve Fransız Devrimlerinde ortaya çıkan ulusal sorunla benzerlikler göstermektedir. Gerçek ulusal-devletlerin kuruluşu, bu bağlamda, feodal parçalanmışlığa son veren bir burjuva demokratik devrimin sonucu olmuştur. Yeni devletlerde ise, genelde ulusal bölünmüşlük, "devletler" şeklinde olduğu için, feodal parçalanmışlığa son vermek şeklinde
iç sorun mevcut değildir. Bu sorun, uluslararası bir sorun, emperyalizmle mücadele sorunu durumundadır. Ülke içi sorun feodalizmin tasfiyesi olarak ortaya çıkmaktadır. Gerçekte ise, emperyalizmden bağımsızlaşmaksızın feodalizmin tasfiyesi (devrimci tarzda) söz konusu olamayacaktır. Bu açıdan da feodal krallığa karşı cumhuriyet istemi görünüşte içsel, gerçekte ise uluslararası bir sorun durumundadır.
Özetle söylersek, II. paylaşım savaşından sonra devletleştirilen eski sömürgelerde ulusal sorun çözümlenmemiş durumdadır. Buralarda ulusal sorun, demokratik devrimin tamamlanması sorununun bir parçası olarak belirginleşmektedir. Ancak demokratik devrimin tamamlanması, feodal devletin destekçisi, "güvencesi" durumunda bulunan emperyalizmden ayrılmaksızın gerçekleştirilemeyecektir. Böylece demokratik devrim sorunu, yalın bir içsel sorun olarak anti-feodal nitelikte değil, anti-emperyalist nitelikte bir devrim sorunu olarak ortaya çıkar. Bu da geçmiş dönemlerde yarı-sömürge ülkelerde ortaya çıkan (Çin Devrimi örneği) devrim sorunu ile aynıdır. (Böylece eski sömürge ve yarı-sömürge ayrımı ortadan kalkmış olmaktadır.) Bu ülkelerde ulusal sorun, anti-feodal ve anti-emperyalist bir devrimle çözümlenebilecek bir sorun olmaktadır ve bu devrimin sonucunda gerçek ulusal-devletler kurulabilir. Ulusal sorunun, bu dönemde, yeni devletlerde ulusal demokratik devrim sorununun bir parçası olması bu şekilde ortaya çıkmaktadır. Doğal olarak ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, emperyalist sistemden ayrılma, emperyalizmden bağımsız devlet kurma hakkı olarak belirginleşmektedir. Bu hakkın elde edilmesi, bu ülkelerde, gerektiğinde parçalanmış ulusun birliğinin sağlanması için de temel niteliktedir. Çünkü ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, ayrı devlet kurma hakkı yanında,
parçası olmak istedikleri uluslarla, ulusal-devletlerle birleşme hakkını da içerir.
Böylece Marksist-Leninistlerin ortaya koyduğu anlamda ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, bu ülkelerin ulusal sorunlarının çözümü için temel teşkil etmeye devam etmektedir. Ancak burada altı çizilmesi gereken yan, ulusal sorunun özel bir sorun olarak ayrı ele alınması değil, genel olarak ulusal demokratik devrim sorununun bir parçası olarak ele alınmasıdır. Böyle bir devrim, proletarya devrimi genel yolunun içindedir. Ve böyle bir devrim olmaksızın ulusal sorun çözümlenemez.
İşte bu Marksist-Leninist değerlendirme, doğruluğunu, 1950 sonrasında Arap ülkelerinde ortaya çıkan küçük-burjuva milliyetçi iktidarlarıyla bir kez daha tanıtlamıştır.
Sömürgelerin emperyalizm tarafından ve kendi taleplerine uygun olarak tasfiyesi, yapay ulusal-devletlerin kurulmasının dünya çapında ulusal sorunu çözememesi, kendisini çeşitli ulusal hareketlerin ortaya çıkmasıyla göstermiştir. Özellikle yeni devletlerde, nüfus içinde çoğunluğu oluşturan küçük-burjuvazinin başlattığı ulusal hareketler, ulusal sorunun çözülmemişliğinin kanıtı olduğu gibi, yeni ulusal sorunların da dışavurumudur. Arap ülkelerinde devrimci-milliyetçilerin iktidarlarının ulusal sorunu ele alış tarzı, doğrudan doğruya bunun bir
iç sorun olarak görülmesinden ileri gelmektedir. Siyasal üst-yapıda meydana gelebilecek bir değişikliğin, yani devlet biçiminin değişmesinin ulusal sorunu da çözeceği düşüncesi küçük-burjuva milliyetçiliğinin tipik ifadesidir.
Küçük-burjuvazinin ulusal sorunu, ülke içi ve feodal siyasal egemenliğe ilişkin bir sorun olarak görmesi, onun hareketlerinin sınırlarını belirlemektedir. Yukarda belirttiğimiz gibi, bu ülkelerde ulusal sorun,
emperyalizmden bağımsız demokratik bir cumhuriyet kurma sorunu durumundadır. Ve bu amaçla yapılacak bir devrimi zorunlu kılar.
III. bunalım döneminde sömürgeler ile yarı-sömürgeler arasındaki farkların en aza inmesi, bunların ulusal sorunlarının benzer nitelik kazanmasını getirmiştir. Bazılarında, yerel feodal güçlere göre belirlenmiş sınırlara bağlı olarak ulusal-topluluğun parçalanması, parçalanmış ulusal-toplulukların ulusal sorununu ortaya çıkarırken; bazılarında geri-bıraktırılmış ülkelerdeki ulusal-topluluklara ilişkin bir ulusal sorun ortaya çıkarmıştır. Ama her durumda ulusal sorun, ülkenin emperyalizmden bağımsızlaşması ve demokratik devrimin yapılması genel sorununun bir parçası olarak ortaya çıkmaktadır.
Diyebiliriz ki, günümüzde ulusal sorun kendisini iki düzeyde ortaya koymaktadır:
Birinci düzeyde ulusal sorun, parçalanmış ulusların ve ulusal-devletlerin birliği sorunudur; ikincisi ise, belirli devlet sınırları içindeki özellikle geri-bıraktırılmış ülkelerde çeşitli ulusal-toplulukların karşı karşıya olduğu ulusal baskıdan, ulusal eşitsizlikten doğan sorundur.
İşte günümüzde proletaryanın çözmek zorunda olduğu, kendi "olumlu eylemi"ni ortaya koyacağı ulusal sorun bunlardır. Proletaryanın kendi devriminin
genel yolu içinde çözeceği bu ulusal sorunlar, proletarya partisinin asgari ve azami programının konusu olarak ortaya konur.
Proletarya ve partisi açısından, ulusal sorunların çözümünde esas olan, her zaman ve her yerde
proletaryanın sınıf çıkarları ve proleter sınıf mücadelesidir.
Proletarya, ulusal köken ayrımı yapmaksızın, dünyanın her yerinde tek bir sınıf düşmanıyla, burjuvaziyle yüzyüzedir. Bu açıdan mücadelesi, burjuvaziye karşı ve onu devirmek amacıyla yürütülür. Ancak proletarya insanlığın gerçek kurtuluşunu sağlayacak tek devrimci sınıf olarak faaliyetini sınıfların ortadan kaldırılmasına kadar sürdürür.
İşte ulusal sorunların çözümü ve ulusal hareketler proletarya açısından, kendi sınıf mücadelesinin bir parçası olarak bu şekilde ortaya çıkar. Ulusal sorunlar, her zaman ve her yerde proletarya için kendi sınıfının iktidarı sorunundan
sonra gelir,
ikincildir. Bu sorunun çözümünü "
ikincil dereceye koymak, bu mücadelenin çıkarınadır." (Lenin) Bu, ulusal baskıya karşı mücadele sorununun, proletarya için, genel olarak sınıfsal baskıya karşı mücadele sorununa tabi olması, ve bu ikincil sorunun çıkarlarına göre belirlenmesi söz konusudur. Her yerde ve her zaman proletaryanın kendi sınıf örgütlenmesi ve sınıf mücadelesinin temel alınması Marksist-Leninistler için temel bir görevdir. Diğer sorunlar, genel olarak demokrasinin tüm sorunları ve buna yönelik örgütlenmeler bu temel göreve tabidir.
Proletarya için tek doğru ve tutarlı perspektif budur. Çünkü, ulusal sorunun,
proletarya devriminden önce mi, yoksa sonra mı çözümleneceği sorunu, somut tarihsel koşullara, konjonktürel gelişmelere, uluslararası duruma vb. bağlıdır. Tarihsel olarak, ulusal sorun, gerçek ve kalıcı biçimde proletarya devrimiyle çözümlenecektir. O zamana kadar bu sorunun çözümlenmemiş olarak kalması olasıdır.
Bu durumda, proletarya kendi iktidar mücadelesini yürütür ve örgütler. Proletarya kendi iktidar mücadelesini yürütürken, mevcut tüm toplumsal ve ulusal sorunların çözümünü amaçlar ve kendi iktidarıyla bunların nasıl çözümleneceğini ortaya koyar. Ve bunları, mücadelesinin başlangıcında ilan eder. Bu, proletaryanın bilinen ve tarihsel olarak denenmiş bayrağıdır.
Söz konusu olan, ulusal baskı, ulusal eşitsizlikse, proletarya, kendi iktidar mücadelesinde, bunlara karşı mücadeleyi de gündemine alır (kendi olumlu eylemiyle birlikte) ve bu mücadeleyi kendi iktidar mücadelesine tabi kılmaya çalışır.
Bu tutum hiçbir biçimde, bazı sorunların, bazı demokratik hakların (ulusal haklar gibi) proletarya devriminin genel yolu dışında, proletaryanın iktidar koşulları
dışında çözümlenemez, "elde edilemez" demek değildir. Tersine bu tutum, proletaryanın, kendi iktidarında bu sorunların çözümlenmesinin, elde edilmesinin nasıl olacağını gösterir. Ancak proletarya, kendi sınıf çıkarları için, kendi iktidarı için örgütlenmiş ve mücadele eder durumdaysa, ortaya çıkabilecek değişik olasılıklar karşısında, kendi sınıf çıkarlarını koruyabilir ve kendi iktidar mücadelesini sürdürebilir. Ve ancak böyle bir proletarya, ulusal sorun gibi tali ve parçasal bir sorunun, kendi devriminin genel yolu dışındaki çözümlerini, gelişmelerin zorla dayattığı çözümleri, kendi çıkarlarına en uygun ve demokratik biçimde gerçekleştirilmesini isteyebilir ve bunun için mücadele edebilir. Aksi halde proletaryanın eli kolu bağlı kalır ve her türlü ulusal çıkarlar için (burjuva nitelikte) kullanılır hale gelir. Bu da, sonal olarak, dünya proletaryasının mücadelesinin karşısına, "ulusal" bir bayrak altında, kendi burjuvazisinin hizmetinde çıkması demektir. Hiçbir Marksist-Leninist bunu kabul edemez, buna izin veremez.
Ulusal sorunun, genel ve özel olarak, proletarya devriminin genel yolu dışında, proletaryanın iktidar koşulları dışında, eski tarzda çözümlenme olasılığı vardır. Birinci olasılık tarihsel olarak ne kadar fazla olursa olsun, ikinci olasılık mevcuttur ve değişik olgularda da açıkça görülmektedir. Bu olasılık karşısında, proletarya, kendi sınıf tutumunu, emekçi halkın çıkarına en uygun biçimde ortaya koymak ve bu amaçla mücadele etmek durumundadır.
İşte bu son durum, proletaryanın kendi devriminin genel yolu
dışındaki ulusal hareketler ve çözümler karşısında takınacağı tavır sorunu olarak belirginleşir. Bir başka deyişle, proletaryanın "muhalefet" koşulları altındaki tutumu söz konusudur. Ve proletaryanın "koşullaması" işte burada ortaya çıkar. Bu ise, ulusal sorunların ve ulusal hareketlerin, her tarihsel durumda somut olarak ele alınmasını, irdelenmesini, tahlil edilmesini zorunlu kılar.
Genel olarak ulusal sorunun, proletarya devriminin genel yolu içinde çözümlenmesinin ötesinde ortaya çıkan gelişmeler, proletarya ve partisi için, bunların
proletaryanın sınıf mücadelesine nasıl tabi kılınacağı sorununu da yaratır. Bu özel sorun,
emperyalizm koşullarında ve emperyalist hegemonya altındaki ülkelerde reformlar ve demokratik haklar için verilcek mücadelenin, sosyalist devrim mücadelesine nasıl bağlanacağı genel sorununun içindedir. Çünkü Lenin'in belirttiği gibi, "
ulusal kaderi tayin hakkı, demokratik bir istek olmaktan başka bir şey değildir; ilke olarak, öteki demokratik isteklerden farklı değildir."
[221] "
Emperyalizm de bütün demokratik istemler, siyasal bakımdan elde edilmelerinin zor oluşu ya da bir dizi devrimlere başvurmaksızın elde edilemeyişleri anlamında 'erişilemez' istemlerdir."
[222] Bu açıdan sorun, şu şekilde belirginleşmektedir: III. bunalım döneminde demokratik hak ve özgürlüklerin bir parçası olan ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, proletaryanın öncülüğünde gerçekleştirilecek bir devrim olmaksızın "elde edilebilir", "gerçekleşebilir" bir hak ve istem midir?
Burada ilk önemli nokta genel olarak bir devrimden değil, proletaryanın öncülüğündeki belirli bir devrimden yola çıkılmasıdır. Bu bağlamda proletaryanın ulusal sorunu kendi iktidar koşullarında, kendi olumlu eylemi ile nasıl çözümleyeceğini ele almadan, bunun
dışındaki durumları, varsa "çözüm" yollarını ele almak gerekmektedir.
[31*]
III. bunalım söneminde bu dış yolları üç başlık altında ele alabiliriz:
a) "Ulusal" burjuvazinin öncülüğünde ulusal sorunun çözümü:
III. bunalım döneminde emperyalizmin yeni-sömürgecilik yöntemleri, herşeyden önce geri-bıraktırılmış ülkelerde ya da bu ülke içindeki ulusal-topluluklar arasında
ulusal, yani iç dinamikle kapitalizmin gelişmesini olanaksız kılmıştır. İç dinamikle (ulusal) gelişen kapitalizmin olmayışı, ulusal burjuvazinin gelişmesini engelleyerek, bu sınıfın kendi devriminde öncülük etmesi ya da katılması sorununu ortadan kaldırmıştır.
Yeni-sömürgecilik koşullarında geri-bıraktırılmış ülkelerdeki burjuvazi "
ulusal"
nitelikte değildir, baştan emperyalizmle bütünleşmiştir ve onun işbirlikçisidir. Che'nin deyişiyle, "
bugün için, tayin edici unsur, emperyalizm ve milli burjuvazi cephesindeki kaynaşmadır". Bu, geri-bıraktırılmış ülkelerdeki burjuvazinin "milli" ve "devrimci" niteliğini yitirmesidir. Dolayısıyla kendi devrimini yapamaz ve ulusal-devrimci bir hareket ortaya çıkaramaz.
Bunun ulusal sorun açısından anlamı,
yerli burjuvazinin gerçek bir ulusal hareket oluşturamayacağı demektir. İşbirlikçi burjuvaziyle emperyalizm arasındaki çelişkiyi, mutlak bir çelişki, uzlaşmaz bir çelişki olarak ele almak yanlıştır. Ancak bu işbirlikçi-tekelci burjuvazinin, zaman zaman "ulusal çıkar"dan söz etmeyeceği, "ulusal haklar"dan söz etmeyeceği demek değildir. Ve hatta bunu öyle bir yere getirebilir ki, açık bir "anti-emperyalist ulusal hareket" görünümü kazandırabilir. Genellikle bu durum işbirlikçi-tekelci burjuvazi
içindeki çelişkilerin ürünü olarak ortaya çıkabilmektedir. Çok-uluslu geri-bıraktırılmış ülkelerde, bu çıkar çelişkisi, zaman zaman ulusal-topluluk farklılaşmasıyla çakışabilir ve böyle durumlarda açık bir "ulusal hareket" gündeme gelebilir. Bu durumda "ezilen ulus" konumu, işbirlikçi-tekelci burjuvazi fraksiyonları içinde bir güç aracı olarak kullanılması gündeme gelir. Böylece "ezilen ulus" işbirlikçi burjuvazisi, oligarşi içinden çıkarak, kendi "ulusal" devletini
kurma talebinde bulunabilir. Bu talep, özsel olarak "ezilen ulus" burjuvazisinin (işbirlikçi ve emperyalizmle baştan bütünleşmiş) emperyalist devletlerin, kendisinin "ayrılma talebi"ni desteklemesi girişimleriyle birleşerek uluslararası bir sorun haline gelebilir. Emperyalizmin bu durum karşısındaki ilk tutumu, oligarşi içindeki çelişkiyi çözümleme şeklindedir. Genel olarak askeri ve stratejik çıkarlarını göz önüne alan emperyalizm, uygun gördüğü koşullarda, böyle bir istemi destekleyebilmektedir. Çoğu zaman hareketin gelişme düzeyine bağlı olarak ilk tutumunu sürdürür. Bu konuda emperyalizmin Filistin sorununda takındığı tutum oldukça açıktır.
Emperyalizm, böyle bir hareket karşısında, "kültürel özerklik"ten, "azınlık hakları"ndan, "bölgesel özerklik" temelinde federatif çözüm ve ayrılmanın gerçekleştirilmesine kadar değişik çözüm yollarını el altında tutar. Ancak burada ortaya konulması gereken husus,
bu çözümlerin hiçbirinin ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ile ilişkisi bulunmadığıdır.
Emperyalizmin, ulusal temelde ortaya çıkan oligarşi içi çelişkilerin çözümünde özellikle "bölgesel özerklik"i kabul ediyor görünmesi, sık sık ulusal sorunun özünün unutulmasına yol açmaktadır. Özellikle "ayrılma", "ayrı devlet kurma"nın emperyalizm tarafından, bu durumda "kabul edilemez" olduğunu düşünmek bu yanılgının temelidir. Oysa genel olarak ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı "bölgesel özerkliği" içerir ve proletarya bu çözümü önsel olarak reddetmediği gibi, çoğu durumda çok-uluslu devletler için öngörür de. Emperyalizmin "bölgesel özerklik" temelinde bir federatif çözümü desteklediği koşullarda, sorunun özünü unutarak takınılacak bir tavır, her zaman "ulusal" işbirlikçi burjuvazinin güçlenmesine yardım edecektir.
Sorunun özü, emperyalizmin, çok-uluslu geri-bıraktırılmış ülkelerde ulusal sorunun çözümünde ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını
tanımamasıdır. Emperyalizm için "ayrılma", "ayrı devlet kurma"ya varan her çözüm yolu, bir ulusal hakla, "ezilen ulus"a ilişkin bir
demokratik hakla bağlantılı değildir ve olmamalıdır. Emperyalizmin bütün tutumu, Wilson doktrininde ortaya konulduğu gibi, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının tahrif edilmesine dayanır. Dolayısıyla ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı olarak demokratik bir hakkın tanınmadığı koşullarda, kendi çıkarlarına uygun çözümü ortaya koyması gündemdedir. Bu yüzden ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının hangi koşullarda ve nasıl kullanılacağı sorunu ile hiçbir ilişkisi yoktur.
Emperyalizmin tüm tutumu, sözde ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını tanırmışcasına görünerek, pratikte bu hakkın nasıl kullanılacağını kendi çıkarlarına göre belirlemesinden başka birşey değildir.
"Eskiden, ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkına sahip olmaları ilkesi, genellikle yanlış yorumlanırdı; bu ilke, ulusların özerklik hakları derecesine düşürüldüğüne sık sık tanık olunurdu." [223] (abç)
"Eskiden ulusal sorun, reformist bir görüş açısından, ayrı, bağımsız bir sorun olarak sermayenin iktidarı, emperyalizmin devrilmesi, proletarya devrimi genel sorununa bağlanmadan dikkate alınırdı... Ulusal sorun, sömürgeler sorunu, sessizce, 'kendiliğinden', proletarya devriminin ana yolu dışında, emperyalizme karşı devrimci bir mücadele olmaksızın çözümleneceği dolaylı olarak kabul ediyordu." [224]
İşte emperyalizmin, özel olarak ABD emperyalizminin bugün sorunu ele alış tarzı, Stalin'in sözünü ettiği bu çerçeve içinde, "burjuva anlamda" ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ile sınırlıdır.
Kesinkes proletaryanın savunduğu ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı ile ilişkili değildir.
Bu durum karşısında, proletarya, herşeyden önce, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının tanınmasını istemelidir ve tanınması yönünde mücadele etmelidir. Böyle bir hakkın, doğrudan ya da dolaylı tanınmışlığı koşullarında
nasıl kullanılacağı sorununun, sadece ve sadece ulusal-topluluğun kendisine ait olduğunun ortaya konulması gerekir. Doğal olarak da, proletaryanın savunduğu ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının elde edilmesi bir devrim sorunu olarak ortaya çıkmaktadır. Aksi halde, proletaryanın kendi ulusu içinde, bu hakkın değişik çözümlerinin koşullara bağlı olarak uygulanabilmesi için yapabileceği pek birşey olmayacaktır. Lenin'in, Norveç'in İsveç'ten ayrılması konusunda ortaya koyduğu gibi, böyle bir hak söz konusu olmazsa, her düzeyde proletaryanın enternasyonalizmi ulusal çıkarlara feda edilmiş olacaktır.
Görüldüğü gibi, III. bunalım döneminde emperyalist hegemonya altındaki ülkelerde, burjuvazi gerçek anlamda "ulusal" ve "devrimci" niteliğe sahip değildir, gerçek ulusal-devrimci bir hareket ortaya koyamaz ve ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı
temelinde ulusal sorunun değişik çözüm yollarını tanımayı kabul edemez. Onlar için, "ezilen ulus" sorunu tümüyle oligarşi içi bir sorun durumundadır ve oligarşi içi çelişkiler eski dönemin ulusal burjuvazisinin "egemen ulus" burjuvazisine karşı mücadelesi olarak ele alınamaz.
[32*]
b) Geri-bıraktırılmış ülkelerde egemen sınıflar arası ilişkinin ve çelişinin bir sonucu olarak ortaya çıkan ikinci yol feodaliteye ilişkindir:
Oligarşi içindeki büyük toprak sahipleri ile işbirlikçi-tekelci burjuvazi arasında ya da bir bütün olarak oligarşi ile oligarşı dışı feodal kalıntılar arasındaki çelişki, çok-uluslu geri-bıraktırılmış ülkelerde "ulusal" bir görünüm kazanabilmektedir. III. bunalım döneminde kapitalizmin yukardan aşağı geliştirilmesi, yani dış dinamik ile (emperyalizm) geliştirilmesi, devlet sınırları içinde feodalizmin çözülmesine yol açmaktadır. Bir başka deyişle, genel olarak emperyalizmin
başlangıçta ittifak kurduğu feodal egemen sınıfların ekonomik olarak güçsüzleşmesi ve tasfiye olması söz konusudur. Tarihsel olarak geri-bıraktırılmış ülkelerde çarpık kapitalizmin gelişmesi, oligarşi içinde çeşitli tasfiyelere yol açma ve artan oranda işbirlikçi-tekelci burjuvazinin, özel olarak tekelci-sanayi burjuvazisinin güçlenmesini sağlayarak oligarşiyi tek başına oluşturması (tabii baştan bütünleşmiş olduğu için emperyalizmle birlikte) yönünde bir eğilim ortaya çıkarmaktadır. "
Oligarşi" broşürümüzde ve "
Gramsci Üzerine" yazımızda ayrıntılı biçimde ortaya koyduğumuz bu eğilim, geri-bıraktırılmış ülkelerde feodal kesimlerin, siyasal planda devlet üzerindeki etkinliklerini yitirmeleri sonucunu doğurmaktadır. Feodal egemen sınıfların oligarşiyle, özel olarak da işbirlikçi-tekelci burjuvaziyle "çatışma-uyum" ilişkisinde bu açık biçimde görülür. (Bu konuda somut bir değerlendirme için bkz:
Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz-I, THKP-C/HDÖ yayınları)
Bu gelişme, feodal egemen sınıfların "çarpık kapitalizme" karşı mücadelesini ortaya çıkarmaktadır. Tarihsel olarak kapitalist üretim ilişkileri tarafından tasfiye olan feodalizm, her zaman kapitalizme karşı mücadele etmiştir. Bu mücadelesi, iktisadi evrime karşı feodal siyasal zor şeklinde geliştiği eski dönemlerde, burjuva demokratik devrimlere yol açmıştır. Kapitalizm karşısınde kimi zaman feodal sınıflar "uzlaşmayı" kabul etmişlerdir. Bu koşullarda Almanya'da olduğu gibi yukardan aşağı demokratik devrim gündeme gelmiştir. Ancak III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkelerde egemen olan kapitalizm, devrimci tarzda gelişmediğinden
çarpıktır ve temelinde emperyalizmin istemleri ve çıkarları yatmaktadır. Bu koşullar altında feodal sınıfların gelişen kapitalizm karşısındaki tutumları, kaçınılmaz olarak anti-emperyalist bir görünüm kazanmaktadır. Geçmiş dönemlerde sömürgelerde ortaya çıkan feodal direnişin anti-emperyalist niteliği de bu şekilde belirginleşmiştir.
Çokluk toprak ağaları, tefeci-tüccar ve feodal ilişkiler içinde bulunan kent küçük-burjuvazisi (esnaflar), geri-bıraktırılmış ülkelerde anti-emperyalist, anti-kapitalist ve anti-tekelci görünümde bir mücadele içinde olmalarının nedeni budur. Bu sınıfların hareketinin yaygınlığı ve gücü, kapsadığı kesimlerin nüfus içindeki niceliği kadar, oligarşi içinde işbirlikçi-tekelci burjuvazi ile "uyum" sağlama koşullarına bağlıdır. Ancak, bu hareketin her zaman açık mücadele şeklinde olacağını düşünmek de yanlıştır. "Çatışma-uyum" ilişkisinde "uyum" koşullarının önde olması, mücadeleyi legal devlet çerçevesinde sınırlandırmaktadır. Bu da, bu kesimlerin "demokratik" bir görünüm kazanmalarıyla çakışır. Gerçekte "siyasal demokrasi" ile uzaktan yakından ilişkileri yoktur. Ama nüfus içinde belli bir niceliğe sahip oldukları için, "temsili demokrasi" bu kesimlerin parlamentoda yer almalarını olanaklı kılmakta ve bu yolla devlet üzerinde etkilerini sürdürme olanağını elde etmektedirler. Temsili demokrasinin (gerçek burjuva demokrasisiyle uzaktan yakından ilişkisi olmayan bir demokrasidir bu -gizli faşizm-) bulunmadığı ülkelerde bu kesimlerin mücadelesi çoğu durumda yasa-dışı bir faaliyet ve örgütlenmeye dönüşmektedir.
Bu kesimlerin hareketi, çok-uluslu geri-bıraktırılmış ülkelerde de, tek uluslu (homojen) geri-bıraktırılmış ülkelerde de "ulusal" bir niteliğe bürünebilmektedir. Dolayısıyla
her türden sınıfsal farklılıkların aşılmasını sağlayabilecek bir ideoloji, bu hareketin üst yapısını oluşturur. Genel olarak,
dinsel ideolojiler, bu kesimler açısından hareketin bütünselliğini kurmaya hizmet eder ve feodal sömürücü sınıfların özel çıkarlarının gizlenmesine yardımcı olur. Sınıfsal farklılıkların tek bir "ulusal çıkar" ile bütünleştirilmesine dayanan burjuva milliyetçiliği gibi, bu feodal hareket de, feodalizmin çıkarlarını "dinsel çıkar" temelinde genel bir çıkar olarak sunar. Bu boyutu ile, burjuva milliyetçiliğinin sınırlarını aşarak uluslararası bir duruma geçer. Bir başka deyişle, bu hareketin dinsel ideolojisi, sınıfsal çıkarı "dinsel çıkar" haline dönüştürdüğü gibi, ulusal çıkarları da aynı duruma getirir. Böylece ulusal sorunda belli bir "çözüm" yolunu ve belli bir "olumlu eylemi" içerir. Bu da onu genel olarak burjuva milliyetçiliğinden, özel olarak da işbirlikçi tekelci burjuvazinin "milliyetçiliğinden" ayıran temel noktadır.
Diyebiliriz ki, geri-bıraktırılmış ülkelerde ortaya çıkan dinsel ideoloji ile bütünleşmiş feodal hareket, kendi ideolojik çerçevesi içinde, hem özel ulusal sorunu hem de parçalanmış uluslar sorununu ortaya koyar. Bu boyutu ile proletaryanın sorunu ele alışı ile çakışır. Ama ortaya koyduğu "çözüm" ile kendi niteliğini ve proletaryanın çözümü ile olan farklarını belirginleştirir.
Özellikle emperyalist hegemonya altındaki ülkelerde dinsel farklılığa sahip olan toplumlarda büyük güç oluşturabilen bu feodal hareket, özellikle "müslüman ülkelerde" kendine elverişli bir zemin bulmaktadır. Günümüzde İran'da iktidarı ele geçirmiş olan bu hareket, genel olarak
teokratik devlet kurma temelinde ulusal sorunun çözümünü ele alır. Özellikle emperyalist üretim ilişkilerinin getirdiği ilişki ve çelişkilerin etkilediği tüm kesimleri (proletarya ve kent küçük-burjuvazisi) arasında bu hareket, güçlü bir anti-emperyalist "ulusal" hareket ortaya çıkarabilmektedir.
Bu hareketin en önemli yanı, her türlü ulusal sorunu, emperyalist üretim ilişkilerinin tasfiyesi (feodalizm lehinde) genel soruna bağlama yeteneğidir. Bu boyutuyla ilerde göreceğimiz gibi, küçük-burjuva milliyetçi hareketlerin olduğu kadar, Marksist-Leninist hareketin de çözmeye yöneldiği sorunları, onların yaklaşımlarına benzer bir biçimde ele alır. Kitle güçlerinin temelini köylülüğün oluşturması ve proletaryayla kent küçük-burjuvazisini kapsayabilme özelliğiyle, geri-bıraktırılmış ülkelerde proletaryanın öncülüğünde demokratik halk devriminin temel gücüyle ilgili bir sorun yaratmaktadır.
Bu feodal-dinci ya da Stalin'in deyişiyle söylersek, "feodal-milliyetçi" hareketin, ulusal sorunun çözümünde "teokratik devlet"i temel alması, onun gerici özelliğini açıkça ortaya çıkarmaktadır. Ulusal sorunu, demokratik bir biçimde çözmekten uzak oluşuyla ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını kesinkes dıştalar. Ve doğal olarak bu hakkın "teokratik devlet kurma hakkı" olarak anlaşılmasını ister.
I. ve II. bunalım döneminde, sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde
toplumsal süreç feodalizm olduğundan, yani feodal üretim ilişkilerinin egemen olması nedeniyle, böyle bir hareketin "ulusal" görünüm kazanması olanaksızdı. III. bunalım döneminde ise, geri-bıraktırılmış ülkelerde çarpık da olsa kapitalizmin egemen olması, ülke içinde feodalizmin gerici bir tarzda da olsa tasfiyesi ile birlikte, köylülüğün sınıfsal ayrışmasını artırmış, burjuvazi ile proletarya arasındaki çelişkiyi görece olarak keskinleştirmiştir. Bu da ülke içinde yapay ve yukardan aşağı kurulu "ulusal birliğin" bozulması demektir. İşte, egemenliğini yitiren feodal sömürücü sınıfların günümüzdeki etkinliğinin iktisadi temeli budur. Böylece geçmiş dönemde gücü sınırlı olan bu feodal tepkinin yarattığı hareket, günümüzde önemli bir güce ulaşabilmektedir. Yine eskiden gerici özelliğini anti-kapitalist tutumuyla açıkça ortaya koyan bu hareket, günümüzde yeni-sömürgecilik koşullarında anti-emperyalist, yabancı düşmanlığı (gavur alerjisi) temelinde (emperyalist üretim ilişkilerine karşı olup) "ilerici", "ulusal" bir görünüm kazanabilmektedir. Bu da proletarya açısından, geçmiş dönemlerle kıyaslanmayacak ölçüde önemli ve sadece ulusal sorunla sınırlı olmayan bir sorun yaratmaktadır. Özellikle çok-uluslu geri-bıraktırılmış ülkelerde, "
ezilen ulus"
proletaryası açısından ulusal sorunun demokratik olmayan her türlü çözümünün reddi düzeyinde özel bir görev ortaya çıkarmaktadır. Genel olarak da, geri-bıraktırılmış ülke proletaryası açısından, emperyalist üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılmasının bir
demokratik halk devrimi sorunu olduğunun ortaya konulması göreviyle somutlaşmaktadır.
Konunun daha açık hale gelmesi için eğitim konusunu, demokratik eğitimi örnek olarak alabiliriz. Bilindiği gibi, eğitim sorunu ya da eğitimin demokratikleştirilmesi sorunu, diller üzerindeki ulusal baskının kaldırılması sorunuyla ilintilidir. Bu açıdan demokratik eğitim istemi, diller üzerindeki baskının sona erdirilmesinin "olumlu eylemi" olarak ortaya çıkar. Marksist-Leninist literatürde "demokratik devlet" çerçevesinde eğitim sorunu, Lenin tarafından şöyle formüle edilmiştir:
"Bütün ulusların işçileri için tek bir eğitim siyaseti vardır: Yerli dilin özgürlüğü ve demokratik ve laik eğitim."[225] (abç)
Lenin'in bu tesbitinin, "teokratik devlet" çerçevesindeki bir çözümle ne derecede bağdaşmaz olduğu açıktır.
Diyebiliriz ki, feodal sömürücü sınıfların dinsel ideolojiyle yürüttükleri hareket, özsel olarak proletaryanın tarihsel-sınıfsal mücadelesiyle çelişir. Proletarya, feodalizmin kesin olarak tasfiye edildiği koşullarda kendi devrimini yapabilir. Onun mücadelesi anti-kapitalist olmak durumundadır. Ve böyle bir mücadele ancak anti-feodal bir mücadele sürecinden sonra olanaklıdır. Anti-feodal mücadele aynı zamanda feodal ideolojilere karşı mücadeleyi zorunlu kılar. Bu açıdan, burjuvazinin kendi devrimini yapmadığı koşullarda, demokratik devrimin öncüsü olacak olan proletarya feodal sınıflara karşı mücadele etmek durumundadır. Onların ulusal sorunları "teokratik devlet" çerçevesindeki çözüm çabalarının karşısına çıkmak, proletaryanın olduğu kadar, her demokratın da görevidir. Feodal sınıfların eski ekonomik ve siyasal güçlerini yitirmeleri karşısında ortaya koydukları hareketin anti-demokratik yanını ve çözümlerinin gerici özelliklerini, taktik bazı amaçlarla görmezlikten gelerek, özel olarak da ulusal baskıya karşı yürütülen mücadelede bir müttefik olarak görmek, dar bir milliyetçi bakış açısı olduğu kadar, anti-Marksist bir tutumdur da. Bu konuda Komintern'in II. Dünya Kongresinde almış olduğu kararı yeniden anımsatalım:
"Daha çok geri kalmış, ağırlıkla feodal veya pederşahi ya da pederşahi-köylü nitelikteki uluslara ve devletlere ilişkin olarak, şunların gözönünde bulundurulması gereklidir:...
b) Din adamlarının, hıristiyan misyonerlerinin ve benzer ögelerin gerici, orta-çağ etkilerine karşı mücadele kesin zorunludur.
c) Avrupa ve Amerikan emperyalizmine karşı kurtuluş mücadelesini, Osmanlı ve Japon emperyalizminin, soyluluğun, büyük toprak sahiplerinin, din adamlarının vb. gücünün artırılmasıyla bağdaştırmaya çalışan panislamizme, panasyatik harekete ve benzeri akımlara karşı mücadele de zorunludur.
d) Geri kalmış ülkelerde büyük toprak sahiplerine ve feodalizmin bütün biçimlerine ve kalıntılarına karşı köylülerin giriştiği mücadelenin desteklenmesi de zorunludur. Herşeyden önce köylü hareketine mümkün olduğunca devrimci bir nitelik kazandırmaya çalışılmalı, mümkün olan yerlerde köylüleri ve bütün sömürülenleri sovyetelerde örgütlemeli(dir)." [226]
III. bunalım döneminde de, geri-bıraktırılmış ülkelerde feodal kalıntıların (eski egemen sınıf öğelerinin) hareketinin, anti-emperyalist yanının, özünde her türlü kapitalist gelişmeye karşı olma oluşturduğunu unutarak, emperyalizm ve işbirlikçi burjuvazi ile feodal kalıntıların birbirinden uzaklaşmasının karşı-devrim cephesinde bir bölünme yaratmasını abartarak, anti-feodal mücadeleyi geçici olarak durdurmak ya da ikincil bir sorun olarak ele almak, proletaryanın demokratik devrimdeki öncülüğünün ortadan kaldırılmasıyla özdeştir. Doğal olarak bu tutum, anti-feodal unsurların (proletarya, kent küçük-burjuvazisi ve esas olarak da köylülük) oligarşiye siyasal olarak yedeklenmesine de yol açabilecektir.
I. ve II. bunalım döneminde emperyalizmin dışsal bir olgu ve egemen sınıfın da feodaller olduğundan ulusal mücadele ile sınıfsal (anti-feodal) mücadele birbirinden kesin çizgilerle ayrılabiliniyordu. Bu dönemlerde, bu ülkelerdeki baş çelişki, ülkenin ve nüfusun 3/4'ünü kontrolu altında tutan zayıf feodal birimler ile yarı-serf durumundaki köylülük arasındaydı. (Demokratik mücadele). Anti-feodal sınıfsal mücadelenin gelişimine paralele olarak, bu dönemlerde emperyalizm kendi sömürgesini korumak için ülkeyi bütün olarak işgal ediyordu. O zaman ülkenin baş çelişkisi emperyalizm ve bir avuç hain dışında bütün ulus arasında olmaktaydı. (Ulusal mücadele). İç savaş döneminde savaş, genellikle sınıfsal şiarlarla (toprak devrimi, demokratik devrim) ve sınıfsal planda (anti-feodal) yürürken, devrimci ulusal savaş evresinde, savaş ulusal planda ve ulusal şiarlarla yürütülür.
III. bunalım döneminde ise, geri-bıraktırılmış ülkelerde toplumsal süreç feodal süreç değildir. Emperyalizm de sadece dışsal bir olgu değildir. Zayıf mahalli otorite yerini, bizzat emperyalizmin de
içinde yer aldığı güçlü oligarşik devlet otoritesine bırakmıştır. Ülkedeki egemen sınıfların en büyüklerinin oluşturdukları bir oligarşi mevcuttur. Bu yüzden baş çelişki oligarşi ile halk arasındadır. Oligarşi içinde bizzat emperyalizm yer aldığı için devrimci savaş sadece sınıfsal planda (anti-oligarşik) yürümeyecektir.
Savaş sınıfsal ve ulusal planda yürüyecektir. Şüphesiz emperyalist ordular savaşta bizzat yer alana kadar sınıfsal yan ağır basacaktır. (Daha geniş bilgi için bkz:
Kesintisiz Devrim II-III)
Ancak sınıfsal yanın anti-oligarşik olması sık sık bazı hatalı anlayışların ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Genellikle ülkemizde oldukça sık karıştırılan bu durumu burada kısaca belirtelim:
III. bunalım döneminde kapitalizmin yukardan aşağı geliştirilmesi, geçmiş dönemlerde olduğu gibi, demokratik devrimi anti-emperyalist ve anti-feodal çerçeveyle sınırlamayı olanaksız kılmıştır. Eski dönemin MDD ile bu dönemin demokratik halk devrimi arasındaki farklılık, ülkedeki toplumsal sürecin niteliği ile emperyalizmin işgal biçimi tarafından belirlenmektedir. Ülkede çarpık kapitalizmin egemen olması, feodalizmin tümüyle tasfiye edildiği anlamına gelmemektedir. Emperyalist üretim ilişkileri ile iç dinamikle gelişmiş kapitalizm arasındaki temel fark da burada ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla emperyalist üretim ilişkilerinin tasfiyesi, sözcüğün tam anlamıyla kapitalist üretim ilişkilerinin tasfiyesi demek değildir.
Kısacası, geri-bıraktırılmış ülkelerde proletaryanın öncülüğündeki demokratik devrim, anti-oligarşik mücadele kapsamında anti-feodal mücadeleyi de gerektirir. Doğal olarak bu anti-feodal mücadelenin dinamikleri, her türlü feodal ilişkiye, sömürüye, harekete ve güce karşı mücadelenin dinamikleridir.
Yine proletarya açısından feodal hareketin, tarihsel, ekonomik, siyasal ve ideolojik gericiliği yanında, emperyalizmle uzlaşabilir olma özelliği de önemlidir. Tarihsel süreç, emperyalizmin talep yetersizliğini gün be gün artırırken, diğer yandan pazarlarını yitirmesini getirmektedir. Bu koşullar altında kapalı üretim birimlerinin pazar için üretime açılması emperyalizm için bir zorunluluktur. Bu, onun feodal sınıflarla olan çelişkisinin maddi temelidir. Ama öte yandan pazarlarını yitirmesi olgusu, yani proletaryanın devrimci mücadelesi karşısında feodalizmle uzlaşmaktadır. Bu iki zıt hareket, emperyalizm açısından yaşamsal öneme sahip olan pazarlarını kesin olarak yitirme tehlikesi karşısında kendisinin uzlaşma noktalarını açığa çıkartmaktadır. Emperyalizmin feodal sınıflarla en elverişsiz koşullarda gerçekleştireceği bir uzlaşma bile, pazarlarının tümüyle yitirilmesi tahlikesi karşısında önemsiz kalmaktadır. Bugün İran ile ABD emperyalizminin ilişkilerinde görüldüğü gibi, en elverişsiz koşullarda bile, pazarın tümüyle yitirilmesinden daha elverişlidir. Ve İran örneğinde olduğu gibi, emperyalizm, gerektiğinde iktidarı feodal sınıflara tümüyle bırakabilmektedir. Daha alt düzeydeki uzlaşma ise, 12 Eylül koşullarında olduğu gibi, devrimci mücadeleye karşı dinsel temelde bir anti-komünist hareket olarak feodal sınıflara geniş hareket olanağı yaratmaktadır.
Tüm bunlar, bir kez daha devrimci niteliğini yitirmiş burjuvazinin, feodalizm ve demokratik hak ve özgürlükler karşısındaki konumunu açığa çıkarmaktadır.
Özetlersek, dinsel ideolojiyle harekete geçen ve "ulusal" bir bayrak altında toplanan feodal sınıf hareketinin ulusal sorunun her türlü demokratik çözümünü reddettiğini söyleyebiliriz. Bu açıdan bu hareket için ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının mutlak bir hak şeklinde ele alınması önem kazanmaktadır. Dolayısıyla bu hakkın içerdiği "ayrılma" ve "ayrı devlet kurma hakkı", onlar için "feodal" ya da "teokratik" bir devlet kurma hakkı olarak bir değeri vardır. İşte proletarya, ulusların kendi kaderini tayin hakkını savunurken, bu tür saptırmalara karşı mücadele etmek durumundadır. Ve dolayısıyla bu anlamda ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının söz konusu olamayacağını açıkça ortaya koymalıdır. Buna karşı mücadele etmeyen bir "ezilen ulus" proletaryası gerçek demokratik görevlerini yerine getiremez. Bununla mücadele etmek ise, ancak ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını, bu hakkın içerdiği değişik çözüm yollarıyla ele almaktan geçer. Bir başka deyişle, proletarya enternasyonalizmi, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının, bu hakkın içerdiği bir yolun kullanımı ile mutlaklaştırmak ya da özdeşleştirmek şeklindeki emperyalist ve feodal anlayışlarla mücadele etmek zorundadır.
c) Günümüzde proletarya devriminin genel yolu
dışındaki ulusal sorunların "çözüm" yolu olarak ortaya çıkan üçüncü yol,
küçük-burjuva milliyetçiliğine ilişkindir:
Küçük-burjuvazinin geçmiş dönemlerdeki tutumunu daha önceki bölümlerde ortaya koyduğumuz için, burada sadece günümüzdeki şekillenişi ve çözüm yollarıyla kendimizi sınırlandıracağız.
Emperyalist dönemde I. ve II. bunalım döneminin sömürge ve yarı-sömürge ülkeleri ile III. bunalım döneminin geri-bıraktırılmış ülkelerinde küçük-burjuvazi nüfusun önemli bir kesimini oluşturur. Temel olarak emperyalizmin sermaye ihracı ile ortaya çıkan bu ülke küçük-burjuvazisi, III. bunalım döneminde yukardan aşağıya kapitalizmin gelişimi ile nüfusun çoğunluğunu oluşturmaktadır. Geçmiş dönemlerde (toplumsal süreç feodal iken) nüfusun çoğunluğunu köylülerin oluşturmasından farklı olan bu durum, bu dönemde küçük-burjuvazinin çeşitli politik hareketlerine yol açmıştır. Ulusal sorunun dünya çapındaki ikili durumu, yani "parçalanmış ulusların birleştirilmesi" ve ulusların kaynaştırılması sorunu ile devlet örgütlenmesine ilişkin hiçbir hakka sahip olmayan ulusların sorunu, küçük-burjuvazinin milliyetçi hareketinde özel bir yere sahiptir. Ancak küçük-burjuvazinin milliyetçi hareketi, her ulusal-toplulukta ya da ülkede aynı biçimde ortaya çıkmaz. Genellikle emperyalizmin açık işgal koşullarında, yani sömürge ülkelerde, küçük-burjuvazinin sol kanadının güçlü bir ulusal (anti-emperyalist) hareket yaratma yeteneği görülmüştür. Genellikle proletaryanın örgütsüz ya da yetersiz kaldığı koşullarda,
küçük-burjuvazinin milliyetçilik temelinde anti-emperyalist (
ya da anti-sömürgeci)
tavır alışı, ulusal kurtuluş savaşına dönüşerek ülkenin bağımsız bir devlete sahip olmasını getirebilmektedir. Proletaryanın öncülüğünde gerçekleşmeyen (yani küçük-burjuvazinin öncülüğünde gerçekleşen) bir
ulusal kurtuluş savaşı, "sömürge ulusun" sorununu devrimle, anti-emperyalist bir devrimle çözümleyebilmektedir. Hareketin burjuva muhtevası, bazı durumlarda anti-feodal mücadeleye de yol açabilmektedir. Bu da anti-emperyalist ve anti-feodal bir devrim yaratarak, ulusal sorunu, belli bir biçimde çözümleyebilmektedir. 1956-62 Cezayir ulusal kurtuluş savaşı, böyle bir hareketin III. bunalım döneminin ilk evresindeki somut örneğidir.
Küçük-burjuvazinin ulusal sorun karşısındaki tutumunu belirleyen milliyetçiliği, III. bunalım döneminde, genellikle I. bunalım döneminde ortaya çıkmış olan
pan-islamizm, pan-slavizm, pan-türkizm, pan-helenizm, pan-afrikanizm ve pan-asyatik türden ırka, dile ve kültüre dayalı milliyetçiliğin küçük-burjuvazi tarafından yeni tarihsel koşullarda sahiplenilmesi ve biçimlendirilmesi olarak tanımlayabiliriz.
[33*] Stalin'in ifade ettiği gibi, burjuvazinin geminin bordasından attığı "ulus" ve "milliyetçilik" bayrağını, her zaman olduğu gibi, küçük-burjuvazi yeniden yükseltmektedir. (Serbest rekabetçi kapitalizm koşullarında "demokrasi" ve "demokratik cumhuriyet" karşısında küçük-burjuvazinin tutumu aynıdır.) III. bunalım döneminde ulusun bölünmüşlüğü (ayrı devletler olarak ya da ayrı devletler içinde) karşısında yeni bir küçük-burjuva milliyetçiliğinin, eski sloganlarla ortaya çıkması kaçınılmazdı.
III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkelerde ortaya çıkmış olan ulusal sorun, yani "yapay olarak parçalanmış ulusların birleştirilmesi" sorunu, küçük-burjuva milliyetçiliği yanında değişik olgular da ortaya çıkarmıştır. Özellikle geri-bıraktırılmış ülkelerde dış dinamikle gelişen kapitalizm, bir yandan işbirlikçi (tekelci) burjuvazinin güçlenmesine yol açarken, diğer yandan egemen sınıflar ittifakından, yani oligarşiden tasfiyeleri gündeme getirmektedir. Bu, oligarşi içindeki çelişkiler ve oligarşi ile dışındaki sömürücü sınıflar arasındaki çelişkiler düzeyini belirler.
Daha önce gördüğümüz gibi, yeni-sömürgecilik yöntemlerinin uygulanmasında
ilk adım, geri-bıraktırılmış ülkelerde feodal sınıflar ile emperyalizm arasında bir işbirliği ya da ittifak kurmak yönünde atılmıştır. Bu işbirliği baştan emperyalizmle bütünleşmiş burjuvazi ile feodal sınıfların ittifakı olarak
somutlaşır. Ülkeden ülkeye değişmekle birlikte,
iç ticaret burjuvazisi, özellikle yarı-sömürgelerde bu ittifakın içinde yer alır. Ancak burada en önemli halka, bu iç ticaret burjuvazisinin emperyalizmin eski sömürgeci yöntemlerine uygun ilişkiler içinde ortaya çıkmış olmasıdır. Yoksa iç dinamikle kapitalizmin geliştiği ülkelerde olduğu gibi, bu iç ticaret burjuvazisi, sözcüğün tam ve devrimci anlamıyla
tüccar-kapitalist değildir. Bu nedenle iç ticaret burjuvazisi iç (ulusal) bir pazarın yaratıcısı ve ulusal bağların kurucusu olamaz. I. ve II. bunalım dönemindeki komprador burjuvazi sayıca azdır ve emperyalizmin yeni-sömürgecilik uygulamalarıyla işbirlikçi-tekelci burjuvazi haline dönüşmüştür. Bu durumda, eski dönemdeki işlevlerini yerine getirmek üzere ortaya çıkan tüccar kesimi, günümüzdeki iç ticaret burjuvazisini oluşturmaktadır. Komprador burjuvazi döneminde emperyalizmin mamül mallarının ülke içinde dağıtımı, ülkenin iç kesimlerinde kısmi anlamda feodal tüccarlarla gerçekleştirilirdi. "
Tefeci-bezirgan" olarak tanımlanan bu kesim, özsel olarak feodal ilişkilerin içindeki ticareti ellerinde tutarlardı. İşbirlikçi-tekelci burjuvazinin ortaya çıkması ile bu tefeci-bezirgan kesim, sözcüğün yeni anlamıyla
iç ticaret burjuvazisi haline gelmiştir. Bunların ilk dönemdeki işlevleri, yeni-sömürgecilik yöntemleriyle, işbirlikçi-tekelci burjuvazinin metalarının
ülke içinde dağıtımını yapmaktır. Bunlar eski dönemden kalma ilişkiler olarak feodal üretim ilişkileri içinde ortaya çıkan metaların dolaşımıyla da ilgilendiklerinden, geri-bıraktırılmış ülkelerde, aynı zamanda tarım ürünlerine dayalı bir ihracatı da gerçekleştirirler. Bu yolla işbirlikçi-tekelci burjuvazinin gereksinme duyduğu döviz gelirlerini elinde toplayan ticaret burjuvazisinin bir kısmı, tekelleşerek oligarşi içinde emperyalizmin işbirlikçisi haline dönüşür. Tekelci ticaret burjuvazisi, böylece iç ticaret burjuvazisinin en büyüklerinden oluşurken, aynı zamanda geri kalanlardan da ayrılır.
İşte III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkelerde egemen sınıfların bileşimi ve çelişkileri bu şekilde ortaya çıkmaktadır. Emperyalizm ve işbirlikçi-tekelci burjuvazi (sanayi ve ticaret burjuvazisi olarak), gelişen gücüne paralel olarak, bir yandan oligarşi içindeki sınıfları ekonomik olarak kendine tabi kılarken, öte yandan bu sınıfların ekonomik temellerini ortadan kaldırmaya yönelir. Bu faaliyet ve karşı faaliyetlerde değişik yöntemler kullanılsa da, özsel olarak
köylülüğün ve küçük-burjuvazinin siyasal olarak yedeklenmesi en önemli amaç durumundadır.
İşbirlikçi-tekelci burjuvazi, henüz bunu başaramadığı koşullarda, küçük-burjuvazinin devrimci milliyetçi hareketleri karşısında tavırsız kalmayı tercih etmektedir. Bu, küçük-burjuvazi ile oligarşi arasında nispi bir denge durumu yaratmaktadır. Küçük-burjuvazinin feodalizme karşı olan tepkisi ve mücadelesi, çoğu zaman oligarşi içinde işbirlikçi-tekelci burjuvazinin "tarafsızlığı" ile bütünleşmektedir. Emperyalizm ve yerli tekelci burjuvazinin küçük-burjuva milliyetçi hareketleri karşısındaki "tarafsızlığı", uzun dönemde bu hareketin kendi çıkarlarına uygun olmasındandır. Özellikle toprak ağaları ile tefecilere karşı küçük-burjuvazinin başarısı, kısa dönemde işbirlikçi-tekelci burjuvaziye kısmi zararlar verse de, uzun dönemde onun için önemli bir engelin (feodal kalıntıların) ortadan kaldırılmasını sağlayacaktır. Ve yine, bu yolla, bir süre için de olsa yeni devletleşmiş sömürgelerde ve yarı-sömürgelerde, devlet olanaklarının feodal sınıflarca paylaşılmasının önü alınmış olunmaktadır.
İşte Arap ülkelerinde ortaya çıkan BAAS rejimleri, bu tür gelişmenin ürünüdür. "Arap ulusu"nun ayrı devletler içinde bölünmüşlüğünü ortadan kaldırmak amacıyla yola çıkan küçük-burjuva milliyetçilerinin, ilkin Mısır'da askeri bir darbeyle iktidarı ele geçirmeleri, devlet olanaklarından yararlanabilir duruma gelmelerini sağlamıştır. Daha ilerki yıllarda Irak ve Suriye'de aynı biçimde küçük-burjuva milliyetçilerinin iktidara geçmesi, "nihai amaç"ın gündeme gelmesine yol açmıştır:
Birleşik ve tek bir Arap ulusal devleti.
Herşeyden önce tek bir ulusal pazar yaratılması, amacı yönünden burjuvazinin çıkarınadır. Ancak III. bunalım döneminin özellikleri ve ilişkileri, "Arap ulusal burjuvazisi"nin bütünselliğini ve de devrimci niteliğini yitirmesi sonucunu verdiğinden, kesinkes bu kesimin bu harekete katılması söz konusu olmamıştır. Bu durumda küçük-burjuva milliyetçilerinin yapabileceği tek şey, birleşebilen devletlerin siyasal olarak birleştirilmesi, siyasal ortak yönetim organlarının kurulmasıdır. Bu
yeni bir "
milli"
burjuvazi yaratılmasından başka bir anlama gelmeyecektir. (1923 sonrasında Türkiye'de ortaya çıkan durum gibi. Ancak Türkiye açısından bu dönemde uluslararası konjonktürün, özel bir yeri vardır. 1929 genel ekonomik buhranı gibi.)
Bu yol,
sistem dışında, ama
kapitalizmin çerçevesi içinde kalarak ulusal sorunu çözmeye çalışmak demektir. Bunun olanaksızlığı kısa sürede ortaya çıkmıştır. SBKP revizyonizminin "kapitalist olmayan yol tezi", bir süre için Arap milli burjuvazisinin yarattığı boşluğu, özel olarak sermaye birikimi eksikliğini doldurmaya hizmet ettiyse de, bir süre sonra yeni sorunlar yaratarak işe yaramaz hale gelmiştir.
Milli burjuvazinin, devrimci ve milli niteliğini yitirdiği koşullarda (yeni-sömürgecilik koşullarında) SSCB'nin "enternasyonalist" yardımının işe yaramaz hale gelmesi iki olumsuz sonuç yaratmıştır. Birinci olarak, SSCB içinde önemli bir ekonomik sorun yaratmıştır. Bu, küçük-burjuva rejimlere yapılan yardımların proletaryaya anlatılmasında karşılaşılan güçlüklerle birleştiğinden, yardımın içeriğinin değişmesini kaçınılmaz kılıyordu. Öte yandan, bu tür yardımın, henüz iktidarı ele geçirmemiş, ama halk kurtuluş savaşını yürüten örgütlere ve halklara yapılmaması, komünist hareket içinde yeni bir ideolojik bölünmeyi getirmiştir. En bilinen boyutuyla SBKP ile ÇKP arasındaki ayrılık bu noktada uzlaşmaz bir hale gelmiştir. SSCB'nin (SBKP'nin) "destek" konusunda "devlet olmayı" esas alması, kaçınılmaz olarak proletaryanın öncülüğünde yürütülen halk kurtuluş savaşlarının enternasyonalist yardımdan uzak kalmasına neden olmuş ve pek çok hareketin yenilmesine dolaylı olarak hizmet etmiştir. İkinci olarak, SSCB'nin yardımı, küçük-burjuva milliyetçi iktidarların bulunduğu ülkelerde, milliyetçiliğin
anti-komünizmle birleşmesini somut hale getirmiştir. Milliyetçiliğin burjuva içeriği ve onun komünizm karşısındaki tarihsel konumu, giderek "her türlü süper güce" karşı "ulusal" bağımsızlığın savunulması temeline oturmuştur. Bu ülkelerde küçük-burjuva milliyetçi iktidarlarının yeni yöneliminde de bu yön belirleyici olmuştur.
SSCB'nin ekonomik ve askeri yardımlarının etkisizleşmesi ile birlikte, "
çok devletli uluslar" sorununun küçük-burjuva ve revizyonist çözümünün bu iflasıyla, yeni bir arayış ortaya çıkmıştır:
Bloksuzlar hareketi. Bu hareket, özünde iflas etmiş bir ulusal çözümün kendini kurtarmak için yaptığı son girişimdir. Gelinen noktada, küçük-burjuvazi iktidarı ya proletaryaya bırakacaktır ya da emperyalizme teslim olacaktır. Bu durumda "üçüncü yol" olarak "bağlantısızlık" hareketi ortaya çıkmıştır.
Küçük-burjuvazinin bu yeni çözüm yolu, "
tüm-ulus" planında gerçekleştirilmeyen bağımsız gelişmeyi
tüm geri-bıraktırılmış ülkeler düzeyinde gerçekleştirmeye dayanmaktadır. ("Üçüncü dünya ülkeleri" kavramının asıl içeriği budur.) Bu girişim kaçınılmaz olarak
anti-emperyalist bir temel üzerinde yükselmek zorundaydı. Daha tam deyişle, küçük-burjuva milliyetçiliği temelinde yükselen anti-emperyalizm, bu yolun temelini oluşturmaktadır. Ama yine de kapitalist çerçeve
içinde bir çözüm arayışıdır. Böylece Mısır-Hindistan-Yugoslavya'nın birleşik hareketi ile (Nasır-Nehru-Tito) "Bloksuzlar" hareketi ortaya çıkmıştır. Daha önce gördüğümüz gibi, küçük-burjuvazinin ulusal sorunun çözümünde gelebileceği en son nokta olan bölgesel-coğrafi esasa dayalı federasyon, bu hareket içinde özel bir biçim kazanmaktadır. Özellikle Balkanlarda 1912'den itibaren ortaya atılan ve 1945-55 arasında yeni bir içerikle hazırlıkları yapılan
Balkan Federasyonu (Balkan Devletleri Federasyonu) burada ilkeler yönünden esas alınmıştır. Özellikle Yugoslavya Komünist Partisi'nin savunduğu bu tez, Yugoslavya ile SSCB arasındaki ilişkilerin sona ermesiyle birlikte tam bir küçük-burjuva tezi haline gelmiştir.
Daha önce Lenin'in "federatif cumhuriyet" konusundaki düşüncelerini görmüştük. Orada kapitalizmin çerçevesi
dışında proletarya iktidarlarının bulunduğu
sosyalist cumhuriyetlerin tek bir merkezi devlet haline gelmesi için (geçiş biçimi) federasyon geçici bir biçim olarak kabul edilmektedir. Balkan savaşıyla Osmanlı İmparatorluğunun dağılmasının sonucu ortaya çıkan ve emperyalist devletlerce kurulan küçük Balkan devletlerinin, proletaryanın iktidar mücadelesinde bir engel oluşturacağı açıktır. Bu koşullar altında, Balkanlarda, anti-emperyalist bir Balkan Federasyonu girişimi desteklenmektedir. Ancak Ekim Devrimi'nden sonra, proletarya iktidarının gerçek hale gelmesiyle birlikte, bu çözüm "
Balkan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Federasyonu" olarak geliştirilmiştir. III. bunalım dönemine kadar bu çözüm varlığını korumuş ve Balkanlarda ilk proleter iktidarlarının kurulmasıyla (Yugoslavya ve Bulgaristan) yeniden gündemin başına geçmiştir. Bulgaristan ve Yugoslavya komünist partileri (Dimitrov ve Tito) bu konuda somut adımlar atılmasını kararlaştırırlar. Bu sırada Yunanistan'da iç savaş sürmektedir. Ve bunun zaferle sonuçlanmasıyla birlikte, gerçek ve tam anlamıyla bir Balkan federatif çözümü ortaya çıkabilecektir. Bu bakış açısıyla Yugoslavya, Yunanistan Komünist Partisi'ni askeri olarak desteklemeyi sürdürür. Ancak Stalin ve SBKP, her iki düzeyde de olumsuz tutum takınır. Stalin ve SBKP, Balkan Federasyonu'nun kurulmasının "
zaman" açısından uygun olmadığını, gelecek bir zamana ertelenmesini önerir. Bu öneri, Bulgaristan Komünist Partisi'nce kabul edilmiş, ama Yunanistan Komünist Partisi'nin önderliğindeki halk güçlerinin iç savaşı yitirmeleri bu girişimin sona ermesine yol açmıştır. Bu olgu, yukarda belirttiğmiz gibi, "bloksuzlar hareketi"ne belli bir temel teşkil ederken, diğer yandan proletaryanın, müttefikleriyle birlikte de olsa, iktidara geçtiği ülkelerin ulusal sorunu gerçek ve kalıcı çözüme ulaştırmaları açısından da önem taşımaktadır. (Bu ikinci yanı ilerde daha ayrıntılı olarak ele alacağız.)
İşte küçük-burjuvazinin kabul edebileceği düzeye indirgenmiş coğrafi-bölgesel federasyon çözümü, Tito tarafından, küçük-burjuvazinin iktidarda bulunduğu ülkelere aktarılmıştır. Bu, tümüyle, "
tüm-ulus" (pan-national)
için devletler federasyonu düzeyine indirilerek, bölünmüş uluslar ve bu ulusların küçük-burjuva milliyetçileri için uygun bir araç sağlamıştır. Böylece bu şekilde, küçük-burjuvazinin ulusal sorunu çözüm yolu "
demokratik" ve "
sosyalist" bir içeriğe büründürülmüştür.
Tarihsel olarak Arap ülkelerinde ortaya çıkan küçük-burjuva iktidarları ve onların çözüm önerileri, 1958 sonrasında emperyalizmin dünya çapında yeni-sömürgecilik uygulamalarını genişletmesine paralel olarak, yeni bir anlayışın kitleler gözünde değer kazanmasına yol açmıştır. Bu deneyimle halk kitleleri, "büyük ulusal-devletler"in "gerçekleşemez" ve "işe yaramaz" olduğu şeklinde bir anlayışa kaymışlardır. Bu anlayış, kaçınılmaz olarak II. paylaşım savaşından sonra sömürgeciliğin tasfiyesiyle ortaya çıkan statünün (Birleşmiş Milletler güvencesinde) benimsenmesi sonucunu doğurmuştur. Artık her ulus için bir devlet değil, her devlet için bir ulus (yapay-bölünerek) gündemdedir. Bu durum, özde yeni-sömürgecilik koşullarında
ulusun aşılmasıdır. Ama aynı zamanda yaygın bir biçimde
bölgeciliğin ortaya çıkmasıdır da. Burjuvazinin yükseliş döneminde, onun feodalizme karşı mücadelesinde ortaya çıkan ulus, eski
bölgecilik karşısında kazandığı zaferini, bu kez kendi elleriyle geri vermektedir. (Partikülarizm) Bu, son tahlilde, kapitalizmin siyasal olarak çözülmesi demektir, yani ulus temelinde oluşan burjuva siyasal birliği ve iktidarı artık çözülmektedir.
[34*] Diyebiliriz ki, küçük-burjuva milliyetçiliği, ulus temelinde toplumların kuruluş ve gelişmesinin tamamlanmışlığının tanıtı olarak bu dönemde tarih sahnesinde yer almıştır. Ve artık dünya çapında "ulus" ya da "milliyetçilik" görünümü altında tam bir
bölgecilik egemen hale gelmiştir.
Dipnotlar
[30*] Stalin, aynı yerde, ulusal sorunun bu gelişmesini şöyle ifade etmektedir: "Ekim Devrimi ... ulusal sorunu, ulusal boyunduruğa karşı savaş gibi özel bir sorun olmaktan çıkararak, ezilen halkların, sömürgelerin ve yarı-sömürgelerin emperyalist sömürüden kurtuluşu genel sorunu haline getirerek bunun anlamını genişletmiştir."
[215]
[31*] Bunlara "çözüm" değil, mevcut sorunun emperyalizme bağımlı bir biçimde "halledilmesi" demek daha doğru olacaktır. Ancak bunlar kendilerini ulusların karşısına "çözüm" olarak sundukları için, bu sözcüğü yeğliyoruz.
[32*] Genelde böyle bir çelişki, (devrimci mücadele açısından) ulusal-devrimci mücadele açısından bazı özel olanaklar yaratabilmektedir. Genel olarak oligarşi içindeki çelişkilerden yararlanma sorunu şeklinde devrim mücadelesinde proletaryanın önüne çıkan bu sorun, koşullara bağlı olarak ele alınır. Ama her durumda bu çelişkinin getirdiği "olumlu unsurlar" ile siyasal ittifak, çok özgül koşullarda ortaya çıkabilir.
[33*] Bu durum, küçük-burjuva iktidarları ile faşizmin birbirine karıştırılmasının maddi ve ideolojik temelidir. Ancak ikisi arasındaki ayrım ikinci plana konamaz.
[34*] Partikülarizm, çözülme durumunda olan tüm toplumsal biçimlerin ortak özelliğidir.
[214] Stalin: Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, s: 97-98
[215] Stalin: age, s: 99
[216] Stalin: age, s: 274
[217] Stalin: age, s: 87
[218] Stalin: Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, s: 91
[219] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[220] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[221] Lenin: Marksizmin Bir Karikatürü ve Emperyalist Ekonomizm, s: 38
[222] Lenin: age, s: 45
[223] Stalin: Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, s: 235
[224] Stalin: age, s: 237
[225] Lenin: Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, s: 175
[226] III. Enternasyonal-Belgeler, s: 47-48 (Aynı karar için bkz: Lenin: Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, s: 391