Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi
Halkın Devrimci Öncüleri
Ulusal Sorun Üzerine


"Ulusal Sorun Üzerine", THKP-C/HDÖ Genel Komitesi tarafından, ilk kez 1989 yılında yayınlanmıştır. Eriş Yayınları-1993

Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyay@kurtuluscephesi.org



DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
EKİM DEVRİMİ VE
ULUSAL SORUNUN SOSYALİST ÇÖZÜMÜ


      1917 Ekim Devrimi emperyalizmin yeni bir bunalım dönemini başlatmıştır. Bu yeni dönem (II. bunalım dönemi) dünyanın 1/6'sının kapitalist-emperyalist sömürünün dışına çıkması ve böylece emperyalist sisteme karşı sürekli bir alternatifin mevcudiyeti ile nitelenebilir. Bir başka deyişle, dünyada ilk kez proletarya devrimi gerçekleştirilmiş ve proletarya iktidarını her türlü kuşatma ve saldırılara rağmen elde tutabilmiştir. Bu yeni olgu, bir bütün olarak emperyalist sistemin işleyişini etkilemiştir. (Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz: Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I ve diğer THKP-C/HDÖ yayınları.)
      Ekim Devrimi'yle birlikte Sovyetler Birliği'nin kurulması, herşeyden önce emperyalist ülkeler ile sömürge ve yarı-sömürge ülkeler arasındaki ilişkilerin köklü bir biçimde değişmesine yol açmıştır. Artık bu ülkeler için bağımsızlık ve devrim sorunu net biçimde ortaya çıkmış, onlar için gerçekleştirilebilir amaçlar haline gelmiştir. "Bağımsızlık", "demokrasi" vb. soyut ilkelerin böylesine gerçekleştirilebilirliğinin ortaya çıkması, bu ülkelerin emperyalizme karşı mücadelelerini hızlandırmıştır. Bunun anlamı, emperyalistlerin artık bu ülkeleri eskisi gibi yönetemeyecekleri ve eskisi gibi sömüremeyecekleri demektir. Böylece II. bunalım döneminin en temel olgularından birisi olan ulusal kurtuluş savaşları dönemi başlamış bulunmaktadır.
      Bu dönemde meydana gelen diğer bir değişiklik de emperyalist ülkeler arasında ortaya çıkmıştır. I. bunalım döneminde emperyalist-kapitalist dünyada tartışılmaz bir yere sahip olan İngiliz emperyalizmi, bu dönemde önemli ölçüde güç yitirmiştir. Eski dönemin iki büyük emperyalist gücü olan Almanya ve İngiltere' nin yanısıra ABD ve Japonya eşitsiz ve sıçramalı bir gelişimle dünya pazarlarında boy göstermeye başlamışlardır.
      II. bunalım döneminde dünyanın 1/6'sının kapitalist pazarın dışına çıkması sonucu, kapitalist aşırı üretim buhranları şiddetlenmiş ve sıklaşmıştır. Eski ilişkilerini değiştiremeyen emperyalist ülkeler, yaşamlarının en ağır ekonomik buhranı ile bu dönemde yüz yüze gelmişlerdir. (1929 genel bunalımı) Bu da, kaçınılmaz olarak, pazar mücadelesini, pazarların yeniden paylaşımı mücadelesini sertleştirmiştir. Emperyalistler arası çelişkinin askeri plana yansıması tarihsel olarak kaçınılmaz hale gelmiştir.
      Yine bu dönemin yeni bir olgusu da tekelci kapitalizmin tekelci devlet kapitalizmine dönüşmesidir. Bu da burjuva devlet biçimlerinin değişimini getirmiştir.
      Bu dönemin karakteristik son olgusu ise, emperyalist ülkelerin sömürge ve yarı-sömürge ülkelerdeki hegemonyası ve açık işgali, geçmiş dönemden farklı olarak, salt "kendi" pazarını diğer emperyalist ülkelere karşı koruma amacı gütmekten uzaklaşmasıdır. Artık bu pazarların alternatif ve potansiyel güçlere karşı, sistemden topyekün kopuşa karşı korunması gündemdedir. Bir başka deyişle, bu dönemde emperyalist işgal, ülke içindeki proletaryanın ve ulusal kurtuluşçuların mücadelesine karşı biçimlendirilmektedir. Yani emperyalist açık işgalin öncelikleri değişmeye başlamıştır. Ancak yine de emperyalizm bu ülkeler için dışsal bir olgu durumundadır.
      Bu yeni dönemde ulusal sorun, geçmiş dönemden farklı ilişkiler alanında biçimlenmekte ve çözümlenmektedir. Bu da ulusal sorun karşısında Marksist-Leninist tutumun içeriğini belirler. Çünkü "ulusal sorun, hiç de, kesin olarak mutlak, değişmez bir şey değildir. Mevcut rejimin dönüşümü genel sorununun bir parçası olduğu için, ulusal sorun, tamamen toplumsal koşullar, ülkede kurulmuş olan iktidarın niteliği ve genel olarak, toplumsal gelişmenin tüm seyri tarafından belirlenir." [132]
      Stalin, bu yeni dönemi ulusal sorun açısından "üçüncü dönem" olarak adlandırır.
      Stalin'in dönemlemesindeki ilk iki dönemde, "milliyetler, baskı ve sömürüye uğramışlardır; bunun sonucu, ulusal mücadele yürürlükte ve ulusal sorun da çözülmemiş olarak kalır." [133]       "Birinci dönem, ulusal sorun ayrı ayrı ele alınmış çok-uluslu devletler çerçevesinden çıkmaz ve yalnızca az sayıdaki Avrupa milliyetleri kapsar; oysa, ikinci dönemde, ulusal sorun, devletin iç sorunu olmaktan, birçok devleti ilgilendiren sorun durumuna, tüm haklarından yararlanamayan milliyetleri boyunduruk altında tutmak, Avrupa dışındaki yeni halklar ve aşiretleri kendi etkileri altına almak isteyen emperyalist devletler arasındaki savaş sorunu durumuna dönüşür." [134]
      "Üçüncü dönem, egemen ve egemenlik altındaki uluslar, sömürgeler ve anayurt sorununun tarih arşivlerine atıldığı, RSSFC toprağı üzerinde, eşit haklardan, eşit gelişme olanağından yararlanan, ama iktisadi, siyasal ve kültürel gerilikleri nedeniyle, tarihten gelme belli bir eşitsizliği de koruyan milliyetlerin ortaya çıktıklarını gördüğümüz Sovyetik dönem, kapitalizmin yıkılışı ve ulusal baskının ortadan kaldırılışı dönemidir." [135]
      İşte böylece ulusal sorun, Ekim Devrimi'nden sonra "ulusal boyunduruğa karşı savaş gibi özel bir sorun olmaktan çıkıyor, ulusların, sömürgelerin ve yarı-sömürgelerin emperyalizmden kurtuluşu genel sorunu haline geliyor." [136] (abç)
      Stalin, bu değişmeyi Ekim Devrimi'nden sonra ve Ekim Devrimi'nin yarattığı koşullar altında "burjuva ulusal kurtuluş hareketlerinin" sona erdiği ve "genel olarak emperyalizme karşı yeni bir sosyalist hareketin çağını açtığı" şeklinde de ifade eder. [137]
      Diyebiliriz ki, emperyalizmin II. bunalım döneminin ayırt edici özelliklerinden biri olan emperyalist-kapitalist sisteme karşı sürekli alternatifin ortaya çıkması, yani Sovyetler Birliği'nin kuruluşu ve buna bağlı olarak Komintern'in örgütlenmesi, bu dönemde ulusal soruna da damgasını vurmuştur. (Komintern'in varlığı, ayrıca dünya çapında komünist partilerinin tek bir politika izlemeleri olarak özel bir öneme sahiptir.)
      Stalin'in bu dönemlemesi, Marksizmin tarihsel olarak ulusal sorun karşısında değişik dönemlerde izlediği politikalarla paralellik oluşturur. Marksizmin somut tarihsel koşullar içinde belli bir olguyu nasıl ele aldığı ve kendi içinde nasıl geliştirdiğini ortaya koyan bu üç değişik yaklaşım, 1848 devrimleri sonrasında Marks- Engels'in tutumu; iktidar mücadelesi döneminde Lenin ve Bolşeviklerin tutumu ve Ekim Devrimi sonrasında, yani dünyada ilk proleter iktidarı koşullarında RKP (B)'nin [9*] tutumu olarak ifade edilebilir.
      Ekim Devrimi ile birlikte üç önemli değişiklik ortaya çıkmıştır. Bunlardan ilki, dünyada ilk kez proletaryanın iktidarı ele geçirmesiyle ulusal sorunun proletaryanın olumlu eylemi ile, sosyalist iktidar koşullarında çözümlenmesidir. İkincisi, ulusal sorunun geçmiş dönemlerden farklı olarak anti-emperyalist mücadeleden ayrılmaz hale gelmesi, yani sömürgeler sorunu olarak genişlemesidir. Üçüncü değişiklik ise, sömürgelerde ortaya çıkan küçük-burjuva milliyetçi hareketlerinin iktidar koşullarıdır.
 
I.
ULUSAL SORUNUN SOVYETİK ÇÖZÜMÜ

 
      Çarlık Rusyası'nda proletaryanın Ekim Devrimi ile (1917) iktidarı ele geçirmesi, çok-uluslu bir ülke için gerçek ve kalıcı bir ulusal sorun çözümünün ortaya çıkmasını sağlamıştır. Bu çözüm, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının kabulü koşullarında, ulusal düzeyde iktidarı ele geçiren proletaryanın, kendi devletini kurması ve hiç duraksamadan diğer sosyalist devletlerle birleşme yönünde harekete geçmesiyle ortaya çıkmıştır. Merkezi askeri-feodal bir devlet olarak Çarlığın (otokrasi) yıkılması koşullarında, Leninist kesintisiz devrim anlayışına uygun olarak demokratik devrim sürekli kılınarak, bu noktaya ulaşılmıştır. Bu konuda temel ilkeleri Stalin şu şekilde ortaya koymaktadır:
      "a) Halklar için ayrılma hakkının tanınması,
      b) Belli bir devlet çerçevesinde kalan halklar için -bölgesel özerklik-,
      c) Ulusal azınlıklar için -özgür gelişmelerini güvence altına alan özel yasalar,
      d) Belli bir devletin tüm milliyetlerinin proleterleri için -bir ve bölünmez proleter topluluk, tek parti." [
138]
      Yine de bu çözüm, Ekim Devrimi öncesinde Lenin ve Bolşeviklerin ortaya koyduğu biçimde gerçekleşmemiştir. Lenin'in sık sık vurguladığı çözüm olarak merkezi tek bir sosyalist cumhuriyet içinde birleşmek gerçekleştirilememiştir. Ancak kabul etmek zorunda kalınan biçimin "geçici" niteliği vurgulanarak merkezi tek bir sosyalist cumhuriyet hedefi ortaya konulmuştur.
      Bunun üç ana nedeni vardır:
      Birincisi, Ekim Devrimi sırasında Çarlık Rusyası'nın bütününde sosyalistlerin, sosyalist işçilerin kaynaşmış tek bir proletarya partisi içinde örgütlenmiş olmalarıdır. Bu ise, sosyalistler ve değişik milliyetlerden proleterler arasında değişik sorunların mevcudiyeti demektir. Bunlar çözümlenmeksizin gerçekleştirilecek ileri adımlar, geri dönüşlere yol açabilecektir.
      İkincisi, bazı uluslar içinde güçlü bir anti-komünist hareketin ortaya çıkması. Bu olgu, iç savaşın nedeni ve aynı zamanda iç savaşın dört yıl gibi uzun bir süre sürmesine yol açmıştır.
      Üçüncü neden ise, uluslar arasındaki fiili eşitsizliklerdir.
      Bu koşullar altında Lenin ve Bolşevikler, daha önce şiddetle karşı çıktıkları ve eleştirdikleri "federatif çözüm"ü, yani "federal cumhuriyet" kurulmasını "geçiş biçimi" olarak kabul etmek zorunda kalmışlardır. Lenin, Kasım 1913'de Schumann'a yazdığı bir mektupta şöyle diyordu "federal çözüm" için:       "Demokratik merkeziyetçilikten yana olduğumuz kuşkusuzdur. Biz federasyona karşıyız... biz ülkede federasyona karşıyız -federasyon ekonomik bağı zayıflatır, yararsız bir devlet biçimidir. Ayrılmak mı istiyorsunuz? Ekonomik bağı koparabilecekseniz, veya daha doğrusu tabi olma ve birlikte yaşamanın sürtüşmeleri ekonomik bağa zarar verecekse ve onu ortadan kaldıracak dereceye gelmişse cehenneme kadar yolu var. Ayrılmak istiyor musunuz, o halde, özür dilerim, federasyon hakkını alacağını sanıp benim adıma karar verme." [139] (abç)       Ve yine Nisan 1914'de Lenin merkezi devlet konusunda şunları söylemektedir:       "Biz, sosyal-demokratlar, milliyetçiliğin her türlüsüne karşıyız, demokratik merkeziyetçiliği savunuruz. Partikülarizme karşıyız. Bütün öteki koşullar eşit olduğu takdirde, iktisadi ilerlemenin ve proletarya ile burjuvazi arasındaki mücadelenin sorunlarını, büyük devletlerin, küçük devletlerden daha etkin biçimde çözümleyebileceğine inanırız." [140] (abç)       Lenin, "bütün öteki koşullar eşit olduğu takdirde" asıl olanın "birleşik (kaynaşmış) devlet" olduğunu açık seçik biçimde ortaya koyar. Ama koşullar değiştiğinde, değişik biçimlerin ortaya çıkması ve bunlardan birisinin uygulamaya sokulması kaçınılmazdır. Lenin, 1913 yılında Avusturya SDP'sinin Brünn programını eleştirirken söylediklerini bir kez daha anımsayalım:       "Zaman zaman koşullar sosyal-demokratları, belli bir süre için bir tür ortayolcu, uzlaşmacı kararlara boyun eğmeye zorlayabilir." [141] (abç)       İşte yukarda ortaya koyduğumuz temel nedenlerden dolayı, bunların yarattığı yeni koşullarda, Lenin "federatif devlet"i kabul eder. Bu devlet "federatif sosyalist cumhuriyet" olarak "geçici" ve "birleşik sosyalist devlet"e "geçiş biçimi"dir. Bu konuda Lenin, "Devlet ve İhtilâl"de şöyle yazmaktadır:       "Engels de, tıpkı Marks gibi, proletarya ve proleter devrim açısından, demokratik merkeziyetçiliği, bir ve bölünmez cumhuriyeti savunur. Federatif cumhuriyeti, ya bir istisna ve gelişmeye bir engel olarak, ya da monarşiden merkezileştirilmiş cumhuriyete bir geçiş olarak, ama bazı koşullarda bir 'ilerleme' olarak düşünür. Ve bu özel koşullar arasında, ulusal soruna ilk planda yer verir." [142] (abç)       "Geçici" ve "geçiş" biçimi olarak ortaya çıkan ve kabul edilen "federatif cumhuriyet" üzerine Komintern II. Dünya Kongresi'nde (Temmuz 1920) şöyle bir karar alınmıştır:       "Burjuva demokrasisinin, genel olarak eşitlik ve özel olarak ulusal eşitlik sorununda özünden gelen, soyut ve biçimsel bir kavrayışı vardır
      ... Burjuvazinin boyunduruğunun kırılması yolundaki proleter sınıf mücadelesinin bilinçli ifadesi olan Komünist Partisi, temel görevine -burjuva demokrasisine karşı mücadele, onun yalanlarını, ikiyüzlülüğünü açığa çıkartma- uygun olarak, milliyetler sorununda da soyut ve biçimsel ilkeleri ön plana çıkartamaz, aksine, birincisi, tarihi olarak verili ortamın, en başta da ekonomik ortamın kesin bir değerlendirmesini; ikincisi, ezilen sınıfların, emekçilerin, sömürülenlerin çıkarlarının, egemen sınıfın çıkarları anlamına gelen, ulusal çıkarlar denen genel kavramadan açıkça ayırdedilmelidir; üçüncüsü, mali-sermaye ve emperyalizm dönemine özgü olan, dünyanın toplam nüfusunun muazzam çoğunluğunun, en zengin, en ileri kapitalist ülkelerdeki küçük bir azınlık tarafından sömürgeleştirilmesi ve mali bakımdan köleleştirilmesini gizleyen burujuva-demokratik yalanlara karşı, ezilen, bağımlı, eşit haklara sahip olmayan uluslarla ezen, sömüren, bütün haklara sahip uluslar arasında aynı nitelikte bir ayrımı ön plana çıkartmalıdırlar...
      Federasyon, bütün ulusların emekçilerinin birleşmesine bir geçiş biçimidir.

      Bu açıdan Komünist Enternasyonalin görevi, Sovyet düzeni ve Sovyet hareketi temelinde oluşan bu federasyonların sadece geliştirilmesi değil, aynı zamanda incelenmesi ve deneylerinin sınanmasıdır da ... Bu eğilim henüz kapitalizm koşulları altında çok açık biçimde ortaya çıkmıştır ve sosyalizm tarafından gelişmeyi ve gelişmesinin tamamlanmasını beklemektedir." [143]
      Stalin, "geçiş biçimi" olarak "geliştirilmesi ve gelişmesinin tamamlanması" gereken "federatif cumhuriyet"i kabul etmelerini şöyle değerlendirmektedir:       "Birincisi Ekim Devrimi zamanında Rusya'daki milliyetlerin büyük kısmı fiilen tamamen ayrılmış ve birbirlerinden kopmuş bir durumda bulunuyorlardı. Bu nedenle federasyon, bu milliyetlerin parçalanmış olan emekçi kitlelerinin karşılıklı yaklaşımı ve birleşimi için ileri bir adım olarak görüldü.
      İkincisi, Sovyetler örgütlenmesi sırasında oluşturulan federasyon şekillerinin, daha önce görüldüğü gibi, Rusya'daki milliyetlerin emekçi kitlelerinin ekonomik yaklaşma amaçlarına hiç de o kadar ters düşmediği, ya da uygulanmasının sonradan gösterdiği gibi, hatta bu amaçlara asla aykırı olmadığı görüldü.
      Üçüncüsü, ulusal hareketin ve ulusları birleşmeye götüren yolun, evvelce savaştan veya Ekim Devriminden önceki dönemlerde görülebildiklerinden daha önemli ve karmaşık olduğu ortaya çıktı." [144] (abç)
      Sovyetler temelinde ortaya çıkan "federatif cumhuriyet" [10*] 30 Aralık 1922 tarihinde SSCB'nin "kuruluş anlaşması"nda şu şekilde inşa edilmiştir:
      SSCB'nin en yüksek iktidar organı "Birlik Kongresi"dir. Kongre, olağan olarak yılda bir kez toplanır, yani sürekli faaliyet halinde bir organ değildir. Kongre, şehirlerde, 25.000 seçmen başına bir milletvekili üzerinden "Şehir Sovyetleri Temsilcileri" ile il düzeyinde 125.000 kişiye bir milletvekili olmak üzere seçilen "İl Sovyetleri Kongreleri Temsilcileri"nden oluşur. Ayrıca kongre delegeleri, İl Sovyet Kongreleri tarafından seçilir. İki kongre arasındaki dönemde kongre görevleri SSCB Merkez Yürütme Komitesi (MYK) tarafından yerine getirilir. SSCB-MYK, kongre tarafından her birinin nüfusu ile orantılı olarak federe cumhuriyet temsilcileri arasından seçilen 371 kişiden oluşmaktadır. SSCB-MYK, yılda üç kez toplanır, yani sürekli toplantı halinde bulunan bir organ durumunda değildir. Bu SSCB-MYK toplantıları arasındaki zamanlarda en yüksek iktidar organı olarak SSCB-MYK Başkanlık Divanı (Prezidyum) oluşturulur. Başkanlık divanı 19 üye ile federe cumhuriyet başına birer başkandan oluşmaktadır. (Bu tarihte SSCB'de dört federe cumhuriyet bulunduğu için başkan sayısı 4'tür.) SSCB'nin yürütme organı ise, SSCB-MYK tarafından seçilen SSCB-Halk Komiserleri Sovyetidir (Sovnarkom). Halk Komiserleri Sovyeti, başkan ve çeşitli işler için yeterli sayıda halk komiserinden oluşmaktadır.
      SSCB'nin federatif yapısı, hemen görüleceği gibi, parti yapısı ile büyük bir benzerlik göstermektedir. [11*]
      Böylece merkeziyetçiliğin ağır bastığı bir örgütlenme (parti) "federal çözüm"de esas alınmıştır. Böylece geçmiş dönemlerde görülen çeşitli burjuva federal devlet yapılanışlarından önemli ölçüde ayrılmaktadır. Proletarya partisi ile SSCB'nin 1922 yapılanışının bu yakınlığı, bir rastlantı ya da "seçmeci" bir tutumun ürünü değildir. Bu yakınlık her ikisinde de esas alınan demokratik merkeziyetçilikle ilintilidir. Organların yetkileri ve görevleri açısından partide merkeziyetçilik açık biçimde ortaya çıkarken, "federal sosyalist cumhuriyetler"in "birlik"inde merkeziyetçilik tam olarak oluşturulmamıştır. Bu da onun "geçici" ve "geçiş biçimi" olmasıyla çakışır. Böylece "tek ve bölünmez sosyalist cumhuriyet"in hemen gerçekleştirilemediği koşullarda, olabildiğince "demokratik merkeziyetçi" bir birliğe gidilmiştir. Aksi halde "geçiş biçimi" kalıcı bir biçim haline dönüşerek, zaman içinde her birinin ayrılmasını zorunlu kılar. (Bu sona ilişkin olarak yapılmış bir değerlendirme, Lenin'in Avusturya SDP'sinin Brünn Kongresi kararlarının eleştirisinde bulunmaktadır.)
      İşte Ekim Devrimi ile iktidara geçen proletaryanın çok-uluslu bir otokratik yönetimden sonra, bu ulusların birliği, yani ulusal sorunun sosyalist, somut ve pratik çözümü budur. Ancak çözüm "geçici" niteliktedir ve "geliştirilmeyi ve gelişmesinin tamamlanmasını" beklemektedir. Bu yöndeki ilk kapsamlı öneri 23 Nisan 1923'de RKP(B)'nin 12. Kongresi'nde Stalin tarafından yapılmıştır. Stalin, Kongreye sunduğu raporda "tek bir devletin kurulması" önünde bazı engeller bulunduğunu ve bugün (1923 yılında) görevin merkezi devlet yapısına geçmek değil, bu engelleri ortadan kaldırmak olduğunu söyler. Böylece Stalin "geçici biçim"in yeniden düzenlenmesini önerir. İç savaşın sona erdiği koşullarda ortaya çıkan engelleri Stalin şu şekilde ortaya koyar:
      Birincisi, "cumhuriyetlerin bir tek birlik biçiminde birleşmesi işini dizginleyen ana güç ... bizde NEP koşulları içinde büyüyen güçtür: Büyük Rus şovenizmi." [145]
      İkincisi, "eskiden ezilen halkların Rus proletaryası yöresinde birleşmesini engelleyen ... fiili eşitsizliktir." [146]
      Üçüncüsü, "...çeşitli milliyetlerdeki milliyetçiliktir." [147]
      Stalin bu engeller karşısında çözüm olarak üç araç ortaya koyar:       "Birinci araç: Cumhuriyetlerdeki sovyetler iktidarının anlaşılır ve sevilen bir iktidar olması, sovyetler iktidarının ülkemizde yalnızca bir Rus iktidarı değil, ama bütün milliyetlerin iktidarı olması için, tüm önlemleri almak" ve ""ulusal kültürün geliştirilmesini bu önlemlerin ilk sırasına koymak." [148]
      "... ikinci araç, Cumhuriyetler Birliğinin, hiç değilse temel milliyetlerin çeşitli kurumlarda kendi adamlarını bulundurmalarını sağlayan, ve çeşitli cumhuriyetlerin gereksinme ve zorunluluklarının kesinkes karşılanmasını sağlayacak bir düzen kuran, bir komiserlikler yapısıdır." [149]
      "Üçüncü araç: Üst organlarımız arasında, istisnasız tüm cumhuriyet ve milliyetlerin gereksinme ve zorunluluklarını yansıtan bir organın bulunması zorunludur." [150]
      Stalin bu araçlardan üçüncüsüne özel bir önem vererek şöyle devam etmektedir:       "Eğer biz, Birliğin merkez yürütme komitesi içinde, birincisi, milliyetlerden bağımsız olarak Birlik sovyetler kongresinde seçilecek, ve ikincisi de, cumhuriyetler ve bölgeler tarafından seçilip (cumhuriyet ve ulusal bölge bakımından temsil eşitliği), bu aynı Cumhuriyetler Birliği Sovyetler Kongresi tarafından onaylanacak iki meclis kurabilseydik, o zaman üst kurumlarımız, yalnızca, istisnasız tüm proleter grupların sınıf çıkarlarını değil, ama salt ulusal özlemleri de dile getirirlerdi sanıyorum." [151] [12*] (abç)       Stalin, "geçici biçim" olarak "federasyonun" geliştirilmesi üzerine değerlendirmesini "devletin yalınlaştırılması" açısından da ele alarak sürdürmüştür. Burada Stalin iki devlet biçimini esas almaktadır: a) Oligarşik ya da monarşik yönetim; b) Sovyetik yönetim (sosyalist demokrasi olarak). Tek ve birleşik bir devlet yapısına engelleri aşarak geçmeyi düşünen Stalin, yaptığı önerilerin "devlet organlarının yalınlaştırılması" açısından olumsuz sonuçlar doğurabileceğini, "yeni organlar birikimine yol açacağını" kabul eder. [152] Ancak yine de bunların tek çözüm olduğunu, "başka bir yolun olmadığını" söyler. [13*]
      Stalin'in RKP (B)'nin 12. Kongresine sunduğu bu tezler 1934 yılında yapılan yeni anayasa ile birlikte uygulamaya sokulmuştur. 1922 birlik anlaşmasından farklılıklar taşıyan bu yeni yapılanmaya göre SSCB şu şekilde biçimlendirilmiştir:
      SSCB'nin "yüksek devlet iktidar organı SSCB Yüksek Sovyetidir". Bu sovyet iki meclisten oluşur:
      a) Birlik Sovyeti
      b) Milliyetler Sovyeti
      Birlik Sovyeti, yurttaşlar tarafından, seçim çevrelerinde 300.000 kişiye bir temsilci düşecek şekilde seçilir. Milliyetler Sovyeti yurttaşlar tarafından, federe ve özerk cumhuriyetler, özerk bölgeler ve ulusal ilçeler çevresinde, federe cumhuriyet başına 25, özerk cumhuriyet başına 11, özerk bölge başına 5, ve ulusal ilçe başına 1'er temsilciden oluşur.
      Yüksek Sovyetin, yani Birlik Sovyeti ve Milliyetler Sovyeti dışında, görece özerk iki organ oluşturulmuştur:
      a) SSCB - Yüksek Sovyet Prezidyumu (Başkanlık Divanı)
      b) SSCB - Halk Komiserleri Kurulu
      Bu iki organın yetkileri Yüksek Sovyet'ten ayrıdır ve Yüksek Sovyet bu organların yetkisinde bulunmayan tüm hakları kullanır.
      Hemen görüleceği gibi, 1934 değişikliği ile 1922 Birlik Kuruluş Anlaşmasının öngördükleri önemli farklılıklar gösterir. Bu farklılıkların en önemlisi, parti ile olan ilişki düzeyidir. 1922 yapılanışının parti yapılanışı ile olan benzerlikleri, bu yeni biçimle ikincil duruma gelmiştir. Ama yeni biçimin yasalar karşısında, yürütmeye büyük bir üstünlük sağladığı da açıktır. Diyebiliriz ki, 1934 değişikliği ile oluşturulan yeni Sovyetler Birlik yapısı, esas olarak yürütmenin güçlendirilmesine dayanmaktadır. Bu, iktidar gücünün merkezileştirilmesi amacı ile uyumlu olarak ortaya çıkmaktadır. Böylece hızlı karar alma olanağı ortaya çıkmakta ve daha 1923'de tartışılan "devletin yalınlaştırılması" yürütmenin güçlendirilmesiyle sağlanmaya çalışılmıştır.
      İşte Ekim Devrimi'nden sonra çok-uluslu bir ülkede iktidara geçen proletaryanın devlet biçimini federatif yapının zorunlu kabulü ile zaman içinde geliştirilmesi ve dönüştürülmesi amacı, Stalin tarafından bu şekilde ele alınmış ve uygulanmıştır. Bunların Lenin'in yaşadığı dönemdekinden oldukça farklı olduğunu yukarda ortaya koyduk. Buradan yola çıkarak, son yılların moda akımı haline gelmeye başlayan Stalin karşıtlığı çizgisi, SSCB'de ortaya çıkan tüm olumsuzlukları Stalin tarafından yapılmış değişikliklere bağlama durumunda olduğu için, bu konunun tam olarak kavranılması önemlidir. Stalin, "federatif cumhuriyet" deneyimini değerlendirmiş ve onun "geçici" niteliğine uygun olarak yaşadığı somut tarihsel koşullarda belli bir düzenlemeye gitmiştir.
      80'ler dünyasında, eski dönemin bazı "sosyal-emperyalist" çileri bugün Sovyetler Birliği'nde ortaya çıkan tüm sorunların temelinde Stalin uygulamalarının yattığını ileri sürmektedirler. Öyle ki, bu çevreler, sorunları "bürokrasi" ve "kapitalist ilişkilerin gelişmesi" vb. düzeylerinde ele alırken, Stalin'in 1930'lardan itibaren SSCB'de egemen olan saptamalarının bunların kaynağı olduğunu savlamaktadırlar.
      Diğer bir yaklaşım da, SBKP tarafından 1987 içinde başlatılan "glastnost" (açıklık) politikasıyla ortaya çıkmıştır. Gorbaçov yönetimindeki SBKP, SSCB'deki bazı sorunların altını çizerek, bunların ortadan kaldırılmasını (özellikle bürokratizm) gündeme getirirken, Stalin dönemi bundan belli oranda pay almaktadır. Ancak oldukça ölçülü biçimde ortaya konulan Stalin eleştirileri yapılmasına rağmen, Stalin'in ulusal sorunların çözümü ve SSCB yapılanışına ilişkin saptamaları eleştiri dışı bırakılmaktadır.
      Stalin'in 1923 yılında belirlediği tezleri, o dönemin somut koşulları, yani "büyük Rus milliyetçiliği, fiili eşitsizlik ve şovenizme dönüşen yerel milliyetçilik" olguları yok kabul edilerek değerlendirilemez. Dünyada ilk ve tek proleter iktidarın bulunduğu koşullarda, emperyalizm tarafından kuşatılmış ve uluslararası düzeyde tecrit edilmeye çalışılan bir ülkede "sosyalist federatif cumhuriyetler birliği" zaman zaman merkeziyetçiliğin ortadan kalkmasına ya da zaafa uğramasına neden olabilmektedir. Özellikle sınır bölgelerinde, bu yoğun bir biçimde ortaya çıkmaktadır. Bu sınır bölgelerinde kapitalizmin az gelişmişliği sosyalizmin inşasında önemli sorunlar yaratmaktadır. Stalin bu olguyu uluslar arasındaki "fiili eşitsizlikler" olarak tanımlamaktadır. Bu koşullarda "tekelci devlet kapitalizmi"ne biçimsel olarak benzeyen bazı uygulamalara gidilmesi (NEP) bu bölgelerde belli gelişmeler sağlamış olmasına rağmen, merkezi devlet iktidarı karşısında özerkleşme eğilimlerini güçlendirmiştir. (Büyük ve yerel milliyetçilikler bunun dışavurumlarıdır) Bu ortamda merkezi yönetimin güçlendirilmesi kaçınılmaz olmaktadır. Emperyalist ülkeler tarafından kuşatılmış durumda merkezileştirilmiş bir sosyalist devlet yapısının gündeme getirilmesi yeni ve ek sorunlar doğurmaktadır. Öyle ki, emperyalist kuşatma herşeyden önce düzenli ve sürekli bir ordunun var olmasını gerektiriyordu. Böyle bir ordu sadece SSCB'nin bir ya da birkaç federe cumhuriyetine dayanarak oluşturulamazdı. Öte yandan düzenli ve sürekli ordunun mevcudiyeti bürokratik işlemlerin artmasına da yol açabilecekti. Ayrıca aynı gereksinme merkezi yönetimin güçlendirilmesini de gerektirmekteydi. Aksi halde ordunun kolaylıkla işe yaramaz hale gelmesi olasıydı. Bu ve benzeri nedenlerden merkezi devlet otoritesinin güçlendirilmesi doğrudan yürütmenin güçlendirilmesi ile çakışmaktaydı. Ancak böyle bir gelişme yerel düzeyde, federatif cumhuriyetleri oluşturan ulusal-topluluklar düzeyinde önemli karşı çıkışların nedeni de olabilmektedir. İşte bu yerel ve bölgesel tepkilerin ortadan kaldırılması için şiddete başvurmak yerine, bu tepkilerin Milliyetler Sovyeti içinde örgütlü bir hale getirilmesi düşünülmüştür. Stalin döneminin tarihsel koşulları -tek ülkede sosyalizmin kurulması sorunu- düşünülmeksizin, genel ve soyut ilkeler açısından eleştirilmesi diyalektik materyalizmin temellerine aykırıdır. Herşeyden önce bu gerçek kabul edilmelidir.
      Şüphesiz yürütmenin güçlendirilmesi yeni sorunlar yaratmakta gecikmeyecektir. Ulusal-topluluklar düzeyinde ortaya çıkabilecek milliyetçiliğe karşı "Milliyetler Sovyeti" ile belli bir çözüm ortaya konmuş olmasına karşın, yürütmenin oluşumu ve bileşimi sorunu yeni sorun olarak ortaya çıkabilecektir. Dolayısıyla SBKP'nin öncülüğü ve yöneticiliği sorunu ile birlikte ele alınmak durumundadır. Stalin bu durumu göz önünde tutarak Yüksek Sovyet'in iki meclisli olmasını önerirken bazı "pratik önlemler"in alınmasını istemiştir:       "a) Birlik yüksek organları sistemi içinde, istisnasız bütün ulusal cumhuriyetler ve bölgeleri, eşitlik temeli üzerinde temsil eden özel bir organ kurulmalı;
      b) Birlik komiserliklerinin yapısı, Birlik halklarının zorunluluk ve gereksinmelerinin karşılanmasını sağlayan ilkelere dayanmalı;
      c) Ulusal cumhuriyetler ve bölgeler organları, herşeyden önce ilgili halkların dilini, yaşam koşullarını, töre ve alışkanlıklarını bilen ülke insanlarından oluşmalı." [155]
      Daha 1923 yılında Stalin, yürütmenin güçlendirilmesinin temellerinin "insanlar" ve bunların niteliklerine bağlı olduğunu söylemekteydi. Bu doğrudan SBKP'nin yöneticilerinin niteliği sorunu olarak kendini ortaya koyar. Bir başka deyişle, sorun, sözcüğün tam anlamıyla bir parti kadroları sorunudur. Stalin'in ünlü sözüyle söylersek, "doğru çizgi bir kez belirlendi mi, başarı ya da başarısızlığı kadrolar belirler". Sözün özü, sosyalizmin çok-uluslu bir ülkede ve fiili eşitsizlik koşulları içinde, federatif cumhuriyetten tek ve bütünsel bir sosyalist devlete geçişte yürütmenin güçlendirilmesi zorunluluğu, proletarya partisinin niteliği sorununa artan oranda önem kazandırmaktadır.
      Ulusal sorunun sovyetik çözümü, buraya kadar belirttiğimiz proletaryanın "olumlu eylemleri" ile sınırlı değildir. Ekim Devrimi'nden sonra özellikle de Avrupa devriminin kısa bir sürede gerçekleşme olasılığının ortadan kalkması ve bu nedenle sosyalizmin tek ülkede inşasına girişilmesi koşullarında, sorunun yalın bir biçimde ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını tanıma ve buna uygun siyasal yapılanmaya girmekle sınırlı olmadığı görülmüştür. Daha farklı alanlarda ve zaman içinde ayrıştırıcı değil, birleştirici, kaynaştırıcı olabilecek bazı önlemlerin alınması ve ilk adımlarının atılması kaçınılmazdır. Aksi halde Avusturya deneyiminin gösterdiği gibi, federatif çözüm zaman içinde federasyonu oluşturan ulusal-toplulukların ayrışmasına ve birbirleriyle yaşamaz hale gelmesine yol açacaktır. Örneğin eğitim alanında ayrı diller sorunu ortaya çıkmaktadır. Bu konuda Lenin, kapitalist gelişmenin tam olgunluğu koşullarını göz önüne alarak, dünya sosyalizmiyle birlikte çok-dilliliğin bir yada birkaç evrensel dile ulaşılarak çözümleneceğini belirlemiştir. Ancak ulusal dillerin özenle korunması ve ulusal kültürün, demokratik bir eğitimle birleştirilerek geliştirilmesi, uzun dönemli olarak irdelenmesi gereken konuların başında gelmektedir. Bilindiği gibi Ekim Devrimi öncesinde "ulusal kültürel özerklik", dil ve kültür alanına giren sorunların yerel düzeyde çözümlenmesinin ulusların pekiştirilmesi ve ulus olamamış toplulukların uluslaştırılması (yapay ulus) açısından kabul edilemez olarak ortaya konulmuştur.
      Lenin, burjuvazinin "olumlu eylemi"nin, yani ulusal-devletin kurulması, pekiştirilmesi ve milliyetçiliğin yerleştirilmesi eylemlerinin, proletaryanın enternasyonalist birliği açısından büyük bir tehlike olarak görüyor ve bu nedenle demokratik devrimin tamamlanmadığı ülkelerde burjuvazinin "olumlu eylemi"nin gerçekleşmesine olanak tanınmadan devrimin sürekli kılınarak hızla sosyalist devrimin gerçekleştirilmesini öneriyordu. (Kesintisiz devrim esprisi) Ulusların birbirleriyle kaynaştırılması ve gönüllü bir birlik oluşturmaları proleter enternasyonalizmi temelinde gerçekleştirilecek bir amaç olarak konulmakla birlikte, kapitalizmin ulusal sınırları aşmasının bu yönde olumlu (proletarya açısından) işlevler göreceği de kabul ediliyordu. Ekim Devrimi'yle proletaryanın iktidarı ele geçirmesiyle görülmüştür ki, burjuva demokratik devrimi siyasal düzeyde iktidar sorunu olarak çözümlenmiş, ama demokratik devrimin genel hakları açısından ve ekonomik düzeyle birlikte eksik kalmaktadır. Bu durumda iktidardaki proletarya, bu devrimin sorunlarını proletarya iktidarı altında (proletarya diktatörlüğü koşullarında) ve dolayısıyla proletaryanın olumlu eylemi ile çözmek zorundadır. Örneğin toprak sorununda, doğrudan kollektivizasyona gidilmeyerek, öncelikle toprağın ulusallaştırılmasına yönelinmesi, bunu göstermektedir. (Bilindiği gibi, toprağın ulusallaştırılması burjuva demokratik bir çözümdür.)
      Ulusal sorun da, bu türden, proletaryanın, burjuva demokratik nitelikte, ama kendi iktidarının olumlu eylemini gerektiren bir sorun olarak ele alınmaktadır. Burada kazanılan deneyimlerin, doğrudan sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde ulusal sorunun çözümü için önemli bir temel oluşturması buradan kaynaklanmaktadır.
      Sovyetler Birliği'nde, ülkenin proletarya diktatörlüğüne göre biçimlendirilmesi ve sorunların proleter demokrasi anlayışıyla birleşik çözümü, herşeyden önce bunun, yani proletarya demokrasisinin (diktatörlük olarak) ne olduğu sorununu gündeme getirmektedir. Örneğin ulusal sorun açısından, her ulusun kendi kaderini tayin hakkına sahip olması, pratikte bu hakkın ayrılma ve ayrı devlet kurma yönünde kullanılmaması, tersine diğer uluslarla birleşme ve onlarla birlikte tek ve merkezi bir sosyalist devlet oluşturma yönünde kullanılması, ister istemez eğitim ve dil sorununun bütünsel bir çözümünü de öngerektirmekteydi.
      Lenin, 1914 yılında eğitim sorununu şöyle ele alıyordu:       "Bütün ulusların işçileri için tek bir eğitim siyaseti vardır: Yerli dilin özgürlüğü ve demokratik laik eğitim." [156] (abç)
      "Her bölgede bir örnek okullarda tüm ulusal-topluluklardan gelme çocukların birbirine karışmasını güvence altına almaya çalışmalıyız." [157] (abç)
      "Dünyanın ileri ülkeleri örneği -Batı Avrupa'da diyelim İsviçre ya da Doğu Avrupa'da Finlandiya- değişik ulusların (hayvanca değil) insanca, barış içinde birarada yaşamalarının, eğitimin ulusal topluluklara göre yapay ve zararlı biçimde ayırmaksızın, ancak a'sından z'sine demokratik devlet kurumlarıyla sağlanabileceğini göstermektedir." [158] (abç)
      Ulusal sorunun çözümlenmesi konusunda atılan diğer önemli adım da, sosyalist iktidar koşullarında "ulusal kültürel özerkliğin" yeni muhtevasıyla ortaya çıkışıdır. 1930 yılında da Stalin şöyle demektedir:       "Lenin, ulusal kültürün gelişmesi sloganının proletarya diktatörlüğü koşulları içinde, gerici bir slogan olduğunu hiç bir zaman söylememiştir. Tersine, Lenin, her zaman, SSCB halklarının, kendi ulusal kültürlerini geliştirmelerine yardım edilmesinden yana olmuştur." [159]
      "Lenin, gerçekte, burjuva egemenliği altında ulusal kültür sloganını, gerici bir slogan olarak nitelendiriyordu. Ama bu başka türlü olabilir miydi? Ulusal burjuvazinin egemenliği altındaki ulusal kültür nedir? Ereği yığınları milliyetçilik ile ağulamak ve burjuvazinin egemenliğini pekiştirmek olan, içeriği bakımından burjuva ve biçimi bakımından ulusal bir kültür. Proletarya diktatörlüğü altındaki ulusal kültür nedir? Ereği yığınları enternasyonalizm anlayışı içinde eğitmek ve proletarya diktatörlüğünü pekiştirmek olan, içeriği bakımından sosyalist ve biçimi bakımından ulusal bir kültür." [160]
      Proletaryanın "olumlu eylemi" ile çözümlenen ve kalıcı hale getirilmeye çalışılan ulusal sorunun bu deneyimi, herşeyden önce, çözümün "geçici" ve "geçiş biçimi" olarak ortaya çıkan federatif çözümle birlikte yürütüldüğü unutulmamalıdır. Bu açıdan "geçiş" sürecinin, ne zamana kadar süreceği ve bu süre içinde ne tür değişiklikler yapılacağı ayrı bir konu olarak ortaya çıkmaktadır. Stalin'in ölümünden sonra, SBKP içinde ortaya çıkan revizyonizm, bu alanlarda da gelişme yerine, dogmatizmi öne çıkarmıştır. Stalin tarafından ortaya konulan yeni biçimi (güçlendirilmiş yürütmeye sahip federal cumhuriyetler birliği) geliştirmek ve tek bir sosyalist devlet yapısına yöneltmeyi SBKP revizyonizmi önemli ölçüde engellemiş ve pek çok ulusal önyargıların korunmasına ve yer yer pekişmesine yol açmıştır. Bir başka deyişle, Sovyetler Birliği'nde, revizyonizmin ortaya çıkmasına neden olan, Stalin tarafından ortaya konulan uygulamalar değil, tersine bu uygulamaların geliştiricisi ve çözücüsü olması gereken SBKP'nin revizyonist anlayışı ulusal-topluluklar düzeyinde bir dizi sorunun birikmesine yol açmıştır. Ancak unutulmaması gerekir ki, revizyonizm bir burjuva ideolojisi değildir ve dolayısıyla oluşması için ulusal ya da ülke içinde kapitalist bir temelin mevcut olması gerekmez. Revizyonizm Marksizm dışı değildir, onun içinde, ondan bir sapmadır; Marksizmden bir sapma, ama burjuva ideolojisinin etkisiyle biçimi bozulmuş proleter ideolojisi olarak Marksizmden bir sapmadır.       "Revizyonizm, Marksizmin resmen inkârı değildir, tam tersine revizyonizm Marksizmin bazı tezlerinin gayrı-resmi inkârıdır." [161]       Revizyonizm, Stalin sonrasında, nitelik açısından yetersiz parti kadrolarının içinde bulundukları dönemi doğru değerlendirememeleri ve dolayısıyla doğru çözüm üretememeleri olarak kendini belirginleştirir. Revizyonist görüşler, Marksistlerin somut tarihsel olgular ve gelişmeler karşısında çaresiz kalışlarını ortaya koyar. Ama bu çaresizliğin nedeni, proletarya ideolojisi ve dünya görüşü olarak Marksizm-Leninizm değil, Marksizm-Leninizmi somut tarihsel koşullara uygulamayı başaramayan, yeteneksiz revizyonist kadroların ortaya çıkmasıdır. Bu da büyük oranda II. yeniden paylaşım savaşında SBKP'nin savaş alanlarında verdiği önemli kayıplarca belirlenmektedir. [14*]
      Diyebiliriz ki, Sovyetler Birliği'nde revizyonizmin ortaya çıkmasında, eski dönemin uygulamaları ya da ülkede kapitalizmin gelişmesi (!) değil, somut tarihsel sorunların çözümünde yetersiz kalan SBKP yöneticilerinin çözüm yolu olarak burjuvazinin "tarihsel deneyiminden" yararlanmaya kalkmalarıdır. Onlar SSCB'nin "geçici" ve "geçişe" ilişkin biçimini mutlaklaştırarak, statükocu durumuna düşmüşlerdir. Böylece Marksizm-Leninizmin evrensel tezlerinden birisi ile ilintili bir tezi dogmalaştırmışlardır.       "'Marksizm, son derece derinliği olan, son derece karmaşık bir doktrindir'.
      Marksizm sürekli olarak hayatın yeni gerçekleri karşısında derinleşip zenginleşen, kendi kendini aşan bir doktrindir. Marksizmde esas olan, lafızlar değil, muhtevadır. Marksizmde değişmeyen tek şey Lenin'in deyişiyle, onun yaşayan ruhu diyalektik metoddur. Diyalektiğin en elementer iki unsuru olan zaman ve mekan kavramları dikkate alınmazsa, Marks ve Engels'e göre Lenin'in, Lenin ve Stalin'e göre Mao Tse Tung'un ve Mao'ya göre de emperyalizmin III. bunalım döneminin muzaffer proleter devrimcilerinin revizyonizminden bahsetmek mümkündür.
      'Oportünizm, her yerde ve her zaman bilimsel sosyalizmi tahrifte iki metoda başvurur. Ya zaman ve mekan kavramlarını dikkate almadan, Marksizmin ustalarının başka tarihi şartlar için ileri sürdükleri ve yaşanılan dönemde eskimiş olan tezlere dört elle sarılır ve bu tezleri kendi sapmasına dayanak yapmaya çalışır. Veya Marksizm-Leninizmin her şart altında geçerli tezlerini zaman ve mekan değişmiştir, o yüzden geçerli değildir, diyerek, Marksizmi revize eder.' (Bkz. Kesintisiz Devrim-I)
      Revizyonizm ve oportünizm teoriyi bir dogma ve nas olarak ele alır." [162]

 
II.
ULUSAL SORUN VE SÖMÜRGELER SORUNU

 
      Ekim Devrimi'nden sonra, ulusal sorunun, geçmiş dönemlerden farklı olarak bir "sömürgeler sorunu", yani anti-emperyalist mücadele ile çözümlenebilecek bir sorun haline dönüştüğü açıkça görülmüştür. II. bunalım döneminde meydana gelen bu değişimi Stalin şöyle ifade etmektedir:
      "Abartmaktan korkmaksızın, Rus Marksizminin tarihinde ulusal sorunu koyma biçiminin iki aşamadan geçtiği söylenebilir: Birincisi, Ekim'den önceki, ikincisi de Ekim'den sonraki aşama. Birinci aşamada, ulusal sorun, genel burjuva demokratik devrim sorununun bir parçası olarak, yani proletarya ve köylülük diktatörlüğü sorununun bir parçası olarak düşünülmüş bulunuyordu. İkinci aşamada, ulusal sorun genişleyip sömürgeler sorunu biçimine dönüştüğü zaman; ulusal sorun, devletin iç sorunu olmaktan çıkıp, bir dünya sorunu durumuna geldiği zaman, işte o zaman ulusal sorun genel proleter devrim sorununun bir parçası olarak, proletarya diktatörlüğü sorununun bir parçası olarak düşünülmüştü." [163]       Bir başka deyişle, artık emperyalist-kapitalist sistem içinde, yani emperyalist sömürü koşullarında kalarak, ekonomik ve siyasal olarak bağımsız ulusal-devlet olma ve bunu koruma olanağı ortadan kalkmıştır.
      Bu değişme, Marksist-Leninistlerin ulusal sorun karşısındaki tutumunu ve bu yöndeki "olumlu eylemi"ni belirleyen bir niteliğe sahiptir. Dolayısıyla 1917 sonrasında demokratik devrimlerin kazandığı yeni içerikle bağlantılıdır. Serbest rekabetçi kapitalizmin emperyalizme dönüşmesiyle birlikte burjuvazi devrimci niteliğini genel olarak yitirmiştir ve Ekim Devrimi sonrasında kesin bir olgu durumuna gelmiştir. Bu koşullar altında, kapitalist yönden gelişmiş ya da azgelişmiş ülkelerin proletaryasının önündeki tarihsel görev daha zorlu, ama daha net bir hale gelmiştir: Kesintisiz devrim.
      Emperyalist hegemonya altında bulunan sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde, yani demokratik devrimin ya hiç başlamadığı ya da tamamlanamadığı ülkelerde, proletaryanın görevi, burjuvazi katılsın katılmasın, demokratik devrimi yapmak ve bu devrimi sürekli kılarak sosyalist devrime geçmektir. Yani bu ülkelerde proletaryanın ve partisinin görevi, milli burjuvazinin önderliğinde başlatılacak bir demokratik devrime katılma sorunu ile ilintili değildir. Leninist kesintisiz devrim teorisi, demokratik devrimin demokratik aşamasından itibaren proletaryanın öncülüğünü esas alır. Proletarya, doğrudan köylülükle ittifak kurarak demokratik devrimi gerçekleştirir (anti-feodal devrim) ve bunu anti-emperyalist devrimle birleştirerek ekonomik ve siyasal bağımsızlığı sağlar. Bu aynı zamanda ulusun kendi kaderini tayin hakkına sahip olması demektir. Artık eski dönemlerin ulusal mücadele dönemleri kapanmıştır. Bu dönemde gerçek bir ulusal mücadelenin devrimci niteliğini belirleyen onun anti-emperyalist yanı olmaktadır. Klâsik burjuva demokratik devrimlerinin yerine yeni demokratik devrimlerin geçtiği bir dönem başlamıştır. (Milli demokratik devrimler)
      Böylece burjuva anlamdaki ulusal-devletlerin aşılması, gerçek halk-devletlerinin ortaya çıkmasının koşulları olgunlaşmıştır. "Ulusal demokrasi"den "halk demokrasisi"ne dönüşüm gündemdedir. Bu durum, sadece emperyalizmin işgali altındaki sömürge ülkelerin değil, aynı zamanda emperyalist hegemonya altında bulunan yarı-sömürgelerin de içinde bulunduğu ulusal sorunun yeni içeriği ve yeni çözümüdür. Yarı-sömürgeler, görünüşte bağımsız "ulusal-devlet"e sahiptirler, ancak emperyalizme bağımlıdırlar. Bu ülkelerde "emperyalizmin uluslar için daha güçlü ve daha tehlikeli bir düşman olduğu, yeni bir ulusal baskının temeli olduğu açıkça görülmüştür." [164]
      Bu gelişmeler Komintern'in 1928 programında şöyle ortaya konulmuştur:       "Sömürge ve yarı-sömürge ülkelerdeki devrimci mücadelenin özgün koşulları, proletarya ve köylülüğün demokratik diktatörlüğü için uzun süreli bir mücadele verilmesinin zorunluluğu ve bu diktatörlüğün proletarya diktatörlüğüne doğru gelişmesi; ve nihayet bu kavgada ulusal güdülerin tayin edici önemi, bu ülkelerin komünist partilerinin önüne bir dizi özel görev koymaktadır ki, bunların yerine getirilmesi proletarya diktatörlüğünün genel görevlerinin başarılması için önkoşuldur. Komünist Enternasyonal, aşağıdakileri bu özel görevlerin en önemlileri sayar:
      1) Yabancı emperyalizmin, feodalizmin ve toprak sahipleri bürokrasisinin yıkılması,
      2) Sovyetler temeli üzerinde proletarya ve köylülüğün demokratik diktatörlüğünün kurulması,
      3) Tam ulusal bağımsızlık ve devlet bütünlüğü,
      4) Devlet borçlarının silinmesi,
      5) Emperyalistlere ait olan büyük işletmelerin ulusallaştırılması,
      6) Büyük toprak mülkiyetinin, kilise ve manastır topraklarının istimlâkı. Bütün toprak ve arazinin ulusallaştırılması,
      7) Sekiz saatlik işgününün yürürlüğe konması,
      8) Bir devrimci işçi-köylü ordusunun oluşturulması." [165]
      Ulusal sorunun ve demokratik devrimin bu yeni içeriği, tarihte ilk kez proletaryanın önderliğinde demokratik devrimin gerçekleştirilmesi, yani demokratik devrim bağlamında proletaryanın "olumlu eylemi"nin, mücadele sürecinin başından itibaren somutlaştırılmasıdır (demokratik devrimde proletaryanın hegemonyası esprisi). Yine de bu çözüm bir dizi somut-tarihsel sorunu ve olasılığı içinde barındırmaktadır. Bunlar da proletaryanın ulusal sorun karşısındaki tavrının çeşitli durumlarda yeniden ortaya konulmasını gerektirmektedir.
      Bu dönemde, sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde, "emperyalist istismar metodu sonucu (...) emperyalizmin müttefiki yerli egemen sınıf feodalizmdi. (Komprador burjuvazi emperyalizmin uzantısından başka birşey değildir.) (...) Emperyalist kontrol ve fiili durum, genellikle kıyı bölgelerinde, limanlarda, stratejik yerlerde ve ana haberleşme merkezlerindeydi. Merkezi otorite çok zayıftı. Ülkenin ve nüfusun 3/4'ü kendi aralarında da çelişkileri olan zayıf feodal mahalli devletçiklerin kontrolü altındaydı. Şehirleşme, ulaşım, haberleşme kapitalizm egemen olmadığından zayıftı. Ülke için emperyalizm dışsal bir olgu, toplumsal süreç de feodal bir süreçti. Bu yüzden ülkedeki baş çelişki, ülkenin ve nüfusun 3/4'ünü kontrol altında tutan zayıf feodal birimler ile yarı-serf durumunda olan köylüler arasındaydı. (Demokratik mücadele) Köylülerin spontane mücadele ve patlamalarını örgütleyip, onlara proleter devrimci bilinci götürerek, proletarya partisinin yönetiminde kurulan köylü ordusu ile zayıf mahalli feodal otoritelerin güçlerini kırarak üs bölgeleri kurmaya başlayıp, ülkeyi yavaş yavaş denetim altına almaya başladıkları evrede, emperyalizm, kendi sömürüsünü korumak için, ülkeyi bütün olarak işgal ediyordu. O zaman, ülkenin baş çelişkisi emperyalizm ve bir avuç hainin dışında bütün ulus arasında olmaktaydı. (Milli mücadele) İç savaş döneminde savaş, genellikle sınıfsal şiarlarla ve sınıfsal planda yürürken, devrimci milli savaş evresinde savaş, ulusal planda ve ulusal şiarlarla yürümektedir." [166] (abç)
      Genel olarak emperyalizmin II. bunalım döneminde sömürge ve yarı-sömürge ülkelerdeki durum böyledir. Bu dönemde emperyalizmin hegemonyası altında bulunan ülkelerde ulusal sorun sömürgeler sorunu haline gelmiştir ve bu düzeyde "milli burjuvazi" sorunu önemli bir olgu olarak ortaya çıkmıştır.       "Emperyalist ülkelerde ... burjuvazi, devrimin tüm aşamalarında karşı-devrimcidir; bu ülkelerde, kurtarıcı savaşım öğesi olarak ulusal öğe eksiktir. Sömürgelerde ve bağımlı ülkelerde devrim farklıdır; bu ülkelerde, öbür devletlerin emperyalizm boyunduruğu, devrimin etkenlerinden biridir; bu ülkelerde, bu boyunduruğun ucu ulusal burjuvaziye de dokunmaktan geri kalamaz; bu ülkelerde, ulusal burjuvazi, belirli bir aşamada ve belli bir zaman için, ülkesinin emperyalizme karşı devrimci hareketini destekleyebilir; bu ülkelerde, kurtuluş için savaşım öğesi olarak ulusal öğe, devrimin bir etkenidir." [167]       II. bunalım döneminde sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde, ulusal (milli) burjuvazinin, emperyalist aşamada burjuvazinin genel olarak devrimci niteliğini yitirmesi gerçeğinin dışında değerlendirilemeyeceği açık olmakla birlikte, bu görece farklılık, devrimci- ulusal mücadele açısından özel bir öneme sahip olmuştur. Bu ülkelerde kapitalist gelişme, emperyalist işgale kadar, zayıf da olsa belli bir iç dinamikle gelişme eğilimindedir ve yer yer gelişmektedir. Genellikle yarı-sömürge ülkelerde görülen bu olgu, emperyalist hegemonya sonucunda iç dinamiğin gelişiminin engellenmesiyle yeni bir durum ortaya çıkmıştır. Emperyalist sömürgecilik ve sermaye ihracı, bu ülkelerde belli oranda kapitalist gelişme de yaratmaktadır. (İç dinamikle değil, dış dinamikle gelişim). Böylece iki dinamiğin garip bir bileşimi ortaya çıkmaktadır. Üstelik çoğu zaman ülkeye giren sermaye tek bir emperyalist ülkeye ait değildir. Böylece ülkede, durdurulmuş ve yer yer çarpıtılmış bir iç dinamik ürünü kapitalist gelişme ile emperyalist sermaye ihracı ürünü olan bir kapitalist gelişme ortaya çıkmaktadır. Emperyalizm, ülkeyi tam olarak denetim altına aldığı ve bu sayede iç dinamiği dumura uğrattığı koşullarda, eğer ülkede iç dinamikle gelişimini sağlamış belli bir ulusal sermaye ve burjuvazi mevcut ise, bu kesim ile emperyalizm ve komprador burjuvazinin arasında belli bir çelişki ortaya çıkmaktadır. Ulusal burjuvazinin oluşumu ve mevcut düzeyi, onun, bu ülkelerde anti-emperyalist mücadeleye katılışını ve bu katılımının sınırlarını ortaya koymaktadır. İç dinamik emperyalizm tarafında engellendiğinden ve giderek dış dinamiğe tabi kılındığından, ulusal burjuvazinin, uzun dönemde yaşayabilmesi olanaksızdır. Bu ise, ulusal burjuvazinin zaman içinde emperyalizmle uzlaşmasının nedenidir. Bu nitelikleriyle ulusal burjuvazi ile proletaryanın ittifak koşulları ve sınırları ortaya çıkmaktadır.
      Emperyalist hegemonya altında gelişim dinamiklerini kaybeden ulusal burjuvazi, bu ülkelerde gerçek bir sanayi burjuvazisi de değildir. Zayıf bir iç dinamikle gelişen burjuvazi, genellikle ticaret sermayesi ile birlikte gelişmiştir. Bir başka deyişle, burjuvazinin iç ve dış ticarette ortaya çıkan birikmiş sermayesini sanayi alanlarına yatırmaya başladığı ilk dönemler gündemdedir. Bu yüzden ulusal burjuvazinin asıl gücü, sermayesinin birikim kanalı olan ticarettir. Emperyalizmin hegemonyası ve komprador burjuvazinin mevcudiyeti, ilk olarak dış ticaretin ulusal burjuvazinin elinden alınmasını gerektirir. Böylece iç ticaret, ulusal burjuvazinin tek kâr kaynağı ve sermaye birikim alanı durumuna gelir. İç ticaretin önündeki feodal engeller ve emperyalizmin tüketim metaları, bu alanların da giderek yitirilmesine neden olmaktadır. İşte ulusal burjuvazi bu koşullar altında anti-emperyalist ulusal harekete katılır ve anti-feodal mücadeleyi destekler.
      Sözün özü, emperyalizmin II. bunalım döneminde, emperyalist hegemonya altındaki ülkelerde (sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde) proletarya ve köylülüğün ulusal burjuvaziyle ittifak kurması ve bu ittifak temelinde anti-emperyalist ulusal bağımsızlık savaşının yürütülmesi, bu dönemin ayırt edici özelliklerinden birisidir.
      Bu dönemin diğer bir özelliği de, eski dönemin çok-uluslu merkezi devletlerinin (feodal-askeri imparatorluklar) parçalanması ve bunun sonucu olarak birçok "ulusal-devlet"lerin kurulmasıdır. Ancak bu devletler, siyasal yönden bağımsızlıklarını kazanmış durumda olmalarına rağmen, emperyalizme ekonomik ve mali olarak bağımlı hale gelmişlerdir. (Yarı-sömürge esprisi). Genellikle Kuzey Afrika, Orta-Doğu ve Latin Amerika'da ortaya çıkan bu tür "bağımsız devletler", ulusal sorunun yeni içeriğini açık biçimde ortaya koymaktadırlar. Emperyalizmin küçük devletler yaratmasının ("Balkanlaştırma politikası" ile) bir ürünü olan bu gelişme, bir yandan gerçek kapitalist gelişme ile çatışırken, diğer yandan ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının salt "ulusal-devlet" kurma hakkı ile sınırlandırılamayacağını göstermiştir. Bu açıdan Wilson prensiplerinin içi boş niteliği iyice açığa çıkmıştır. Yalın ve soyut bir "ayrılma hakkı" ya da siyasal kaderini tayin hakkı olarak ayrı devlet kurma hakkı, ulusların ve sömürgelerin emperyalizmden ya da emperyalist uluslardan ayrılma, bağımsız devlet olma hakkı olarak somut bir içerik kazanmıştır. (Tam bağımsızlık esprisi)
      Tarihsel olarak burjuva demokratik devrimlerinin ürünü olan "ulusal devlet", bu dönemde, bir kez daha demokratik devrimden ayrı ve bir devrim sonucu olmayacak biçimde "yukardan aşağı"ya oluşturulmuştur. Bu da "yukardan aşağıya demokratik devrim"in yeni ve gerici içeriğidir. [15*] Stalin, haklı olarak, ulusal sorunun çözümünden "devrim" sorununun önemini koruduğunu belirtir. Stalin, bu değerlendirmesini Semiç ile girdiği tartışmada şöyle ortaya koymuştur:       "O (Semiç), ulusal sorunun, kendi başına değil, ama devrim genel sorununun bir parçası olarak, devrimin zaferi sorunu ile çözülmez bir bağlılık içinde düşünülmesi gerektiğini anlamamıştır." [168]       Artık 19. yüzyılda belli bir ilerleme ve kapitalizmin egemenliği ile sonuçlanan "yukardan aşağı demokratik devrim", bu dönemde sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde gerici ve ulusal sorunu çözümsüz bırakan bir nitelik kazanmıştır. (Bilindiği gibi, bu tür devrim, 19. yüzyılda Almanya'nın ulusal birliğini sağlamıştır.)
      Ancak II. bunalım döneminde emperyalizmin paylaşım savaşı sonucu ortaya çıkan "devlet"ler, genel olarak monarşik oldukları için, "demokratik cumhuriyet" talebi ulusal bir hareket için bir hedef oluşturabilmektedir. Ama sözcüğün günümüzdeki anlamıyla, "demokratik halk cumhuriyeti" henüz bu dönemde somutlaşmamıştır.
      Stalin'in deyişiyle, "büyük güçler denilen devletlerce egemenlik altına alınan yeni ulusal-devletlerin kurulması" bu ülkelerde küçük-burjuvazinin politik arenada daha güçlü yer almasına neden olmuştur. Bu da, sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde güçlü bir küçük-burjuva milliyetçiliğinin ortaya çıkışı ve gelişmesi demektir. Burjuva milliyetçiliğinin bu biçimi, monarşik yönetimlere karşı, "demokratik cumhuriyet" istemi ile kendini somutlayabilmektedir. Böylece bu ülkelerde proletarya ile küçük-burjuvazinin birleşik hareketinin koşulları ortaya çıkmıştır. (Ulusal mücadele düzeyinde) İç dinamikle gelişmiş ve gelişimini sürdüren güçlü bir ulusal burjuvazinin bulunmadığı ülkelerde, burjuvazinin tüm demokratik ideallerini kendine bayrak edinen küçük-burjuvazi için "demokratik cumhuriyet", "sınıfsız", "sınıf karşıtlıklarının olmadığı", "ulusun bölünmez bir merkezi devlete sahip olduğu" bir yönetim biçimi olarak kendini ortaya koyar. Bu da küçük-burjuva milliyetçiliğinin "ezilen ulus"lar karşısında gerici tutumu ile paralellik gösterir. Ama emperyalizme karşı, ülkenin ulusal bağımsızlığı, onların milliyetçiliğinin ilerici ve devrimci yönünü belirlemektedir. Milliyetçilik tabanında anti-emperyalist bir tutum alan küçük-burjuvazi, bu ülkelerde artan bir niceliğe sahipken, proletarya, görece zayıf ve örgütsüz olduğu koşullarda, bu mücadelenin öncülüğünü kolayca ele geçirebilmektedir. (Bu olgunun ilk tarihsel örnekleri Asya'nın ve Latin-Amerika'nın bazı ülkelerinde görülmüştür.)
      Bu gelişme karşısında ulusal sorun ve ulusal hareketler karşısında proletarya ve partisinin tutumu yeni sorunlarla karşı karşıyadır. Bir başka deyişle, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının emperyalist sistemin, emperyalist sömürünün dışına çıkma sorunu ile birleştiği (sömürgeler sorunu haline gelmiş ulusal sorun) koşullarda, bu hakkın neleri içerdiği, hangi koşullarda ve nasıl kullanılacağı somut sorunu haline gelmesi ve küçük-burjuva milliyetçi hareketlerine karşı tutum şeklinde ifade edebiliriz. II. bunalım dönemine kadar milli burjuvazinin anti-emperyalist ulusal hareketini destekleyen, ama gerici sınıfların, feodal sınıfların emperyalizme karşı hareketlerini desteklemeyen proletarya ve partisi, bu yeni olgu karşısında somut bir tavır belirleme durumuna gelmiştir. Özellikle "ayrılmanın ögütlenebilirliği" açısından sorun açık bir biçim almaktadır. Küçük-burjuva milliyetçiliği, emperyalizme tavır alsa bile, aynı oranda proletaryanın sınıf mücadelesine ve iktidarına da karşıdır. Bu da "proletaryanın uluslararası birliği" temelinde "ulusal sınırların aşılarak, ulusların birleştirilmesi" amacının önünde yeni bir engel oluşturmaktadır. Radikal küçük-burjuvazinin ulusların kaynaşması açısından ulaşabildiği en son sınır "bölgesel-coğrafi federasyon"dur. I. bunalım döneminde ortaya atılan "Avrupa Birleşik Devletleri" ya da daha açık bir örnek olarak "Balkan Devletleri Federasyonu" bu tür küçük-burjuva yaklaşımları ifade eder. Bu tür çözüm yolları sınıfların üstünden atlar ve ulusal farklılıkları reddeder. Ulusların fiili eşitsizliği koşullarında bunun olumsuz sonuçları, son tahlilde belli bir ya da birkaç ulusun "egemenliği"nin resmileştirilmesi şeklinde kendini ortaya koyar.
 
III.
SÖMÜRGELER SORUNU
VE YENİ DEMOKRATİK DEVRİM

 
      Çin Devrimi, gerçek anlamda Stalin'in ifade ettiği gibi, ulusal sorunun yeni içeriğinin ortaya çıktığı ve bu içerikle çözümlendiği ilk devrimdir. Artık ulusal sorunun, burjuva demokratik devrimlerin sonucu ve bu yüzden içsel bir sorun olması ortadan kalkmış, emperyalizme karşı mücadele ve bu mücadelenin zaferiyle bağlantılı bir sömürgeler sorununun çözümleneceği Çin Devrimi'yle görülmüştür. Çin Devrimi, ulusal sorunun, "genişleyip sömürgeler sorunu haline dönüştüğü zaman" gerçekleşmiştir.
      "Emperyalist dönemde tek bir ülkede devrim olabilir. Bu dönemde burjuvazi devrimci niteliğini kaybetmiştir, Kendi devrimini yapamaz. Bu yüzden geri-bıraktırılmış ülkelerde proletarya tek bir süreç içinde ikili devrimci görevle karşı karşıyadır. (Kesintisiz devrim esprisi)" [169]       Mao Zedung, Çin Devrimi'nin niteliğini şöyle ifade etmektedir:       "Çin'in hâlâ burjuva demokratik devrim aşamasında olduğuna şüphe yoktur. Çin'de köklü bir demokratik devrim programı, dışta, tam anlamıyla milli kurtuluşa ulaşmak için emperyalizmin yıkılmasını; içte de, şehirlerde komprador sınıfın iktidar ve nüfuzunun yok edilmesini; köylerdeki feodal ilişkilerin ortadan kaldırılmasını sağlamak amacıyla toprak devriminin tamamlanmasını ve savaş ağalarının hükümetinin yıkılmasını kapsamaktadır. Sosyalizme geçişin maddi temellerini atabilmek için, önce böyle bir demokratik devrim aşamasından geçmek zorundayız." [170] (abç)       Emperyalizmin II. bunalım döneminin özellikleri Mao ve ÇKP tarafından saptanmış ve bunların devrim teorisinde getirdiği değişimleri belirlemişlerdir. Mao'nun "Yeni Demokrasi" ya da "Yeni Demokratik Devrim" olarak adlandırdığı bu devrim, anti-emperyalist ve anti-feodal niteliktedir. Proletaryanın öncülüğünde ve feodalizmin tasfiye edilerek demokratik bir yönetim kurulması ve bunun kalıcı olabilmesini de sağlayacak olan emperyalist sömürünün dışına çıkılması, yani tam bağımsızlığa ulaşılması şeklinde tanımlanabilir. Böylece işçilerin ve köylülerin devrimci demokratik diktatörlüğü kurulur. Bu, anti-emperyalist ve anti-feodal devrim tüm güçlerin birleşik eylemleriyle gerçekleştirilir. Bu açıdan devrim "ulusal" (milli) niteliktedir. Dolayısıyla ulusal sorun, dönemin özelliklerine uygun olarak, bu devrimi sürekli kılarak, demokratik devrimin kazanımlarını güvence altına alan anti-kapitalist devrimi gerçekleştirmektir.
      Ancak emperyalist hegemonya altında bulunan sömürge ve yarı-sömürge ülkeler çok-uluslu bir ülke durumunda ise, ulusal sorunun diğer bir boyutu da bulunur. Bu durumda her ulusun kendi kaderini belirleme hakkı tanınarak sorunun içsel çözümüne yönelinir. Bu koşullarda "birleşme", işçilerin ve köylülerin devrimci demokratik diktatörlüğü temelinde oluşturulur.
      Burada "bütün ulusal-toplulukların ayrı devlet kurma ya da parçası olmak istedikleri devleti özgürce seçme hakkı" söz konusudur. Emperyalizmin saldırgan ve yayılmacı niteliği göz önünde bulundurularak bu sorun çözümlenir. Küçük devletlerin uzun dönemde emperyalizmin sömürü alanı haline gelmesi olasılığı karşısında, proletarya bağımsız ve ayrı devlet üzerinde ısrar edilmesinden yana olamaz. Ülke sınırları içinde emperyalizme karşı birlikte mücadele eden işçiler ve köylüler ulusal kökenlerini ön plana geçirmeksizin "birleşme"den yana hareket ederler. Bu da anti-emperyalist ve anti-feodal devrim sürecinin, belli sınırlar içinde tüm güçlerin birleşik eylemini gerektirmesiyle birlikte ele alınır.
      Sınıfsal temele dayalı bir halk cumhuriyeti, bu dönemde çok-uluslu ülkelerde ulusal sorunun yeni bir çözümünü gündeme getirmektedir. Bu yeni çözüm, ne bir burjuva federatif örgütlenmesidir, ne de proletarya diktatörlüğü temelinde oluşturulan sosyalist cumhuriyetler birliğidir. Bu iki biçimin arasında yer alan bir ara biçimdir. Deyim yerindeyse, proletarya diktatörlüğü temelinde sosyalist cumhuriyetlerin birliğine yönelik bir geçiş biçimi olarak halk cumhuriyeti ortaya çıkmaktadır. Bu tip halk cumhuriyeti, çok-uluslu sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde "ulusal-devlet"in tarihsel olarak aşılması ve yerine yeni bir "halk devleti"nin geçmesidir. Böyle bir devlet içinde ulusal-topluluklar ülke-içi özerkliğe sahip olurlar.
      Stalin, bu yeni durumu Yugoslavya düzeyinde şöyle ortaya koymuştur:       "... ülkeden ayrılmayı gerekli bulmayacak Yugoslavya milliyetleri için, program, ulusal-bölgesel özerklik üzerine özel bir madde de içermelidir ... Yugoslav devletinin, sovyet rejimi temeli üzerinde, bir özerk ulusal-devletler federasyonu biçimine dönüşmesini göz önünde tutarak, programda özerkliğe ilişkin bir maddenin bulunması, böyle bir durum bakımından elbette zorunludur." [171]       Halk devleti ve bunun gerçek ve tek biçimi olarak halk cumhuriyeti, Stalin'in belirttiği gibi, "sovyet temeli üzerinde" kurulur, ancak buradaki sovyetler işçilerin ve köylülerin sovyetidir. Dolayısıyla proletarya diktatörlüğü temelinde kurulacak olan bir federal yapıya dönüşümü gösteren "ara" ve "geçici" bir biçimdir. Bunu ortaya çıkaran doğrudan doğruya anti-emperyalist ve anti-feodal devrimdir. (Ancak kuramsal olarak böyle bir geçişin süreç içinde sosyalist federasyona ulaşması gerekmeyebileceği unutulmamalıdır).
      Burada hemen eklemeliyiz ki, Stalin'in değerlendirmesi, proletarya partilerinin asgari programlarındaki değişikliği de içermektedir. Geçmiş dönemde ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının ifadesine yer veren asgari program, çeşitli kesimlerce "belirsiz", "muğlak" olmakla eleştiriliyordu. Ve Lenin, proletaryanın burjuvazinin "olumsuz eylemi"ni desteklediğini belirterek, burjuvazinin "olumlu eylemi"ne karşı çıkılacağını söyleyerek, bu "belirsizliği" ortadan kaldırmıştır. Stalin'in ifadesiyle açıkça görüleceği gibi, artık proletaryanın ulusal sorun karşısında "olumlu eylemi" gündemdedir. Bu da programda daha açık ve olası durumlara karşı değişik çözümlere yer verilmesini getirmiştir.
      Şüphesiz halk cumhuriyeti, II. bunalım dönemi koşullarında sömürge ve yarı-sömürge ülkelerin tarihsel deneyimi ile ortaya çıkmıştır. Ancak bunun ilk belirlemeleri Marks ve Engels'de de bulunmaktadır. "Burjuvaziye karşın sürdürülmüş bir burjuva devrimi", yani burjuvazinin devrimi terkettiği koşullarda Fransız Devrimi'nde ortaya çıkan "Demokratik Cumhuriyet"e benzemektedir. Bu konuda Engels şöyle demektedir:       "Mutlak olarak kesin olan birşey varsa, o da, partimizin ve işçi sınıfının, egemen duruma, ancak demokratik cumhuriyet şekli altında gelebilecekleridir. Hatta, demokratik cumhuriyet büyük Fransız Devrimi örneğinin gösterdiği gibi, proletarya diktatörlüğünün özgül biçimidir de." [172] (abç)       Ama kapitalizmin çerçevesi içinde "demokratik cumhuriyet" bir devlet biçimi olarak burjuva diktatörlüğünün en yetkin halidir de. Bu, devletin egemen sınıfın baskı aygıtı olmasının bir ifadesidir. Marks, Engels ve Lenin'in açık biçimde ortaya koyduğu gibi, en demokratik cumhuriyet bile burjuvazinin egemenliğini sürdürmesine ve pekiştirmesine hizmet eder. Ancak Engels'in sözünü ettiği, yani proletarya diktatörlüğünün özgül biçimi olarak demokratik cumhuriyet, "Büyük Fransız Devrimi"nde ortaya çıkan, burjuvazisiz burjuva devletin biçimine ilişkindir.
      Kapitalizmin tekelci evresinde, burjuva demokratik cumhuriyetler yerlerini oligarşik diktalara bırakmışlardır. Bu açıdan proletaryanın öncülüğünde ve sosyalist devrimin genel yolu üzerinde olmayan bir "halk devleti" ya da "halk cumhuriyeti" bir küçük-burjuva istem ve ütopyadan başka birşey olmayacaktı. Sözün özü, kapitalizmin çerçevesi içinde demokratik cumhuriyet burjuvazinin sınıf egemenliğini ortadan kaldırmaz, olsa olsa belli bir dönem için bunu sınırlar.
      Emperyalizmin II. bunalım döneminde dünyada ilk proleter iktidarının ortaya çıkması, kapitalizmin çerçevesi içinde kalınmayarak, sosyalizme geçişin değişik biçimlerinin ortaya çıkabileceğini göstermiştir. Böylece "halk demokrasisi" kısa bir süre sonra yozlaşarak, burjuva diktatörlüğüne dönüşmesi, bu tarihsel olguyla önlenebilmektedir. Ve ayrıca bu yeni içeriği ile sosyalizme geçişin "özgül biçimler"inden biri olarak ortaya çıkmaktadır.
      Şüphesiz küçük-burjuvazinin, sınıfları ve ulusları yok kabul ederek ortaya attığı "özgür halk devleti" sloganı gerici bir slogandır. Ama Çin Devrimi'nin gösterdiği gibi, işçilerin ve köylülerin devrimci demokratik diktatörlüğü temelinde kurulan bir halk devleti böyle bir niteliğe sahip değildir. Bu, tarihin yeni bir döneminde ortaya çıkmış olan yeni bir biçim olarak kabul edilmelidir.
      Halk cumhuriyeti, doğrudan doğruya ulusun aşılmasının ilk tarihsel biçimi olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak bu, dünya çapında sosyalizmin zaferi ile ortaya çıkacak olan ulusların aşılması demek değildir. Küçük-burjuvazinin elinde "ulusal sorun"un ve "ulusal baskı"nın üstünden atlanılmasının aracı olabilecek olan "halk" temelinde örgütlenme, işçilerin ve köylülerin devrimci demokratik devrimi temelinde örgütlendiğinde bu özelliğe sahip olmaz. Bunun soyut bir istem ya da ifade olarak kalmamasının iki önkoşulu bulunmaktadır:
      a) Halk demokrasisi, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını, ayrılma hakkı olarak kesinkes kabul eder.
      b) Halk demokrasisi, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını, diğer ulusların işçileri ve köylülerinin devrimci demokratik iktidarlarıyla birleşme yönünde kullandıklarında uygulanabilecek bir "bölgesel özerkliği" içerir.
      İşte bu iki temel özelliği ile halk cumhuriyeti, ulusal sorunu, kapitalizmin çerçevesi dışında, ama proleterya diktatörlüğü koşullarında olmaksızın (fakat proletarya devriminin genel yolu üzerinde) belli bir çözüme bağlar. Bu çözüm, ülke içindeki proletaryanın ve yoksul köylülüğün sosyalist devrim mücadelesinde, ulusal köken ayrımı olmaksızın güçlerini birleştirmelerine de olanak sağlar. Demokratik devrim sürekli kılınarak sosyalizme geçildiğinde ise, ulusal sorunun kalıcı ve sürekli çözümü olarak sosyalist devlet ortaya çıkacaktır. Ama merkezi ve kaynaşmış bir devlet olarak buna geçişin mutlak surette sovyetik bir federasyon evresinden geçilmesi gerekmeyebilecektir. Daha farklı bir temelden yola çıkıldığı için, Ekim Devrimi'nden sonra, çok-uluslu bir ülke olan Rusya'da görülen biçim, halk cumhuriyeti döneminde aşılabilir ve böylece merkezi ve tek bir sosyalist cumhuriyete geçilebilir. Halk cumhuriyeti döneminde uluslar arasındaki fiili eşitsizliklerin, merkezi planlama yoluyla giderilmesi olanaklı olduğu oranda, böyle bir olgu kaçınılmaz olacaktır.
      Özetlersek, Çin Devrimi, proletaryanın öncülüğünde anti-emperyalist ve anti-feodal devrimin gerçekleştirilmesiyle yeni bir devlet biçimi ortaya çıkarmıştır: Halk Cumhuriyeti. Bunun sosyalist cumhuriyete dönüşümü, doğrudan bu demokratik devrimin sosyalist devrimle tamamlanması sorunu ile ilintilidir.
      Bu dönemde Stalin ve ÇKP'nin, bu yeni biçimi, doğrudan "sosyalist federatif cumhuriyet"e geçiş biçimi olarak ele aldıklarını da belirtmeliyiz. Ancak bu, verili bir ülke sınırları içindeki ulusların değil, birden fazla ülke arasındaki federasyona denk düşmektedir.
      Böylece Çin Devrimi'yle birlikte, tarihsel olarak üç devrim ve devlet biçimi ortaya çıkmıştır:
      1) Burjuva demokratik devrimleri ve ulusal-devlet olarak burjuva demokratik cumhuriyeti. Burjuva cumhuriyeti de kendisini iki farklı düzeyde ortaya koyar: Homojen bir ulusun bulunduğu ülkelerde merkezi cumhuriyet; çok-uluslu ülkelerde federatif cumhuriyet.
      2) Proletarya devrimi ve sosyalist devlet olarak proletarya diktatörlüğü. Çok-uluslu ülkelerde sosyalist cumhuriyetler birliği.
      3) Ulusal demokratik devrim ve halk cumhuriyeti ya da işçilerin-köylülerin devrimci demokratik diktatörlüğü olarak halk demokrasisi. Çok-uluslu ülkelerde geniş bir bölgesel özerkliği içeren merkezileştirilmiş devlet örgütlenmesi. [16*]
      Konunun biraz daha anlaşılır olması için ÇKP'nin 1928 programının anımsanması yeterli olacaktır. Bu program hemen hemen tüm maddeleriyle Komintern'in 1928 programıyla çakışmaktadır. [17*] Ancak ÇKP'nin bu programı, 1935-36 yılında Japon işgali koşullarında, tüm ulusun birleştirilmesi temelinde "Milli Birleşik Cephe" düzeyinde yeniden düzenlenmiştir. Bu politika değişikliği, doğal olarak programatik değişiklik de yaratmıştır. Bunun en açık görünümü, ilk programdaki "işçi ve köylü cumhuriyeti" yerine, daha genel bir ifade olarak "halk cumhuriyeti"nin konulmasıdır. Böylece politik bir kavram olarak "halk", bu dönemde "işçi, köylü, öğrenci, küçük-burjuvazi ve milli burjuvazi"yi kapsamaktadır. [173] Anti-Japon savaşın sona ermesiyle birlikte başlayan üçüncü devrimci iç savaş döneminde, artık "halk" kavramı milli burjuvaziyi kapsamamaktadır. İşte bu son durumuyla 1949'da Çin'de halk cumhuriyeti kurulmuştur.
      Çin Devrimi ile ortaya çıkan bu yeni durum, proletarya partilerinin asgari programında da önemli değişikliklere yol açmıştır. Ekim Devrimi'nden önce "demokratik devrim programı" olarak asgari program, burjuva demokratik devrimi sorununun bir parçası olarak ortaya çıkarken, artık genel olarak proletarya devrimlerinin ve proletarya diktatörlüğünün bir parçası olarak formüle edilmek durumundadır.       "I. Dünya Savaşından önceki dönemde, tarih, o zamanın görevi olarak, Rusya'da, burjuva demokratik devrimi gündeme koyduğu zaman, Rus Marksistleri ulusal sorunun çözümünü, Rusya'da demokratik devrimin yazgısına bağladılar. Partimiz, Çarlığın devrilmesinin, feodal kalıntıların temizlenmesinin ve ülkenin tam demokratlaşmasının, kapitalizmin çerçevesi içinde ulusal sorunun, mümkün olan en iyi çözümü olduğu görüşünü benimsemişti." [174] (abç)       İşte bu çerçeve içinde (kapitalizmin) proletaryanın demokratik haklar karşısındaki tutumunu ve talebini ifade eden asgari program, Ekim Devrimi'nden sonra, doğrudan doğruya proletaryanın öncülüğünde gerçekleştirilecek bir demokratik devrim programı haline dönüşmüştür. Artık talepler değil, hedefler vardır. Bu da kesintisiz devrim esprisini olanca ağırlığıyla gündeme getirir. Artık soruna, birbirinden kesin çizgilerle ayrılmış iki ayrı devrim sorunu olarak değil, tek bir süreçte gerçekleştirilecek ikili devrimci görevler olarak bakılmalıdır.
 
IV.
II. BUNALIM DÖNEMİNDE
KÜÇÜK-BURJUVAZİ VE ULUSAL SORUN

 
      Emperyalizmin hegemonyası altındaki ülkelerde küçük-burjuvazi, emperyalist-kapitalist ülkelerde olduğu gibi homojen değildir. Bir kısmı emperyalizm ve işbirlikçileri tarafından yedeklenir. I. ve II. bunalım döneminde, bu kesim "mandacılık" taraftarı olarak ortaya çıkmışlardır. (Bu olgu bu dönemlerdeki emperyalist sömürünün sürdürülüş biçimiyle uyumludur.) Bir kısmı ise, tümüyle "tarafsız" konumdadır ve gelişmelerin izleyicisi olarak beklemektedir. Bu kesimler, gelişmelerde belli bir istikrar ortaya çıktığında, güçlü olan tarafın yanında yer alırlar. Son kalan kısım ise, emperyalizme karşı mücadeleden yanadırlar ve genellikle kent küçük-burjuvazisi ve askeri kadroların genç kesimlerinden oluşur.
      Emperyalist aşamaya kadar, dünyanın hiçbir ülkesinde küçük-burjuvazi hareketlerinin başarıya ulaşması söz konusu olmamıştır. Bu nedenle, Marks-Engels'in tahlilleri bu dönemde genel olarak geçerliliğini sürdürmekle birlikte, her yönüyle pratik uygulama alanına girememiştir. Ancak tekelci kapitalizm koşullarında, dünya çapında burjuvazinin devrimci niteliğini yitirmesi ve yarı-sömürgelerde kapitalizmin az gelişmişliği, dolayısıyla güçlü bir ulusal- burjuvazinin bulunmayışı koşullarında, küçük-burjuvazi 1848 devrimlerinden sonra olduğu gibi, tarihsel olarak burjuva sınıfının genel çıkarlarını seslendirmeye ve bu doğrultuda hareket etmeye başlamıştır. Sermaye ihracının, ihraç eden ülkede kapitalizmin gelişmesini belli oranda frenlese bile, ihraç edilen ülkelerde kapitalizmin gelişmesine yol açtığı açık bir olgudur. Bu da, bu ülkelerde küçük-burjuvazinin niceliksel olarak gelişmesi sonucunu doğurmuştur. Emperyalist sömürü ve emperyalizmin açık işgali, geleneksel toplumsal yapının dağılmasına, eski feodal ilişkilerin yerine kozmopolit bir para ekonomisinin ortaya çıkmasına yol açması küçük-burjuvazinin tepkilerinin yoğunlaşması sonucunu doğurmaktadır. Yoksullaşarak proleterleşeceğini gören küçük-burjuvazi bunun tarihsel olarak kapitalizmden kaynaklandığını değil, emperyalist sömürüden kaynaklandığını düşünerek, emperyalizme karşı millici bir tepki içine girer. Ülkede demokratik devrimin gerçekleştirilmesi, küçük-burjuvazi için ikincildir. Emperyalizmin açık işgali koşullarında, "yabancılar"a tanınmış "imtiyazlar" küçük-burjuva milliyetçiliğinin gelişmesine ve bu sınıfın politik bir güç olarak ortaya çıkmasına yol açar. Burada eğitim görmüş küçük-burjuvazinin siyasal hareketin yönetiminde faaliyet göstermesi esastır.
      Sömürge ve yarı-sömürege ülkelerde "eğitim", doğrudan emperyalist ülkelerden yapılabilmektedir. Bu eğitim, ülke dışında sivil ve askeri kadroların eğitimi olarak ortaya çıkar. Böylece küçük-burjuva hareketinin yönetici kadrolarının, başlangıçtan itibaren, "sivil-asker" ayrımına ve birleşmesine dayalı bir bileşimi bulunmaktadır. Bu olgu, doğrudan bu sınıfın içsel yapısıyla uyumludur. Bu ayrımın diğer farklılıkların önüne çıkartılması ve küçük burjuva hareketinin tüm gelişim aşamalarında belirleyici olarak yönetici kadroların bu bileşiminin ele alınması da yanlıştır. Bu bileşim, son tahlilde, küçük-burjuvazinin demokratik ve milliyetçi niteliklerinin dışa vurumu olarak ele alınmalıdır. Birbirinden ayrılamayacak bu iki yanın yönetici kadrolarda "ayrım" olarak belirmesi, sadece hareketin amaçları ve mevcut durumu açısından küçük-burjuvazinin sınıf olarak aldığı tutuma bağlıdır.
      Şüphesiz yurt-dışında eğitim görmüş bireyler, ülkenin, bir yandan "sivil bürokrasi"ni, diğer yandan "askeri bürokrasi"ni oluştururlar. Ancak yukarda belirttiğimiz gibi, birincilerin "demokrat", ikincilerin "milliyetçi" olduğunu söylemek; birincinin politik gücü, ikincinin vurucu gücü (askeri) oluşturduğunu kabul etmek, sınıf tahlilinin yerine "tabakalar" ve "fraksiyonlar" tahlilini koymak demektir. [
18*]
      Emperyalizmin II. bunalım döneminde sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde küçük-burjuvazinin niteliklerini ve unsurlarını Mao, Çin gibi yarı-sömürge bir ülke açısından şöyle ortaya koymuştur:       "Bu sınıfın bütün tabakaları, aynı küçük-burjuva ekonomik temel dayanmakla birlikte, üç ayrı bölüme ayrılır. Birinci bölümü, bir miktar para ya da tahıl fazlasına sahip olanlar; yani kol ya da kafa emeğiyle her yıl hayatlarını sürdürmek için tükettiklerinden fazlasını kazananlar oluşturur. Bunlar zengin olmak isterler. Gerçi büyük sermaye elde etme hayalleri yoktur, ama her zaman orta-burjuva durumuna yükselmeyi isterler. Böyleleri ürkektir, devlet memurlarından ve biraz da devrimden korkarlar; ekonomik durum bakımından orta-burjuvaziye oldukça yakın olduklarından, bu sınıfın yaptığı propagandaya büyük güven duyarlar ve devrime kuşkuyla bakarlar. Bu bölüm, küçük-burjuvazi içinde bir azınlıktır ve bu sınıfın sağ-kanadını meydana getirirler." [175] (abç)
      "İkinci bölüm, ekonomik bakımdan kendi kendine yeterli kişilerden oluşur ... yabancılara ve savaş ağalarına çok güçlü görünmeleri nedeniyle, bu hareketin (devrimci hareketin) başarıya ulaşacağından kuşku duymakta, yürütülen harekete katılmakta kararsız kalmayı yeğ tutmaktadır. Ancak hiçbir zaman devrime karşı çıkmamaktadır. Sayısı çok kalabalık olan bu bölüm, küçük-burjuvazinin yarısını oluşturur." [176]
      "Üçüncü bölüm, yaşam koşulları günden güne kötüleşen kimselerden meydana gelir ... eskiden daha iyi günler görmüş, bugünse durumu hergün kötüleşen, borçları yığınla ve gitgide yoksulluğa sürüklenen bu kimseler ... büyük bir kitle meydana getirmekte ve küçük-burjuvazinin sol kanadını oluşturmaktadır." [177]
      Mao, küçük-burjuvazinin bu üç kısmının, olağan koşullarda devrim karşısında tavırlarının farklı olduğunu, "ama savaş zamanında, bir başka deyişle devrim dalgasının yükseldiği ve zaferin ufukta belirdiği zamanlarda, küçük-burjuvazinin yalnızca sol kanadı değil, orta kesimi de devrime" katıldığını söyler. [178]
      Görüldüğü gibi, Mao'nun küçük-burjuvazi tahlili ile Marks ve Engels'in tahlili birbirleriyle büyük oranda çakışmaktadır. Emperyalizmin II. bunalım döneminde, küçük-burjuvazi, ulusal ve uluslararası alanda kendini artan oranda ortaya koymuştur. Dolayısıyla Marksist-Leninist partilerin politik tutumları artan bir önem kazanmıştır. Özellikle küçük-burjuva hareketlerinin (milliyetçilik temelinde) emperyalizmin hegemonyası altındaki ülkelerde zafere ulaşması olgusu konuyu salt bir iç sorun olmaktan, yani proletaryanın ulusal sınırlar içinde küçük-burjuvaziyle ilişkisi sorunu olmaktan çıkarmış, bir iktidar sorunu, devletler arası ilişkiler sorunu, kısacası uluslararası bir sorun haline getirmiştir.
      I. bunalım döneminde küçük-burjuvazinin örgütlenmesi ve başarısızlığa uğramış hareketleri genel bir olguyken, II. bunalım döneminde bu sınıfın yönetici kadro düzeyinde iktidara gelmesi söz konusudur. Bu, küçük-burjuvazinin "saf" hareketi ve iktidarın da "saf" küçük-burjuva iktidarı olduğu anlamına gelmemektedir. Küçük-burjuvazinin kendi içindeki farklılaşması, kaçınılmaz olarak değişik sınıfların etki alanına girmesini ve bu sınıfların çıkarlarına uygun davranmasını getirmektedir. Mao'nun belirttiği gibi, küçük-burjuvazinin orta (milli) burjuvaziye yakın olan kesimleri, her zaman bu sınıfın çıkarları yönünde hareket etmektedirler. Emperyalizmin hegemonyası altındaki ülkelerde, kapitalizmin gelişmemiş ya da azgelişmişliği güçlü bir kapitalist sınıfın mevcut olmayışıyla çakışmaktadır. Var olan burjuvazi orta ve hafif sanayi kollarında ve tüketim malları sektöründe faaliyet gösteren orta ve küçük sermaye sahipleridir. Bunlar ülke içinde oldukça küçük bir kesimi oluştururlar. Bu nedenle anti-emperyalist millici harekette kitle gücü olarak ağır basan küçük-burjuvazi, yönetimsel kademelerde de kendini temsil olanağını kolayca bulabilmektedir. İktidar ele geçirildiğinde ise, genellikle bir "ganimet" bölüşümü mücadelesi başlar. Bu savaşta "dış" destek belirleyici konuma gelir. (Küçük-burjuva yönetimlerin kaçınılmaz olarak emperyalist sömürü alanına girişinin temelleri burada aranmalıdır.)
      İktidara geçmiş küçük-burjuvaziye karşı proletaryanın tavrını belirleyen Marks-Engels, onun artan oranda kendi fikirlerinin mantıki sonuçlarına kadar itilmesi görevini ortaya koyarken, proletaryanın örgütlülüğünü esas almışlardır. Proletaryanın örgütlü olmadığı koşullarda, anti-emperyalist mücadeleyi zafere ulaştıran küçük- burjuva hareketleri karşısında yapılabilinecekler sadece dışsal kalacaktır. Nitekim bu dönemde Komintern'in politikası Marks-Engels'in tespitlerine bağlı olarak, ama dışsal düzeyde belirlenmiştir. Özellikle üretici güçlerin artan oranda devletin elinde toplanması bu konuda izlenen politikanın temelini oluşturmuştur. Ama bunun proletaryanın örgütlü olduğu koşullarda uygulanması ile örgütsüz olduğu koşullarda uygulanması arasında önemli farklılıklar vardır. II. bunalım döneminde 1929 ekonomik buhranının emperyalist ülkelerde ortaya çıkardığı "himayecilik" politikası, sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde "devletçilik"in yeni içeriğini oluşturmuştur. Tekelci devlet kapitalizmi koşullarında ve ağır ekonomik buhran altında küçük-burjuva yönetimlerinin gerçekleştirdiği "devletçilik", Marks-Engels'in sözünü ettiği sonuçları vermeyeceği açıktır.
      Emperyalist dönemde ortaya çıkan bu durum, bir başka tarihsel gerçeğin de ifadesidir: Emperyalist dönemde, proletaryanın öncülüğünde gerçekleştirilemeyen ulusal demokratik devrimler, eğer sosyalist devrimle tamamlanmadığı sürece, gerçek bir ulusal bağımsızlık sağlayamayacaktır ve ülke bir süre sonra emperyalizmin sömürü alanı haline gelecektir. Bir başka deyişle, emperyalizmin çerçevesi içinde kalarak, kapitalist gelişmeyi sağlamaya çalışan her hareket emperyalizmin hegemonyası altına girmek zorundadır.
      Emperyalizmin II. bunalım döneminin başlarında, askeri bir savaşla zafere ulaşmış bir anti-emperyalist ulusal hareket olarak 1919-22 Anadolu hareketi, esas olarak milliyetçilik temelinde anti-emperyalist bir mücadeleye giren küçük-burjuvazinin önderliğinde gerçekleştirilmiştir.       "1923 Devrimi, önder sınıfın karakterini yansıtan bir milli devrimdir. Emperyalist işgal kırılmış, komprador- burjuvazi tasfiye edilmiş, yabancı sermayeye tanınan bazı imtiyazlara rağmen genellikle emperyalist istismar bertaraf edilmiş, feodalizmin ideolojik ve politik gücü kırılmıştır.
      Bu, muhtevası burjuva olan bir devrimdir. (Stalin ve Mao, 1919-23 Anadolu harekâtına devrim demektedirler. Keza Mao, 1923 Anadolu Devriminden muhteva olarak pek farklı olmayan Cezayir Devrimi için de, milli demokratik devrim kavramını kullanmaktadır.) Ancak, önder sınıfın karakterinden dolayı, bu devrim sürekli kılınamamış, duraklamalara ve hatta geriye dönüşlere maruz kalmış, sonunda da ülke yeniden sömürgeleşme sürecine girmiştir.
      I. Milli Kurtuluş Savaşının ve de 1923 Anadolu Devriminin önderinin büyük burjuvazi olduğunu söylemek gerçeklere aykırıdır. (Devrimin sosyal muhtevasından devrimin öncü sınıfını çıkartma diyalektik materyalizme aykırıdır.) Çünkü emperyalist dönemde burjuvazi, bütün dünyada devrimci, milliyetçi ve demokrat niteliğini kaybetmiştir. Onun ideolojisi artık milliyetçilik değil, kozmopolitizmdir. O, vatan, millet bayrağını geminin bordosundan aşağıya atmıştır. Bu bayrağı, emperyalist dönemde enternasyonalizm ve yurtseverlik tabanında proleter devrimcileri, milliyetçilik tabanında ise küçük-burjuva radikal unsurları yükseltmektedir.
      1923'de kurulan, milli, laik Türkiye Cumhuriyeti'nde yönetim, hiyerarşik tabanın üst kademesinde kemalistler olmak üzere, küçük-burjuvazinin ve de burjuvazinin bütün fraksiyonlarının ortak yönetimidir.
      Feodal mütegallibe sindirilmiş, ancak politik ve ideolojik gücü kırılmasına rağmen, ekonomik gücü bertaraf edilememiştir.
      Kısaca özetlersek, feodal-komprador devlet mekanizması parçalanmış yerine, tek parti yönetimi altında küçük-burjuvazinin diktatörlüğü egemen kılınmıştır." [179]
      THKP-C'nin bu değerlendirmesi, doğrudan II. bunalım döneminin özelliklerinin tahliline dayanmaktadır. Ülkemizde oldukça sık polemik konusu yapılmaya çalışılan bu değerlendirmenin üzerinde kısaca duralım:
      Herşeyden önce Mahir Çayan yoldaşın belirttiği gibi, bir hareketin sosyal muhtevasından önder sınıf belirlemek yanlıştır. Örneğin Çin'de demokratik devrimde proletaryanın öncülüğü söz konusudur. Mücadele tartışma götürmez bir biçimde Çin Komünist Partisi'nin önderliğinde yürütülmüş ve zafere ulaşmıştır. Ama Mao'nun da belirttiği gibi, 1927-49 döneminde Çin devrimci savaşı, muhtevası burjuva olan bir devrimi ifade eder. Yeni dönemin özellikleri nedeniyle ve proletaryanın öncülüğünün varlığını ortaya koyması bakımından, bu devrime "milli demokratik devrim" denilmektedir. Bu devrimin ulusal ve burjuva niteliklerine bakarak, onun önder sınıfının ulusal burjuvazi olduğunu söylemek olanaksızdır, saçmadır.       "Bir tarihsel hareketin sınıfsal içeriği ile bu harekete katılan ve öncülük eden kimselerin, sayıca önemli bile olabilecek bir kesiminin sınıfsal kökenleri arasında bulunacak yakın bir bağlantı konusunda, farklı sınıflardan gelen bireylerin karar ve davranışlarını etkilemekte olan ve tesadüfe bağlı pek çok etmen rol oynar. Bir burjuva devrimi, kendi sınıfının sağladığı nimetleri, salt yetişme biçimleri ve aldıkları eğitim gereği teperek, bu ilerici harekette önderlik durumuna yükselmiş çok sayıda soylu kişi katılıyor diye, daha az burjuva devrimi haline gelmez; tıpkı bunun gibi, bir proleter devriminde de öncüler kesiminde, salt burjuva ya da aristokrat kimseler yer alıyor diye, hareket daha az proleter nitelikte olmaz." [180]       İkinci olarak, burjuva demokratik devriminin emperyalist aşamada proletaryanın öncülüğünde, ya da küçük-burjuvazinin öncülüğünde gerçekleştirilmesi, doğrudan küçük-burjuvazinin ya da milli burjuvazinin genel olarak devrimci niteliğini yitirmesi ile ilintilidir. Lenin, emperyalizmin işgali altındaki ülkelerde burjuvazinin, bir yandan emperyalist ülkelerle gizli pazarlıklar yaparken, diğer yandan da ulusal-topluluktan gelen içsel baskılar yüzünden ulusal hareketin destekçisi gibi göründüğünü söyler. Bu onun iki yüzlü davranışını ifade eder.
      Üçüncü olarak, Anadolu Devriminin, muhtevası burjuva olan bir devrim olduğu Stalin tarafından çok açık biçimde ifade edilmiştir. Stalin, M. Kemal'in başkanlığındaki Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ile Koumintang'ı; Ankara Hükümeti ile Kanton Hükümetini aynı nitelikte kabul eder.       "Çin Devriminin birinci evresinin ayırıcı özelliği bunun, ilkin, genel birleşik cephe devrimi olması, ve ikinci olarak da, esas olarak dış emperyalist boyunduruğa karşı yönelmiş bulunmasıdır...
      Çin Devriminin ayırıcı özelliği, onun bu 'ilk adım'ı gelişmesinin birinci evresini, genel birleşik ulusal cephe dönemini aşmış, ve gelişmesinin ikinci evresine, tarımsal devrim dönemine girmiş bulunmasıdır.
      Örneğin Türk (Kemalistler) Devriminin ayırıcı özelliği, tersine, 'ilk adım'da, gelişmesinin birinci evresinde, burjuva kurtuluş hareketi evresinde, gelişmesinin ikinci evresine, tarımsal devrim evresine geçmeye bile girişmeksizin, çakılıp kalmasıdır.
      Devrimin birinci evresinde, Kanton döneminde, Koumintang ve onun hükümeti neyi temsil ediyorlardı? Onlar o zaman, işçilerin, köylülerin, burjuva aydınların ve ulusal burjuvazinin blokunu temsil ediyorlardı ... Kanton ve Ankara, emperyalizme karşı mücadele verdikleri zaman, Çin'de Kanton'a ve Türkiye'de Ankara'ya bir yardımda bulunmakta haklı mıydık? Evet, haklı idik. Haklı idik, ve o zaman Lenin'in izinde yürüyorduk." [181] (abç)
      Açıkça görüldüğü gibi, Stalin, 1919-23 Anadolu Hareketini ve Ankara Hükümetini, 1927'ye kadarki Koumintang ve Kanton Hükümeti ile, devrimin birinci evresi açısından aynı görmektedir. Ancak 1927 yılından itibaren Koumintang, ÇKP'ye karşı harekete geçtiği ikinci evresinde, Stalin, Koumintang'ın karşı-devrimci nitelik aldığını ve "tarımsal devrimin" ÇKP'nin önderliğinde bir köylü hareketi ile gerçekleştirilebileceğini belirtir. Ama yine de devrimin evreleri dışında Türkiye ile Çin arasında bazı farklılıklar bulunmaktadır. Çin'de proletarya ÇKP önderliğinde örgütlüdür ve köylülük üzerinde etkin bir güç durumundadır. Dolayısıyla devrimin kesintiye uğraması karşısında, sürekliliğini sağlayacak önemli bir güç bulunmaktadır. Türkiye'de ise böyle bir proletarya hareketi ve partisi mevcut değildir, dolayısıyla devrimin "birinci evre" de "çakılıp kalması" karşısında yapılacak bir şey kalmamaktadır.
      Tüm bunlara karşın Stalin, Anadolu Devriminin sınıfsal bileşimini belirtmekle birlikte, hareketin önder gücü konusunda milli burjuvaziden söz eder. (Daha ötesinde milli ticaret burjuvazisi olarak.) Oysa Koumintang ve Anadolu Müdafaa-i Hukuki Cemiyeti'nin yönetici gücü, "asker-sivil aydın kesimi"dir, yani kent küçük-burjuvazisidir. Bu farklılık ilk bakışta önemli olmamakla birlikte, ülkemizdeki teorik keşmekeş nedeniyle açıklanması gereken bir durum yaratmaktadır.
      Bu fark, herşeyden önce Çin ve Türkiye'de kent küçük-burjuvazinin önemli bir kitle gücü oluşturmadığı göz önünde tutularak değerlendirilmelidir. Küçük-burjuvazi, genellikle ticaret burjuvazisinin geliştiği yerlerde, yani büyük kentlerde bulunmaktadır. Anadolu bütününde, belli başlı kıyı kentleri dışında küçük-burjuvazi Osmanlı sivil-askeri bürokrasinin üyeleri olarak bulunmaktadır. İttihat ve Terakki hareketinde ve 1908 Devriminde hareketin önderlerinin küçük-burjuvazi olduğu tartışmasız bir gerçektir. Buna rağmen, hareket üzerinde ticaret burjuvazisinin (özellikle Selanik'te bulunanların) etkisi de çok açıktır. Anadolu Devriminde ise, ticaret burjuvazisi hareket içinde, 1908'de olduğu gibi doğrudan yer alabilecek durumda değildi. Sadece Ege bölgesindeki hareketin önderliğinde etkin bir unsur durumundaydı. 1923'den itibaren ise, ülke çapında etkinlik kazanmıştır. Ancak bu tarih, aynı zamanda, Stalin'in belirttiği gibi, Anadolu Devriminin "çakılıp kaldığı" "ilk adım"a denk düşmektedir. Bu açıdan Anadolu Devriminde önder gücün milli ticaret burjuvazisi olduğunu söylemek eksik bir değerlendirme olmaktadır. İkinci olarak, Çin'de Sun Yat Sen hareketi emperyalist hegemonyadan kurtulan bir ülkede küçük-burjuvazinin bir kesiminin "orta burjuva" haline dönüştüğünü de göstermiştir. Böylece ilk dönemde, köken olarak küçük-burjuva olan bazı unsurlar, bir süre sonra "milli burjuva" haline dönüşebilmektedirler. Bu dönüşüme paralel olarak da, küçük-burjuvazinin önemli bir kesimi burjuvazinin bu kesiminin etkisine girmektedir. Böyle bir durum Anadolu'da 1923 yılından sonra görülmeye başlanmıştır. Asıl olarak 1930'dan itibaren kesin bir durum almıştır. 1930'larda "Kadro" hareketi, Çin' de olduğu gibi, küçük-burjuvazinin politik gücünün artırılması amacıyla ortaya çıkmış bir hareket durumundadır. Ancak ülkede bu hareketi destekleyecek bir kitle gücü bulunmadığından, bu çaba son adım olarak kalmıştır. Ortaya çıkan sonuç ise, "Kemalizm"in teorik ifadelendirilmesinden öte hiçbir şeydir. İşte Anadolu Hareketinin belli bir süre sonraki durumu budur ve milli burjuvazinin etkinliği bu şekilde önderlik düzeyine yükselmiştir.
      Ankara ve Kanton hükümetinin tutarsız, milliyetçi, anti-komünist tutumlarını "milli burjuvazi"nin niteliğinden değil, asıl olarak önder güç olan küçük-burjuvazinin sınıfsal özellikleri ile açıklamak daha doğrudur. Ancak milli burjuvazinin sınıf ittifakında egemen unsur olmasına paralel olarak, küçük-burjuvaziyi yönlendirir hale geldiği de unutulmamalıdır. Çan Kay Şek'in milli burjuvazinin temsilcisi olmakla birlikte, küçük-burjuva sınıftan gelme bir askeri kadro olduğu unutulmamalıdır.
      Bu yüzden denilebilir ki, Anadolu'daki Kemalist hareket ile Çin' deki Koumintang, bir kesimi zamanla ve devlet aracılığıyla orta (milli) burjuva haline gelen, diğer bir kesimin aynı süreçte proleterleşen, üçüncü bir kesimin de devlet bürokrasisinden yaşam boyu gelir sahibi olan küçük-burjuvazinin politik iktidarının tüm gelişimine sahne olmuştur. Bunlar, emperyalist evrede, küçük-burjuvazinin milliyetçilik yanının demokratik yana üstün gelmesinin somut tarihsel örnekleridir. (Küçük-burjuva radikalizminin tarihsel durumu). [19*]
      Ulusal sorun açısından, özellikle ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı açısından küçük-burjuva iktidarlarının ve küçük-burjuva milliyetçiliğinin niteliğinin bilinmesi önemlidir. Lenin'in daha önce gördüğümüz değerlendirmesinde ortaya koyduğu gibi, küçük-burjuvazinin "sömürge sahibi" olma karşısındaki tutumu, bu ülkelerde, devlet iktidarını elinde tutan küçük-burjuvazinin egemen ulus konumu ile "devletin bütünlüğü" karşısındaki aşırı isteği (şovenizm ve ırkçılığa kadar uzanan) tartışmasız bir olgudur. Onların "ideoloji"sinin ve "politikası"nın özü de, "sınıf işbirliği"ne dayanır. Böylece küçük-burjuvazi sınıflar üstü bir yönetim peşinde koşar. Faşizmin "üstün ırk" demagojilerinin Almanya'da küçük-burjuvazi tarafından benimsenmesi bu sınıfın ulaşabileceği "aşırılık" düzeylerinin en açık göstergesidir.
      Kapitalistler için geçerli olan ve kullanılabilir pek çok araç küçük-burjuvazi için olanaklı olmadığı için, küçük-burjuvazi çok-uluslu bir devlette "egemen ulus" olmanın getirdiği olanakları yitirdiğinde "eski günlere" dönmenin ve proleterleşmenin korkusunu duyar ve şovenizme dört elle sarılır. Soykırımların küçük-burjuva unsurlarca yürütülmesi, bunun varacağı son noktayı gösterir. Örneğin 1915 Ermeni soykırımının İttihat-Terakki iktidarında gerçekleşmesi bir tesadüf ya da Ermenilerin ulusal hareketi karşısında "egemen ulus" şovenizminin ürünü olarak açıklamak yeterli değildir. Çünkü daha önceki dönemde, Osmanlı topraklarında pek çok ulusal hareket ortaya çıkmıştır. Bu isyanlar büyük ölçüde tenkil politikalarıyla bastırılmış olmakla birlikte, kitlesel katliamlara sahne olmamıştır.
 
V.
TÜRKİYE, KÜRDİSTAN[
20*] VE KOMİNTERN

 
      Komintern'in Türkiye, Türkiye'deki Kürt hareketleri ve bir bütün olarak Kürdistan konusundaki tutumları ulusal sorun karşısındaki Marksist-Leninist saptamaların ışığında ele alınmış olmakla birlikte, günümüze kadar sürekli bir tartışma konusu olmuştur. Öyle ki son yıllarda Irak'taki Kürt hareketleri karşısında SSCB'nin tutumunun "istenildiği gibi olmadığı" sık sık söylenmektedir. Bu açıdan bu konuyu özel olarak ele almak gerekmektedir.
      Komintern'in "Anadolu devrimi" ve "Kemalist yönetim" konusundaki tavrı, 1924'lere kadar doğrudan Lenin tarafından politik ilkeler temelinde belirlenmiştir. Bu politika Türkiye'nin bağımsızlığını esas almıştır. Bu açıdan Türk ulusunun kendi kaderini tayin hakkına sahip olması ve emperyalizmden bağımsız bir ulusal-devlet kurulması yönünde kullanılması gündemdedir. Öte yandan anti-emperyalist kurtuluş mücadelesi SSCB tarafından sadece politik düzeyde değil, aynı zamanda maddi alanda da desteklenilmiştir.
      Anadolu'da Ankara'da kurulan BMM ve Kemalist yönetimin SSCB tarafından tanınması ve ilişkilerin resmi düzeyde sürdürülmesi 1921 yılında yapılmış olan Moskova anlaşması ile gerçekleştirilmiştir. Ve ilk kez bu anlaşma metninde "Türkiye" tanımlanmıştır.
      Bilindiği gibi, Osmanlı imparatorluğunun I. yeniden paylaşım savaşı sonunda yenilmesi ile topraklarının "paylaşımı" gündeme gelmiştir. I. yeniden paylaşım savaşının ilk yıllarında Lenin, bu savaşın en somut amaçlarından birisinin Osmanlı İmparatorluğunun paylaşımı olduğunu belirtmiştir. Bu konuda emperyalist ülkelerin kendi aralarında yaptıkları çeşitli gizli anlaşmalar mevcuttur. Ancak 1917 Ekim Devrimi ve Brest-Litovski anlaşması sonrasında Anadolu'da ikili iktidar durumunun mevcudiyeti ve bu koşullarda yapılan Sevr Anlaşması karmaşık sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Özellikle Ekim Devrimi ile ilk sosyalist devletin kuruluşu ve bu devletin ulusların kendi kaderlerini tayin hakkına özel bir önem verişi, Osmanlı imparatorluğunun paylaşımını emperyalistler açısından (galip devletler olarak) kolay çözümlenebilir olmaktan uzaklaştırmıştır. 11 Ocak 1918'de, yani Anadolu'da henüz ulusal hareket ortaya çıkmamışken Lenin ve Stalin imzalı Ermenistan Kararnamesi'nde şöyle denilmektedir:       "Rusya'nın işgali altında bulunan 'Türk Ermenistanı'ndaki Ermeniler'in kendi kaderlerini, tam bağımsızlığa varıncaya kadar olsa, serbestçe belirleme konusundaki haklarını Rusya işçi ve köylü hükümetinin desteklediğini, Halk Komiserleri Sovyet Ermeni halkına ilan eder. Halk Komiserleri Sovyetine göre, bu hakların gerçekleştirilmesi, ancak Ermeni halkının serbestçe referandum yapmasını sağlayacak bir takım önlemlerin önceden alınması ile olanaklıdır." (abç)       Aynı kararnamede "sınır" sorunu şöyle ortaya konulmuştur:       "Türk Ermenistanı'nın coğrafi sınırlarını, demokratik esaslara göre seçilen Ermeni halk temsilcileri ile, komşu ve münakaşalı (islam ve başka) illerin halkından demokratik esaslara göre seçilen temsilciler ... birlikte kararlaştırırlar ve saptarlar." (abç)       Ancak 3 Mart 1918'de imzalanan Osmanlı-Rus anlaşması ile, "sınır çizgisi", 1877-78 Rus-Osmanlı savaşı öncesindeki sınırın aynısı olacağı hükme bağlanmıştır.
      1920 yılında Ankara'da ulusal bir meclisin toplanması ile birlikte o güne kadarki tüm anlaşmalar ve pazarlıklar büyük ölçüde işlemez hale gelmiştir. Sovyetler Birliği zorunluluk yüzünden, kendi dış ilişkileri ilkelerine ters düşen hükümleri kabul ettiği Brest-Litovsk anlaşması da bu açıdan önemli ölçüde işlemez hale gelmektedir. Bu dönemde SSCB doğrudan Ankara ile ilişki kurar ve bu ilişkisini geliştirmek istediğini belirtir. Bu dönemde Çiçerin'in Ankara'ya gönderdiği 3 Haziran 1920 tarihli mektubu SSCB'nin olaylara nasıl baktığını açıkça göstermektedir:       "Dış politikanın temel ilkeleri şunlardır:
      1) Türkiye'nin bağımsızlığı,
      2) İtiraz edilemeyecek kadar Türk toprağı olan toprakların Türk devletine bağlanması,
      3) Arabistan ve Suriye'nin birer bağımsız devlet gibi ilanı,
      4) Büyük Millet Meclisi'nce alınan karara göre, Türkiye Ermenistan'ın, Kürdistan'ın, Lazistan'ın, Batum bölgesinin, Doğu-Trakya'nın ve bütün Türk-Arap halklarının karma olarak yaşadıkları devlet topraklarının, kendi kaderlerini tayin etme hakkının tanınması. Sovyet hükümeti olarak, mültecilerin ve istekleri dışındaki sebeplerden dolayı göç etmek zorunda kalan tüm göçmenlerin de bölgelerde serbestçe yapılacak bir referanduma katılabilmeleri için, bunların yerlerine getirilmelerini doğal sayıyoruz.
      5) Büyük Millet Meclisi yönetimindeki yeni Türk devletine ait topraklarda yaşamakta olan milli azınlıklara Avrupa'nın en serbest hükümetlerinde milli azınlıklara tanınan tüm hakların tanınması." [182]
      Bu ilkeler Ankara BMM'ye iletilmiş olmakla birlikte, bunlar üzerinde tam bir anlaşma olmamış ve pratikte Kafkas-ötesi alanda meydana gelen gelişmeler ve Rusya'daki iç savaş nedeniyle özel bir anlaşma yoluna gidilmiştir. Böylece 16 Mart 1921'de Moskova Anlaşması imzalanmıştır. Bu anlaşmaya göre:       "Milletlerin kardeşliği ilkesini ve halkların kendi kaderlerini özgürce belirleme hakkını tanımakta birleşen, Türkiye Büyük Millet Meclisi hükümeti ve Rusya Federatif Sosyalist Cumhuriyet hükümeti (temsilcileri) aşağıdaki maddeleri kararlaştırmışlardır:
      1) Bağıtlı taraflardan her biri, taraflardan birine yükletilmek istenen barış anlaşması ya da diğer bir uluslararası bağıtı tanımayı ilke olarak kabul ederler. RSCF hükümeti bugün BMM tarafından temsil edilmekte olan Türkiye Milli Hükümeti'nden tanınmamış Türkiye'ye ait hiçbir uluslararası bağıtı tanımamayı kabul eder.
      Bu anlaşmada adı geçen 'Türkiye' sözü ile 28 Ocak 1920'de İstanbul'da toplanan Meclis-i Mebusan tarafından kaleme alınmış ve tüm devletlerle basına bildirilen Misak-ı Milli'nin kapsadığı arazi amaçlanmıştır.
      Türkiye'nin Kuzey-Doğu sınırları Karadeniz kıyısında bulunan Sarp köyünden başlayarak, Hadis-Mata dağı Şavşat dağı -suların ayrım çizgisi- Kani dağından geçen, oradan sürekli olarak Ardahan ve Kars sancakları sınırının kuzeyine, Arpaçay ve Aras telveğini izleyerek Aşağı Karasu'nun Aras'a karıştığı yere varan çizgi ile saptanmıştır." [183] (abç)
      Aynı anlaşmanın 8. maddesi ise şöyledir:       "Bağıtlı taraflar topraklarında diğer taraf ülkelerinin ya da ülke parçalarının birisinin hükümet görevini üzerine almak iddiasında bulunan örgüt ve topluluğun oluşması ya da yerleşmesini ve diğer ülkeye karşı mücadele amacıyla bulunan topluluğun yerleşmesini kabul etmeyi yükümlenirler. Türkiye ve Rusya, Kafkasya Cumhuriyetleri'ne karşı da karşılıklı işlem şartıyla aynı yükümlülükte bulunurlar.
      Şurası kararlaştırılmıştır ki, bu maddelerde sözü geçen Türkiye arazisi, doğrudan Türkiye BMM hükümetinin sivil ve askeri yönetiminde bulunan arazidir." [184] (abç)
      Bu maddelerin anlamlarını ayrıca açıklamaya gerek yoktur. Ama bunları Sovyetler Birliği'nin tam istemi olarak değil, somut tarihsel koşullara bağlı olarak ortaya çıkmış bir anlaşma şeklinde düşünmek gerekir. Nitekim anlaşmanın imzalanma süreci içersinde, Çiçerin, "Misak-ı Milli" yerine "hududu ırkiye" denilmesini önerirken, daha önce Sovyetler Birliği'nin dış politika ilkelerinin Ankara'ya ilettiği mektubundaki "itiraz edilemeyecek kadar Türk toprağı olan topraklar" ifadesi ile uyum içinde davranılmasına çalışılmıştır. Ancak gerek uluslararası durum, gerekse böyle bir tanımlamanın getireceği teknik güçlükler (nüfus sayımı gibi) anlaşmanın imzalanması önünde engel oluşturmaktaydı. Koşulların gerektirdiği hızla sonuç alınması gereği, kaçınılmaz olarak fiili ve açık tanımlamalar yapılmasını gerektirmiştir. Sonuçta iki tanım arası -ve yer yer her iki tanımlamada yer alan- bir noktada anlaşmaya varılmıştır. "Misak-ı Milli sınırları" olarak ortaya çıkan Türkiye, anlaşmanın 8. maddesinde "fiili" durumları içerdiği anlamında kullanılmıştır. Yani kesinkes "Misak-ı Milli" sınırları değil, bu belirlenmişlik içinde Türkiye BMM hükümetinin "sivil ve askeri yönetiminde bulunan arazi" esas alınmıştır. Doğal olarak Misak-ı Milli sınırları bu sınırlar içinde devlet otoritesi kurulduğu oranda kabul edilmektedir. Bu tanımlama özellikle Türkiye'nin güney sınırları açısından önem taşımaktadır. Yani Sovyetler Birliği güney sınırlarını Misak-ı Milli'de ortaya konulmuş boyutta tanıma garantisi vermemektedir. Ama bu topraklar üzerinde "sivil ve askeri yönetim" yani devlet otoritesi sağlandığı durumda tanıyacağını da beyan etmiş olmaktadır. Çiçerin'in "hududu ırkiye" ifadesi, nüfus sayımı yapılmasa bile Van, Muş, Ağrı ve Bitlis'in Ermenistan'a katılmasını gerektirmektedir. Görüşmeler bu noktada kesintiye uğramışsa da, daha sonra Sovyetler Birliği bu konuda ısrarlı olmamayı tercih etmiştir. Çünkü bu bölgede Ermeni nüfusu yok denecek kadar azdır. 1915 Ermeni soykırımı ile "boşaltılmış" olan bu bölge açısından, tarihsel haksızlık kabul edilmekle birlikte, fiili durum bulunduğundan ve bunun düzeltilmesi olanaksız olduğundan, anlaşma hükümleri kabul edilmiştir. Bu konuda, Lenin'in, ulusal toprakların ayrılan taraf açısından "asgari" olarak belirlenmesi gerektiği şeklindeki belirlemesi de egemen olmuştur. Lenin 1914 yılında verdiği bir konferansta, "ulusal sınırların" tesbitini "ulusal, ekonomik, geleneksel vb." düzeyinde saptanması gerektiğini ve "ulusal merkezler asgari toprağa göre saptanmalı, azami toprağa göre değil" [185] demekteydi. Bu tutum Marksizmin "büyük devlet" konusundaki tutumu ile örtüşmektedir. Yani "küçük ulusal adacıklar" yerine "büyük devletler"in proletaryanın devrimci mücadelesi için çok daha elverişli olması esas alınmıştır.
      Özetlersek, Sovyetler Birliği ile yapılan Moskova Anlaşması ile tanımlanan Türkiye, günümüzdeki Türkiye Cumhuriyeti'ni ilk ve gerçek tanımlaması olması açısından tarihsel öneme sahiptir. Böylece Türkiye sözcüğü; bu şekilde Türkler'in ulusal toprakları (anayurtları) olarak değil, devletin egemenliği altında bulunan topraklar olarak belirlenmiştir. Dolayısıyla politik bir tanımdır.
      Komintern'in Türkiye ve Kürt ulusal hareketleri karşısındaki tutumu ise günümüzde de tartışma konusu yapılan konuların başında gelmektedir. Şüphesiz burada Komintern'in tutumunun, II. bunalım döneminde, tek ülkede sosyalizmin inşası sorununun bulunduğu koşullar altında değerlendirilmesi ve bu dönemdeki Kürt hareketlerinin nitelikleriyle birlikte ele alınması gerekmektedir.
      Komintern, yukarda da gördüğümüz gibi, doğrudan Sovyetler Birliği'nin dış politikasının ilkeleri içersinde yer alan ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının tanınmasına özel bir önem vermiştir. Bu açıdan Kürt ulusunun da kendi kaderini tayin hakkını savunmuştur. Ancak sorun, bu hakkın tanınması olarak yalın bir istek sorunu değil, aynı zamanda bir destek sorunudur. Bu en açık biçimiyle Stalin tarafından ortaya konulduğu gibi somut tarihsel koşullara göre ele alınan bir politik tutumdur.       "Ulusal sorun, hiç de kesin olarak mutlak, değişmez birşey değildir. Mevcut rejimin dönüşümü genel sorununun bir parçası olduğu gibi, ulusal sorun, tamamen toplumsal koşullar ülkede kurulmuş olan iktidarın niteliği ve genel olarak, toplumsal gelişmenin tüm seyri tarafından belirlenir." [186]       Böylece Komintern'in Kürt hareketleri karşısındaki tavrı, "ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını tanımak, gerçekte, her ulusun kendi kaderini tayin istemini desteklemek anlamına gelmediği" ve desteklemenin belli koşullamaya tabi olduğu şeklindeki Leninist tesbittir.
      İşte bu koşullamaya ilişkin olarak Komintern II. Dünya Kongresi'nde (1920) şu kararlar alınmıştır:       "Feodal ya da ataerkil ve ataerkil-köylü ilişkilerinin egemen olduğu daha geri devletlerle uluslara gelince, şu noktaların göz önünde tutulması özellikle önemlidir:
      Birincisi, bütün komünist partileri, bu ülkelerdeki burjuva-demokrat kurtuluş hareketlerine yardım etmelidirler; en etkin biçimde yardım etme görevi, herkesten önce, geri ulusun, sömürge olarak ya da mali açıdan bağımlı bulunduğu ülkenin işçilerine düşer.
      İkincisi, geri ülkelerde din adamları, etkin öteki gerici unsurlar ve ortaçağ unsurlarıyla savaşım gereğidir.
      Üçüncüsü, Avrupa ve Amerika emperyalizmine karşı kurtuluş hareketini, hanların, toprak sahiplerinin, mollaların, vb. gücünü artırma çabasıyla birleştirmeye çalışan panislamcılıkla savaş gereğidir.
      Dördüncüsü, geri ülkelerde toprak sahiplerine, büyük toprak mülkiyetine ve feodalizmin bütün kalıntı ve belirtilerine karşı köylü hareketine özel bir destek gösterme ve Doğu'daki, sömürgelerdeki ve genellikle geri ülkelerdeki devrimci köylü hareketiyle Batı-Avrupa komünist proletarya hareketi arasında olabildiği ölçüde yakın ilişki kurarak, köylü hareketine devrimci bir nitelik kazandırma gereğidir. Kapitalist-öncesi ilişkilerin egemen olduğu ülkelerde, 'emekçi halkın sovyetini' vb. kurarak, sovyet sisteminin temel ilkelerini uygulamak için her çabayı göstermek özellikle önemlidir.
      Beşincisi, geri ülkelerde burjuva-demokratik kurtuluş eğilimlere komünist bir görünüş verme çabalarına karşı kesinlikle savaş gereğidir. Komünist Enternasyonal, sömürgelerle geri ülkelerdeki ulusal-burjuva demokratik hareketleri bir koşulla desteklemelidir. O koşul şudur; bu ülkelerde komünistliği yalnızca sözde kalmayacak olan gelecekteki proleter partilerin ögeleri birlikte ortaya çıkarılacak ve kendi özel amaçlarını, yani kendi ulusları içindeki burjuva-demokratik hareketlerle savaşım amaçlarını anlayacak biçimde yetiştirilmiş olacaktır. Komünist Enternasyonal, sömürge ve geri ülkelerdeki burjuva demokrasisiyle geçici bir ittifaka girmeli, ancak onlarla kaynaşmamalı, henüz ilk adımlarını atıyor olsa bile proleter hareketin bağımsızlığını kesinkes yeğ tutmalıdır.
      Altıncısı, siyasal yönden bağımsız devletler görünümü altında, iktisadi, mali ve askeri yönden tamamen kendilerine bağlı devletler kuran emperyalist devletlerin sistematik olarak kullandıkları bu aldatmaca, bütün ülkelerin, özellikle geri ülkelerin geniş emekçi yığınları arasında sürekli olarak anlatılmalı, bu aldatmacanın ipliği pazara dökülmelidir. Bugünkü uluslararası koşullar altında, bağımlı ve zayıf ülkeler için, sovyet cumhuriyetleriyle birlikten başka kurtuluş yoktur." [187] (abç)
      Görüldüğü gibi, "ulusal sorunda soyut ve biçimsel ilkeler ön plana çıkartılamaz." [188] Emperyalizmin hegemonyası altında bulunan feodalizmin egemen olduğu ülkelerde ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının tanınması ile bunun kullanılması konusunda Komintern'in açık ve net görüşleri bulunmaktadır. Yukarda ortaya konulduğu gibi, her ulus kendi kaderini belirlerken, mevcut tarihsel koşulları göz önünde bulundurulmalıdır. Ayrıca Komintern, hangi ülkede, hangi ulusal hareketlerin destekleneceğini bu kararı ile açıkça ortaya koymuştur. Burjuva demokratik hareketlerin desteklenmesinde ortaya konulan koşul ise oldukça önemlidir. Bu koşul, herhangi bir ulusun, kendi kaderini belirleme hakkını bağımsız bir devlet şeklinde kullandığı koşullarda komünist partisinin gelecekteki, ulusal ölçekteki mücadelesinin engellenmemesi şeklindedir. Bunun anlamı, devletin "demokratik cumhuriyet" olması gerektiğidir. Bu kararla, milliyetçi görünüm altındaki dinsel ya da feodal hareketler ile sosyalist görünümündeki milliyetçi hareketlerin desteklenmeyeceği açıkça ortaya konulmuştur.
      Kısacası, artık ulusal sorun, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının temelinde, hangi koşullarda ve hangi koşullama ile bu hakkın kullanılacağını içermektedir. Bu da ulusal hareketlerin niteliği sorununu gündeme getirmektedir. Sözün özü, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, ayrı devlet kurma hakkı ile bu hakkın nasıl ve hangi biçimde kullanılacağı somut olarak birbirinden ayrılmak zorundadır.       "Ulusların ayrılma özgürlüğü hakkı sorunu ile, ulusun şu ya da bu anda ayrılma zorunluluğu sorununu birbirine karıştırmamak gerekir. Proletarya partisi, bu sorunu, duruma göre, her özel durum içinde, tamamen tek başına bir sorun olarak çözümlemelidir. Ezilen halklara ayrılma hakkını, kendi siyasal kaderini tayin etme hakkını tanımakla, bundan ötürü, bu durumdaki ulusların, belli bir zamanda, Rus devletinden ayrılıp ayrılmamaları gerektiği sorununu çözmüş olmuyoruz. Ben bir ulusa ayrılma hakkını tanıyabilirim, ama bu, onu bunu yapmaya zorluyorum anlamına da gelmez. Ulus ayrılma hakkına sahiptir, ama koşullara göre, bu hakkı kullanmayabilir de. Böylece, kendi payımıza, proletaryanın, proleter devriminin çıkarlarına göre, biz, ayrılığın yararına ya da ona karşı ajitasyon yapmakta özgür kalıyoruz demektir. Böylece, ayrılma sorunu, duruma göre, her özel durum içinde, tamamen tek başına bir sorun olarak çözümlenmelidir ve işte tam bu nedenledir ki, ayrılma hakkının tanınması sorununun, şu ya da bu koşullar içinde ayrılmanın yararlılığı ile karıştırılmaması gerekir. Kendi payıma, örneğin ben, Kafkas-ötesi ile Rusya' nın ortak gelişmesini, proletaryanın bazı savaşım koşullarını vb. göz önünde tutarak, Kafkas-ötesi ülkelerinin ayrılmasına karşı çıkabilirim. Ama eğer Kafkas-ötesi halkları gene de ayrılmak isterlerse, bizden yana hiçbir muhalefete rastlamaksızın, elbette ayrılacaklardır." [189] (abç)       İşte bu ilkeler ve kararlar ışığında Türkiye'deki Kürt hareketi ve Kürdistan sorunu "tamamen tek başına bir sorun olarak" ele alınmıştır. Ancak unutulmaması gerekir ki, ulusal sorunda iki (bazen daha çok) taraf vardır ve dolayısıyla koşullar ele alınırken bu taraflar da işin içine girmek durumundadır. İşte bu boyutlarıyla 1925 Şeyh Sait isyanı, 1928 Ağrı isyanı, 1930 Zilan isyanı Komintern tarafından karar altına alınmış Leninist ilkelere göre "özel" olarak değerlendirilmiş ve "milliyetçi görünüm altında dinsel ayrıcalıkların ve feodal çıkarların korunması"na yönelik olduğu düşünülerek desteklenilmemiştir. Ama gene de "genç Türk burjuvazisinin" bu isyanlar karşısındaki tenkil politikası, zor kullanması, sivil halka yöneldiği ölçüde kınanmıştır.
      Komintern'in tavrı, görüleceği gibi, iki yanlı bir tahlili gerektirmektedir: a) Kürt isyanının niteliği, b) Türk devletinin niteliği. Bu iki yan, yaşanılan tarihsel koşullarla birlikte ele alınmıştır. Bunların sonucu olarak 1923 sonrasında Kemalist yönetime karşı Kürt isyanlarının "ulusal hareketler" olduğu konusunda Komintern'in herhangi bir değerlendirmesi bulunmamaktadır. Böylece, Komintern ve SSCB'nin, özellikle 1925 Şeyh Sait isyanı karşısında, bu isyanın "gerici", "feodal milliyetçi", "dinsel amaçlı" olduğu düşünülerek, "genç Türk burjuvazisi"nin yanında tavır alınmıştır. [21*]
      Burada bir noktaya açıklık getirmekte yarar vardır. Genellikle tarihi, revizyonizmin, pasifizmin, teslimiyetçiliğin ve dönekliğin tarihi olan TKP'nin, bu niteliklerinden yola çıkarak, Komintern'i "aldattığı", "yanılttığı", vb. iddialar bulunmaktadır. Bu iddialar Dünya Komünist Partisi olarak faaliyet gösteren bir örgüte ve yönetimine yapılmış önemli bir suçlama olduğunu söyleyebiliriz. Herşeyden önce Komintern'in kendine bağlı seksiyonlarınca iletilen bilgi ve değerlendirmeleri, doğrudan hiçbir incelemeye tabi tutmaksızın kabul ettiğini düşünmek, III. Enternasyonal'i küçümsemekle özdeştir. Komintern'in somut gelişmeler karşısındaki tutumu, doğrudan doğruya dünya kongrelerince kararlaştırılan ilkeler doğrultusunda Komintern Yürütme Komitesi'nce belirlenmektedir. 1924 yılında yapılan Komintern 5. Dünya Kongresinde seçilen ve 1926 yılına kadar görev yapan Yürütme Komitesi üyelerini anımsamak bile, bu konudaki iddiaları geçersiz kılacak niteliktedir: Zinovyev, Buharin, Stalin, Kamanev, Rykov, Togliatti, Bordiga, Clara Zetkin. Bu komünistlerin TKP tarafından "aldatıldıklarını" düşünmek, "yanıltıldıklarını" savlamak çocuksu bir kuşkuculuktan öte birşey değildir.
      Diğer taraftan Komintern, özel olarak değerlendirmek durumunda bulunduğu ülkeler için özel görevliler göndermektedir. Bunlar olayı yerinde değerlendirerek, Yürütme Komitesi'ne rapor sunmaktadır. Yani seksiyonların kendi raporları doğrudan ve koşulsuz olarak kabul edilmemektedir. Örneğin 1921 yılında Türkiye'ye iç savaşın ünlü komutanlarından Frunze gönderilmiş ve pek çok kişi ve çevrelerle görüşmüştür. Bu doğrudan bir proletarya partisinin -ki Komintern de bir dünya partisidir- parti-içi denetim, istihbarat konusundaki tutumu ile ilintilidir.
      Yine de Komintern'in bilgi kaynakları bunlarla da sınırlı değildir. SSCB'nin diplomatik ilişki içinde bulunduğu ülkeler açısından, bu ülkelerdeki SSCB temsilcileri ya da büyük elçileri gelişen olayları ülkelerine iletmek durumundadırlar. Bu ilişki doğrudan SSCB Dışişleri Komiserliği kanalıyla yürütülmektedir ve uzun süre dışişleri doğrudan parti başkanlığına ya da genel sekreterliğine bağlı olmuştur.
      İşte bu nedenlerle, Komintern'in Türkiye ve Kürt isyanları hakkında "yanlış" kararlar almasının nedeni olarak, ayrımsız "Türk komünistleri"nin "Kemalist düşünceleri" olduğunu söylemek yanlıştır. Eğer Komintern'in tutumu yanlış ise, bu konu tarihsel olarak ele alınıp irdelenmeli ve Komintern tarihi içinde değerlendirilmelidir. Yoksa, Komintern'in "şanlı tarihine" gölge düşürmemek amacıyla ya da ulusal sorun üzerine en önemli teorik katkılarda bulunmuş ve Komintern'in politikalarında büyük ölçüde etkili olmuş Stalin'i "hatasız" kılmak amacıyla, yüzü yeterince açığa çıkmış, pasifizmi ve kuyrukçuluğu tartışma konusu olamayacak kadar açık olan TKP'ye herşeyi maletmek ve bu yolla tüm Kürt isyanlarını ulusal-devrimci kurtuluş hareketi gibi göstermeye çalışmak ve de tüm bunları "Türk solunun tarihsel hatası" olarak nitelemek oldukça demagojik bir değerlendirme ve ucuz bir yoldur.
      Son olarak burada, daha önce belirttiğimiz bir hususu anımsatmak istiyoruz. Bu, ulusların kendi kaderini tayin hakkının nasıl kullanılacağı, yani ayrılma isteminin kimin tarafından dile getirileceği sorunudur. Bu nokta Komintern'in tavrında etkindir. Bu sorun, bir hareketin kitlesel niteliğinden çok yönetici gücünün niteliği sorununu ön plana çıkarmaktadır. Bir başka deyişle, hareketin üzerinde hegemonyasını kuran hangi sınıf ya da kesimlerdir? Bu soruya Kürt isyanları açısından Komintern'in yanıtı açıktır: "Gericiler, dinciler, mollalar, İngiliz ajanları, şeyhler, aşiret reisleri." Bütünsel ifadeyle dinsel (klerikal) gerici gruplar Kürt isyanlarının yönetici ve önder gücü olarak ortaya çıkmaktadır.[22*] İşte Komintern'in desteklemediği yan budur ve bu tutum hareketin kitle gücü ile karıştırılmamalıdır.
 
VI.
1924 SONRASINDA
SSCB'DEKİ GELİŞMELER VE ULUSAL SORUN

 
      II. bunalım döneminin en temel özelliklerinden birisinin dünyada ilk proleter devriminin gerçekleşmesi olduğunu belirtmiştik. 1917-24 yılları arasında dünyada, özel olarak da Avrupa'da proletaryanın devrimci mücadelesinin yükseldiğini tespit eden Komintern, bu bağlamda ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını ve ulusal düzeydeki mücadelelere proletaryanın katılım koşullarını belirlemiştir. Ancak 1924 yılından sonra "devrim dalgasının çekilmekte olduğu"nu ve emperyalizm tarafından kuşatılmış bir ülkede sosyalizmin ulusal düzeyde inşası sorununun ortaya çıktığı tespit edilmiştir. "Tek ülkede sosyalizmin zaferi" olarak bilinen ve Stalin ile Troçki arasında, dolayısıyla Leninist "kesintisiz devrim teorisi" ile Troçkist "sürekli devrim teorisi" arasında ideolojik mücadelenin başladığı bir dönemde, ulusal kurtuluş hareketleri sorunu, doğrudan Sovyetler Birliği'ndeki proleter iktidarının korunması ve geliştirilmesine tabi olarak ele alınmıştır. Bir başka deyişle, ulusal sorunda proletaryanın bağımsız siyasal değerlendirmesi ve tavrında temel olan "proletaryanın ve proleter devriminin çıkarları", bu dönemde, somut olarak "Sovyetler Birliği'nin çıkarları" olarak ifade edilmiştir. Bu, ulusal sorun karşısında proletarya partisinin tutumu ile proleter devletin tutumunun birleşmesi olarak ifade edilebilir.
      "Mümkün bütün grupların, akımların ve partilerin arasına ayrım çizgisini çeken ve onların devrimci bir öze mi, karşı-devrimci bir öze mi sahip olduklarının sınanacağı denek taşını oluşturan bir tek sorun vardır. Bu sorun, şu anda SSCB'nin savunulması sorunudur, emperyalizmin saldırılarına karşı SSCB'nin kayıtsız şartsız savunulması sorunu.
      Kim bir takım ön kayıtlar koymadan, koşulsuz olarak, açıkça ve dürüstçe, gizli askeri görüşmeler yapmadan SSCB'yi desteklemeye hazırsa, o devrimcidir, çünkü SSCB, dünyada sosyalizmi inşa eden ilk devrimci proleter devletidir. Kim kayıtlar koymadan, yalpalamadan, koşullar sıralamadan SSCB'yi korumaya hazırsa, o enternasyonalisttir, çünkü SSCB bugün dünyadaki devrimci hareketlerin temelidir, bu devrimci hareketi korumak ve ilerletmek, SSCB'yi korumaksızın mümkün değildir." (Stalin) [
190] (abç)
      Bu koşullar altında ve bu değerlendirmeler ile ulusal sorunlar ve ulusal kurtuluş hareketleri karşısında Komintern'in tavrı belirlenmiştir. Ancak Stalin, SSCB için böyle bir belirleme yaparken, 1920 yılında karar altına alınmış şu ilkeyi de gözetmektedir:       "Proleter enternasyonalizmi, herşeyden önce, herhangi bir ülkedeki proleter mücadelesinin çıkarlarının, dünya ölçüsündeki mücadelenin çıkarlarına bağımlı olmasını, ikinci olarak da burjuvazi üzerinde zafer sağlayan bir ulusun, uluslararası sermayeyi devirmek için daha büyük ulusal özveriler yapabilmesini ve yapmaya istekli olmasını gerektirir." [191] [23*] (abç)       Stalin'in sözleriyle ortaya çıkan bu saptamalar, ulusal sorunun, artık ülkelerin bir iç sorunu olmaktan çıkıp, uluslararası bir sorun haline gelmesinin somutlaşmasıdır. Böylece artık ulusal sorunlar karşısında proletaryanın tutumu, sosyalist devletin tutumu ile birleşmiştir. Yani II. bunalım döneminin ilk ve tek sosyalist iktidarı olan Sovyetler Birliği'nin dış politikası ile proletaryanın tutumu bir ve tek anlayış durumuna gelmiştir. Bunların sonucunda da devletler arası ilişkiler alanı artan oranda öne çıkmaktadır.
      Stalin, daha 1921'de "ulusların kendi kaderlerini kendilerinin tayin etme hakkı belirsiz sloganının, uluslar ve sömürgelerin ayrılma, bağımsız devletler kurma hakkı belirgin sloganı ile değiştirilmesi"ni önermesi, bu değişimlerin ilk belirtileridir. Stalin bu önerisini gerekçelendirirken, "kaderini serbestçe tayin etme sloganının kendileri bakımından elverişli bir özelliğini gören emperyalistlerin, bu sloganı kendi öz sloganları ilan etmiş bulunmaları"ndan söz eder. [192]
      Bilindiği gibi, II. bunalım döneminde en ileri emperyalist ülke durumunda bulunan İngiltere, gelişen ve gittikçe öne geçen ABD emperyalizmi tarafından tehdit edilmektedir. Bu dönemde ABD emperyalizminin ulusal sorunlar karşısındaki tututmu, III. bunalım dönemindeki gelişmelerin temelini teşkil etmektedir. İşte Stalin, bu gelişmeleri görmüş ve buna karşılık olarak belirli düzenlemeler yapılmasını önermiştir. Ama gelişmeler tam olarak maddeleşmemişken, II. bunalım döneminde ikincil öneme sahipken, ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının daha net hale getirilmesi ve böylece emperyalizmin kendisine malettiğinden farklı bir içeriğe sahip olduğunun ortaya konulması tam olarak mümkün değildir. Daha tam deyişle, Wilson'un ünlü "14 prensibi" olarak bilinen, yani emperyalist burjuvazinin ulusal sorunlara karşı tutumunu belirleyen "ilkeler", artan oranda proletaryanın tavrını silikleştirmektedir. Gelecekteki yeni-sömürgeciliğin ideolojik temelini oluşturan ve gerçekleştirildiği andan itibaren yeni-sömürgeciliği somutlaşan Wilson Doktrini, Marksistlerin ulusal sorun karşısındaki tutumlarına karşı "alternatif" olarak geliştirilmiştir. Bu doktrinin özü, herhangi bir temel aramaksızın, belirli topraklar üzerinde yaşayan tüm toplulukların "bağımsız devlet" olarak örgütlenmesine dayanır. Ancak bu "bağımsız" devletler, Komintern'in II. Dünya Kongresinde dikkat çektiği gibi, görünüşte bağımsız, ama emperyalizme ekonomik, mali, askeri açılardan bağımlı devletler durumundadır. II. bunalım döneminde henüz ABD emperyalizmi hegemonik güç değilken ortaya çıkan bu yeni "bağımlılık" biçimi, yaşanılan ve yaşanılacak dönemde anti-emperyalist mücadelenin içeriğini belirlemiş ve bu mücadele geçmiş dönemlerin ulusal kurtuluş hareketlerinin yerine geçmiştir. (Günümüzde kullanılan "tam bağımsızlık" kavramının asıl içeriği de budur.)
      II. bunalım döneminde ulusal sorun karşısında Marksizmin tutumu öz olarak böyle gelişmiştir. Ancak bu dönemde ortaya çıkan gelişmeler ve tali ilişkiler, II. yeniden paylaşım savaşı sonrasında başatlık kazanmıştır. Bunların başında, emperyalist dönemde, kapitalizmin çerçevesi içinde uluslar bağımsız bir devlete sahip olsalar bile, gerçek bir bağımsızlığa sahip olamayacakları ve üstelik kendi kapitalist gelişmelerini iç dinamikle sağlayamayacakları olgusu gelir. Bağımsızlığını elde etmiş uluslar, bu çerçeve içinde er veya geç emperyalist sömürü alanı haline geleceklerdir.
      Özetlersek, genel olarak II. bunalım döneminde, ulusal sorun, proletarya ve partisi açısından, burjuva demokratik devrimle çözümlenebilecek bir sorun ve bu devrimde proletaryanın yer alışıyla sınırlı olmaktan çıkmıştır. Artık ulusal sorun, proletaryanın öncülüğünde anti-emperyalist ve anti-feodal ulusal demokratik devrimle çözümlenebilir. Kesintisiz devrim anlayışı içinde proletarya devrimiyle tamamlanarak kesin ve kalıcı hale getirilebilir. Bu süreçte ortaya çıkan halk cumhuriyeti, kalıcı çözüme geçişte ortaya çıkan yeni bir devlet tipidir. Bu ulusal-devlet kavramının yerine halk devleti kavramının geçişi ile nitlenebilir. Tüm bunlar, ulusal sorunun, her ulusun burjuva ya da küçük-burjuvaları önderliğinde bir demokratik devrimle çözümlenmesi döneminin sona ermesi demektir. Böylece de, proletaryanın ve partisinin ulusal sorun karşısındaki tutumu, yalın bir biçimde ulusların kendi kaderlerini tayin hakkını tanımak ve elde edilmesiyle sınırlandırılamayacak düzeye gelmiştir. Artık bu hakkın proletarya demokrasisi ile tanımlanması ve proletaryanın öncülüğünde gerçekleştirilen bir demokratik devrim sonucu kurulacak halk iktidarı ile nasıl kullanılacağı somut sorunu haline gelmiştir. Ulusal hareketlerin desteklenmesinin koşulları da, proletaryanın bu ülkelerdeki devrim teorisi ve devrim programı ile yanıtlanan bir sorun haline gelmiştir. (Olumlu eylem esprisi)



Gelecek Bölüm BEŞİNCİ BÖLÜM



Dipnotlar


[9*] Daha sonra Partinin adı SBKP (B) olarak değiştirilmiştir.
[10*] Lenin'de "federatif cumhuriyet"in biçimi ve içsel yapılanışı büyük oranda parti örgütlenmesine yakındır. Yani çok-uluslu Çarlık Rusyası'nda "birleşik ve kaynaşmış tek bir proletarya partisi" olarak RSDİP'nin oluşturulmasındaki yaklaşımı büyük oranda ağır basmaktadır. Lenin, sovyetlerin ülke çapında mer-kezileştirilmesinde de aynı tutumu ortaya koymuştur. Bir başka deyişle, Lenin' de gerçek temel işçi sovyetleri düzeyinde kitlesellik gösteren işçi sınıfı partisidir. Bu açıdan bazı farklılıklar bulunabilir. Parti ile kitle arasındaki bilinç düzeyindeki farklılıkların ortadan kalkması ve sonal olarak partinin işlevsiz kalışı sorunu ile birlikte ele alınmaktadır.
[11*] Bilindiği gibi Bolşevik Partisi'nde en yüksek karar organı Parti Kongresi'dir. İki kongre arasında yetki Parti Merkez Yürütme Komitesi'nce kullanılır. Merkez Yürütme Komitesi ayrıca Merkez Organ ve Merkez Komite olarak iki üst yürütme organını oluşturur. 1920'lerden sonra parti örgütlenmesi Kongre - Merkez Komite - Politbüro - Parti Başkanlık Divanı - Parti Genel Sekreterliği şeklinde oluş-turulmuştur. Bu yapılanma III. Enternasyonal'de aynen mevcuttur. Komintern, yılda bir kez toplanan Dünya Kongresi - Genişletilmiş Merkez Yürütme Komitesi - Komintern Prezidyumu - Komintern Sekretaryası olarak örgütlenmiştir.
[12*] Stalin bu değerlendirme ve önerilerini RKP(B)'nin 12. Kongresi'nde ortaya koymasına rağmen, öneriler karar haline getirilmemiştir.
[13*] Stalin, genel olarak proletaryanın genel ve sonal amacı açısından "devletin sönmesi" ile ilgili olarak "devlet işlerinin basitleştirilmesi" ya da daha genel bir deyişle "bürokrasinin ortadan kaldırılması" amaçları açısından, kendi önerisinin "sakıncası"nı kabul etmesi anlaşılabilir bir şeydir. Ancak bunun karşısında "başka seçenek olmadığı"nı, oligarşik ya da monarşik yöntimleri örnek göste-rerek açıklaması değişik polemiklere yol açabilecek niteliktedir. Lenin, "Devlet ve İhtilâl"de bu konuya değinirken Engels'ten bir alıntı yapar. Bu alıntıda En-gels, geleceğe dönük biçimlere kesin bir tez ortaya koymuştur. Şöyle demektedir:
    "Demek ki, tek bir cumhuriyet. Ama, 1798'de kurulmuş olan imparator-luğun imparatorsuz biçimi olan bugünün Fransız Cumhuriyeti anlamında değil, 1792'den 1798'e kadar her Fransız ili, her belediye, Amerikan modeline uygun olarak kendi tam özerk yönetimine sahip bulundu, bize de böyle birşey gerek. Böyle bir özerklik nasıl örgütlendirilebilir ve bürokrasisiz nasıl edilebilir. Amerika ve I. Fransız Cumhuriyeti, bunun nasıl olacağını bize gösterdi. Avusturalya, Kanada ve öteki İngiliz kolonileri de bugün bize bunu gös-termektedirler." (153) (abç)
    Açıkça görülüyor ki, tarihsel deneyimden yararlanırken -ki tarih, "birbirinden ayrılmış kuşakların ardıllığı, tüm önceki bir kuşak tarafından diğerine kolayca aktarılmış malzemeler, sermaye fonları üretici güçlerin kullanımıdır- 19. yüzyıl Amerikası, I. Fransız Cumhuriyeti, Avusturalya ve Kanada tarihi özel bir yere sahiptir. Stalin ise, genel olarak oligarşik ya da monarşik yönetimleri, özel olarak da İngiltere ve Avusturya'yı ele almıştır. Lenin'in dediği gibi, "ama öteki ülkelerden böyle uzlaşmacı, orta-yolcu kararları değil, tutarlı sosyal-demokrat kararları almalıyız. Avusturya'nın, orada tümden başarısızlığa uğramış ve Çek sosyal-demokratlarının ayrılıkçılığına ve kopmasına neden olmuş talihsiz uzlaşmacı kararını, bugün bizim benimsememiz, hiç de akıllıca olmaz." (154)
    1920-24 döneminde RKP (B) ve Komintern içinde "sosyalist devlet" sorunu ve bu devletin biçimi oldukça yoğun olarak tartışılmıştır. Bu tartışmalarda 19. yüzyıl Amerikası oldukça sık ele alınan olgu durumundaydı. Ancak bunlar sistemli bir tahlile dayanmayan sığ çözümlemeler olarak kalmıştır. Bu nedenle, bu dönemde ortaya çıkan "Bolşevizmin Amerikanlaştırılması" ya da "Ame-rikanın Bolşevikleştirilmesi" konuları belirli bir çözüme ulaşamamıştır. 1980'ler Sovyetler Birliği'ndeki bazı milliyetçilik hareketleri ve yeniden yapılanma girişimleri tüm bu değerlendirmeler ışığında belli bir yere konulabilir.
[14*] Kimilerinin bunun savaş kayıplarından daha çok, eski Bolşeviklerin Stalin tarafından "ortadan kaldırılması"ndan kaynaklandığını savlayabilmektedirler. Buharin, Radek, Zinovyev, Kamanev, Çayanov, Troçki vb. adlar sayılmaktadır. Yakından bakıldığında görülmektedir ki, bu kişiler ideolojik olarak önemli yanılgılar içinde bulunmaktadırlar ve bu yanılgılarını giderecek yönde bir adım da atmamışlardır. Bu açıdan, bunların "kaybı" belirleyici olarak ele alınamaz. Ama sorun ideolojik farklılıklarını çözüm yöntemi olarak konulacak olursa ve proletarya partisi içindeki farklılıkların "adli yargılamalar" yoluyla çözümlenmesinin uygun olup olmadığı tartışılacaksa, sorunun daha geniş kapsamlı ele alınması gerekir. Bunun kapsamı da, bu bolşevik yöneticilerin yanılgıları ve kendilerine yöneltilmiş eleştiriler karşısındaki tutumlarını da içermek zorundadır. Bu, kesinkes, "başka yol yoktu" demek değildir. Vardır ve bulunabilirdi, ama SBKP üyelerinin bütünsel bir tutum takınmalarıyla ilintili olarak vardır.
[15*] 19. yüzyıl Almanya'sında "yukardan aşağıya" demokratik devrim, sonuçta kapitalizmin önündeki feodal engellerin kaldırılmasını ve ülkenin iç dinamikle gelişmesini sağlamışken, bugün artık aynı sonucu vermesi olanaksızdır. Günü-müzde bu tür ülkelerde "ulusal devlet" kurulmuş olsa bile, demokratik devrim tamamlanmamıştır.
[16*] Burada "ulusal demokratik devrim" ya da eski deyimle söylersek MDD, tümüyle yarı-sömürge ülkelerde iç dinamikle ortaya çıkmış bulunan burjuvazinin (milli) devrim sürecine katılmasına ilişkindir. Yoksa asıl içeriği işçilerin ve köylülerin devrimci demokratik diktatörlüğü ile sonuçlanacak olan demokratik halk devrimidir. Ancak demokratik halk devrimi, bir bütün olarak milli burjuvazinin devrimden ayrıldığı ya da karşı saflarda bulunduğu koşulları ifade ettiği için, II. bunalım dönemindeki devrimleri "ulusal demokratik devrim" olarak tanımlamak daha doğru olacaktır.
[17*] Daha geniş bilgi için Bkz: Mao Zedung, Seçme Yapıtlar, C: I
[18*] Ülkemizde bu yanlışlık sık sık yapılmaktadır. Özellikle D. Avcıoğlu bunun en tipik temsilcisidir. Oysa küçük-burjuvazi bir ara sınıf olarak her zaman istikrarsızdır. Onun akışkan özelliği, politik düzeyde sürekli değişken, hiçbir ilkeye bağlı olmayan politik tutumuyla belirlenir. Bu da gerçek bir oportünüzmin maddi temelini teşkil eder.
[19*] III. bunalım döneminin ilk evresinde sosyalist blokun kurulması, sömürge ülkelerde küçük-burjuvaziye yeni bir güç kazandırmıştır. Bunun sonucu olarak küçük-burjuva devrimci-milliyetçi hareketlerin yeni bir canlanışı görülmüştür. Bu kez demokratik ve milliyetçi tutumların daha yakın bir maddeleşmesi gündemdedir. Revizyonizmle birlikte, görece uzun süren devrimci-milliyetçi iktidarlar ortaya çıkmıştır. (Askeri darbeler yoluyla)
[20*] Coğrafi olarak, Ermenistan'ın bittiği yerden Bağdat'a kadar, Dicle ve Fırat nehirleri arasında kalan bölgeye "Kürdistan" adı verilmektedir. Ancak bu coğrafi bölge, eski çağların Mezopotamyası ile tam olarak örtüşmemektedir. "Orta nehir bölgesi" anlamına gelen Mezopotamya, tarihsel olarak Dicle ve Fırat'ın bugünkü Diyarbakır'ın aşağısından Şattül-Arap su yoluna kadar uzanan bölgeyi kapsamaktadır. Bölgelerin ilk çağlardaki çeşitli adlandırılmalarının, giderek insan topluluklarını kapsayacak hale gelmesiyle birlikte bölgelerin adlandırıl-maları da değişikliğe uğramıştır. Tarihsel olarak, insanların (kabile düzeyinde) belli oranda toplaştıkları ve belli bir süredir bulundukları (kararlılık ögesi) topraklar, genellikle bu insanların oluşturduğu toplulukların adı ile tanımlan-maya başlanmıştır. (Arabistan, Türkistan, Rusya, Ermenistan, Germania, Kür-distan vb.) Göçebe toplulukların feodal dönemde yerleşik hale gelmeleriyle birlikte, bu tanımlama genişlik kazanmıştır. Bu dönemde ortaya çıkan devletler, her zaman devlete egemen olan soyun (ya da kabilenin) adı ile anılmıştır. Dolayısıyla, her devlet de, egemen olduğu toprakları, kendi devletinin "ülkesi" olarak tanımlamış ve bu devletle ilişkide olan diğer devletlerde bu tanımlamayı benimsemişlerdir. Ancak bu gelişim, kimi zaman, ilk coğrafi adlandırmaların, belli insan toplulukları için ad olmasıyla örtüştüğü durumlarda süreklilik göstermiştir. Örneğin "Arabistan", "çöl ülkesi" ya da "çölde yaşayanların ülkesi" anlamına gelmektedir. Ancak zaman içinde, bu bölgede yaşayan herkesin "Arap" sözcüğü ile tanımlanmasıyla, kısmi bir süreklilik ortaya çıkmaktadır. Keza günümüz Almanyası, bu bölgedeki Cermen kabilesinden gelen adla anılmaktadır. Ancak MS 11. yy'dan itibaren bu bölgede yaşayan halklar kendi bölgelerini "halkın toprağı" anlamında "Deutschland" olarak tanımlamışlardır. Aynı şekilde Anadolu'da Kapadokya bölgesi, zaman içinde Ermeni ülkesi olarak (Ermenistan) tanımlanmak durumuna gelmiştir. Bu ve benzeri bir dizi tarihsel gelişme göz önünde tutulacak olursa, "Kürdistan" tanımlamasının, belli bir belirlenmişlikle kullanılması gerekli olmaktadır. Tarihsel süreklilik olgusunun tartışmalı bir boyutta olduğu her yerde, coğrafi olarak ya da 6. yy sonrasında ortaya çıkan kabile adı ile toprakların nitelendirilmesi olgularıyla, siyasal-ulusal nitelikli toprakların tanımlanması birbirine karıştırılmamalıdır. Aksi halde, bu farklı tanımlamalar, rahatlıkla milliyetçiliğin ve şovenizmin ideolojik motivasyon aracı olarak kullanılabilir. Bunun en açık ifadeleri ise Pantürkizm, Panhelenizm, Panslavizm, Pancermenizm gibi ırkçı-milliyetçi anlayışlar da mevcuttur. "Türkler' in yaşadığı her yer Türkistan'dır" şeklindeki bir tanımlamanın nasıl bir ırkçılığa ve soykırımlara araç olabileceğini uzun boylu anlatmaya gerek yoktur. (Alman ve İtalyan faşizminin kitlelere sunduğu ideolojik hedeflerde de aynı şeyler bulunmaktadır.) Bu nedenlerle ulusal-siyasal nitelikte yapılacak belirlemelerin, doğrudan bir ulusun devlet sınırlarının belirlenmesi ile ilintili olduğu kesinkes bilinmelidir. 1921'de SSCB ile Ankara hükümeti arasında imzalanan "Moskova Anlaşması"nın bazı maddeleri bu açıdan önemlidir. Aynı şekilde Ekim Devrimi'n-den sonra SSCB'de ulusal-toplulukların sınırlarının belirlenmesinde kullanılan ölçütler dikkate alınmalıdır. (Son Karabağ olayları ile bu ölçütlerin zaman za-man tartışma konusu olabileceği de dikkate alınmalıdır.) Ancak ulusal sorunun son tahlilde bir köylü sorunu olduğu ve köylülüğün de temel özlem ve isteminin toprak olduğu düşünülecek olursa, siyasal olarak ulusal-toplulukların sınırlarının belirlenmesinin ne kadar hassas bir konu olduğu kolayca anlaşılabilir. "Genel olarak sosyalistler, uluslar arasındaki sınırların kaldırılmasından, ulusların bir araya gelip bütünleşmelerinden ve daha geniş devletler kurulmasından yana oldukları" açıktır. Bu nedenle, siyasal-ulusal olarak belli bir bölgenin belirlen- mesinde farklı bir çıkış noktasına sahiptirler. Ancak proletaryanın da belli bir süre için de olsa devlete gereksinmesi vardır. "Devlet, sınırların varlığını gerektirir." Dolayısıyla sınırların belirlenmesi belli bir dönem için de olsa zorunluluktur. Tüm bu nedenlerle, Marksist-Leninistler, her zaman bu konuda gerekli özeni göstermişlerdir ve ulusların eşitliği ve demokratik ilişkiler temelinde bu sorunun, hiçbir zorlamaya yer vermeksizin çözümlenebileceğini söylemişlerdir. Biz, bu-rada "Kürdistan" tanımını, siyasal-ulusal boyutta değil, tarihsel olarak 9. ve 10. yy'dan itibaren kullanıldığı anlamıyla ele alıyoruz. Ancak zaman içinde meydana gelen nüfus değişimleri, ister istemez bu tanımlamada belli bir daralmalar ve genişlemeler getirmiştir. Özellikle I. yeniden paylaşım savaşından sonra İngiliz ve Fransız emperyalistlerinin bölgeyi yeniden "parsellemeleri" ve T. C'nin kurulu-şu ile başlayan süreçte, Güney Kürdistan'da önemli bir nüfus farklılaşması ortaya çıkmıştır. Kuzey Kürdistan'da ise, 1915 Ermeni soykırımı ile geniş toprak-ların "boşaltılması", güneyden farklı biçimde bir genişleme getirmiştir. 1920'lerde emperyalistler, bölgeleri nüfusun bileşimine göre ve çoğunluk esasını gözeterek tanımlamalar getirdiği de bilinmektedir. Bu tanımlama Siirt-Hakkari ile Musul ve Kerkük'ün kuzeyini "Kürdistan" olarak ifade etmektedir. Bugün, artan nüfusla birlikte çeşitli nüfus hareketleri sonucu, bu tarz bir çoğunluk ölçütünde Kürt yerleşim yerlerinin sayısı ve alanları değişmiştir. Örneğin, 1920'lere kadar tartış-masız birer "Arap kenti" durumunda olan Urfa ve Mardin'de bugün yaşayan Arap nüfus çok az sayıdadır. Araplar'ın eski konumlarını, bu kentlerde, sadece mimari alanda bulmak olanaklıdır. (Ki bu da bir süre sonra tümüyle silinecektir.) Siyasal-ulusal olarak "Kürdistan"ın tanımlanması, konunun somut koşullara bağlı dinamik bir konu olması nedeniyle, bir bütün olarak Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkını elde etmeleri koşuluyla birlikte ele alınması gerek-mektedir. Tersi bir tutum bir dizi ulusal önyargıların gelişmesine ve pekişmesine hizmet edecek, dolayısıyla her düzeyde milliyetçiliği körükleyecektir .
[21*] Bu konudaki değerlendirmelerin yaygınlığını göstermek için Almanya KP'si içindeki "sol" kanadın 1929 yılında "Die Fahne des Komminusmus"da yayınlanan "Türkiye'de durum" başlıklı değerlendirmeyi örnek verebiliriz. Burada şöyle denilmektedir: "Karşı-devrimci hareket, 1923'de sultanın yurtdışı edilmesinden sonra İngiltere'nin desteğiyle örgütlendi. Merkezi İstanbul'da bulunuyordu; fakat asıl Doğu-Anadolu'da faaliyet gösteriyordu. Çünkü feodal unsurlar çoğunlukla orada idiler. Kışkırtma ve propaganda yoluyla, Doğu-Anadolu'nun karanlıkları içinde cahil halkını Kemalist cumhuriyete karşı ayaklandırmayı başardılar. İsyan kanlı bir biçimde bastırıldı. Karşı çıkan yalnız İngiltere idi; zengin petrol yataklarına sahip olan Musul'u Türkiye'den ayırdı ve Irak'la birleştirdi. Ayaklanmanın elebaşıları asıldı. O güne kadar parlamentoda bile temsil edilmekte olan (karşı-devrimci) parti darmadağın edildi. En büyük bölümü yurtdışına Yunanistan'a kaçtı. Türkiye içinde Kemal Paşanın reformla-rından hoşnutsuzluk duyan tutucular arasında ve büyük mülk sahipleri çevre-sinde kendilerine sempatizanlar bulunmaktadır. (Die Fahne des Komminusmus, Sayı: 26, s: 2034, 19 Temmuz 1929) Açıklayıcı bilgi olması açısından ekle-yelim ki, bu örgüt, TKP'yi "aydınlardan ve işçi aristokrasisinden meydana gelen" bir örgüt olarak değerlendirmektedir.
[22*] Burada özel bir "işgüzarlığa" değinmek istiyoruz. Tarihsel olarak doğru ya da yanlışlığı irdelenmeksizin her "duyumu" bir olgu olarak ele alma hastalığı, kimi zaman tarihin yeniden kurgulanmasına yönelmektedir. Örneğin Y. Küçük, 1965'lerde SBKP'nin Kürt isyanları konusunda tarihsel "yanılgı"yı (!) giderdiği imajını vermeye çalışmaktadır. Böylece, "suret-i haktan" gözükerek sinsi bir oportünist tutumla anti-Stalinist tavırlar sergilemektedir. Sözünü ettiğimiz yazar, SBKP'nin revizyonizmini açık biçimde ortaya koyduğu 20. Kongresi'nden itibaren eski dönemin "hatalarından" yavaş yavaş arındığını, doğru bir çizgiye gelmeye başladığını yazılarında özenle işlemektedir. Küçük, bu konudaki savına 1968 tarihli "Noveyşaya Istoria Turksii"den yaptığı aktarmaları dayanak olarak almaktadır. Bu aktarma şöyledir: "Kürt isyanının özellikleri vardır. Kürtler'i harekete geçiren güç Kürt köylülerdi. Ama yönetici güç, gerici, emperyalizm yanlısı üst tabaka, yani şeyhler, aşiret reisleri ve bazı derebeylerdi. Kürt halkının asıl bölümü ulusal baskıdan kurtulmak istiyordu, ama üst tabaka önceki sınırsız haklarını yeniden elde etmek, Kürt halkının alt tabakalarını daha fazla sömür-mek niyetindeydi. Bunun yanısıra üst tabaka, Kürtler arasındaki sınıf savaşını zayıflatmak, Kürtler'in sınıflara ayrılmasını önlemek istiyordu." Görüldüğü gibi 1968 yılında yapılmış olan değerlendirmeyle Komintern'in değerlendirmesi arasında fark bulunmamaktadır.
[23*] Bu değerlendirmelerin günümüz koşullarında Leninist çizgi ile revizyonist çizgi arasındaki farkların bilinmesi açısından da büyük önemi olduğu açıktır. Bugün SBKP revizyonistleri, bir yandan SBKP ve SSCB'nin yönetici ve yönlendirici merkez olarak alınmasını, kendilerinin belirlediği politikaların genel olarak "kardeş" KP'lerce izlenmesini isterken; diğer yandan "yeterince" ulusal özveri-lerde bulunulduğunu, bu yüzden daha fazla istemde bulunulmaması gerektiğini söyleyebilmektedir.


[132] Stalin: Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, s: 87
[133] Stalin: age, s: 126-27
[134] Stalin: age, s: 127
[135] Stalin: age, s: 126
[136] Stalin: age, s: 97-98
[137] Stalin: age, s: 96
[138] Stalin: age, s: 86
[139] Akt. Stalin: Milli Mesele
[140] Lenin: Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, s: 172
[141] Lenin: Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, s: 100
[142] Lenin: Devlet ve İhtilâl, s: 97 Bilim ve Sosyalizm Yay. VI. Baskı
[143] III. Enternasyonal-Belgeler, s: 43-46
[144] Stalin: Milli Mesele - Aralık 1924
[145] Stalin: Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, s: 189
[146] Stalin: age, s: 192
[147] Stalin: age, s: 193
[148] Stalin: age, s: 201
[149] Stalin: age, s: 202
[150] Stalin: age, s: 202
[151] Stalin: age, s: 202
[152] Stalin: age, s: 203
[153] Engels: Erfurt Programının Eleştirisi, Seçme Yapıtlar, C: III, s: 530
[154] Lenin: Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, s: 100
[155] Stalin: Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, s: 179
[156] Lenin: Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, s: 175
[157] Lenin: age, s: 124
[158] Lenin: age, s: 107
[159] Stalin: Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, s: 335
[160] Stalin: age, s: 336
[161] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim-I
[162] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[163] Stalin: Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, s: 247
[164] Stalin: age, s: 89
[165] Komintern 1928 Programı, III. Enternasyonal-Belgeler, s: 171
[166] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[167] Stalin: Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, s: 284
[168] Stalin: Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, s: 272
[169] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
[170] Mao Zedung: Seçme Eserler, C: I, s: 126
[171] Stalin: Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, s: 250-51
[172] Engels: Seçme Yapıtlar, C: III, s: 528
[173] Mao Zedung: Seçme Yapıtlar, C: I, s: 215
[174] Stalin: Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, s: 326
[175] Mao Zedung: Seçme Eserler, C: I, s: 22, Mart 1926
[176] Mao Zedung: age, s: 23
[177] Mao Zedung: age, s: 23
[178] Mao Zedung: age, s: 24
[179] Mahir Çayan: Kesintisiz Devim II-III
[180] P. Baran: Büyümenin Ekonomi Politiği, s: 316
[181] Stalin: Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, s: 287-88
[182] Yerasimos: Türk-Sovyet İlişkileri Belgeleri, s: 238-239
[183] Yerasimos: Türk-Sovyet İlişkileri Belgeleri, s: 314-15
[184] Yerasimos: age, s: 316-17
[185] Lenin: Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, s.149
[186] Stalin: Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, s: 87
[187] Lenin: Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, s: 391-92
[188] Lenin: age, s: 386
[189] Stalin: Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, s: 83
[190] Stalin: Bütün Yazılar, C: 10, s: 44-47
[191] Lenin: Ulusal Sorun ve Ulusal Kurtuluş Savaşları, s: 390-91
[192] Stalin: Marksizm ve Ulusal Sorun ve Sömürge Sorunu, s: 140


Gelecek Bölüm BEŞİNCİ BÖLÜM