Bir siyasal örgütün gerçek niteliğinin, onun eyleminin muhtevasıyla belirlendiğini herkes bilir. Ancak eylemin muhtevasının nasıl belirlendiği, hemen hemen hiç önemsenmeyen ya da daha sık yapıldığı gibi, unutulan bir konudur. Bu da kaçınılmaz olarak eylem biçimlerinin öne çıkmasına ve bunlara bakarak bir örgütün niteliğine ilişkin saptamalar yapılmasına yol açmaktadır.
Bir devrimci örgütün eylemine yön veren ve belirleyen, onun devrim teorisidir. Devrim teorisi ise, yaşanılan somut tarihsel koşullarda, verili bir ülkede politik iktidarın nasıl fethedileceğinin ve kurulacak yeni iktidarın neler yapacağının teorisidir. Bu boyutuyla devrim teorisi, ulusal ve uluslararası düzeyde somut tarihsel koşulların ayrıntılı bir tahliline dayalı devrim stratejisi ve devrim programını içerir.
Devrim stratejisi, mevcut politik iktidarın ele geçirilmesinin yolunu, yöntemini, sınıf güçlerinin mevzilenişini kapsar. Daha tam deyişle devrim stratejisi, bir bütün olarak devrimin temel darbesinin yöneltileceği hedefi (stratejik hedef), bu hedefe yönelik olarak devrimci sınıf güçlerinin mevzilenmesini (devrimde sınıfların mevzilenmesi), bu hedefe ulaşmada izlenecek rotayı (stratejik rota) ve kullanılacak yöntemleri (temel ve tali mücadele biçimlerini) içerir.
Hangi durumda olursa olsun, ilk belirlenecek şey, verili bir güçle düşmanın nasıl yenileceği, zafere nasıl ulaşılacağıdır. Bu ise, doğrudan doğruya devrimci güçler ile düşman güçleri arasındaki ilişki tarafından belirlenir (güçler dengesi). Anti-emperyalist ve anti-oligarşik devrim sürecinde, düşmanın zorla (devrimci şiddetle) yenilgiye uğratılması zorunludur. Bu zorunluluk devrimci bir savaşın yürütülmesi demektir. Maddi ve teknik olarak güçlü emperyalizm ve oligarşiye karşı kitlelerin savaşı bir Halk Savaşı olmak zorundadır. Kısa ya da uzun bir Halk Savaşı verilmeden, emperyalist işgalin sona erdirilmesi ve oligarşik yönetimin yıkılması söz konusu olamaz.
Ülkemizde bir dönem, tartışmasız kabul edilen bu zorunluluk, oportünizm tarafından her yönden tahrif edilmiş ve revizyonizmin ideolojik etkisiyle unutturulmuştur. Bu nedenle bu konuyu biraz açalım:
Bir ülkede mevcut toplumsal düzenin değiştirilmesi nasıl mümkün olabilir? Herşeyden önce bu soru yanıtlanmak zorundadır. Bir toplumsal düzen, eğer tarihsel olarak geri ise, yani üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişki antagonizma kazanmışsa değiştirilebilinir. Bu nesnel koşulların olduğu bir çağda, bizim gibi "yoğun bir şehirleşmenin ve gerçek bir sanayileşme değilse bile, az çok gelişmiş bir hafif ve orta sanayinin bulunduğu ülkelerde ... şehirlerin ideolojik etkisi, barışçıl usullerle örgütlenmiş kitle savaşları umudunu" (Che) yaratır. (abç) (Bu durum ifadesini suni denge kavramında bulur) Ancak bu barışçıl mücadeleyle, egemen sınıfların ve emperyalizmin ülkede köklü bir değişikliği "kabul" etmesi ve bu değişikliği yapacak güçlere politik iktidarı yasal yollarla devretmesi olanaksızdır. Bu, dünyada tüm gerçek halk devrimlerinin öğrettiği bir gerçektir. Tersi bir düşünce, halk kitlelerinin sırtından geçinen ve bunun bilincinde olan sömürücülerin "insan olduklarının bilincine" ulaştırılmasından öte bir değer taşımaz. Çünkü bu sömürünün nesnelliğinin unutulması demektir. Her zaman üretim ilişkileri, tek tek bireylerin ve sınıfların iradelerinden bağımsızdır ve insanlar bu ilişkilerindeki konumlarına göre hareket ederler ve buna uygun bilince sahiptirler. "İnsanların bilinci varlıklarını belirlemez, tam tersine toplumsal varlıkları bilinçlerini belirler". (Marks) Küçük bir azınlığın büyük halk kitlelerinin üzerindeki egemenliğini ortadan kaldırmanın tek yolu şiddete dayalı bir devrimle mümkündür.
Toplumların tarihinin gösterdiği gibi, "yeni bir topluma gebe olan her toplumun ebesi şiddettir". Egemen sınıfların varlıklarını korumak için kullandıkları zor karşısında, ezilen sınıfların yapabilecekleri ilk ve tek şey bu zoru alt etmektir. Sözün özü, gerçek bir halk hareketinin zaferi, onun bir devrim yapmasıyla mümkündür ve devrim bir zor eylemidir.
Bu gerçek, yani devrimin kaçınılmazlığı ve zorunluluğu, bir adım ötede bunun nasıl yapılacağı sorusunu gündeme getirir. Bugün ülkemizde bu soruya verilen yanıtları iki ana bölümde toplamak mümkündür:
Genellikle modern revizyonistlerin (T"K"P, TİP vb.) bu soruya yanıtını, yani devrim anlayışlarını "sovyetik tip ayaklanma" olarak formüle etmek mümkündür. Bu anlayış, şehirleri temel alan bir çizgi oluşturur. Bu çizgiye göre, ülkemizdeki politik güçler, kitle haberleşme araçları şehirlerde merkezileşmiştir; ülke nüfusunun büyük bir bölümü şehirlerde oturmaktadır; devrimin (isterse sosyalist devrimi ilk hedef olarak kabul eden revizyonistler olsun) temel gücü proletarya olacaktır ve proletarya şehirlerde bulunmaktadır.
Ülkemizde kapitalizmin egemen olduğunu kanıtlamaya yönelik tahliller, son tahlilde, şehirlerde bir ayaklanma başlatarak politik iktidarın fethedileceğini ve sonra devrimin kırlara taşınacağını ileri sürmeye yönelik olarak kullanılır. Bunların en büyük dayanağı Rusya'daki Ekim Devrimi'dir. Ülkede silahlı ayaklanmanın nesnel koşullarının mevcut olmadığını bildikleri için de, günlerini sendikal çalışmayla, burjuva muhalefetiyle ittifak yolları aramakla geçirirler. Bu kesimin şiddetle karşı çıktığı devrimci saptama ise, milli krizin —olgun olmasa da— sürekli mevcudiyetidir.
Ayaklanma stratejisi, ülkenin belli başlı kentlerinde —"sinir merkezleri"— nesnel ve öznel koşulların olgunlaştığı bir anda başlatılacak bir kitle hareketiyle iktidarın fethini öngörür. Burada silahlı ayaklanmanın yanında, ikincil olarak başka savaş biçimlerinin gündeme gelmesi önemli değildir. Diğer silahlı aksiyon yöntemleri, silahlı ayaklanmayı geliştirmek ve geciktirmemek koşuluyla kullanılır, yani talidir. Bizim gibi emperyalist hegemonya altında bulunan (açık ya da gizli işgal) bir ülkede, büyük kentlerde başlatılacak bir silahlı ayaklanma, ilk anda kentlerin iç denetimini sağlasa bile, gerek emperyalist orduların müdahalesi, gerekse kırsal alanlardan gelen karşı-devrimci güçlerin saldırısı karşısında iktidarı uzun süre elde tutamaz. Ekim Devrimi'nden bugüne yaşanmış devrim deneyimleri bunu açıkça kanıtlamıştır. Örneğin, Komintern'in direktifiyle 1927'de Çin'de başlatılan ayaklanmalar (Kanton, Güz Hasatı vb.), şehir merkezli bir stratejinin, ayaklanma yönteminin yanlışlığını gösterir. Keza İspanya İç Savaşı (özellikle Madrit savunması), bir ya da birkaç şehirde iktidarın ele geçirilmiş olmasının yeterli olamayacağını göstermiştir. Daha tek bir şehrin denetimini bile ele geçirmeden yenilmiş sayısız ayaklanma girişimleri, dünyanın pek çok yerinde görülmüştür.
Bu gerçekleri çok iyi bilen revizyonistler düşmanı alt edebilecek ve şehirlerin fethini sağlayacak silahlı gücü, kitlelerin dışında bulmaya yönelirler ve ilk buldukları güç de ordu olur. Burjuva muhalefetiyle ittifak, son tahlilde, mevcut ordunun iktidara el koymasını —ama "sol" adına— sağlama çabasından başka birşey değildir. Ülkemizde bunun pek çok örnekleri görülmüştür. Özellikle bugün, silahlı devrimci örgütleri dolaylı olarak karalamaya yönelik 12 Mart değerlendirmelerinde "unutturulan" bir örnek ise Zeki Baştımar'ın Genel Sekreterlik'i altında T"K"P'nin 9 Mart 1971'deki "sol cunta" ile olan ilişkisidir. Bu öylesine bir ilişkidir ki, T"K"P'nin Genel Sekreteri'nin, aynı gün Karadeniz kıyılarına gelerek, Ankara'daki iktidarı almaya hazırlanmasına yol açabilmiştir. Keza Arap ülkelerinde Baas rejimlerine verilen destekler de, aynı stratejinin gerçekleşme olanağının hiç olmamasının ürünüdür.
Düşmanın askeri gücü karşısında zaferi sağlayabilecek bir halk silahlı gücü, ancak ve ancak kırlarda oluşturulabilir. Kırların coğrafi yapısı, genişliği ve toplumsal yapısı böyle bir gücün oluşması ve gelişmesi için uygun manevra olanakları sağlar. Kırlar, emperyalizmin ve oligarşinin güçlerinin görece zayıf olduğu yerlerdir. (Zincirin zayıf halkası esprisi) Kırları temel alarak oluşturulacak bir silahlı halk gücü ve onun mücadelesi ise, bu niteliğine bağlı bir rota izleyeceği açıktır ve bu rota kesinlikle ayaklanmayı temel almaz. İşte bu yol, Halk Savaşının zorunluluğu ile, devrimde zorunlu bir durak oluşuyla çakışmaktadır.
Halk Savaşı, genel bir deyim olarak halkın savaşıdır, ama tüm halk (kitle) savaşları Halk Savaşı olarak ifade edilemez. Halk Savaşının ayırıcı özelliği, maddi ve teknik olarak güçlü düşmana karşı mutlak siyasi üstünlüğün sağlandığı koşullarda Halk Ordusu tarafından yürütülen bir savaşın stratejisini ifade etmesidir. Mao ve Giap'ın yapıtlarında ayrıntılı olarak ortaya konan bu strateji, literatürde Uzun Halk Savaşı Çizgisi ya da Stratejisi olarak ifade edilir. (Günlük kullanımda bu ifade Halk Savaşı olarak kısaltılmıştır.)
Halk Savaşı, devrimcilerin, emperyalizm ve işbirlikçileri karşısında sağladıkları siyasi üstünlük temelinde yürütülür. Bu herşeyden önce, savaşın uzatılmış (uzun) savaş olmasının kaçınılmaz önkoşuludur. Bir başka deyişle, halk kitleleri devrimci değişim isteğini ortaya koyacak durumda değilken uzatılmış bir savaş yürütülemez. Halk Savaşı düşmanın maddi ve teknik üstünlüğü karşısında insan unsurunun öne çıktığı ve belirleyici olduğu bir savaştır. Halk Ordusu sürekli olarak gelişmeden, yani halk kitleleri devrim saflarına artan oranda katılmadan, düşmanın silahlı gücünü yenmek olanaksızdır. Diyebiliriz ki, mutlak siyasi üstünlüğün sağlanması, halk kitlelerinin, emperyalistlerin ve yerli işbirlikçilerinin siyasal karar ve girişimlerini desteklemediği, ama öte yandan devrimcilerin (şüphesiz bu bir örgütlü güçtür) siyasal çözümlerini ve kararlarını desteklediği ve hepsinden önemlisi, bu doğrultuda harekete geçtiği durumdur. Bu da, genel olarak kitlelerin bilinçlendirilmesi ve örgütlenmesi görevi ile çakışır.
Halk Savaşı, kırları temel alan bir savaştır. Bu, şehirlerin önemi olmadığı ya da önemsenmediği demek değildir. Bu Marksist-Leninist bir formülasyondur.
Suni denge, dengesiz bir toplumda, belli bir süre için denge durumunun oluşturulmasıdır, yani dengesizliğin düzenlenmiş halidir. Konunun kavranılması için en önemli husus budur. Her denge durumu gibi, suni denge de geçici ve görelidir. Eğer bir toplumda genel bir denge mevcut ise, orada suni dengeden söz edilemez. Böyle bir toplumda oluşan genel denge, içsel gelişmeler sonucu oluşmuştur ve bu denge yapay (suni) değil, toplumsal gelişmenin ürünüdür. Kapitalizmin iç dinamikle geliştiği ülkelerdeki toplumsal dengeler bu niteliktedir. III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkelerdeki toplumsal yapı (ekonomik, toplumsal ve politik planda) dengesizdir. Bu dengesizlik, sürekli milli krizin mevcudiyetiyle ifadesini bulur. Bu nedenle milli kriz ile suni denge birbirine bağlı iki olgudur, birincisi olmadan ikincisi olamaz. Bu yüzden öncelikle ülkede milli krizin var olup olmadığına bakmak gerekir. Acaba ülkemizde, iddia ettiğimiz gibi, sürekli bir milli kriz —tam anlamıyla olgun olmasa da— mevcut mudur?
Bilindiği gibi milli kriz, Marksist-Leninist literatürde devrim durumunun saptanmasında ve gelişmesinde kullanılan bir kavram, bir ölçüttür. Lenin'in formüle ettiği bu kriz silahlı ayaklanma koşullarının ve anının (momentin) saptanmasında temel ölçüttür. Eğer bir ülkede milli bir kriz varsa, bu ülkede halk kitlelerinin politik iktidarı ele geçirmeleri için silahlı bir harekete girişmenin nesnel koşulları mevcuttur. Aksi halde silahlı eyleme (aksiyon) girişmek —ki bu ayaklanma biçiminde olabilir— aptallıktan öte, cinayettir. (Marksist-Leninistlerin insan yaşamına verdikleri değer, bu saptamayla iyice açığa çıkar.) Cinayettir, çünkü silahlı bir mücadelede, savaşta zafer ve yenilgi kesindir. Ve yenilen taraf pekçok elemanını yitireceğinden, uzun süre mücadeleyi sürdürecek gücü bulamaz. Bu nedenle silahlı bir harekete girişecek sınıf, bunun tüm sonuçlarına katlanabilecek durumda olması gerekir. Düşmanına durmaksızın saldırmak, onu silahtan arındırmak için, sürekli taarruz etmek, böyle bir eylemin temel yasasıdır. Engels, "Günümüzde ayaklanma, savaş türünden bir sanattır ve kendine aldırmayan partinin yıkılmasına yol açan belirli davranış kurallarına bağlıdır... Oynadığınız oyunun sonuçlarını göğüslemeye tamamen hazır olmadan, asla ayaklanmaya kalkışmayınız. Ayaklanma, değeri hergün değişen son derece belirsiz niceliklerle yapılan bir çeşit hesaptır; karşınızdaki kuvvetler her türlü örgütlenme, disiplin ve otorite alışkanlığı avantajına sahip olacaklardır; onlara karşı güçlü vuruşlar yapmadığınız sürece, yenilecek ve yok edileceksinizdir. İkinci olarak, bir kez ayaklanma yolunu tuttun mu, son derece kararlı davranacaksın ve saldıran taraf olacaksın. Savunma her türlü silahlı ayaklanmanın ölümü demektir; böylesi, daha düşmanla boy ölçüşmeden savaşı kaybetmek demektir" derken, silahlı aksiyonun niteliğini açıkça belirtmektedir.
Bir devrim olabilmesi için, bir devrim durumu olması şarttır. Ve sorun, bu devrim durumunun varlığını ve boyutunu saptamaktır. Öyleyse bir devrim durumunun belirtileri nelerdir?
| Dış Ticaret Açığı (Mil. Dol.) | Dış Borçlar (Mil. Dol.) | G.S.M.H. (Mil. Dol.) | Dış Borç/ G.S.M.H. (Mil. Dol.) 1963 | 319 | 830 | 7.300 | % 11,3
| 1972 | 635 | 2.519 | 16.839 | % 14,9
| 1975 | 3.337 | 3.800 | 35.019 | % 10,8
| 1977 | 4.043 | 4.800 | 44.330 | % 10,8
| 1980 | 4.999 | 15.173 | 56.351 | % 26,9
| 1982 | 3.097 | 16.183 | 47.168 | % 34,3
| 1985 | 2.975 | 23.000 | 28.666 | % 80,2
| |
Görüldüğü gibi, dış ticaret açığı sürekli büyümüştür. 1980 sonrasında meydana gelen azalma ise, tümüyle ülkede "ihracat seferberliği" adı altında, satılabilir her malın ihracatıyla meydana gelmiştir. Ama aynı dönemde dış borçlar olağanüstü artış göstermiş ve gayri safi milli hasılanın % 80,2'sine ulaşmıştır. Bu aynı yılki devlet bütçesinden % 71 daha fazladır. Bunun anlamı ise, ülke nüfusunun % 80'inin, bir yıl boyunca ürettikleri tüm mal ve hizmetleri, hiçbir biçimde tüketmeyerek yaşayabildikleri takdirde ancak dış borçların ödenebileceği demektir. Bir insanın, açlık karşısında ortalama yaşam süresinin 50-60 gün olduğu düşünülecek olursa, dış borcun anlamı ortaya çıkar.
Sanıyoruz tüm bunlardan sonra ülkemizde sürekli ve yapısal bir ekonomik bunalımın mevcudiyeti için daha fazla söz söylemeye gerek yoktur. Diğer bunalımlara geçmeden şunu da belirtelim: Ülkemizdeki ekonomik bunalım sürekli mevcut olmasına rağmen, her dönemde aynı şiddette değildir. Kimi zaman derinleşmekte, kimi zaman göreli bir düzelme olmaktadır. Ancak hiçbir zaman ortadan kalkmamaktadır.
Milli krizi oluşturan toplumsal ve siyasal bunalımlara gelince. Herşeyden önce bu bunalımların temelinde ekonomik bunalımın yattığını belirtelim. Ancak bu, bire bir ilişki değildir. Yine de ülkemizde sürekli ekonomik bunalım mevcut olduğundan, görece özerk toplumsal ve siyasal bunalımlar, sadece milli krizin derinleşmesi bağlamında ele alınabilir. Ülkedeki toplumsal bunalımın temel unsuru, ekonomik bunalımın ürünü olan işsizliktir. Ülke nüfusu açısından, yaklaşık % 20'ye yakın bir nüfus işsizliğin doğrudan sonuçlarıyla yüzyüzedir. Böyle bir ortamda dengeli bir toplumsal yapıdan söz etmek mümkün değildir. Toplumsal bunalımın görüngülerini, günlük hayatın içinde her an bulmak mümkündür. Toplumun kadın-erkek ilişkisinde, aile ve mahalle yaşantısında, bunalımın ürünleri hergün üretilmektedir. Kırdan kente göçlerle dağılan aileler, gecekondulardaki sefaletin yarattığı lümpenlik, suç oranları ve nitelikleri, açık ya da gizli kadın ticareti, boşanmalar, ekonomik nedenlerle yapılan akraba evlilikleri ve sakat doğan çocukların sorunları, yetersiz sağlık hizmetlerinin getirdiği hastalıklar, yaşlılık nedeniyle ortaya çıkan ebeveyn-çocuk ilişkilerindeki bozulmalar vb. İşte ülkedeki toplumsal bunalımın ifadeleri bunlardır. [*]
Siyasal bunalım ise, ülkemiz solundaki kavram keşmekeşi içinde ve pasifizm nedeniyle doğru dürüst değerlendirilememiş bir olgudur. Kimi zaman bir hükümet kuruluşunda, kimi zaman bir gensoruyla başlayan tartışmalar, çekişmeler ve pazarlıklarda, egemen sınıfların kendi bunalımlarını görmek mümkündür. Oligarşinin iç çelişkilerinin ürünü olan hükümet bunalımlarının sıklığı, siyasal bunalımın sürekliliğini gösteren bir olgudur, ama tek olgu değildir. Bunun dışında oligarşik devlet aygıtının işleyişinde ve kitlelerle ilişkisinde siyasal bunalımın ifadelerini bulmak mümkündür. Egemen sınıfların yönetemezliklerinin dışa vurumu olan bu olgular siyasal bunalımın asıl içeriğini oluşturur. Oligarşinin yönetemezliğinin birer ifadesi olan 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbeleri bunalımın şiddetini göstermektedir. Bu darbeler siyasal bunalımın varlığı kadar, bozulan ya da bozulmaya yönelen suni dengenin pekiştirilmesi girişimleridir de. Yine sık sık duyulan anayasa şikayetleri, değişiklik talepleri, siyasal bunalımın sürekliliğinin göstergeleridir. Devrimci mücadeleye karşı geliştirilen yöntemler, demokratik kitle örgütlerine ve sendikalara yapılan baskılar, engellemeler siyasal bunalımın ürünleridir. Diyebiliriz ki, siyasal bunalım, siyasal ilişkilerde, partilerde, parlamentoda, anayasa değişikliklerinde, politik uygulamalarda, askeri darbelerde vb. toplumun en çok gördüğü ve izlediği bir bunalım olarak mevcuttur.
İşte bu nedenlerle diyoruz ki, ülkemizde, ekonomik, toplumsal ve siyasal alanlarda sürekli bir bunalım mevcuttur. Milli kriz olarak, bu bunalım tam anlamıyla olgun değildir. Olgunlaşması için yapay (suni) engeller kaldırılmalıdır ve bu da devrimcilerin görevidir.
Öncü Savaşı, en kısa tanımıyla, III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkelerde, bu dönemin ve ülkenin özelliklerine uygun olarak Halk Savaşını başlatmak amacıyla, silahlı propagandayı temel, diğer ekonomik, demokratik ve politik mücadele biçimlerini tali olarak ele alan halkın devrimci öncülerinin (Parti ve Cephe kadrolarının) yürüttüğü mücadeledir. Bu nedenle Öncü Savaşı, anti-emperyalist ve anti-oligarşik devrim sürecinde, Halk Savaşı gibi, stratejik nitelikte bir aşamadır ve başarısı stratejik sonuçlar doğurur.
Halk Savaşını başlatmak amacına yönelik tüm faaliyetlerin Öncü Savaşının kapsamını belirlemesi, çok yönlü bir mücadele yürütülmesi demektir. Bu öylesine bir mücadeledir ki, temelini Halk Savaşının kitlesel ve örgütsel koşullarını yaratmak oluşturur ve diğer amaçlar buna tabidir. Öncü Savaşını niteleyen ikinci özellik, bu amaçlara ulaşmada kullanılan temel araca ilişkindir. Bu da silahlı propagandadır. Böylece temel açısından, amaç-araç uyumu ortaya çıkar. Silahlı propagandanın hedefleri, bu durumda, Halk Savaşının başlatılmasının koşullarını yaratmak olarak belirginleşir. Ama bu hedef, aynı zamanda tali mücadele biçimlerinin de hedefini oluşturur.
Öncü Savaşının amacı, suni dengeyi bozmak ve halk kitlelerini bilinçlendirmek, örgütlemek ve harekete geçirmek olarak da ifade edilebilir. Burada örgütlenmenin ve harekete geçirmenin biçimini belirliyen Halk Savaşıdır. Yani Öncü Savaşındaki örgütlenme, Halk Savaşının yürütülmesine uygun örgütlenmeye temel oluşturacak ve bu örgütlenmeye kitlesel düzeyde geçişi sağlayacak biçimde olmak zorundadır. Halk kitlelerinin siyasal olarak kazanıldığı koşullarda (tepkileri açıktır) yürütülecek Halk Savaşı için silahlı devrimci güçlerin üç ana bölümde örgütlenmesinin gerekli olduğunu daha önce gördük. Öncü Savaşı, bu üç ana bölüm içinde bir silahlı gücün oluşturulmasına yönelmek zorundadır. Bir başka deyişle, Öncü Savaşındaki örgütlenme bu üç birliğin çekirdeği (nüvesi) olmak durumundadır. Gene aynı biçimde Öncü Savaşının yoğunlaştırılacağı alanlar (ki bunu gerilla savaşının operasyon alanı olarak tanımlıyoruz), gelecekteki (Halk Savaşındaki) kurtarılmış bölgelerin ve gerilla üs bölgelerinin oluşturulacağı alanlar olmak zorundadır.
Öncü Savaşının amaçlarının belirlenişi, başlangıçtan itibaren örgütün mevzilenmesinin (stratejik) nerede ve nasıl yapılacağını belirler. Öncü Savaşında doğru bir mevzilenme yapılabilinmesi, demek ki, ülke somutuna ilişkin ayrıntılı bir tahlili gerekli kılmaktadır. Bir başka deyişle, Öncü Savaşında "nerede olanak varsa orada örgütlenilir" ya da "nerede somut hedef varsa orada eylem yapılır" demek tam bir kendiliğindenciliktir. Bilinçli ve örgütlü bir mücadele süreci olarak Öncü Savaşı, başlangıçtan itibaren belirli hedeflere yönelik olarak planlanır, örgütlenir ve yürütülür.
Öncü Savaşı, bir yandan suni dengeyi bozma yönünde, yani bozma temelinde yürütülürken, diğer yandan kitleleri bilinçlendirme ve örgütleme çalışması olarak yürütülür. Bu iki amaç birbirine bağlıdır, ama yine de kendilerine özgü yanlar taşırlar. Suni dengeyi bozma amacı, suni dengenin kurulmasını, korunmasını ve pekiştirilmesini sağlayan koşulların ortadan kaldırılması ve bunun için kullanılan güçlerin işlemez hale getirilmesi olarak belirginleşir. Suni dengenin oligarşinin siyasal zoruna dayanması nedeniyle, Öncü Savaşı, oligarşinin siyasal zorunu işlemez hale getirmeyi amaçlar, ama şu ya da bu biçimde değil, suni dengeyi korumak, sürdürmek ve pekiştirmek amacıyla kullanılan siyasal zorun etkisizleştirilmesi, işlemez hale getirilmesi, söz konusudur. Yoksa oligarşinin siyasal zorunu (somut ifadesi olarak tüm zor güçlerini) bütün olarak ortadan kaldırmak ya da etkisizleştirmek Öncü Savaşının amacı olamaz; bu amaç doğrudan Halk Savaşının kapsamına girer.
Demek ki, Öncü Savaşı aşamasında oligarşinin siyasal zorunu ortadan kaldırmak söz konusu değildir. Bu evrede bu zorun belli bir amaçla (suni denge) sınırlı kullanımını etkisizleştirmek amaçlanır.
Suni denge, siyasal zorla, yani oligarşinin silahlı güçleriyle toplumsal dengesizliğin düzenlenmesi olduğu gerçeği, ilk görevin bu güçlerin bu amaçla kullanımını engellemek olduğunu tanıtlar. Bu yüzden Öncü Savaşında oligarşinin zor güçlerinin (resmi ve sivil) faaliyetine özel önem verilir. Oligarşi kuvvetini kullanmamak için gösterirken, bir bakıma "kuvvet gösterisi" yaparak "yenilmez ve karşı konulmaz" bir güç olduğunu halk kitlelerinin kafalarına, sabit bir fikir olarak yerleştirmeyi amaçlar. Bu durumda Öncü Savaşını yürüten örgüt, kuvvetini göstermek için kullanmak zorundadır. Bu, devrimci örgütün "kitlelere hakim sınıfların baskı örgütünün yüzyıllardır kafalarında şekillendiği gibi olmadığını, aslında çürük ve kof olduğunu, onun bütün gücünün yaygara, gözdağı ve demagojiden ibaret olduğunu askeri eylemleriyle" göstermesi demektir. (Kuvvet gösterisi) Bu da herşeyden önce silahlı devrimci örgütün önemli bir güç olduğunun, yenilmez ve yok edilemez olduğunun gösterilmesi demektir. Bir başka deyişle, devrimci öncünün, mücadelesini (politikleşmiş askeri savaşı) sürekli hale getirmesi ve sürdürmesi gereklidir. Bunun yolu ise, öncünün bir dizi askeri zaferidir.
Mevcut durum tahlillerinin, devrimci taktiklerin belirlenmesinde ilk halka olduğu açıktır. Taktikler ise, devrim stratejisinin somut koşullarda nasıl yürütüleceğinin belirlenmesidir. Mevcut durum tahlillerinde kullanılan doğru yöntemleri 1976 yılında yayınladığımız "Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz-I" adlı yazımızda ortaya koyduğumuz için, burada yeniden ele almayacağız. Ve yine burada, ülke ekonomisine ilişkin, özellikle de ekonomik buhrana ilişkin bir tahlil de yapmayacağız. Siyasal taktiğe yönelik bir tahlilde, ekonomik sorunlara verilecek her ağırlık, ekonomist eğilimlerin teşvikinden öteye geçmeyeceği unutulmamalıdır. Burada mevcut durumu temel alarak, 12 Eylül sonrasında, ülkemizdeki milli krizin, suni dengenin ve sınıf güçlerinin durumu açısından ele alacağız. Bu son tahlilde, bulunan aşamada devrim ve karşı-devrim güçlerinin tahlili demektir. Oligarşi içindeki çelişkiler, halk kitlelerinin durumu ve devrimci öncünün görevleri, bu bölümün ana konularını oluşturmaktadır.
EGEMEN SINIFLARIN DURUMU ve OLİGARŞİK YÖNETİM
Emperyalizmin (başta ABD emperyalizminin) hegemonyası altında bulunan ülkemizdeki çarpık kapitalizmin ürettiği bunalımların derinleşmesi, her zaman —bir bütün olarak— sömürücü sınıflar arasında çıkar çatışmasını keskinleştirir. Derinleşen ekonomik buhranın yükünü (ya da bedelini) halk kitlelerine yüklemekte hemfikir olan (consensus) bu sınıflar ve fraksiyonları, gene de bunalımın etkisinden kendilerini kurtaramazlar. Bu durumda, bu etkinin hangi kesimlere ve ne kadar yansıtılacağı sorunu, büyük bir iç mücadeleye yol açar. Ancak 80 Türkiye'sinde derinleşen, ne salt ekonomik bunalımdı, ne de ekonomik bunalım birincil sorundu. Temel ve ilk sorun halk kitlelerinin yükselen mücadelelerinin, mevcut düzeni temellerinden yıkacak boyuta ulaşmasıdır. Yani, 80 Türkiye'sinde sömürücü sınıflar için en önemli sorun, olgunlaşan milli kriz ve bozulmaya yönelmiş suni dengedir.
80 Türkiye'sinde ekonomik, toplumsal ve siyasal bunalım bir bütün olarak derinleşmiştir. (Milli krizin olgunlaşması.) Emperyalizmin 1975 yılından sonra karşılaştığı stagflasyon olgusu, 1979 sonlarında ağır bir ekonomik buhran halini almıştır. Bu da ülkedeki ekonomik ve toplumsal bunalımın şiddetini azaltmayı (istikrar önlemlerini) engellediği gibi, şiddetinin artmasına da yol açmıştır. Siyasal bunalım ise, yükselen devrimci mücadele temelinde oligarşik devlet otoritesinin büyük ölçüde sarsılmasıyla birlikte gelişiyordu. Nesnel olarak mevcut düzeni yıkacak güçte olan halk hareketi, revizyonizmin ve pasifizmin kuyrukçu çalışma tarzı yüzünden gerçek bir örgütlü güç değildi. Ama yine de, sömürücü sınıflar için bir varoluş sorunu gündemdeydi. Bu sınıfların, devrim tehlikesi karşısında biraraya gelmeleri ve birleşik bir hareket oluşturmaları, bu nedenle, öznel istemlerden öte, nesnel bir zorunluluktandı. İşte 80 Türkiye'sinde bu zorunluluk, egemen sınıfların yeni bir birleşimine yol açtı.
Karşı-devrimci güçlerin birleşmesi, her yerde olduğu gibi, egemen sınıfların çıkarlarının bir bütün olarak korunmasına dayanmaktadır. Ancak her biri kendi özdeneyimleriyle böyle bir birliğin yönetiminin uzun dönemde nasıl özel avantajlar sağlayacağını çok iyi biliyorlardı. Bu nedenle, "kimin yönetiminde birlik" sorunu, içinde bulundukları bunalımdan nasıl çıkılacağı sorunu etrafında yoğun tartışmalara yol açtı. Birden çok yolun ortaya konulduğu ve tartışıldığı bir zamanda, gerekli birlik sağlanmamış olduğundan yönetimin askerileştirilmesi büyük sorunlar doğurabilirdi. (İşbirlikçi-tekelci burjuvazinin, bir askeri yönetim oluşturmaya gücü olmasına rağmen, bunu 80 sonlarına kadar ertelemesinin nedeni budur.) Bu dönemde tartışmalar, tümüyle egemen sınıfların ve fraksiyonlarının kendi ideologları ve siyasetçileri aracılığıyla sürdürülüyordu.
Demirel yönetimindeki AP'nin ortaya attığı "anayasa değişikliği taslağı", 12 Eylül öncesinde en etkin çözüm yolu olarak görünüyordu. Büyük ölçüde oligarşi dışında kalan sömürücü sınıflarca desteklenen bu yol, yönetimin askerileştirilmesinde "yeni" bir biçim getirdiğinden, bir süre için işbirlikçi-tekelci burjuvazi içinde de taraftar bulmuştu. Bu "yeni" biçimin özüd, "sivil yönetim" ile "askeri güç" arasında bir koalisyon oluşturmaktı. Yani, genişletilmiş sıkıyönetim yetkileriyle silahlı kuvvetler devrimci mücadeleye karşı hareket serbestliğine sahip olurken, ekonomik ve siyasal yönetim AP'ye ("sivil hükümete") ait olacaktı. Bu bir bakıma 12 Mart dönemindekine benzer bir yönetimdir. Ancak bu kez "hükümetin başında" "partisiz" Erim değil, partili ve de partisiyle birlikte Demirel bulunacaktı. Bu yönetim döneminde parlamento kapatılmayacaktı, hatta genel seçimler bile ertelenmeyecekti. Nasıl ki 12 Mart döneminde Erim hükümeti, ordunun gücü ile anayasa değişikliklerini parlamentodan geçirebilmişti, bu kez de aynı güç, Demirel tarafından kullanılarak, hazırlanan "anayasa taslağı"na uygun değişiklikler kabul ettirilecekti. "Üsttekiler"in artık eskisi gibi yönetemediklerinin en açık ifadesi olan bu çözüm yolu, 1976 yılından beri MHP tarafından seslendirilen "sivil sıkıyönetim" formülüyle benzeşlik taşıyordu. Ancak 1980'e gelindiğinde Demirel hükümeti için, bir gecede gerçekleştirilecek askeri harekât riski ortadan kalkmıştı. Bu nedenle Demirel'in 1976'larda duraksadığı ve sonuçta reddettiği çözüm uygulanabilirdi.
Temel olarak "İstanbul dükalığı" denilen küçük ve orta-sanayi burjuvazisi (tekelleşememiş sanayi burjuvazisi) ile Anadolu tüccar ve büyük esnafına dayanan ve onların siyasal sözcülüğünü de üstlenen Demirel yönetimindeki AP'nin çözüm yolunun ikinci bölümü ekonomik istikrar tedbirlerini içeriyordu. "24 Ocak Kararları" olarak bilinen bu tedbirler, ekonomik buhranın tüm sömürücü sınıflar için sınırlandırılması amacına yönelikti. 1978-79 yıllarında CHP hükümetinden beklenen ekonomik buhranın derinleşmesinin engellenmesi talebinden daha geniş kapsamlı bir "istikrar" tedbirleriydi bunlar."24Ocak Kararları", ilk haliyle AP'nin dayandığı sömürücü sınıfların çıkarlarına uygun düşüyordu. Ama tekelci-burjuvazi için, özellikle de tekelci sanayi burjuvazisi için "24 Ocak Kararları" sınırlıydı ve buhranın yükünün bir bölümünü kendilerine yıkıyordu. Tekelci-burjuvazinin "24 Ocak Kararları" üzerine "eleştiri ve şikayetleri" çözüm yolu konusundaki tercihini de değiştirecek boyuttaydı.
Tekelci burjuvazi dışında, bir kısım orta-burjuva da, Demirel'in başını çektiği çözüme, gerçekleştirilen siyasal ittifaklar nedeniyle karşı çıkıyordu. MC'li ya da MHP ve MSP'nin dış desteğinde bir AP azınlık hükümetiyle yürütülecek ekonomik istikrar tedbirleri ve kitle pasifikasyonunun getireceği yeni tavizler nedeniyle, tekelci sanayi burjuvazisid AP-CHP koalisyonunu gündeme getirdi. Bu yolla oligarşi dışına çıkartılmış sömürücü sınıfların "disipline edilmesinin" mümkün olabileceği hesaplanıyordu. Özellikle CHP'nin tarım programı bu konuda özel bir yere sahipti ve bu program ülke solundan destek alabilirdi. Bu durumda oligarşi, Ecevit'ten parti içindeki "aşırı uçların" temizlenmesini ve CHP'nin taşra teşkilatının devrimci çevrelerle olan ilişkilerinin kesilmesini istedi. Bu isteklerinin yerine getirilmesini sağlamak amacıyla da "askeri cunta" tehdidini kullanmaktan da geri kalmadılar.
1980 ortalarına gelindiğinde Ecevit, bir AP-CHP koalisyonuna hazır olduğunu ilan ettiğinde, bu, Demirel tarafından kabul edilmedi. Çünkü tekelci sanayi burjuvazisinin bu koalisyonla neyi amaçladığı diğer kesimlerce biliniyordu. Özellikle tekelleşememiş sanayi burjuvazisi böyle bir koalisyonu kabul edemezdi. Aksi halde MHP ve MSP'ye dağılmış gücü iyice etkisizleşecek ve pazarlık gücünü (ya da "direnme" gücünü) yitirecekti. Bu durum, Demirel'in CHP ile koalisyon kurulmasına sonuna kadar karşı duruşunun nedeniydi. Böylece bu çözüm yolu da uygulanamaz hale gelmişti.
Geriye yönetimin askerileştirilmesi formülünden başka bir yol kalmıyordu. Bu da, kaçınılmaz olarak, tüm politikacıların devre dışı bırakılarak, gerekli koşulların gizlice ve içte yürütülmesini gerektiriyordu. Yani egemen sınıfların asgari müşterekleri (consensus), doğrudan bu sınıf üyeleri tarafından (araçsız olarak) sağlanacaktı. Böylece TÜSİAD ortalıkta boy göstermeye —ama kamu-oyundan gizli— başladı.
Tekelci burjuvazinin en önemli kuruluşu olarak TÜSİAD, sınıf üyelerinin doğrudan ve yüz yüze oldukları bir oluşumdur. TÜSİAD, çözüm ya da çıkış yolu için, öncelikle kendi bünyesinde ortak bir program hazırlamaya yöneldi. Bu hazırlık, tam anlamıyla tekelci burjuvazi içindeki çelişkilerin, bir süre için çatışmadan uzak tutulmasını sağlayacak bir protokol oluşturmaya yönelikti. Bu protokol, karşılıklı olarak tekelci burjuvaların birbirlerinin "nüfuz alanlarına saygı" temelinde, kendi dışlarındaki sınıf ve tabakalara karşı bir ekonomik, toplumsal ve siyasal plana dayalı olacaktı. Bu planın temel hedefi, hükümet değişiklikleriyle değişmeyecek tek bir politikanın devlete egemen kılınmasıydı. Bu öz olarak, oligarşinin tekelci burjuvazi tarafından oluşturulması ve tüm devlet aygıtına oligarşinin mutlak biçimde egemen olması demekti. Böylece I. Erim Hükümeti ile 1971'de yapılmak istenen, ama THKP-C' nin silahlı eylemleri sonucu başarılamayan amaçlar yeniden gündeme getiriliyordu. (12 Mart'ta başlayan sürecin 12 Eylül ile birlikte tamamlanması esprisi.)
İşbirlikçi-tekelci burjuvazinin oligarşiyi tek başına oluşturacağı bir süreçte uygulanacak "tek politika", herşeyden önce halkın devrimci mücadelesine karşı bir politika olacaktı. Bu genel ve sürekli bir pasifikasyon ve depolitizasyon politikasının "devlet politikası" haline getirilmesi demektir. Şüphesiz egemen sınıfların baskı aygıtı olarak devlet, her zaman ve her yerde, devrimci mücadeleyi engellemeye ve yok etmeye yarayan bir araçtır. Ancak buradaki genel amaç, 1980 Türkiye'sinde, hükümet değişiklikleriyle değişen uygulama farklılıklarının ortadan kaldırılmasıdır. Küçük-burjuvazinin ülke tarihinden gelen etkinliği, ordu içinde 12 Mart'ta kırılmış olmasına karşın, aynı şey bürokrasi içinde söz konusu olamamıştı. Bu da oligarşinin devlete mutlak biçimde egemen olmasını engelliyordu ve 1971'de bozulmuş olan "nispi denge"nin son kalıntıları da temizlenmeliydi. Böylece, temel politika, "geleneksel" bürokrasinin tasfiyesi ve "teknokratlar" yönetiminin kurulması olarak tamamlanıyordu. İşbirlikçi-tekelci burjuvazinin "tek politika"sının üçüncü düzeyi ise, sanayiyi, yani kendilerini temel alan bir ekonomi-politikanın "devlet politikası" haline getirilmesine ilişkindi.
İşte bu şekilde tek bir politikayı kendi içinde belirleyen işbirlikçi-tekelci burjuvazi, kendi planı doğrultusunda diğer sömürücü sınıfları (fraksiyonlar düzeyinde ve kimi zaman birey olarak) toplamak amacıyla harekete geçti. Ve ilk yaptığı iş, "24 Ocak Kararları" temelinde geniş ve ayrıntılı bir ekonomi-politikayı oluşturmak oldu. "THKP-C/HDÖ ve 15 Yıl" adlı yazımızda ayrıntılı olarak ele aldığımız bu plan, 12 Eylül askeri darbesiyle birlikte uygulamaya sokuldu. İlkanda AP-CHP koalisyonu fikrine yakın bir hükümet formülü gündeme geldiyse de, sonunda Ulusu başkanlığında bir hükümet oluşturulması kaçınılmaz oldu. Bu hükümet, oluşturulan sömürücü sınıflar birliğine uygun bir oluşum içindeydi. Kastelli olayına dek, önemli bir sorun olmadan işler yürütüldü. Haziran 1982'de Banker Kastelli'nin yurt dışına kaçışıyla ortaya çıkan iflaslar, tekelci-burjuvazinin planının gerçek amacını ortaya koydu ve bu da tekelci-burjuvazi etrafında oluşturulmuş olan birliğin sonu oldu.
Yeni anayasa hazırlıklarının yoğunlaştığı bir sırada böyle bir ayrışmanın olması, Danışma Meclisi içinde hızla gruplaşmalara yol açarak, kendi siyasal ifadesini bulurken, oligarşi dışındaki kesimler, sayısal güçlerine dayanarak karşı harekete geçtiler. Bu karşı hareketin ilk sonucu, ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı Turgut Özal ile Maliye Bakanı Kaya Erdem'in hükümetten uzaklaştırılması oldu. Yeni Maliye Bakanı Adnan Başer Kafaoğlu, oligarşi dışındaki sömürücü sınıfların temsilcisiydi ve hedef tekelleşememiş sanayi burjuvazisi ile ticaret burjuvazisinin kaybettikleri mevzileri geri almaktı. Ama çoktan oyun yitirilmişti ve ileri hamleleri, son bir çırpınıştan öteye geçmeyecekti.
Egemen sınıflar arasındaki çelişkilerin yeniden ağır basması ("uyum-çatışma" ilişkisinde çatışmanın öne geçmesi), değişik düzeylerde yeni girişimlere neden oldu. Bunlar içinde en önemlisi, Danışma Meclisi'nde ağırdan alınan anayasa hazırlığının hızlandırılması oldu. Bu aynı zamanda anayasanın içeriğinde değişiklikler yapılmasına yol açtı. Oligarşi dışındaki sömürücü sınıflar, sayısal güçlerine dayanarak varlıklarını koruyabileceklerini hesapladıklarından, genel seçimlerin bir an önce yapılması yönünde tüm olanaklarını seferber ediyorlardı. Böylece anayasa, baştan öngörülen kapsam dışına çıkarak hızla hazırlandı ve referanduma geçildi. Sonuçta çıkan anayasa, 1980 yazında Demirel yönetimindeki AP'nin hazırladığı taslağa büyük ölçüde uygundu.
Her yönde gelişen egemen sınıfların iç çelişkileri, anayasanın "onaylanmasından" sonra, siyasal parti kurma hazırlıkları düzeyinde olanca şiddetiyle sürmeye başladı. Bu faaliyetler bir dizi koalisyonların oluşmasına yol açtı. Ama en önemli girişim, Ulusu başkanlığında kurulacak bir parti temelinde geniş bir koalisyon kurmaya yönelikti. Kurulmak istenen bu koalisyon, temel olarak oligarşi dışındaki tüm sömürücü sınıfların bir ittifakı olacaktı. Oluşması herşeyden önce bu sınıfların değişik fraksiyonları arasında bir anlaşmaya bağlıydı. 1971 sonlarında ortaya çıkan ve MC döneminde devlet desteğinde palazlanan ve giderek güçlenen tekelleşmemiş sanayi ve ticaret burjuvazisi, bu ittifakın yönetici gücü olacaktı. Özellikle "12 Mart holdingleri" olarak bilinen, gerçekte I. Erim hükümetinin başarısızlığa uğraması üzerine işbirlikçi tekelci burjuvazinin verdiği tavizlerle güçlenip oligarşi içine girmiş bazı sanayici ve ticaret sermayesi sahipleri, 1982 bankerlik olayı ile büyük ölçüde güç yitirmiş ve oligarşi dışına çıkarılmıştı. Bu kesim, 12 Mart'ta ordu üst düzey subaylarıyla kurdukları yakın ilişkilerden yararlanarak, MGK üzerinde etkili oluyordu. Adnan B. Kafaoğlu'nun Maliye Bakanı olmasında ve Demirel'e siyaset yasağı konulmasında önemli rol oynamışlardı. Okumuş Holding, Has Holding, Transtürk Holding vb. kuruluşlarla ifadesini bulan bu sanayi sermayesi ile Anadolu'daki küçük sanayi sermayesi ve tüccar sermayesi arasındaki ittifak kurulamadan bozulmuş durumdaydı. Feodal ilişkilerin egemenleri ise, bu ittifakta zaten etkin bir güç olmak durumunda değildi ve pazarlıktaki yeri önemsizdi. Böylece Ulusu'nun parti kurma girişimi sonuçsuz kaldı.
Gelinen noktada oligarşi dışındaki gruplar daha değişik ilişkilerle yeni yollar aramaya koyuldular. Bunun ilk görünümü T. Sunalp başkanlığında MDP'nin kurulması oldu. "12 Mart holdingleri"nin partisi olarak MDP, 12 Mart döneminin bir generali ile kurulması hiç de rastlantı değildi. Bu noktada öylesine bir uyum oluşmuştur ki, 1973 Cumhurbaşkanlığı seçiminde F. Gürler'in seçilmesi için Demirel'i "zorlayan" asker grubunun başında T. Sunalp bulunuyordu ve bilindiği gibi Demirel bunu kabul etmemişti. (Şüphesiz Demirel'in böyle bir uzlaşmaz tavır içine girmesinin nedeni, ardında tekelci-burjuvazinin bulunmasıydı.)
Oligarşi dışındaki sömürücü sınıfların oluşturduğu diğer bir koalisyon ise BTP olarak ortaya çıktı. AP'nin devdamı olarak kurulan BTP, AP'nin eski sınıfsal temelinden oldukça uzaktı. Büyük ölçüde Anadolu sanayi ve ticaret burjuvazisine dayanıyordu. Ama elindeki siyasal kadrolar aracılığıyla önemli bir oy potansiyeline sahipti. Bu durum MDP'nin yok olması demek olduğu kadar, tekelci burjuvazi için de yeni tavizler demekti. Sonuçta BTP kapatıldı.
Sömürücü sınıflar içindeki bu oluşumlar yanında, kamuoyuna yansımayan bir başka oluşum bulunuyordu. T. Özal'ın başını çektiği belli bir "teknokratlar" grubu parti kurma hazırlığı yapıyordu. Bu girişim, oligarşinin tam desteğinde yürütülüyordu. Öyle ki 1980 yılında olduğu gibi TÜSİAD devreye girmiş ve doğrudan görüşmelerle yeni bir sömürücü sınıflar birliği oluşturmaya yönelmişti. Tekelci-burjuvazinin bu yeni girişimi, temel olarak, kendi dışındaki sömürücü sınıfları fraksiyonlar ve bireyler düzeyinde birleştirmeye dayanıyordu. Daha ucuza mal olacak bir taviz politikası uygulanarak, karşı gücü bölmek en önemli hedefti. Son tahlilde tekelci burjuvazinin kendi ekonomik gücünü kullanarak ("rüşvet" yoluyla, daha tam deyişle adam satın alarak) bazı fraksiyonları ya da bireyleri kendi etrafında toplama demekti. Tarihsel olarak, burjuvazinin aristokrasiye karşı uyguladığı bir politika olarak İngiltere'de oldukça başarılı olmuştu. Olası bir başarının olanaklarından yararlandırma (devlet kredileri, teşvikler, ihaleler vb. olanaklar) ile tekelci-burjuvazinin sahip olduğu bankalardan kredi sağlama önceliği ve şirketlerin ihalelerinin verilmesi olarak sunulan bu rüşvet oldukça etkili oldu. Artan enflasyon ve yüksek kredi faizleriyle iflas eşiğine gelmiş sanayi ve ticaret burjuvazisinin büyük bir kısmı, bu yolla T. Özal'a bağlandı. Ve yine ihracat teşvikleri ve devlet ihalelerinden yararlanma önceliği vaadiyle büyük toprak sahipleri, büyük sürü sahipleri ve Anadolu tüccarları ittifaka sokuldu. (Zaten BTP'nin kapatılmasıyla bu kesimler politik planda etkili olamayacaklarını görmüşlerdi.) Geriye kalan küçük sanayiciler ve büyük esnaf çevreleri, büyük ölçüde tekelci-burjuvaziye bağlı olduklarından, yeni iş olanakları vaadiyle kazanıldı.
Böylece MDP ve BTP (sonra DYP) yönünde gücünü kullanan bazı gruplar dışındaki tüm sömürücü sınıflar ve politik olarak etkin kesimlerANAP etrafında birleştirildiler. Bu birlik, 1965 yılındaki AP'yi oluşturan egemen sınıfların ittifakından pek farklı değildi, ama 1969'da dağılan bu ittifaktan daha fazla üstünlüğe sahipti. Bu da tekelci burjuvazinin ekonomik gücünün olağanüstü artmış olmasıydı. (Ama gene de sömürücü sınıfların politik koalisyonu dolduğu unutulmamalıdır.) T. Özal'ın "dört eğilimi birleştirdik" sözleri, işte bu ittifakı ifade eder.
Bu ittifak, temelde, tekelci-burjuvazinin ekonomik rüşvetlerine, "adam satın almasına" dayandığı için, geçmiş dönemin tavizlere dayalı olarak kurulmuş ittifaklarından çok daha kalıcı niteliktedir. Ama ülkedeki sürekli ekonomik bunalım, tekelci— burjuvazinin rüşvetlerinin sürekliliğini engelleyeceği için (ve de engellediği oranda), her an eski taviz politikasına dönülmesi mümkündür. Bu dönüş bir süre daha ittifakı ayakta tutsa da, kalıcılığını sağlayamayacaktır. (Bugün ANAP Hükümetinin oluşturduğu fonlar ve devlet kredilerinin dağılımı, rüşvet politikasının giderek etkisizleştiğini göstermektedir. Öyle ki, bu politika seçimlerde, halk kitlelerine dağıtılan "yiyecek paketleri", Fak-Fuk-Fon'un paraları olarak "tabana" yönelmiştir. Bu da iç ittifakın bozulmaya yöneldiğini göstermektedir)
Oligarşinin ANAP dışındaki bir diğer girişimi de HP'nin kurulması yönünde olmuştur. Bu girişim, ülkedeki devrimci potansiyelin sosyal-demokrat bir partiye kanalize edilmesi ya da böyle bir partinin oligarşinin kesin denetimine alınması girişimi değildi. Erdal İnönü tarafından oluşturulmaya başlanan sosyal-demokrat parti kurma girişimi (SODEP) tekelci burjuvazi için yeni bir sorun yaratıyordu. Şüphesiz, oligarşinin, ezilmiş halk kitlelerine belli bir konuşma olanağı sağlanmasına ve buna uygun "ılımlı" bir parti (sosyal-demokrat) kurulmasına karşı çıkma aptallığı göstermesi beklenemez. Ama SODEP'in, sol seçmeni değil, toplumdaki tüm gayri-memnunların (BTP'de toplanmış kesimler de dahil) birleşeceği bir mekan olma olasılığı vardı.Ve böyle bir durumun seçim sonucunda yaratacağı risklere oligarşinin katlanmaya niyeti yoktu. Doğrudan SODEP'in kurulmasının engellenmesi, seçimlerin kitleler gözünde anlamını yitireceği de açıktı. Bu durumda SODEP'in kurulmasını engelleme yerine, HP'nin kurulmasını teşvik ederek kitlelerde belirsizlik ve bölünme yaratmak daha akılcı görülüyordu. Böylece "vetolar" yolu ile SODEP seçimlere sokulmazken, HP oluşturulmuş oldu. Bu bir bakıma bazı sosyal-demokrat politikacılara verilmiş rüşvettir de.d
6 Kasım 1983'de yapılan genel seçim sonuçları, pek çok çevreler için büyük bir "sürpriz" oldu. Böyle bir durumun tek bir nedeni vardı. O da, tekelci-burjuvazinin kendi planlarını doğrudan (aracısız) yürütmesi idi. Bu döneme kadar, tekelci-burjuvazi, siyasal temsilcileri ya da ideologları aracılığıyla, diğer sömürücü sınıflarla ilişkilerini sürdürürken, artık bu işi aracısız yapıyordu. Bu da bir çeşit gizlilik oluşturuyordu. Politik sonuçlar veren ilişkileri kamuoyuna yansıtan basın kuruluşları, bu yeni durumu sosyete sütunlarında vermekten öteye geçememişti. (Burada S. Sabancı, bu işi öylesine kamufle edebildi ki, çoğu zaman "popülizm" bağlamında yurt gezileri olarak kamuoyuna sunuldu.)
Özetlersek, ülkemizde 12 Eylül sonrasında ortaya çıkan en önemli gelişmelerin başında, tekelci burjuvazinin aracısız olarak faaliyet göstermesi gelmektedir.
İkinci olarak, tekelci burjuvazinin ekonomik gücünün, her alanda "adam satın almaya", yani rüşvete dayalı bir politika için kullanılmasıdır. Bu, özellikle ekonomik ve siyasal düzeyde, tekelci burjuvazi için engel oluşturan güçlerin ya da fraksiyonların sözcüsü ya da yetkili kişilerinin parayla satın alınması ve böylece bu güçlerin dağıtılması demektir. (Bir çeşit "böl ve yönet" politikası.)
Üçüncü gelişme, tekelci sanayi ve ticaret burjuvazisinin oligarşi içinde önemli bir tasfiye hareketinin tamamlanması ve bütün olarak devlet üzerinde —militarizm ve bürokrasi— mutlak bir egemenlik kurmasıdır.
Dördüncü gelişme ise, emperyalistlerarası entegrasyonun (bütünleşme) işbirlikçi-tekelci burjuvaziye yansımasıdır. Bu da ABD emperyalizminin ülke üstündeki hegemonyasını tartışılmaz hale getirmiştir. Emperyalistler arası çelişkinin 80'lerdeki bu durumu ve entegrasyonun yeni kombinezonları, işbirlikçi-tekelci burjuvazi içinde görülen yalın karşıtlıkları (örneğin Koç-Sabancı çelişkisi ile ABD-AET çelişkisi arasında kurulan kaba benzetmede olduğu gibi) ortadan kaldırmıştır.
12 Eylül sonrasında meydana gelen egemen sınıflar arasındaki ilişkilerdeki değişim, oligarşik yönetimdeki bazı değişikliklerle birleşmiştir. Daha önce sözünü ettiğimiz teknokratlara dayalı devlet görevlileri sistemi (uzmanlaşma) büyük ölçüde yerleştirilmiştir.Bu, küçük-burjuvazinin bürokrasi içindeki etkinliğinin sonu demektir. Her düzeyde profesyonel görevlilerin işbaşına getirildiği ve devlet işlerinin bunlarca yönetildiği (müsteşarlıklar, danışmanlıklar) bir sistem uygulanmaktadır. Ama asıl önemli gelişme, oligarşik devlet aygıtının iç savaş koşullarına göre biçimlendirilmeye çalışılmasıdır. 12 Mart döneminde ordu içinde devrimci-milliyetçilerin tasfiyesi ile yapılan düzenlemeler, 12 Eylül sonrasında diğer devlet kurumlarında da gerçekleştirilmiştir. "Güvenlik soruşturması" bu düzenlemenin (ve de tasfiyenin) aracı olarak kullanılmıştır. Bu alandaki düzenlemenin en önemlisi, polis ve jandarma örgütlenmesine ilişkin olanıdır. Bu düzenlemenin en önemli yanı, özellikle kırsal alanlarda faaliyet gösterecek, yüksek atış gücüyle donatılmış hareketli birliklerin oluşturulmasıdır. Bu güçlerin oluşturulmasının temel felsefesi, silahlı devrimci hareketi oluşum halindeyken bulup yok etmektir. Kendi deyişleriyle, temel ilke, "anarşistlerin teşkilat ve yönetici kadrosunu bulup bertaraf etmek ya da tesirsiz hale getirmek" ve "vurucu tedhiş unsurlarının yok edilmesi"dir. Sözcüğün tam anlamıyla, bu birliklerin amacı, dkadro pasifikasyonudur. Ancak bu pasifikasyon, kesin biçimde dimha hareketi olarak düşünülmektedir. Yine de bu güçlerin başka amaçla kullanılmaması söz konusu değildir. En yaygın deyişle "kontra-gerilla" güçleri olarak, "karşı-ayaklanma taktikleri"ni yürüten bir güç oluşturulmaktadır. Bu güç gerektiğinde, CIA'nın "ayaklanma"yı bastırma yöntemlerine uygun olarak halk kitlelerine karşı da kullanılacaktır. Böylece 80 öncesindeki faşist milis örgütlenmenin yerine, doğrudan polis teşkilatı bünyesinde oluşturulmuş bu özel müfrezeler kullanılacaktır. Bu müfreze üyeleri "en acımasız" yöntemleri kullanabilecek, "gözünü kırpmadan" insan öldürebilecekd profesyonel katiller olarak yetiştirilmektedir. Bu müfreze üyelerinin MHP'li faşist milislerle olan benzerlikleri açıkça görülebilir, ama onlardan farkları profesyonelleştirilmiş katiller olmaları ve "resmi devlet gücü" olarak biçimlendirilmeleridir. Bunlar gerçek birer faşisttirler, ama "başbuğ"ları değişmiştir; artık söz konusu olan Türkeş değil, doğrudan işbirlikçi-tekelci burjuvazi ve ABD emperyalizmidir.
HALK KİTLELERİNİN DURUMU, SOL HAREKET
ve
DEVRİMCİ GÖREVLER
12 Eylül gerçek anlamda ülke solunda tüm romantik devrim düşlerinin sona erdiği bir ortam oluşturmuştur. Düş kırıklığı, sol unsurları bir yeis içine itmiştir. Halk kitleleri ise, 1977-80 yılları arasında sürdürdükleri mücadeleden yorgun düşmüşler ve sol oluşumların dağıtılmasıyla tam bir hareketsizlik içine girmişlerdir. 80 sonrasının bu hareketsizliği, kitlelerin yeniden günlük maişet (geçim) derdine düşmelerine yol açarak, apolitik bir görüntü oluşturmuştur. Depolitizasyonun "etkisi" olarak değerlendirilen bu görüntü, en açık biçimiyle öğrenci çevrelerinde ortaya çıktı. Öğrenci kitlesinin "apolitik"liği üzerine yazılan sayfalar dolusu tahliller hep bu görüntüden yola çıkıyordu. Gerçekte ise, ne halk kitleleri apolitikleşmişti, ne de öğrenciler. Söz konusu olan, genel olarak söylersek, eskiden tepkilerini şu ya da bu biçimde devrimci çevrelerde ortaya koyan halk kitlelerinin bu tepkileri, 12 Eylül sonrasında yeni biçimlerle pasifize edilmiş olmasıdır. 80 öncesinde devrimciler kitleleri politize ederken, 80 sonrasında oligarşi onları depolitize etmektedir.
12 Eylül öncesinde, değişik düzeylerde sayısız legal ya da yarı-legal örgütlenmelere sahip olan kitleler, 83 seçimlerine kadar "geçicilik" beklentisiyle, bu tür örgütlerin faaliyetsizliğini ya da olmayışını doğal karşılıyorlardı.Kendi deneyimleriyle açık faşizmin sürekli olamayacağını öğrenmiş olan halk kitleleri, seçim sonrasında devam eden "sol"daki panik, çöküntü ve kararsızlık karşısında hareketsizliklerini sürdürme eğilimi içine girdiler. Yasal kitle örgütlerinin kapatılması ya da kapatılanlar yerine yenilerinin kurulması evresinde uygulanan baskıları halk kitleleri ilk kez yaşamıyorlardı ve bu örgütleri yeniden kurmak için gerekli deneyime de sahiptiler. Ama soldaki yılgınlık ve pasifizm kitlelerin azmini ve insiyatifini kırıyor ve onları geri itiyordu.
Sözcüğün tam anlamıyla kitleler,kendilerinin"öncüsü" olarak kabul ettikleri unsurların (ki revizyonistler ve oportünistlerin denetiminde bulunuyorlardı) pasifizmiyle hareketsizliklerini bugün de sürdürüyorlar. Bu durum kitlelerde yeni bir beklenti ortaya çıkarmaktan da geri kalmadı: Politik-askeri devrimci bir öncünün varlığı. Bir başka deyişle, oligarşinin açıkça ilan ettiği "psikolojik savaş" yitirilmiştir. Bu nedenle kitlelerin özgüveni sarsılmış ve devrimci unsurlar da büyük bir güven bunalımına düşmüşlerdir.
Halk kitlelerinin bu genel durumunu, sınıfsal düzeyde değerlendirdiğimizde "yenilgi"nin getirdiği özel sorunların olduğunu görüyoruz.
Proletaryanın "kendisi için sınıf" durumuna henüz gelemediği ülkemizde, DİSK'in faaliyetlerinin durdurulması ve sendikalar yasalarında yapılan yeni düzenlemeler, ekonomik mücadelede önemli sorunlar yarattı. Türk-İş, niteliği gereği, proletarya için hiçbir zaman ekonomik mücadele örgütü olamadığından, sorun sınıf sendikacılığına dayalı bir örgütlenmenin oluşturulması olarak gündeme gelmektedir. Son tahlilde DİSK tipi bir konfederasyon çatısı altında toplanacak olan işkolu sendikalarının kurulması, bugün proletaryanın ileri unsurlarının temel sorunu haline gelmiştir. Ama legal düzeyde örgütlenme ve faaliyet gösterme olanağına sahip revizyonizm ve oportünizm, yeniden kitlelerin önüne çıkmışlar ve sorunu kendi bildikleri biçimde geçiştirmeye çalışmaktadırlar. Bir taraftan DİSK'in "yeniden açılacağı" umutları yaratılarak ya da diri tutularak pratik faaliyet engellenirken, diğer taraftan Türk-İş bünyesinde (ya da Hak-İş) "toplanmak" gerektiği ileri sürülerek bağımsız örgütlenmeler engellenmektedir.
Proletarya açısından temel sorun, "kendisi için sınıf" olmaktır. Yani işçi sınıfının sosyalist siyasal bilince ulaştırılması devrimci öncünün ilk ve temel görevidir. Bu görev, hiçbir zaman, ekonomik mücadelenin düzeyine ya da sendikal örgütlenmenin gücüne bağlı değildir ve asıl olarak bu mücadelenin dışındadır. İşçi sınıfına sosyalist siyasal bilinç, ekonomik mücadelenin içinden değil, dışından iletilmelidir. Öte yandan işçi sınıfının ekonomik mücadelesinin yürütülmesinde, devrimci öncünün yapması gereken, bu mücadelenin somut durumdaki yöntemlerini ve biçimlerini saptamaktır. Ancak unutulmaması gereken, bu mücadelenin kendiliğinden-gelme niteliğidir. Bu nedenle ekonomik mücadeleye ilişkin sorunlar, bizatihi bu alanın içinde çözümlenir. Bu çerçeveyi, siyasal ya da örgütsel beklentilerle yahut kaygılarla sınırlamak (ya da genişletmek) mümkün değildir. Bu mücadelenin sınırları, siyasal mücadelenin gelişimine bağlıdır ve önemi de ona göre değişir.
Şehir küçük-burjuvazisi ve şehirli yarı-proleter unsurlar, 12 Eylül sonrasında oligarşinin özel ilgi alanını oluşturmuştur. İthalatın serbest bırakılmasıyla birlikte tüketim ekonomisi yeni bir görünüm kazanmıştır. 1950'lerde yeni-sömürgecilik yöntemlerinin uygulanması sonucu ortaya çıkan durum, bu kez kitlelerin alım gücünüartırarak(nispi refah) değil, tüketim alışkanlığını değiştirerek yaratılmak istenmiştir. Bu da yeni tüketim nesnelerinin iç pazara sürülmesiyle, en çok şehir küçük-burjuvazisini hedeflemektedir. Genellikle, az da olsa belli bir eğitim görmüş unsurlardan oluşan şehir küçük-burjuvazisinin ithal mallarına olan eğilimini değerlendiren oligarşi, nispi refahı zihinsel olarak yaratmaya yöneldi. 1970-80 arasında anti-faşist mücadelenin, anti-emperyalist mücadeleyi aştığı ve gerilettiğini gören oligarşi, gizli işgal esprisinin ürünlerini almak durumundaydı. Böylece anti-emperyalist tepkilere yol açmayacağı görülür görülmez ithal serbestliği uygulamaya sokuldu. (Bu "liberal ekonominin" oligarşi açısından tam bir değerlendirilmesi "THKP-C/HDÖ ve 15 Yıl" adlı yazımızda bulunabilir.) 1977-80 yılları arasında kitle mücadelesinin yükselmesi ve faşist milis saldırılar nedeniyle, bastırılmış ya da ertelenmiş tüketim eğilimi (talep), 12 Eylül sonrasında, özellikle 83 seçimlerinden sonra önemli bir pazar yaratmıştır. Renkli televizyonla başlayan, video ve müzik setleriyle süren ve sonuçta her çeşit tüketim malını kapsayan bu tüketim, şehir küçük-burjuvazisi içinde tam bir bireysel rekabet ortamı yarattı. Yıllar boyu "Batı"nın tüketim ekonomisine büyük bir hayranlık besleyen ve çoğu zaman da ülkenin geri-bıraktırılmışlığına bu düzeyde tepki duyan şehir küçük-burjuvazisi (ve özellikle aydınları) böylece hem pasifize edilmiş, hem de kendi içinde bölünmüş oluyordu.
Şüphesiz şehir küçük-burjuvazisiyle bağlantılı olarak ele alınabilecek öğrenci kitlelerinin durumu bazı özgünlükler taşımaktadır. Tüketim ekonomisinin bu yeni boyutunu en kolay benimseyen, bundan en çok etkilenen ve giderek bunun ideolojik yanılsamasına düşen kesim öğrenci kitlesi olmuştur. Çoğunlukla şehir küçük-burjuva ailelerinden gelme üniversite öğrencileri, geçmişten farklı olarak, büyük oranda şehir içinde ve kendi aileleri yanında bulunmaktadırlar. 80 öncesinde aktif öğrenci kitlesi içinde olduğu kadar, genel öğrenci nüfusu içinde de küçük bir azınlık oluşturan bu unsurların, bugünkü ağırlığı yeni durumlar yaratmaktadır. Üniversitelerin yoğunlaştığı beş büyük kentin (Ankara, İstanbul, İzmir, Erzurum ve Trabzon) nüfusunun genel nüfus içindeki oranı 1970 yılında% 22,97 iken, bu oran 1985'de % 28,42'ye çıkmıştır. Bu kentlerdeki okuma yazma oranı genel toplam içinde % 40 civarında bir yer tutmaktadır. Ve gene bilindiği gibi, bu kentlerdeki orta-öğrenim düzeyinin yükseldiği, üniversitelere girişte bu kentlerde oturanların ağırlıklı hale gelmesine yol açmıştır.
80 öncesinin "çağdaş olanaklara ulaşma" mücadelesinin izleyicisi ve talep edicisi olan öğrenci kesimi, bu talepleriyle mevcut toplumsal yapıya muhalefet durumundayken, bugün bu özelliğini önemli ölçüde yitirmiştir. Mevcut durumda "çağdaş olanaklar"dan daha fazla yararlanma sorunu gündeme getirilmiş ve bu da rekabet sorunu oluşturarak, öğrenci kitlesinin hareketini —özellikle eğitimi aksatıcı nitelikte olan hareketleri— frenlemektedir. Ancak "çağdaş olanaklar"dan daha fazla yararlanma yönündeki eğilim, üniversitelerde oluşturulmuş olan"düzen"le (YÖK) çelişkiye düşmektedir. Genel olarak "kışla disiplini" olarak tanımlanan YÖK düzeninin yarattığı çelişki, YÖK'e karşı bir hareketin gelişmesine zemin teşkil ettiği gibi, kendiliğinden gelişim seyri içinde toplumsal ve siyasal eleştiriye (doğal olarak da bir harekete) yönelme potansiyelindedir. Ama gene de bu potansiyelin gevşek zeminde hareketi, kendi içinde başka alanlara kanalize edilinebilineceği unutulmamalıdır. Bu nedenlerle, öğrenci kitlesini ağırlıklı olarak YÖK'e karşı birleştirmek uzun dönemde —ki öğrenci aktivitesi düşünülürse birkaç sömestr olabilir— hareketsizliğe yol açabilir.
Öğrenci kitlesinin bugün YÖK'e karşı ("askeri disiplin") tutumu ve tepkisi oligarşinin açık siyasal zoru ile birlikte ele alınmak zorundadır. 12 Eylül döneminde açık siyasal zor uygulaması koşullarında üniversitelere girmiş öğrenci kitlesi, bu zorun dolaysız sonuçlarını yaşamışlardır. Bu da dernek faaliyetlerinden uzak durmak şeklinde kendini dışa vurmaktadır. Ama bu tutum, kesinlikle öğrenci kitlesinin siyasal zorun doğrudan nesnesi olmaya yanaşmadıkları demektir. Oligarşinin kuşatma durumunu sürdürmesi, yani dernek faaliyetleri başta olmak üzere polis baskısının sürdürülmesi, öğrencileri derneklerden uzak tutma sonucu veriyorsa da, diğer yandan da "yeni" bir biçim altında örgütlenme talebini öne çıkarmaktadır. Bu da yasal derneklerden uzak, eylem anında bir araya gelmeyi sağlayan bir biçim oluşturmaktadır. 12 Mart sonrasında ortaya çıkan bu biçim, öğrenci hareketinin genel nitelikleriyle de çakışmaktadır. Öğrenci kitlesinin hızla politize olması olgusunun kendiliğinden bir dışa vurumu olan bu biçim, son tahlilde öğrenci kitlesi ile dolaysız (araçsız) ilişki içinde bulunan devrimci unsurlara dayanır. Ve bunlar tarafından örgütlenir. Ancak burada "korsan koymak" şeklinde sıradanlaştırılmış ve gerekli ön koşulları hesaba katmayan (80 öncesinde "örgütlü" yapılarca gerçekleştirilen) çoklukla grupçu amaçlarla yürütülen çocuksu biçimlerle karıştırılmamalıdır. Diyebiliriz ki, mevcut durumda öğrenci kitlesinin örgütlenmesi ve eyleme sokulmasında, yasal mekanlarda (dernekler) belli bir toplanmanın beklenmesi kitleyi pasifize edecektir. Onların örgütlenme mekanı doğrudan üniversite yaşam alanları olmalıdır. Bu yasal derneklerin hiçbir önemi ve işlevi olmayacaktır demek değildir. Bu tür kuruluşlar, herşeyden önce öğrenci kesimindeki ileri unsurların toplanma mekanı olarak bir işleve sahiptirler. Ama kitlesel toplanma ile karıştırılamaz. Ayrıca dernekler, mevcut somut hedefler yönünden bazı yasal araçlara ulaşma ve yararlanma olanağı da sağlar. Gene de öğrenci hareketi, her zaman, bu tür yasal mekanlara ve yasal sözcülere bağlı olmaksızın gelişir. Öğrenci hareketi yasal sınırları kolayca aşar, dolayısıyla yarı-yasal oluşumlar ve eylemler yaratır. (Öğrenci hareketi açısından silahlı devrimci mücadelenin varlığı önemli bir etmendir. Silahlı devrimci öncünün faaliyeti, üniversitelerdeki kuşatma durumunu büyük ölçüde kaldıracağı gibi, ayrıca kitlenin politize olması yönünde etkide bulunarak hareketi geliştirir.)
Şehir düzeyinde ele alınabilinecek diğer bir kesim ise yarı-proleter unsurlardır. Genellikle kırsal alanlardan yeni gelmiş ya da ekonomik buhran nedeniyle işsiz durumunda bulunan bu unsurlar geçici her işte çalışırlar. Sürekli bir fabrika yaşamının içinde olmadıkları için de kolay kolay küçük-burjuva dünya görüşünü bırakamazlar. Çokluk inşaat sektöründe taşeronlarla ilişki içinde olduklarından "işveren"in durumuna göre biçimlendirilmektedirler. İnşaat sektöründe yoğun olarak "islam ülkeleri" sermayesinin (doğrudan ya da dolaylı) yatırımlar yaptığı günümüzde, yarı-proleter kesimlerde "islamcı" akımların faaliyetleri yoğunlaşmış durumdadır. Ülkemizdeki dini akımların tabanını oluşturan yarı-proleterler, 80 öncesinde aynı ilişkiler nedeniyle (taşeronlar aracılığıyla) faşist milislerin kaynağıydılar. Kırsal alandaki mevsimlik işçilerden farklı olarak, bu şehir yarı-proleterleri çalışma zamanının dışında tümüyle gecekondu semtlerinde bulunurlar. Bunların örgütlenmesi ya da en azından tarafsızlaştırılması, ancak gecekondu mahallelerindeki proleter unsurlara dayanarak yapılacak mahalle örgütlenmesiyle mümkündür. Gecekondu bölgelerinde kurulacak dernekler ve tüketim kooperatifleri, bireyciliğin tüm kavrayışına sahip bu unsurlar için ilk örgütlenme ve kollektif mücadele alanları oluşturur. Ancak oligarşinin mevcut kuşatma durumu ve geçmişte yaşanmış olaylar, kitlelerin bu örgütlenmelerden uzak durmasına yol açtığı da bir gerçektir. Bu tür örgüt biçimlerinin yaşama geçirilebilinmesinin yolu, geneldeki depolitizasyonun etkisizleştirilmesiyle mümkündür. Öte yandan, oligarşinin "rüşvet politikası"nın bir yansısı olan ANAP etiketli eşya ve para dağıtma faaliyetlerinin, özellikle bu mahallelere ve yarı-proleter unsurlara yönelik olduğu unutulmamalıdır. Yine de, bugünden buralarda kurulacak ilişkiler ve az da olsa örgütlenmeler (ekonomik-demokratik), gelecekteki politik gelişmeler karşısında hazırlıksız yakalanmanın önüne geçecektir.
Kırsal alandaki kitlelerin durumuna bakacak olursak, köylülüğün, yüzyılların getirdiği rijit kalıplar içinde "böyle gelmiş, böyle gider" anlayışıyla, her zamanki hareketsizliğini koruduğunu görürüz. Ancak yerleştirilen ekonomi politikanın sonuçlarının da köylüler tarafından görülmediği söylenemez. Özellikle çay ve tütünde devlet tekelinin kaldırılması, düşük taban fiyatları, köylü kitlesi için belli bir hareketlilik alanı oluşturmaktadır. Bugüne dek yasal ve yarı-yasal mücadeleler konusunda, hemen hemen hiç deneyimi olmayan köylüler tam bir çaresizlik içinde bulunmaktadırlar. Bu da, "taşra politikacılarına" olan bağımlılıklarını artırmaktadır. (DYP' nin yükselişinin temelinde bu yatmaktadır.) Köylülüğün ekonomik mücadelesinin doğrudan devletle olan yanı (taban fiyatlarının belirlenmesi, sübvansiyonlar, Ziraat Bankası kredileri vb. yoluyla) ve oligarşi ile olan ilişkisi (sanayi ürünleri, toprak kiralama vb.) geleneksel köy dernekleri ve kooperatifler (üretim ya da tüketim kooperatifleri) biçiminde örgütlenmeyi engellemektedir. Çokluk devlet güçleriyle açık çatışma durumuna girmeden taleplerini yükseltmesi ve bu amaçla mücadele etmesi olanaksız olan bu örgütlenmelerin, politik örgütlenme dışında geliştirilmesi (işçi sendikaları gibi) oldukça zordur. (Bu aynı zamanda modern revizyonizmin köylü kitleleri arasında taban bulamamasının nedenidir.) Köylü kitleleri, doğrudan toprak devrimine bağlı olarak ve politikleşmiş askeri savaş temelinde örgütlenmesi kaçınılmaz olarak ilk halka durumundadır. (Ama Öncü Savaşının niteliğine uygun olarak.)
İşte halk kitlelerinin mevcut durumu ve ekonomik-demokratik mücadelesinin konumu özetle budur. Buna bağlı olarak 12 Eylül sonrasında ülkemiz solunda meydana gelen gelişmeleri şöyle özetleyebiliriz:
12 Eylül sonrasında, legal olanaklardan yararlandırılan anti-leninist bir çevre ortaya çıkması şaşırtıcı olmamıştır. Aybar'ından "sivil toplumcular"a ve troçkistlere kadar uzanan bu anti-leninist çevrenin homojen bir tavır gösterdikleri ve bir blok oluşturdukları söylenemez. 80 öncesinde çeşitli revizyonist ve oportünist gruplar içinde yer almış bazı unsurların katılımıyla gelişim gösteren anti-leninistler, bu unsurların geçmişlerine bağlı olarak farklı tavırlar sergiledikleri söylenebilir. Sözcüğün tam anlamıyla çürümüş değerlerin savunucusu olan bu çevre,12 Eylül sonrasındaki "güven bunalımını" her düzeyde (politik, ideolojik, kültürel, örgütsel, toplumsal ve bireysel) yaşayan bireylerin toplandığı ve toplanacağı mekanlar yaratmaya özel çaba sarfetmektedirler. "Birleşik Sosyalist Parti" hikayesi de bu mekanı yaratmanın temel taşı olarak öne çıkarılmıştır. Bu çevreye, "Mao Zedung düşüncesi"nin uluslararası planda çökmesiyle birlikte eski sosyal-emperyalizm teorisi savunucularının da katılmış olması çok doğaldır. Örneğin bunlar içinde Perinçek'in PDA'sı, gerçek anlamda hiçbir değere sahip olmamış ve "ilkeler" adına her türlü ilkesizliği meşru kılmış bir oluşum olarak yıllardır çürümüş değerlerin savunucusu olduğunu herkes bilmektedir.
Bu anti-leninist çevrelerin etkilerinin belli bir çürümüşlükle sınırlı olmasına karşın, Leninizme yönelttikleri saldırılarla, mevcut güvensizlik ortamında belli bir etki yaratacağı da açıktır. Gerek bu nedenle, gerekse kadroların siyasi eğitimi için Marksizm-Leninizmin yaygınlaştırılmasızorunludur. Bu, Marksist-Leninist klâsiklerin geniş bir dağıtımı olarak legal planda olacağı gibi, bu klâsiklerin okunması ve okutulması yönünde illegal planda da olabilir.
12 Eylül sonrasında revizyonist kesimde ortaya çıkan bir gelişme de, T"K"P'nin Genel Sekreterliği'nin doğal bir ölümle değişmiş olmasıdır. Ayrıca ülke içindeki legal revizyonistlerin yurt-dışına kaçmalarıyla birlikte bu kesimde yeni bir blok oluşmuştur. TİP, TSİP, T"K"P'nin organik birliğine doğru giden bu gelişme, her an yeni gelişmelere gebedir. Bugün için izledikleri genel politika, "demokrasinin sınırlarının genişletilmesi" temelinde "burjuva muhalefetiyle" birlikte geniş bir cephe kurmaya yöneliktir. Hemen hemen tüm legal oluşumlara katılarak kendilerine bir zemin bulmaya çabalamaktadırlar. Geçmiş dönemlerde olduğu gibi, ilk yaptıkları iş, öğrenci hareketini denetime almak amacıyla dernek kurma olmuştur. Ama öğrencilerin bu kuruluşlardan uzak durmalarını, kitlelerin "apolitik" olduğu şeklinde değerlendirerek, kağıt üzerinde öğrenci derneği yönetimini elinde tutan konumdan öteye geçememişlerdir. Gerçekte ise, öğrenci kitlesinin bu revizyonistlerin pasifist çalışma tarzına karşı kendiliğinden bir tepkisi gündemdedir. "Hümanizm, barış ve nükleer savaş tehlikesi" temelinde çalışmaya yöneltilen revizyonist taraftarların etkili olması zaten beklenemezdi. Onların yaptığı "insan hakları savunuculuğu" ise, arabesk şarkı sözlerini anımsatan ("insanız biz-bizim de canımız var" vs.) bir nitelik taşıması ise, gerçek bir talihsizliktir. Revizyonistlerin ülke gerçeklerinden ne denli kopuk olduklarını, kitlelerin —özellikle öğrencilerin— bir Nikaragua Devrimi'ne gösterdikleri yoğun ilgi açıkça gösteriyor. (Bu ilginin somut görünümü ise, piyasada satılan kitaplara olan taleplerdir. "Sandino'nun Kızları", "Sandinist Komutanlar Konuşuyor" ya da Deniz Gezmiş'i anlatan "Gülün Solduğu Akşam" gibi kitaplara olan talep ortadadır.)
Revizyonistlerin bugün en önemli sorunu (ve amacı) 12 Eylül "yenilgisinin" sorumluluğunu silahlı devrimci mücadeleye ve onun örgütlerine mal edebilmektir. Bunu hiçbir ayrım yapmaksızın genel bir THKP-C "eleştirisi" ile çözümlemeye çalışmaktadırlar. Ayrıca SBKP'nin Stalin konusundaki politikasına (unutturma) angaje oldukları için de "Stalinizm" adı altında yürütülen anti-leninist saldırı ve tahrifatlara karşı suskun kalmaktadırlar. Böylece anti-leninistlerin yedek gücü durumuna gelmişlerdir. Bugün sosyal— demokratların ya da "burjuva demokratı"(!) Demirel'in olası bir koalisyon hükümeti ile legalize olacakları günü beklemektedirler. Legal yayınlar yoluyla da, SBKP'nin dış politikasının sözcülüğünü yaparak, ülkedeki gerçeklere sırt çevirmektedirler.
Ülkemiz solundaki diğer bir gelişme de, (lafta da olsa silahlı mücadeleyi savunanlar da dahil) "silahlı" oluşumlara ilişkindir. Genel olarak "THKP-C kökenliler" diye tanımlanan bu kesim, ülkedeki en geniş, ama aynı oranda heterojen kesimdir. 1972 Kızıldere'de önder ve yönetici kadrolarının yok edilmesiyle merkezi yapısını ve işleyişini yitiren THKP-C'nin devrim stratejisinin (Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi) farklı yorumlanması ya da tümden inkar edilmesiyle değişik gruplar oluşmuştur. Bu grupların tek tek kendilerine özgü bir Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi anlayışına ve THKP-C değerlendirmesine sahip oluşları, zaman içinde birbirinden bağımsız bir dizi oluşum ve örgüt yaratmıştı. Bu durum, düzen basınının katkısıyla ve oportünist tahrifatlarla karmakarışık görünüm almıştır. THKP-C'nin ideolojik-politik çizgisini ve bu çizginin 1971-72 pratiğini tümden reddedenler (Militan Gençlik ya da Halkın Yolu ve KSD) bir yana bırakılacak olursa, 80 öncesinde iki farklı anlayış mevcuttu. Bunlardan ilki, Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin doğruluğu temelinde, Öncü Savaşının sürdürülmesinin gerekliliğini kabul eden ve bu amaçla faaliyet gösteren örgütlenmelerce temsil edilmekteydi. İstanbul'da MLSPB, Ege'de EB ve "Kasabalılar" (ve bazı küçük oluşumlar) THKP-C/HDÖ dışında, bu anlayışı savunan gruplardı. Bu grup ve örgütler arasında ortak bir anlayışın olduğu söylenebilir. (Ve bu nedenle THKP-C içinde homojenleşmeye en yakın olanlar bunlardır.) Bu ortak anlayışın (Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin ele alınışından gelen temelleri yanında) pratik ifadesi, bu grup ve örgütlerin birbirlerinin çalışma alanlarına girmemeleri ve zorunlu karşılaşmalarda da çatışmaya, rekabete düşmemeleridir. Yine de THKP-C/HDÖ dışındakilerin teorik düzeyde yüzeysel değerlendirmelerle yetinmeleri bir farklılık oluşturuyordu. Ve yine bu gruplar, genellikle tek bir kente bağlı ve o kentle sınırlı bir şehir gerillası yürütmeleri, onları THKP-C/HDÖ'den ayıran diğer bir yandı.
İkinci anlayış ise, THKP-C'nin ideolojik-politik çizgisinin "yetersiz" olduğunu ve Öncü Savaşının ele alınışında "sol" hatalar yapıldığını ileri sürer. Bu anlayış sahipleri, Öncü Savaşı için asgari bir örgütlenmenin (hazırlık aşaması) gerekliliğini teoride kabul eder görünürken, pratikte ekonomik-demokratik mücadelenin örgütlenmesini (özellikle öğrenci hareketinin) tüm faaliyetlerin odak noktası olarak ele alıyorlardı. Bunlara göre, politik bir örgütlenme (parti), sınıfın en ileri unsurlarının örgütlenmesiyle oluşturulamazdı. "Partileşme", ekonomik-demokratik mücadele sürecinde ve bu süreçte öne çıkan unsurların örgütlenmesi ve bu mücadeleler içinde denenmesi ile gerçekleşecekti ! Görünüşte 71'in silahlı mücadelesinin yarattığı sempatinin getirdiği unsurlara karşı bir olumsuzlama ya da güvensizlik ifadesi olan bu "yol", özde politik mücadele ile ekonomik-demokratik mücadeleyi karıştıran ve ikinciyi birincinin yerine geçiren yalın bir ekonomizm sapmasından başka birşey değildi. Bu anlayışın en belirgin özelliği, teori ile pratiğin, öz ile biçimin ve "söz ile işin" tam bir karşıtlık içinde tutularak, birbirlerini yalın biçimde dışlamasıdır. Bu da, bu anlayış savunucularının oportünizminin dışa vurumudur. Ve amaç, ne olursa olsun THKP-C'nin 71'deki mücadelesinin yarattığı sempatiyi ve prestiji kullanmaktır. (Kariyerizm) İşte DY oportünizmi bu anlayışla nitelenir. Ancak yine de bu anlayışa sahip olan salt onlar değildir. 78 yılında DY'den kopan ve birkaç kentle sınırlı yoğunlaşmış faaliyette bulunan DS de aynı anlayışın temsilcisidir. Ancak DS, DY oportünizminden farklı olarak, "aktif" bir tutum içine girmiş ve böylece garip bir "şehir gerillası" (!) yürütmeye yönelmiştir. DS'nin Öncü Savaşı anlayışındaki yanlışlıkları ve var oluşunu sağlayan, yeni katılımları gerçekleştiren ekonomik-demokratik mücadeleye bağımlılıkları, onları tam bir çıkmaza itmiştir.
Yukarda sözünü ettiğimiz gruplar ve örgütlenmelerden başka "THKP-C'li" olduklarını söyleyen bazı küçük grupçuklar da bulunmaktadır. ("Savaşçılar", "Sempatizanlar", "Devrimci (!) Savaş" gibi.) Bunlar, iki anlayışla olan uzaklık ve yakınlıklarına göre değişen niteliklere sahiptirler. Ve yine 12 Eylül sonrasında DY saflarında ortaya çıkan "sivil toplumcular"dan da söz etmek mümkündür. Ancak bunlar anti-leninist zemine sahip oldukları için THKP-C genel başlığı altında ele alınamazlar. (Aynı zamanda THKP-C/HDÖ saflarında ortaya çıkmış II. sağ sapmanın oluşturduğu oluşum da bu niteliktedir. Ama onlar, modern revizyonizm bölümünde yer almaktadırlar. Tıpkı KSD gibi.)
Bugün ülkemiz solunda, aşağı yukarı geçmiştekine benzer bir tablo mevcuttur. "Legalizm" ve "tasfiyecilik" ağır basan bir çizgi olarak revizyonist ve oportünist çevrelerde egemen durumdadır. Legal parti arayışları kimi zaman açık tasfiyeci nitelikte sürdürülürken (Aybar-Perinçek kariyeristleri), kimi zaman silahlı devrimci mücadelenin tasfiyesine yönelik olarak sürdürülmektedir. (Y.Küçük'ün ortaya attığı "tez" esas olarak buna yöneliktir.) Mevcut durumda, az da olsa ciddiye alınabilecek bir yaklaşım da, genel olarak solu, özel olarak da belli bir siyasal çizgiyi birleştirme olarak ortaya çıkmaktadır. Bu genellikle THKP-C ile bağlantılı olarak gelişmektedir. 1978-79 yıllarında bazı eski THKP-C'lilerin ortaya attığı anlayışın basit bir kopyası olan bu anlayış, THKP-C'nin 1972'den sonraki durumunun ve gelişmelerin, salt bir "kariyerizm" ya da "küçük-burjuva sekterizmi"nin ürünü olduğuna dayanmaktadır. Bunlara göre, ortada "önemli" bir ideolojik ve stratejik farklılık yoktur! Oysa 72'den bu yana gelişen olaylar doğru biçimde tahlil edildiğinde, sorunun böylesine sıradan ve basit olmadığı hemen görülür. THKP-C'yi "ihya cemiyeti" gibi hareket etme eğilimindeki bu anlayış sahiplerinin girişimlerini fazlaca önemsemek de olanaksızdır.
Yine THKP-C "kökenli" bir başka hatalı anlayış da, mevcut durumda siyasal örgütlenmenin "eksikliklerini" tamamlaması ve silahlı mücadeleye "başlaması" konusunda ortaya çıkmıştır. Büyükölçüde DS'lilere ait olan bu anlayışa göre, bugünkü temel görev, öğrenci çevrelerinde etkin olmak ve "yeni" (yani 3.) bir "Dev— Genç" oluşturarak bir güç haline gelmektir. Bu anlayış, 1974 sonrasında KSD ve DY'nin ortaya attığı tezlerden pek farklı değildir. DS'liler bu anlayışı yürütmek için, herşeyden önce KSD ve DY'nin başarılı olduklarını kabul etmek zorundadırlar. Yani DY ve KSD öğrenci hareketini denetime alarak önemli bir güç olmuşlardır, ama silahlı mücadeleden yan çizen "pasifist" yöneticiler yüzünden bu güç harcanmıştır, biçiminde bir değerlendirmenin kabul edilmesi gerekir. (DS'nin DY'den ayrıldığı günlerde ortaya attığı savlar da bundan farklı değildir.) Evet, görünüşte mantıki olan bu ifadeler, son tahlilde ekonomik-demokratik mücadeleye dayanarak —barışçıl yöntemler— oluşturulacak bir hareketin asla silahlı mücadele aşamasına geçemeyeceğini görmezlikten gelir. Yaşanmış olayların, bir kısmını öne çıkararak düz bir mantıkla oluşturulan bu anlayış, 3. "Dev-Genç"i (!) kursa bile, ikinci DY olmaktan öteye geçemeyecektir.
12 Eylül sonrasında, özellikle 1984 sonrasında ortaya çıkan diğer önemli bir olgu da "açık sınır savaşı" olarak ifade edilebilecek PKK'nın silahlı eylemleridir. Kürt ulusunun kendi kaderini tayin hakkı bağlamında Misak-ı Milli sınırları dışında ele alınabilinecek genel sorundan öte bir olgu olan "açık sınır savaşı" ve PKK'nın eylemleri, silahlı mücadele açısından özel olarak değerlendirilmelidir. Emperyalizmin III. bunalım döneminin ilişki ve çelişkilerinin eksik bir tahlilinin bir ürünü olarak ortaya çıkan hatalı Öncü Savaşı anlayışını bu olaylarda görmek mümkündür. Son tahlilde Öncü Savaşı ile Halk Savaşı arasındaki özel farklılığın yadsınmasına dayanan ve bu nedenle de Öncü Savaşını Halk Savaşının "taktik bir evresi" olarak değerlendiren bir çizginin pratiğidir.
Halk kitlelerinin ve solun mevcut durumu karşısında temel mücadele biçimi (silahlı propaganda) açısından yapılması gerekenleri, yani devrimci taktiğimizi şöyle ifade edebiliriz:
Suni dengenin 12 Eylül sonrasında yeniden düzenlenmesi, 1980 yılına kadar silahlı devrimci mücadelenin başardığı görevleri yeniden gündeme getirmektedir. Bu nedenle devrimci öncü, her şeyden önce, silahlı propaganda temelinde, halk kitlelerinin dikkatini devrimci silahlı mücadeleye çekmek zorundadır ve 80 öncesinin sol militan unsurları açısından "güven bunalımı" aşılmalıdır. Ancak bu iki görevin birlikte yerine getirilmesinde stratejik mücadelenin, 12 Eylül ile birlikte geriletildiği hesaba katılmak zorundadır. Bu ise, üst düzey silahlı eylemlerle —bir bakıma açık savaşa ilişkin eylemler— işe başlanılmaması demektir. Bugünkü temel görevlerin başında, belirtilen amaçlarla, kitlelerin daha sert ve üst düzeyde silahlı eylemleri yadırgamayacağı uygun bir ortam yaratılması gelir. Böylece askeri tırmanma politikası, genel rotamızın ilk evresinden başlayarak gerilla savaşını geliştirmek şeklinde olacaktır. Mevcut durumda gerilla eylemleri ülke çapında taciz ve tahrip biçimlerinde sürdürülecektir.
Bu saptamamızın doğruluğunu PKK'nın sürdürdüğü "açık sınır" anlayışına dayalı silahlı eylemleri gün be gün göstermektedir. Bilindiği gibi onların silahlı eylemleri açık savaş eylemleridir. Bir Vietnam Devriminin yanlış yorumlanmasının ürünü olarak ortaya çıkan bu savaş, somut tarihsel ve güncel koşulları hesaplamaksızın, Orta-Doğu'daki mevcut güçler dengesine dayanarak doğrudan bir "halk savaşı" başlatılmasının ifadesidir. Böyle bir savaş, Giap'ında belirttiği gibi "mutlak siyasi üstünlüğün sağlandığı" koşullarda verilebilinir. Şüphesiz bu koşullara bağlı olarak başlatılan bir Halk Savaşı, üst düzeydeki silahlı eylemlerin yadırganmayacağı bir ortam oluşturur. Çünkü böyle bir evrede, sınıf güçleri ya da devrim ile karşı-devrim güçleri tam olarak ayrışmıştır ve sınıf bireylerinin kesin tercihlerini yaptıkları bir ortam vardır. Bu durumda iki silahlı gücün açık savaşı gündemdedir ve askeri savaşın zaferi esastır. Bugün böyle bir ortamda ve evrede bulunulduğunu hiç kimse iddia edemez. Ancak bugün görülen bir olgu da, hangi amaçla yürütülürse yürütülsün, açık savaş koşullarına özgü bir gerilla eylemlerinin halk kitlelerince "yadırgandığı", bir tepki aldığıdır. (PKK'nın açık sınırın avantajlarıyla sürdürdüğü silahlı mücadelenin doğru ve gerçek bir kır gerilla savaşı olduğunu söylemek de zordur.)
Genel olarak söylersek, bugün şehir gerilla savaşı taktikleriyle ülke çapında eylemler gerçekleştirilmelidir. Öncü Savaşının günümüzde bu sürdürülüşü, bir yandan devrimci öncünün bir bütün olarak hareket halinde olduğunu halk kitlelerine gösterirken, diğer yandan oligarşinin 12 Eylül sonrasında ülke çapında gerçekleştirdiği psikolojik üstünlüğünü sarsacaktır.
Mevcut durumda, silahlı eylemlerin üzerine oturtulmuş propaganda, temel olarak emperyalist işgal ve sömürü ile oligarşinin niteliğini açıklamaya yönelik olacaktır. Bir başka deyişle, genel olarak devrimin neden gerekli ve kaçınılmaz olduğu kitlelere anlatılmalıdır. Bu aynı zamanda anti-emperyalist ve anti-oligarşik devrimin kitlelere neler kazandıracağının sergilenmesi demektir. (Devrimin programının anlatılması.) Devrimci öncünün her zaman ve her yerde temel görevi olan bu siyasi gerçeklerin açıklanmasında mevcut durumun öne çıkardığı şu iki taktik hedefleri belirler. ( Bilindiği gibi, bir yandan emperyalizm ve oligarşinin genel olarak teşhirine ve devrim programının açıklanmasına yönelinirken, öte yandan somut siyasal gerçekler de teşhir edilir ve genel ile birleştirilir. Düzenin hemen hergün, her saat ürettiği siyasal olayların teşhiri esastır —kitlelerin somuttan soyuta doğru gidilerek bilinçlendirilmesi esprisi-.)
Mevcut durumun öne çıkardığı birinci yön, 12 Eylül'le birlikte oligarşinin devlet aygıtında yaptığı düzenlemelere paralel olarak her düzeyde uyguladığı açık rüşvet politikasının teşhiridir. "Para ile adam satın alma" ve bu yolla her türlü muhalefet hareketini bölmenin, oligarşinin temel politikası olduğu, ANAP'ın varoluşunun bizatihi buna dayandığı ve Özal hükümetinin bu politikayı devlet kaynaklarını kullanarak (fonlar yoluyla) yürüttüğü kitlelere anlatılmalıdır. Ancak burada dikkat edilecek husus, mevcut basın ve yayın organlarının ortaya koyduğu ve böylece kamuoyunun gündemine soktuğu siyasal gerçeklere bağlı kalınmaması gerektiğidir. Hazır kamuoyunun dikkatini çekmiş olan bir konu varken, buna ilişkin gerilla eylemlerinin gerçekleştirilmesi, güç ve zaman tasarrufu sağladığı bir gerçektir. Ama bu tutum, bir süre sonra düzen içi muhalefetin artçısı olmaktan öteye geçmeyecektir. Devrimci öncü, ele alacağı ve gerilla eylemlerini yönelteceği somut siyasi gerçekleri kendisi bulmak ve işlemek zorundadır. Bu şüphesiz, ilk dönemde doğrudan örgütsel bilgi toplamaya bağlı olarakkadrosal bir faaliyet şeklinde olacaktır. Ancak kiteleler arasında siyasi gerçekleri teşhir tutkusu yaratıldığında, görülecektir ki, bu alandaki gerekli bilgiler kitlelerce bize iletilecektir. Bu, ancak biz bu teşhir tutkusunu yarattığımız zaman ve kitleler bizi siyasal (ve askeri) bir güç olarak gördükleri zaman mümkün olacaktır. Bugün yukarda belirttiğimiz siyasi gerçeğin (rüşvet politikası) teşhirinde gerekli somut bilgileri örgütsel faaliyetle sağlayacağız. Bunları günlük hayatın her alanında bulmak mümkündür. Resmi gazetelerde, siyasi transferlerde, parlamento tutanaklarında, ticari ve icra davalarında, lojman tahsislerinde, özel ve devlet bankalarının kredilerinde, kurulmuş fonların kullanımında, diplomaside vb. ilişkilerinde bunları bulabiliriz ve bulmalıyız.
Ancak tüm bunlar, düzen içi muhalefetin ortaya koyduğu ve kamuoyuna mal olmuş siyasi gerçeklere karşı kayıtsız kalınacaktır demek değildir. Silahlı eylemler gerçekleştirilirken bu gerçeklerin öne çıkardığı hedeflere de yönelinecektir. Ama asıl olan devrimci öncünün kendisinin ele alıp işlediği gerçeklerin ortaya koyduğu hedeflerdir. Şehir gerilla taktikleriyle ülke çapında gerçekleştirilecek eylemler, bir harekât olarak (ya da bazı sol gevezelerin çok sevdiği sözcükle "kampanya"), aynı anda birden çok siyasi gerçeğin teşhirine olanak verecek niteliktedir.
Mevcut durumda öne çıkan ikinci yön, 12 Eylül'le birlikte bir çizgi haline gelmiş olan devlet terörünün teşhiridir. Bu amaç, ne yasal temelde "geçmişin hesabı sorulmalıdır" türünden bir amaçtır, ne de 12 Eylül 1980 sonrasındaki —ve günümüzdeki— devrimcilere ve halka karşı yapılmış işkence ve ölüm olaylarının teşhiridir. Devrimci öncünün devlet terörüne karşı tavrı, "fiilin" teşhiri değil (işkence vb.), failin teşhirine (işkenceci, katil vb.) yöneliktir. Ülkemizde istisnasız herkes, karakollardaki işkenceleri ve olayları yeterince bilmektedirler. Jandarma zulmünün ne olduğunu her köylü kendi öz yaşam deneyimi ile öğrenmiştir. Bunlar artık kanıksanmış gerçeklerdir. Halk kitleleri, bu tür bildikleri şeyleri yineleyen solcu laflardan bıkmışlardır. "İşkence edebiyatı" diyerek sol çevrelerde bile anlamını yitirmiş bu tutumlar bizleri, bir adım öteye götürmeyecektir. Evet, halk kitleleri "zam, zulüm" edebiyatından bıkmıştır. Bizim görevimiz işkence olaylarını değil, işkencecileri; öldürülen devrimcileri değil, onları öldürenleri, katilleri teşhir etmektir. Her zaman yerel düzeyde gerçekleşen işkence ve cinayetlerin (ki siyasal cinayettir bunlar) sorumlularının yerel düzeyde bile çok az bilinir olduğu unutulmamalıdır. Biz, ülkenin her yerinde gerçekleştirilmiş ve gerçekleştirilecek devlet terörünün uygulayıcılarını ve yönetenlerini bulup, ülke çapında teşhir etmek zorundayız. Bu yapıldığı oranda görülecektir ki, bu işkenceciler ve katiller, nereye giderlerse gitsinler, halk tarafından bilinecektir ve halk onlara gereken tavrı gösterecektir.
Bugünkü aşamada, bu işkenceciler ve katillere karşı, suçun bedelini ödetmek amacıyla imha eylemlerinde bulunmak, doğrudan şehir gerilla taktikleriyle ülke çapında eylem yapmanın sınırları içinde ele alınır. Bunlara karşı bir harekâtın ya da harekâtların ne zaman ağır basacağı, doğrudan stratejik rotaya bağlıdır ve onun gelişiminin yavaş ya da hızlı olmasıyla belirlenir.
Temel mücadele biçimi temelinde ele aldığımız bu devrimci görevlerin yanında, tali mücadele biçimlerinin yürütülmesi görevi de vardır. Bu mücadele biçimlerinin, özellikle ekonomik-demokratik mücadelenin mevcut durumdaki hedeflerini daha önce belirttiğimiz biçimde ele almalıyız. Ancak ekonomik-demokratik mücadelede görevlendirilmiş ve mevzilendirilmiş kadrolar ile doğrudan politik amaçlarla (temel ya da tali mücadele biçimi açısından) görev yapan kadrolar arasındaki ilişkide özen gösterilmesi zorunludur. (İlk durumdaki kadroların illegal yapı ile bağlarının nasıl biçimleneceğinin pratik ve örgütsel bir sorun olduğu unutulmamalıdır.)
İşte mevcut durumda devrimci taktiğimiz öz olarak budur. Ancakbunlar THKP-C/HDÖ'nün yerine getirmesi gereken görevlerin tümü değildir. Özellikle 12 Eylül sonrasında solda ortaya çıkan yozlaşma, yılgınlık ve değer bozulması olguları mevcuttur. Bunlar, revizyonizmin ve oportünizmin gelişmesine maddi temel oluşturmaktadır. Yazımızın başında da belirttiğimiz nedenlerle, ideolojik düzeyde, genel olarak, Marksizm-Leninizm'in temellerinin sergilenmesi ve şiddete dayanan bir devrimin neden gerekli olduğu; özel olarak da devrimin yolu olarak da Öncü ve Halk Savaşının neden tek doğru çizgi olduğunun ortaya konulması zorunlu bir görevdir. Bu görev, son tahlilde, kadroların siyasi eğitimi olarak da ifade edilebilir. Bu dönemde yeni kadroların siyasi eğitimi özellikle bu konuların üstünde yükseltilmelidir.Bu temel faaliyetlerimize ilişkin genel ilkelerimizi ve politikleşmiş askeri savaşımızın genel kurallarını tüm sol unsurlara iletmek görevimizdir. THKP-C/HDÖ bildiri ve bültenleriyle gerçekleştirilecek bu bilgilendirme, legalizmin ve legal dergiciliğin alabildiğine yaygınlaştığı ve illegal örgütlenmelere bu dergilerde açık saldırıların yapıldığı bir ortamda görece yoğun olacağı açıktır.
YAŞASIN ÖNCÜ SAVAŞI
YAŞASIN HALK SAVAŞI
KURTULUŞA KADAR SAVAŞTÜRKİYE HALK KURTULUŞ PARTİSİ-CEPHESİ
HALKIN DEVRİMCİ ÖNCÜLERİ
1987
1* Clausewitz: Savaş Üzerine, s: 203-204
2* Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
3* Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
4* Mahir Çayan: Devrimde Sınıfların Mevzilenmesi
5* M. Çayan: Devrimde Sınıfların Mevzilenmesi
6* M. Çayan: Devrimde Sınıfların Mevzilenmesi
7* Giap: National Liberation War in Vietnam, s: 83
8* Giap: National Liberation War in Vietnam, s: 92
9* Marks: Kapital, C: III, s: 347
10* Giap: National Liberation War in Vietnam, s: 64
11* Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
12* Giap: National Liberation War in Vietnam, s: 63
13* Lenin: Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky, s: 25
14* Lenin: Proletarya Devrimi ve Dönek Kautsky, s: 25
15* Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim-I
16* Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
17* Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
18* Marks: Fransa'da Sınıf Mücadeleleri, s: 67
19* Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
20* Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim II-III
21* Lenin: Collected Works, C: 11, s: 351
22* Lenin: Nasıl Yapmalı?
23* R. Debray: Che'nin Gerillası, s: 95-96
24* J.Quartim: The Dictatorship and Armed Struggle in Brazil, s: 179-80
25* J. Quartim: a.g.e, s: 183
26* Stalin: Leninizmin İlkeleri, s: 109-110
27* Lenin: Bir Adım İleri İki Adım Geri, s: 72
28* Lenin: Bir Adım İleri İki Adım Geri, s: 67
29* Lenin: Bir Adım İleri İki Adım Geri, s: 241-42
[*] Şüphesiz ülkemizde, hemen herkes, günlük yaşantısında karşılaştığı olaylar ve yaşadığı sorunlarla, toplumsal bunalımın varlığını ve boyutunu bilmektedir. Ama genellikle günlük yaşantının kanıksanması, günlük maişet derdi ve bunların yarattığı alışkanlıkla, bu olgular pek az önemsenir. Bu alanda yapılan incelemeler, akademik düzeyde sosyolojik araştırmalar olarak kalmaktadır. Devrimci propaganda açısından büyük önem taşımasına rağmen, toplumsal bunalımın görüngüleri ülkemiz solunda, ya hiç önemsenmemiş ya da salt soyut ajitasyon için kullanılmıştır. Silahlı propagandayı temel alan örgüt, bu olguları geniş biçimde ele alıp, işlemelidir.
[**] Burada sözü edilen "imha eylemleri" ile "imha savaşı" sık sık karıştırılan iki kavramdır. "İmha savaşı" bir savaş biçimidir, "imha eylemleri" ise, askeri literatürde, düşmanın insan gücüne yönelik kısmi eylemler olarak (yani savaş biçiminin dışında) suikast, pusu, baskın, işgal gibi eylemleri kapsar. Bu konuya ilişkin daha geniş bilgi için Bkz. "THKP-C/HDÖ ve 15 Yıl".
[***] Bu tip iç denetim Fransızlar tarafından Vietnam'da da oluşturulmuştur. Ancak Ho Chi Minh'in talimatı ile kurulan ilk silahlı propaganda birliği —kır gerilla birliğidir— buna karşı etkin bir yöntem kullanmış ve bu örgütlenmeyi kısa bir sürede —dört ay kadar— işlemez hale getirmiştir. Ülkemizde hemen hemen hiç bilinmeyen bu yöntem, ABD emperyalistlerince "çetecilik" (Vietkong) olarak karşı propaganda amacıyla kullanılmış ve karşı-ayaklanma ya da kontra-gerilla faaliyetlerine zemin olmuştur. Vietnam devrimcilerinin kullandığı bu yöntemin özü, kırsal denetimi (içsel) sağlayan devlet örgütlenmesini (mülki) yok etmeye dayanır. "Devrimci terör" olarak da adlandırılan bu yöntemle, Giap'ın komu-tasındaki ilk gerilla birliği dört ayda, kırsal alanlarda (köy ve kasabalar) 3 bin devlet görevlisini —muhtar vb.— imha etmişlerdir. Ve gizli silahlı üsler bu sayede oluşturulabilinmiştir. Ancak bu yöntemin kontra-gerilla faaliyetlerinde kullanılır sonuçlar doğurduğu da açıktır.Ama Vietnam'da bu "terör" faaliyeti başla-tıldığında, ülkede, Fransızların kendiliğinden gelme kitle isyanları karşısında yürüttüğü bir terör ortamının mevcut olduğu unutulmamalıdır. Yani bu tür eylemlerin yadırganmayacağı uygun bir ortam vardı ve uzun süreli bir harekâta ilişkin değildi. Son tahlilde Halk Savaşının başlatılmasının arifesinde kullanılmış olduğu unutulmamalıdır.