GİRİŞ
Marks ve Engels'in ortaya koyduğu bilimsel yöntem ve dünya görüşü, o güne kadar egemen olan "felsefi sistemler"i yıkarak büyük bir devrim yaratmıştır. Onların düşüncelerinin temelindeki diyalektik materyalizm, 19. yüzyılın ortalarından itibaren gelişmeye ve dünya çapında yayılmaya başlamasıyla, burjuva ideolojisi (ve onun değişik felsefi akımları) tam bir bunalıma girmiştir. Bu bunalım, Marksizmin tüm düşünürleri (genel olarak aydınları) ve düşünce akımlarını etkisi altına almasıyla derinleşmiştir. Artık Marksizmden etkilenmemiş tek bir anlayış ya da teori kalmamıştır. Bunun sonucunda da, Marksist yöntemleri ve Marksist terminolojiyi kullanan pekçok yazar ve bunların oluşturduğu pekçok teori ortaya çıkmıştır. Burjuva ideolojisinin biçim değiştirmiş ve kendini, yani burjuva özünü (içeriğini) Marksist söylemle gizlemiş bir hali, Marksizmin içinde
revizyonizm olarak 19. yüzyılın sonlarında kendini açığa vurmuştur. Yine I. Yeniden Paylaşım Savaşı sonrasındaki sosyal-demokrasi, burjuva ideolojisiyle proletarya ideolojisinin "kaynaştırıldığı" bir akım olarak, burjuvazinin yeni bir gücü haline gelmiştir.
II. Yeniden Paylaşım Savaşı sonrasında ortaya çıkan gelişmelere paralel olarak sosyal-demokrat partilerin etkilerini genişletmeleriyle Marksizmi bozma, etkisizleştirme, sıradanlaştırma faaliyetlerinin yeni bir evresi başlamıştır. Özellikle Batı-Avrupa'daki burjuva aydınlarının başını çektiği bu yeni oluşum, "Marksizmin bunalımı" savıyla birlikte gelişiyordu. O güne kadar Marksizmin etkisi altında bulunan ve çoğu kez Batı-Avrupa Komünist Partilerine üye olmuş ya da bu partilerle ilişki içinde bulunan bazı aydınlar ve aydın çevreleri, "refah devleti"nin oluştuğunu, bunun da Marks ve Engels'in öngörülerinin (teorilerinin) yanlışlığını kanıtladığını söyleyerek "yeni" teoriler ortaya atmaya başladılar. Dünya komünist hareketinin merkezi yapılanmasının ortadan kalktığı bir ortamda, burjuva ideolojisinin her türden etkileri bu KP'ler içinde görülmeye başlandı. Marksizm adına "Marksizmin yetersizliği" ve yer yer "yanlışlığı" ileri sürülürken,
iki temel yaklaşım dünya sol çevrelerde belirginleşti.
Uzun yıllar başat olan ve 70'lerde giderek gücünü yitiren birinci yaklaşım, "Marksizmin bunalımı" savını zımni olarak kabul ederek, bunun nedenini Stalin'de buluyorlardı. Bu yaklaşıma göre, Marksizm, Marks ve Engels'in ortaya koyduğu ve Lenin'in geliştirdiği ilk haliyle doğruydu. Ama Stalin'in formüle ettiği
biçimiyle Leninizm ve tezleri, tümüyle bir yanılgılar yığını, dogmatizmin ve sekterizmin ürünüydü. Diyalektik materyalizm, Stalin tarafından "Leninizm" diyerek mekanik (vulgar) materyalizme dönüştürülmüştür. Stalin, "Marksizm-Leninizm" adı altında, tamamlanmış bir teori ya da "sistem"in oluştuğunu ilan ederek, gerçek Marksizm-Leninizmi sınırlandırmış ve toplumsal ve siyasal (tabii ekonomik) gelişimi açıklayamaz, kavrayamaz hale getirmiştir. vb. vb.
Bu yaklaşım, Stalin'in yönetimi altındaki SBKP (B)'nin faaliyetlerini ve kararlarını, bir bütün olarak hatalı ilan ederek sonuca ulaşıyordu. Her şeyin sorumlusu Stalin ve "onun Leninizmi" olunca, yerine "yeni" bir şey konulması fazlaca sorun olmuyordu.
Asıl olarak Kruşçev döneminde SBKP tarafından savunulan ve uygulanan bu yaklaşım, Marksizm-Leninizmin "doğru" bir kavranışı için
"aslına dönülmesi" gerektiği şeklinde bir yaklaşıma doğru evrildi. Bu "asıl", doğrudan Marks-Engels ve Lenin'in yapıtları olacaktı. Böylece ilkin 50 yıldır tüm KP'lerde ve komünist çevrelerde kullanılan
terminoloji kullanılmaz oldu. Artık SBKP' nin revizyonist dili ile varlığını ve etkisini dünya çapında sürdüren "Stalinist" (!) dil farklılaşmış bulunuyordu. Dünya komünist hareketinin merkezi bir yapılanışı olmadığından, SBKP'deki gelişmeler, sağlıklı bir biçimde ele alınıp değerlendirilemediği için farklılıklar büyük ayrılıklara yol açmakta gecikmedi.
60'lı yıllarda, birbirlerinin dilinden anlamayan, aynı kavramları kullanmayan üç büyük çizgi oluştu. Bir uçta SBKP'nin başını çektiği ve III. Enternasyonal'den kalma bir gelenekle, SBKP'ye kayıtsız-şartsız bağlı olan "resmi" KP'ler bulunurken, diğer uçta ÇKP'nin başını çektiği ve "resmi" KP'lerden ayrılmış, "Mao Zedung düşüncesi"ni savunan "M-L"li KP'ler yer alıyordu. Üçüncü çizgi ise, Marksizm-Leninizmin her çeşit revizyonuna ve dogmatikleştirilmesine karşı çıkan, onun salt dünyayı yorumlama tarzı olmayıp, aynı zamanda dünyayı değiştirme yöntemi olduğunu savunan ve genellikle geri-bıraktırılmış ülkelerdeki Marksist-Leninistlerin çizgisidir.
Bu ayrışmada, ÇKP çizgisi ile geri-bıraktırılmış ülkelerdeki Marksist-Leninistlerin çizgisi,
bazı noktalarda çakıştığı gibi,
dilleri de ortaktı. Ama yine de, bu üçüncü çizgi, uluslararası planda Marksizm-Leninizmin zaman içinde gelişip derinleşmesinin teorik sonuçlarını -yazılı metinler halinde- ortaya koyacak durumda değillerdi. Che Guevara'nın ve F. Castro'nun bazı konuşmaları ve yazıları dışında, seslerini, teorik planda duyuramadılar. Çünkü ortada bir devrim mücadelesi, iktidarın fethi sorunu bulunuyordu ve bu ülkelerde
"gerçek bir hareket bir düzine programdan daha önemli" (Marks) olmuştu. Geri-bıraktırılmış ülke komünistlerinin bıraktığı (ya da dolduramadığı) bu boşluğu, bir dönem ABD ve Batı-Avrupa'da bulunan ve "resmi" KP'lerden bağımsız bazı Marksist çevrelerin çalışmaları doldurdu. "Yeni-sol" olarak bilinen bu çevreler, özellikle
ekonomik konularda (emperyalizmin bunalımına ilişkin) önemli ürünler veriyorlardı. (Baran, Sweezy, Magdoff) Felsefi alanda ise, hemen hemen tek bir kişinin (Althusser) çalışmaları vardı. Ama "yeni-sol", pratik konulardan özellikle uzak durarak, ekonomik ya da felsefi teorilerinin siyasal sonuçlarını dikkate almayarak, teori ile pratik arasındaki ayrılığı daha da büyüttü.
Bu üç farklı çizgi, geri-bıraktırılmış ülkeler somutunda şöyleydi:
Bir yanda, herşeyiyle SBKP'ye bağlı, ülke somutuna ilişkin
bütünsel bir devrim anlayışı ortaya koymayan legal ya da illegal KP'ler bulunuyordu. Bu "partiler", devrimin yolu, yöntemi, sınıf ilişkileri vb. konularda
açık ve
net bir şey ortaya koymaktan özenle kaçınırken, "sovyetik ayaklanma" savunucusu
imajını korumaya çalışıyorlardı. Sözcüğün gerçek anlamında revizyonizmin getirdiği pasifizm ve oportünizm, bu KP'lerin
geleneksel ve
evrensel özelliği olarak, her ülkede
aynılık gösteriyordu. Onların, en azından -açıkça beyan etmeseler deverdikleri imaja göre, ayaklanmaya yönelik örgütlenmesini bekleyenler, ayaklanma anının sonsuz bekleyişi içinde yıllar boyu gerçek devrimci pratikten uzak duruyorlardı. Böylece bu KP'ler, bulundukları her yerde devrimci mücadeleyi pasifize eden bir güç haline geldiler.
Geri-bıraktırılmış ülkelerdeki diğer oluşum da, ÇKP merkezli ve sonlarına "M-L" (ya da başlarına "devrimci", "ihtilâlci") takıları alan hareketlerdi. Herşeyin temeline sosyalizmin inşa sorunlarını koyarak, "Çin tipi" bir devrim sürecinin savunucusu olarak ortaya çıkmışlardı. Tüm çabalarını "sovyet sosyal emperyalizmi" konusuna yoğunlaştırırken, "Çin tipi" bir devrimin teorisine ve bunun pratiğine ilişkin faaliyetleri ise, somut tarihsel koşulların farklılığından dolayı, hiçbir gelişme göstermiyordu. "Beyaz rejimin savaş içinde olup olmadığını" araştırarak, "Halk Savaşının zaferi" ve "Mao Zedung düşüncesi"nin tekrarcıları olarak, günler ve yıllar geçiriliyordu. Bunların muzaffer bir devrimi (Çin) örnek göstermeleri, pekçok samimi unsuru (tıpkı "resmi" KP'lerin ayaklanma çağrısını bekleyenler gibi) pasifize etmelerine hizmet ediyordu.
Son tahlilde, "en gerçek" sosyalizmin hangileri tarafından temsil edildiğinde anlaşamayan, ama pratikte aynı şekilde hareket eden bu revizyonist ve oportünist çevreler, geri-bıraktırılmış ülkeler solunda geniş bir etkiye sahipti. Bunların (görünüşteki farklılıklarına rağmen, özdeki benzerlikleriyle) çalışma tarzlarını, Mahir Çayan yoldaş şöyle ifade ediyordu:
"Bu çizginin kitleleri bilinçlendirme politikası:
- Merkezi periyodik bir yayın organı (siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının bir aracı olarak)
- Broşürler
- Nakil görevini yapan merkezi organın dağıtım şebekesinde, mahaller birim alınarak örgütün bürokratik kademelerini kurmak
- Ve de sözde askeri hareketlerin (silahlı propaganda değil) asgari örgütlenmesi.
Bütün bunlara revizyonistler stratejik örgütlenme derler. Önce bu sözde stratejik örgütlenme için çalışılır.
Ancak oligarşinin ağır baskı ve tenkil politikasının ağır şartları altında:
- Merkezi periyodik yayın organı ve broşürler çıkarmak;
- Klâsik sözde kitle çalışması ile devrimin 'taze kuvvetlerini' oluşturmak.
Henüz oluşum halinde olan ve asla da stratejik örgütlenme aşamasında olmayan örgütün yöneticilerinin ve önde gelen üyelerinin çalışmalarını, dergi ve broşürler çıkarmaya ve de dağıtmaya teksif eder.
Karşı-devrimin baskı şartları altında örgüt bir türlü silaha sarılacak seviyeye gelemez. Zaman geçer. Asgari örgütlenme için şartlar bir türlü hazır olmaz. Giderek örgüt tam bir bürokratizmin batağına saplanır. Üyelerdeki savaşçı ruh (eğer varsa) yiter; elemanlar merkezi organın çıkmasını bekleyen gazete bayilerine dönerler. Dağıtılması güç, okuyucusu fazla olmayan gazete bayileri halinde 'işçi-köylü bölge komiteleri' iki-üç sözde yönetici pasifistin gevezelik, entellektüel tartışma ve de rapor alan-rapor veren bir bürokratik mekanizması haline döner.
Aşırı gizlilik ile laçkalık beraber gider. İllegalitenin çarkları pasifizm adına döner. Arada bir hazırlop para gasbı işi olursa, merkez birkaç kişiyi tayin ederek bu işin yapılmasını organize eder. Böylece örgütün çok yönlü çalışmayı başarı ile yürüttüğü kanısına varılır. Haftalar, aylar stratejik örgütlenmeyi ve de askeri eylemler için asgari örgütlenmeyi tamamlama hikayesi ile, 'büyük işler planlanıyor' havası içinde, gevezelik, yazı-çizi işleri ile geçer.
İşte silahlı mücadeleye sözde evet diyen pasifizmin çalışma tarzı pratikte budur.
Yaptığı bütün iş, ideolojik mücadele paravanası altında, emperyalizm ve oligarşiye karşı, halkın devrimci savaşını sürdüren devrimcileri eleştirmek, onlara kara çalmaya çalışmak, silahlı propagandanın sağladığı sempatiyi, kafaları bulandırarak dağıtmaya çalışmaktır. Oportünizmin emperyalizmin soldaki uzantısı olması esprisi budur.." (Kesintisiz Devrim II-III, 7 Nolu Dipnot)
Geri-bıraktırılmış ülkelerde devrimci çizgiyi savunan ve devrim için savaşan Marksist-Leninistler ise, tüm dikkatlerini devrim stratejisine ve pratiğine yöneltmişlerdi. Doğal olarak, dünyanın ve ülkenin somut tarihsel koşullarının ayrıntılı bir tahliline dayanan devrim stratejisi, bu ülkelerdeki devrimci mücadelenin yol göstericisi olarak egemen konumdadır. Ama ülkeden ülkeye değişen teorik düzey, bu ülkelerin Marksist-Leninistlerinin uluslararası planda etkin olmalarını engelleyen diğer bir etmendi. Böylece bir ülkedeki teorik gelişmeler diğerlerince paylaşılmıyor ve deneyimler birleştirilemiyordu. Bunun pratikteki görünümü ise, SBKP ve ÇPK merkezli hareketler karşısında ideolojik olarak zayıf düşülmesiydi. (Şüphesiz bu durum ülkeden ülkeye değişmektedir, burada genel olarak, yani dünya çapındaki durumu belirtmek durumundayız.) Devrimci pratiğin gelişmesiyle ortaya çıkan teorik düzey düşüklüğü ve silahlı mücadelenin getirdiği yetişkin ve yetkin kadroların savaş içinde yitirilmesi, dünya komünist hareketinin sorunlarını aşmaya katkıda bulunulmasını zorlaştırıyordu. Sözün özü, devrim stratejisi düzeyindeki teorik çalışmalar dışında, pek az araştırma ve değerlendirme yapılabilinmiştir. İşte bu eksiklik, bu ülkelerdeki burjuva ya da küçük-burjuva aydınlarınca doldurulumaya başlandı. Bu "aydın" çevreler, giderek "entellektüel üretim merkezleri" ve bireyler olarak etkinlik kazandılar.
Geri-bıraktırılmış ülkeler solundaki "entellektüel" çevreler, devrimci pratikten kopuk ve bu pratiğin getirdiği görev ve sorumluluktan bağımsız olarak, pekçok konuda fikir üretenler haline gelmişlerdir. Bunların temel özelliği, sömürge tipi faşizm koşullarında, zaman zaman açık teröre maruz kalsalar da, sürgit düşüncelerini açıklama olanağına sahip olmalarıdır. Bu nedenle de, düşünceleri oto-denetimden geçerek biçimlenmektedir. Böylece çoğu zaman -özellikle açık faşizm dönemlerinde- kullandıkları dil, terminoloji "düzen" tarafından belirlenmiştir ve düşünce üretimi
konuları da, aynı biçimde "düzen" tarafından seçilmektedir. Kendi ülkelerinde "solcu" ya da "Marksist" olarak bilinen bu çevre üyeleri için en tehlikeli durum Leninizme yaklaşmalarıyla ortaya çıkar. Bu yüzden Leninizmle aralarında kesin çizgiler olduğunu özenle vurgulayarak icazet alan Bu "Marksist" düşünce üreticileri (!), geri-bıraktırılmış ülkeler solunda boy gösterirler. Çokluk yurt-dışında eğitim görmüş, yabancı dil bilen bu çevre üyeleri, emperyalist-kapitalist ülkelerdeki örgütsüz entellektüel çevrelerle yakından ilgilenirler. Bu da bu ülkelerdeki teorik gelişmelerden etkilenmeleri ve bunların -çokluk bireysel düzeyde- geri-bıraktırılmış ülkelerdeki temsilcileri haline gelmelerine neden olmaktadır.
Uluslararası Marksist-Leninist hareket üzerinde burjuva ideolojisinin etkisinin yarattığı
ikinci yaklaşım ise, "Avrupa Komünizmi" olarak var olan "yeni-revizyonizm"dir. 19. yüzyıl sonlarındaki Bernstein revizyonizminin 60'ların sonlarında yeniden üretimi olarak da tanımlanabilecek olan bu yaklaşım, "Marksizmin bunalımı" savının en sadık savunucularıdırlar. Bunlara göre, Marksizm-Leninizm Stalin tarafından oluşturulmuş bir anlayıştır ve bugünkü "bunalım"ın nedenidir. Stalin'in oluşturduğu Marksizm-Leninizmin emperyalizmi "can çekişen kapitalizm" olarak tanımlaması yanlıştır; emperyalizmin "çürüyen kapitalizm" olarak üretici güçlerin gelişimi önünde sürekli engel olduğu ve bu nedenle sosyalist devrimin -sistemin bütününde- nesnel koşullarının olgunlaştığı savı, gün be gün kendini çürütmektedir. Savın tersine emperyalist dönemde, kapitalist üretim ilişkileri, dönemsel olarak ekonomik buhranlara yol açsa da, üretici güçleri geliştirmektedir. Özellikle II. yeniden paylaşım savaşından sonra başlayan, "II. sanayi ve teknoloji devrimi" genel bir refah ortamı yaratmış ve bugüne kadar Marksizm-Leninizmin "kapitalizm koşullarında olanaksız olduğu"nu ilan ettiği ve gerçekleştirilmesini
devrim sorunu olarak görüp kendi programlarına aldıkları pekçok sorunun çözümüne yol açmıştır. Örneğin bir 8 saatlik emek-gününün yasallaşması sorunu olmadığı gibi, haftalık çalışma süresi 56 saatlik programın ötesinde 38-40 saate düşmüştür. Demokratik hak ve özgürlükler, emperyalist-kapitalist ülkelerde 40 yıldır kesintisiz ve istikrarlı olarak sürmektedir. Otomasyon ve elektronik alanındaki gelişme sonucu kol emeğine dayalı sanayiler dağılmakta ve dolayısıyla proletaryanın nüfusun çoğunluğunu oluşturması yerine azınlığa düşmesi gündemdedir. Tüm bunlar, bu güne kadar Marksist-Leninistlerin öngörülerinin (ya da umutlarının) tersine bir durumdur. Bunun sonucu da, bugüne kadar belli bir kitleyi peşinden sürükleyen KP'lerin güçsüzleşmesi ve devrim umutlarının sona ermesi olmaktadır. KP'lerin aldığı seçim sonuçları ortadadır.
İşte bu ve benzeri gerekçelerden yola çıkanlar, özellikle Batı-Avrupa'da İtalyan ve İspanyol KP'lerinde ve bazı sosyal-demokrat partilerde etkin oldular. Son tahlilde, Stalin'den yola çıkarak anti-Leninist bir temele sahip olan bu çevreler için, "bunalım"ın aşılması, Marksizmin "kaynağına" gidilmesiyle mümkündür. Bir başka deyişle, Marks-Engels'in ilk yapıtlarına başvurulmalı ve onların teorilerinin çıktığı (!) "felsefi sistemler"e gidilmelidir. Böylece Marks- Engels'in ilk yapıtları, yani Hegelcilikten kopmaya yöneldikleri, ama henüz Hegel'in etkilerini taşıyan yapıtları ön plana çıkartıldı. Bunun sonucunda da, geleneksel Marksist terminoloji, söylem ile toplumsal alanda Hegel terminolojisinin garip bir bileşiminden oluşan "yeni" bir konuşma tarzı ortaya çıktı.
Uluslararası plandaki bu genel tablonun ülkemize yansıması ise -kendine özgü yanlarıyla- şöyle oldu:
Türkiye komünist hareketi 60 yıllık geçmişine karşın, son yirmi yılda gerçek bir etkinlik ve yaygınlık kazandı. Uzun geçmişine rağmen bu kısa mücadele dönemi pekçok gelişmelere, dönüşümlere ve karşı-devrimin girişimlerine sahne olarak, ideolojik düzeyde de yankılar yaratan sonuçlar doğurmuştur.
İlk büyük dönüşüm, 1965'de kurulmuş FKF'nin, 1969 yılında "Dev-Genç"e dönüşmesi ve 1970 sonunda THKP-C'nin kuruluşuyla gerçekleşti. Her çeşit revizyonizmden, oportünizmden ve pasifizmden kesin kopuş ve aradaki sınır çizgilerinin kesin biçimde çekilmesi olarak THKP-C ve onun mücadelesi, ifadesini "
Kesintisiz Devrim I-II-III"de bulan önemli bir ideolojik-politik gelişme sağladı. İşte bu Marksist-Leninist kavrayış, o güne dek ülke solunda egemen olan her türlü sapmanın
yeni biçimler ve adlar altında piyasada boy göstermesine yol açtı.
Oligarşinin 12 Mart muhtırasıyla başlayan süreçde, THKP-C'nin mücadelesinin yarattığı büyük etki ve bunun örgütsel alana yansımasından önce THKP-C'nin önder ve yönetici kadrolarının katledilmesi, revizyonistler ve oportünistler için uygun bir ortam oluşturmuştu. Bu ortamda uluslararası modern revizyonizmin ideolojik olarak yaygınlaşması doğaldı. Ve böylece 50 yıllık geçmişine rağmen hiçbir etkinlik gösterememiş olan T"K"P güç kazanmaya başladı. Ama THKP-C'nin Marksist-Leninist teorisinin savunulması ve yaygınlaştırılmasında gösterdiği çabalar ve bunun ürünü teorik metinler, revizyonizmin etkisini belli alanlarla sınırladı. Aynı biçimde, ne olduğu hiçbir zaman ortaya konulmamış "sovyetik ayaklanma" (revizyonist anlamıyla) teorisi, Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi karşısında hiçbir varlık gösteremeden bir kenara çekildi.
Marksist-Leninistlerin bu başarısı sonuçta revizyonizmin ve oportünizmin kendini "yenileme"sine ve devrimci teoriyi tahrifatta "yeni" yollar bulmaya ittiği yılları, oligarşinin 12 Eylül darbesi izledi. Ve bazı çevrelerde yeni Amerikalar keşfedildi. Bu "keşif" toplum tahlilinde "
sivil toplum"un varlığı olarak, pasifist cephede büyük bir sevinç yarattı. Bu tahlilin Marksist kesimde ve Marksist söylemde en önemli temsilcisi olarak İtalyan Komünist Partisi'nin 1920'lerdeki Genel Sekreteri A. Gramsci öne çıkartıldı. Ama Gramci'nin bir parti çatısı altında ve iktidarın fethi için (devrim teorisinde) kullandığı toplum ve "sivil toplum" tahlili, 12 Eylül'ün yarattığı pasifikasyon ortamında
bütünsel bir teorinin ifadesi olarak kullanılmak durumunda değildi. Bir başka deyişle pasifistler ve teslimiyetçiler, Gramsci bağlamında
homojen bir "sivil toplum" savunuculuğuna girişmemişlerdir. Özellikle Gramsci'nin parti konusunda ve devrim teorisine ilişkin olarak yaptığı tahliller ve savların "entellektüel" çevrelerde yankı bulması zordu. Örgütlülüğün, "bireysel özgürlüğün" yok edilmesi olarak lanse edildiği bir ortamda, Gramsci'yi
bir bütün olarak benimsemek yerine, bazı yönlerini öne çıkararak ve diğer yönleri de rezerv olarak tutmak tercih edildi. Böylece karşı eleştiriler yoğunlaştığında bu rezervler kullanılacaktı.
12 Eylül sonrasında "legal Marksist" çevreler, legal yayın organlarında, yönetimle bir "consensus" oluşturarak Marksist-Leninist terminolojiyi kullanmamaya özen gösterirken Gramsci'nin teorisi imdada yetişmişti. Böylece her düzeyde Gramsci terminolojisi ve "sivil toplumculuk" yaygınlaştı. Yılların "Mao Zedung düşüncesi"ni savunan oportünistler de, bu duruma hemen uyum sağlayarak "2000'lerin" görünümüne girdiler. Bu gelişmeler 80 öncesinin okuyucusu az olan dergilerde, belli grupların üyesi olarak fikir üreten "gizli" Gramsciciler için de uygun ortam yaratıyordu. Batı-Avrupa kökenli olarak piyasaya çıkan bu sonuncular, Marksizm-Leninizmin yeni revizyonistleri olarak ayrı bir oluşum içine girdiler. Sözün özü, yılların revizyonist ve oportünistleri Gramsci' den az ya da çok yararlanarak "yeni" bir çehre edindiler.
Bu süreçte "sivil toplum" adına üretilmiş pekçok tez olmasına rağmen, Marksist çevrelerde Gramsci'nin tahlilleri ve tezleri daha fazla ilgi uyandırdı. "Sol liberalizm" vb. adlar altında Gramsci'den ayrı "sivil toplumcular" olduğu düşüncesi, özün unutturulmasına hizmet ediyordu.
Tarihsel olarak burjuvaziyle ortaya çıkan ve burjuva yazarlarınca formüle edilen "sivil toplum", Hegel'den Marks-Engels'e geçmiş ve onlar tarafından ilk dönemde kullanılmış ve sonra da terekedilmiş bir toplumsal kategori ve bunun kavramıydı. 1970'ler dünyasına gelindiğinde İtalyan ve İspanyol KP'lerince formüle edilen "Avrupa komünizmi"yle Marksist literatüre yeniden sokulan "sivil toplum" kavramı, yeniden canlandı. Bu canlanış 80'lerin Avrupasında sönmeye başladıysa da, 12 Eylül sonrası yurt-dışına gitmiş ya da oralarda eğitim görmüş unsurlarca yeniden keşfedilmişti. Böylece, özsel olarak burjuva ideologlarının bir kategorisi ve kavramı olan "sivil toplum", Marksist söylemde Gramsci'nin yapıtlarıyla ülkeye, bu unsurlarca ithal edildi. Bu da ülke içinde iki farklı "sivil toplum" anlayışına yol açtı. Bir taraf
Marksizm adına kullanırken, diğer taraf
Leninizme karşı olarak kullanıyordu.
Birinci tarafta yer alanlar, Gramsci terminolojisiyle yeni teoriler oluştururken, Gramsci'nin ortaya koyduğu savların zorunlu (mantıki) sonuçlarından uzak durmayı tercih ediyorlardı. Oportünist bir hileyle, İtalyan KP'sinin 60'ların sonlarında düştüğü anti- Leninist sıfattan kurtulmak amaçlanıyordu. Ülkemizde Leninizmin sarsılmaz gücü ve devrimci unsurlar arasındaki etkisi karşısında, başka bir yaklaşım, amaçlarına ulaşmalarını engelleyecekti. Ayrıca hedef aldıkları ve çevrelerine toplamayı düşündükleri silahlı mücadeleyi benimsemiş unsurların "bağnaz" ve "sekter" (!) olmaları bu manevrayı kaçınılmaz kılıyordu. Bu tutumun diğer bir avantajı da, 40 yıldır uluslararası planda Gramsci üzerine yapılmış inceleme ve eleştirilerin ülke içinde kendilerine karşı kullanılmasını engellemek olarak görünüyordu. Gramsci'nin silahlı mücadele üzerine ileri sürdüğü savlar, bu yolla, savunmak gereği duyulmadan bir silah olarak kullanılabilinecekti. Diyebiliriz ki, oportünizm, alışılagelen yöntemleriyle, Gramsci ve onun "sivil toplum" tahlillerine sahip çıkmadan piyasaya sürdü. Eğer gelecekte solda etkili olursa, kolayca sahip çıkılabilinecekti.
İkinci kesim ise, genellikle bugüne kadar hiçbir sol grup ya da örgütte yer almamış entellektüel "sol" unsurlardan oluşuyordu. Küçük-burjuva aydınının tipik özelliği olan belli bir disiplin altında kollektif bir mücadelede istikrarlı olarak yer almama tutumu bu oluşumun temelini oluşturuyordu. Leninist parti anlayışında özel bir yer tutan küçük-burjuva aydınının bu niteliği, doğal olarak anti-Leninist bir anlayışla kendini dışa vurmaktadır.
"Sözün özü, yoldaş Martov'un metni ya ölü bir söz, boş bir söz olarak kalacak, ya da hemen hemen yalnızca bir örgüte katılmayı kabul etmeyen -burjuva bireyciliğiyle tepeden tırnağa dolup taşan aydınlar'ın yararına işleyecektir. Martov'un metni söz olarak geniş proletarya katlarının çıkarını savunmaktadır, gerçekte proletarya disiplininden ve örgütünden kaçan burjuva aydınlarının çıkarına hizmet etmektedir. Modern kapitalist toplumun özel bir tabakası olarak aydınların kesinkes bir bireycilik, disiplin ve örgüt yetersizliği içinde olduklarını hiç kimse yadsımaya kalkışmaz ... Yeri gelmişken belirtelim, bu durum, bir toplumsal tabakayı proletaryadan ayıran, aleyhte bir özelliktir; aydın kararsızlığının ve gevşekliğinin nedenlerinden biri budur. Proletarya bunu sık sık hisseder ve aydınların bu özelliği, onların alışılagelen yaşam biçimiyle, birçok yönden küçük-burjuvazinin varoluş biçimine yaklaşan yaşamını kazanış biçimiyle -bireysel olarak ya da çok küçük gruplar halinde vb.- içsel olarak bağlıdır." (Lenin) (abç)
İşte Lenin'in açıkça ortaya koyduğu bu nitelikleriyle burjuva ya da küçük-burjuva aydınlarının Leninizme karşı bayrak açmaları hiç de yadırganacak birşey değildir. Onlar bu tutumlarıyla, Lenin'in sözünü ettiği "bireycilik"lerini, "disiplin ve örgüt yetersizlik"lerini ve düzene "içsel olarak" bağlanışlarını bir kez daha tanıtlamış oluyorlar. Bu entellektüellerin 12 Eylül sonrasında bireyciliğin yaygınlaştığı ve itibar gördüğü bir ortamda, kendilerini göstermeleri ve bunu da "sivil toplumcu" "bireysel özgürlük" yanlısı olarak ifade etmeleri doğaldır. Gramsci'nin Marksistliği ile solda "meşruluk" kazanan "sivil toplum" kavramı ve buna bağlı olarak ileri sürülen savlar, anti-Leninist bir hareket için bu çevrelerce kullanıldı. Birinciler gibi bunlar da, Gramsci'nin savlarını
bir bütün olarak ya da Gramsci'nin tahlillerinin mantıki sonuçlarıyla savunmaktan uzak duruyorlardı. Ama bunların gerekçesi başkaydı. Bunların nedeni, Gramsci'nin teorisinin pratiğe dönük yanı ve bunun yeri olan partinin büyük bir ağırlığa sahip olmasıydı. Bir örgüt disiplinine hiçbir zaman uyamayacak bu çevreler, Gramsci' yi kısmi olarak savunurken, kendi tezlerine, Leninist parti anlayışını eleştirmeyi ya da mahkum etmeyi (!) ekleyebildiler.
Görüldüğü gibi, ülkemizdeki "sivil toplum" savunucuları, Gramsci'yi kendilerini "meşrulaştırmak" için kullanmakta birleşmektedirler. Bu çevrelerin etkileri ne olursa olsun, asıl olan "Marksizmin bunalımı" savlarına karşı bir çare olarak Gramsci'nin lanse edilmesidir. Bugüne kadar devrim için mücadele etmiş ya da mücadeleye hazır pekçok samimi unsurun, teorik yetersizlikler nedeniyle, Gramsci'den ve onun çarpıtılmış kullanımından çıkaracakları sonuçlar önemlidir. Bu sonuçların neler olacağı "sivil toplumcular" için önemi yoktur. Onların amacı, ülkede anti-Leninist bir ortam yaratarak, kendi bireyciliklerini ve pasifizmlerini meşrulaştırmaktır. Biz, burada, temel olarak Gramsci'yi, ama
bir bütün olarak ele alıp, onun savlarının Marksizm-Leninizmle olan bağlarını ya da aykırılıklarını sergilemekle yetineceğiz. Böyle bir yazıda kendi dilimizi, terminolojimizi, yani Marksist-Leninist terminolojiyi kullanacağız. Ancak Gramsci'nin kendine özgü, ama Hegel kökenli terminolojisinin yarattığı sorunları aşmak da gerekmektedir. Bu nedenle de, ilk bölümlerde Marksizm-Leninizmin çeşitli konulardaki tezlerini -genel olarak- ele alacağız. Bundan sonra Gramsci'nin, teorik formasyonu çerçevesinde -tarihsel olarak- tahlillerini ve savlarını irdeleyeceğiz.
BİRİNCİ BÖLÜM
MARKS-ENGELS'DE TEMEL VE ÜST-YAPI
Marks ve Engels, tarihin materyalist yorumlanmasıyla, toplumların yapısını, işleyişini ve birbirlerine dönüşümünü tahlil etmişler ve sonuçlara ulaşmışlardır. Bu sonuçları, Marksizmin temel tarih ve toplum kavrayışı olarak şu şekilde ifade etmişlerdir:
"Daha 1840'ların ilk yarısında araştırmalarım beni, hukuki ilişkilerin olduğu gibi, hükümet biçimlerinin de, ne kendi başlarına anlaşılmalarına, ne de genel olarak insan zekâsının gelişmesi ile izah edilmelerine olanak bulunmadığı kanısına ulaştırdı. Tersine olarak, bunların kökenlerinin yaşamın maddi koşullarında, Hegel' in 18. yüzyıl İngiliz ve Fransız yazarlarından esinlenerek sivil toplum adı altında topladığı ilişkilerde; sivil toplumun anatomisini de, ekonomi-politikte aramak gerekliydi. Daha sonraki çalışmalarıma yön veren bu genel düşünceyi, aşağıdaki biçimde özetlemek mümkündür.
İnsanlar toplumsal üretimlerinde son derece gerekli ve kendi iradelerinden bağımsız olan belirli ilişkilere girerler; bu üretim ilişkileri maddi üretici güçlerin belirli gelişme aşamalarına tekabül eder. Üretim ilişkilerinin bütünü toplumun ekonomik yapısını meydana getirir -hukuki politik üst yapı bu gerçek temelin üzerinde yükselir ve toplumsal bilinçliliğin belirli şekilleri bu gerçek temele uyar. Maddi hayattaki üretim tarzı, toplumsal, politik ve entellektüel hayat süreçlerini genel olarak belirler. İnsanların bilinci varlıklarını belirlemez, tersine toplumsal varlıkları bilinçlerini belirler. Toplumdaki maddi üretim güçleri, gelişmelerinin bir aşamasında, varolan üretim ilişkileriyle bir çatışmaya girerler, ya da -ki aynı şeyin hukuk açısından dile getirilmesidir- daha önceleri içinde bulundukları mülkiyet ilişkileriyle çatışma durumuna girerler. Bu ilişkiler, üretim güçlerinin gelişim şeklindeyken, bu güçlerin zincirleri olurlar. Bundan sonra bir toplumsal devrim dönemi başlar. İktisadi temelin değişmesiyle büyük üst-yapının bütünü, az ya da çok bir hızla dönüşümden geçer. Bu dönüşümden söz ederken, doğa bilimlerinin kesinliğiyle belirlenebilen iktisadi üretim koşullarının maddi dönüşümüyle, insanın bu çatışmayı fark ettiği ve çatışmaya giriştiği hukuki, politik, dini, estetik ya da felsefi -kısacası ideolojik- şekiller arasında bir ayrım yapılmalıdır.
Bir insan hakkında fikrimiz onun kendi hakkında düşündüklerine dayanmadığı gibi, böyle bir dönüşüm döneminin de kendi bilincine göre yargılayamayız; tersine, bilinçlilik maddi hayatta görülen çelişkilerden, toplumsal üretici güçlerle üretim ilişkileri arasında varolan çatışmadan yola çıkarak açıklanmalıdır. Hiçbir toplumsal düzen, kendi içinde bulunan üretici güçler sonuna kadar gelişmeden yok olmaz; ve yeni, daha ileri üretim ilişkileri, varoluşlarının maddi koşulları eski toplumun dölyatağında olgunlaşmadan önce hiçbir zaman ortaya çıkamazlar. Dolayısıyla, insanlık kendi önüne çözüme bağlayabileceği sorunları koyar, çünkü yakından bakıldığında, her zaman görülecektir ki, sorunun kendisi onu çözüme bağlayacak olan maddi koşulların mevcut olduğu ya da gelişmekte bulunduğu yerde ortaya çıkar.
Asya, antikçağ, feodal ve modern burjuva üretim tarzları, kaba çizgileriyle, toplumun iktisadi kuruluşunun ilerlemesindeki bir takım dönemler olarak gösterebiliriz. Burjuva üretim ilişkileri toplumsal üretim sürecinin son antagonistik şeklidir -bireysel bir antagonizma anlamında değil, bireylerin hayatlarının toplumsal koşullarından doğan bir antagonizma-, aynı zamanda burjuva toplumun dölyatağında gelişen üretici güçler bu antagonizmanın çözümü için gerekli maddi koşulları yaratırlar. Dolayısıyla bu toplumsal şekillenme insan toplumunun tarih-öncesi aşamasının son bölümünü meydana getirir." (Marks) [1] (abç)
İşte Marksizmin toplumlara, toplumsal yapıya ve toplumsal devrimlere bakış açısı budur. Burada Marks'ın, bir toplumu iki ana bölümde ele aldığı hemen görülür: Temel ve üst-yapı. Temel, bir toplumsal şekillenme de üretim ilişkilerinin bütünüdür ve toplumun ekonomik yapısını meydana getirir. Bu ekonomik yapının üstünde yükselen ve onun tarafından "genel olarak" belirlenen ilişkiler ve yapılar, bir bütün olarak üst-yapıyı oluştururlar. Bunlar da politik ve entellektüel ilişkiler ve bunların oluşturduğu yapılardır. Ancak Marks ve Engels'in değişik yapıtlarında sadece bunlardan söz edilmez.
"... maddi üretimin belirli tarzından, ilkin belirli bir toplumsal yapı doğar; ikinci olarak da, insanın doğayla belirli bir ilişkisi, insanların devlet şekilleri ve entellektüel görüş açıları bu iki şey tarafından belirlenir." [2] (abç)
"... belli tarzda üretim etkinliğinde bulunana belirli bireyler bir toplumsal ve politik ilişkilere giriyorlar ... Toplumsal yapı ve devlet belirli bireylerin hayat süreçlerinin sürekli evriminden doğar." [3] (abç)
Tüm bu ve benzeri ifadelerde üretim ilişkileri yanında, "toplumsal ilişkiler", "politik ilişkiler" ve "entellektüel görüş açıları" ifadeleri yer almakta ve tümünün de belirli yapılar oluşturduğu ortaya konmaktadır. Ekonomik ilişkilerin bütünü ekonomik yapıyı, toplumsal ilişkiler toplumsal yapıyı, politik ilişkiler devleti oluşturmaktadır. Ancak entellektüel bakış açıları ya da ideolojik şekiller, üst-yapıda tek bir biçim -yapı ya da kurum- oluşturmazlar. Dini kurumlar, kültür kurumları, eğitim kurumları, sanat kurumları (akademiler) hep ideolojik şekillerdir. Ancak bunlar üst-yapı kurumları olarak, temel kurum olan devlet ile şu ya da bu ilişki içinde olduklarından, bu düzeye bağlı olarak -yer yer içinde- ele alınırlar. Marks-Engels'de temel-üst yapı ilişkilerinde, ilk önemli olan ekonomik ve toplumsal yapıdır. Ama genel olarak Marks-Engels'de dört yapı ya da düzeyden söz edildiği görülmektedir. Bunlar ekonomik, sosyal (toplumsal), politik ve entellektüel düzeylerdir. Bunlardan son ikisi üst-yapıyı oluştururken, toplumsal ilişkiler (yapı) bir orta-düzey olarak görünür. İşte bu noktada "sivil toplum" kavramıyla karşılaşırız.
Marks-Engels, sol-Hegelcilik yıllarında yazdıkları metinlerde, Hegelci kavramları kullanmışlardır. Zaman içinde bu durum, dünyayı kavrayışlarıyla, kullandıkları kavramlar arasında bir çelişki yaratmıştır. Çokluk yerleşik ya da Hegelci kavramları, yeni bir içerikle tahlillerinde kullanmaları, sık sık onların Hegel'le olan ilişkilerinin yanlış değerlendirilmesine yol açmıştır. Bunlar içinde, bir bütün olarak bir toplumun (sosyo-ekonomik formasyon) tahlilinde değişik düzeylerin tanımlanmasında kullanılan Hegelci kavramlar özel bir yere sahiptir.
Bilindiği gibi Hegel, 18. yüzyıl İngiliz ve Fransız yazarlarından esinlenerek kullandığı "sivil toplum", aile ile devlet arasında yer alan bir orta-düzey ya da momenttir. Hegel'e göre, ethik-idea (ya da nesnel ahlâk) bireysel irade ile genel iradenin en mükemmel halde kaynaşmışlığıdır. Bu kaynaşma süreci Hegel'e göre, üç momentten oluşur.
Hegel'in "ethik-idea"sının ilk momenti ailedir. Birey, burada ilk kez genel iradeyle tanışır, ama "nesnel ahlâk" burada henüz bütünlüğe ulaşmamıştır. İkinci momente geçildiğinde sivil toplum ortaya çıkar. Burada "nesnel ahlâk", aileye göre biraz daha gelişmiştir ve bireysel irade ile genel irade arasında göreli bir kaynaşma vardır. Ancak sivil toplumda genel bir çıkar birliği mevcuttur. Birey kendi gereksinmeleri ve çıkarları peşinde koşarken, bunları ancak öteki bireylerin yardımıyla ve onlarla dayanışarak karşılayabileceğini görür ve genel iradeye bağlanır. Ama bu bağ bütünsel değildir. Üçüncü momentte ise, "nesnel ahlâk"ın gerçekliği olarak devlet ortaya çıkar. Bu momentte, bireysel irade ile genel irade arasında tam bir uyum vardır. (Ethik-devlet)
Görüldüğü gibi Hegel'de bir toplum üç bölümden oluşur: Aile-sivil toplum-devlet. Bu üçlü ayrım, genel olarak 18. yüzyıl İngiliz ve Fransız iktisatçılarında, toplum tahlilleri yapan yazarlarında mevcuttur ve günümüzde klâsik toplumbilim (sosyoloji) bu üçlü ayrımı kullanır. Marks-Engels, bu üçlü ayrımı, karşılıklı ilişkiler ve belirleyici alan açılarından ele alarak yeniden düzenlerler. Toplumun temelinin ekonomik yapı olduğu ve bunun da üretim ilişkilerince oluşturulduğu saptaması, tüm burjuva ve burjuva öncesi düşünürlerle aralarında kesin bir çizgi oluşturur. Ancak onlara göre, üretim ilişkileri de bir toplumsal ilişkidir ya da toplumsal ilişkilerin tümü üretim ilişkileri tarafından belirlenir. Bu nedenle bağımsız, kendi halinde bir yapı olarak aile söz konusu olamaz. Bireylerin üretimdeki yerlerine göre değişen aileler ortaya çıkar. Aile ilişkilerinin bu ikinci hali, tarihsel gelişimin ürünüdür ve başlangıçta hiç de bu şekilde, yani ikincil bir ilişki şeklinde değildir.
"Tam başlangıçtan tarihsel gelişime giriş, kendi yaşamlarını günlük olarak yeniden üreten insanların diğer insanları yapmaya, kendi cinslerini üretmeye başlamaları; erkek ile kadın, ebeveynler ile çocuklar arasındaki ilişki, kısacası aile. Aile, yalnız toplumsal ilişki olarak başlar, daha sonra artan gereksinmelere yarattığında ikincil hale gelir." [4] (abç)
Ailenin ikincil hale gelmesi, onun "ekonomik birim" olarak varlığını sürdürmesi şeklinde olur. Ancak bu noktada bile, Marks-Engels, burjuva ideologlarının oluşturduğu kavramsal çerçeveyi tam olarak kırmış değillerdir. İlerki yıllarda -özellikle "Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı" ile- bu çerçevenin getirdiği sınırlar aşılmıştır. Ancak bu aşma, diyalektik anlamdadır. Bu nokta önemli olduğu için küçük bir parantez açarak "felsefi sistemler" sorununa değinelim.
Marks-Engels'e kadar, tüm çağların filozofları, içinde yaşadıkları toplumun her alanına ilişkin fikirler üreterek, belirli bir sistem kurmayı hedeflemişlerdir. "Felsefi sistemler" olarak da bilinen bu hedef, son tahlilde, filozofların toplumdaki her şey ve her olgu hakkında, kendilerince, tam ve bütünsel bir fikir ortaya koyması demektir. Gerçekte doğa ve toplum yasalarını bulmayı amaçlaması gereken bu faaliyetler yasaların bulunmasından çok, dogmatik kuralların ortaya konulması şeklinde olmuştur. İşte, baştan donmuş, kalıplaşmış ve tamamlanmış bir dünya kavrayışı olarak felsefi sistemlerin son büyük temsilcisi Hegel'dir. Marks-Engels, hiçbir zaman bir sistem kurmaya yönelmemişlerdir. Bu nedenle de, Marksizm, her açıdan tamamlanmış bir ideoloji ya da felsefi sistem değildir. Bu onun dogmatik olmamasının da nedenidir. Engels bu durumu şöyle ifade etmektedir:
"Sistematik, Hegel'den sonra olanaksızdır. Dünyanın tek bir sistemi, yani tutarlı bir bütünü temsil ettiği açıktır, ama bu sistemin bilinmesi, tüm doğanın ve tüm tarihin bilinmesini öngerektirir, buna da insanlar hiçbir zaman erişemezler. Öyleyse sistemler yapan kişi, sayılmaz eksiklikleri kendi öz uydurması ile doldurmak, kendini usdışı imgeleme gücüne bırakmak, ideoloji yapmak zorundadır." [5]
Bu gerçeği Lenin 1900'lerin başında şöyle ifade eder:
"Biz Marks'ın teorisini tamamlanmış, değişmez bir bütün olarak görmüyoruz, tersine olarak düşünüyoruz ki, bu teori sadece bilimin köşe taşlarını yerleştirir. Eğer sosyalistler hayatın kendilerini aşmasını istemiyorlarsa bu bilimi, her yönden derinleştirmelidirler." [6]
Bu gerçeği ülkemizde ilk kavramış kişilerden olan Mahir Çayan yoldaş şöyle demektedir:
"'Marksizm son derece derinliği olan, son derece karmaşık bir doktrindir'.
Marksizm sürekli olarak hayatın yeni gerçekleri karşısında derinleşip, zenginleşen, kendi kendini aşan bir doktrindir. Marksizmde esas olan lafızlar değil, muhtevadır. Marksizm'de değişmeyen tek şey, Lenin'in deyişiyle 'onun yaşayan ruhu olan diyalektik metoddur.'" (Kesintisiz Devrim-I)
Marks-Engels'in bir "sistem" kurmaya baştan girişmemiş olmaları diyalektik materyalist anlayışlarının ürünü olduğunu Engels yukardaki sözleriyle açıkça ortaya koymaktadır. Marksizm, tamamlanmış bir teori, bir dogmalar yığını ve bu yüzden her şeye ve her somut duruma önceden çare bulan reçeteler bütünü olmadığı açıktır. Engels, anlayışlarını bir mektubunda şöyle anlatmaktadır:
"Bizim tarih kavrayışımız, herşeyden önce, ciddi çalışmalar için yol göstericiden (kılavuz) ibarettir. Yoksa, Sol-Hegelcilerin anladığı biçimde bir manivela değildir. Çeşitli toplumların sosyal, hukuki, estetik, felsefi, dini vs. kuruluşları hakkında bir yargıya ulaşmadan önce, bütün tarihin ve söz konusu olan toplumsal formasyonların dikkatle incelenmesi gerekir... Bunun yerine birçok genç yazar, tarihi materyalizmi, herşeyi açıklayan hazır bir kalıpmış gibi (dogma olarak) ele alarak, hiçbir araştırmada bulunmadan, azcık tarih bilgisiyle çarçabuk bir sistem oluşturmaya çalışmaktadır. Bu davranışlarıyla da, asıl düşünceyi, hasımların haksız saldırılarına maruz bırakmaktadırlar." [7] (abç)
İşte Marksizm bu özelliği, Marksist klâsiklerde, her türlü soruna yanıt arama anlayışlarını sonuçsuz kalmaya mahkum eder.
Konumuza tekrar dönersek, aile konusu da, Marksizmin "köşe taşlarını" koyduğu bir konu durumundadır. Marks-Engels, ailenin bir üretim ilişkisi olarak doğup geliştiğini ortaya koymakla, "tek tip aile" anlayışına ve "kutsal aile" kavrayışına karşı çıkarlar. Nitekim mevcut ailenin (karı-koca ailesi) "toplumun ekonomik birimi" olarak varlığını sürdürdüğünü ve bunun aşılması gerektiğini ortaya koyarken, burjuva aile kavrayışını tümden yıkarlar. Aileyi bir kategori olarak değil, toplumsal yaşamın bir parçası olarak ele almak, gerçek bir devrimdir.
Aynı biçimde Marks-Engels, "sivil toplum"u da yerli yerine oturturlar.
"Sivil toplum, üretici güçlerin gelişiminin belirli bir evresinde bireylerin tüm maddi ilişkilerini kucaklarlar. O, verili bir evrede tüm ticari ve sinai yaşamı kucaklar, ve öyle ki devleti ve ulusu aşar; yine de diğer taraftan kendini dış ilişkilerinde ulusallık olarak ortaya koymak ve içte de kendini devlet olarak örgütlemek zorundadır.
'Sivil toplum' deyimi, 18. yüzyılda mülkiyet ilişkileri kendilerini antik ve orta-çağ topluluklarından kurtardığı zaman ortaya çıktı. Böylece sivil toplum yalnızca burjuvaziyle gelişir; tüm çağlarda devletin ve geri kalan idealistik üst-yapının temelini oluşturan, doğrudan üretim ve ilişkilerden doğan, evrilen toplumsal örgütlenme, yine de her zaman bu adla belirtilmiştir." [8] (abç)
"Karşılıklı ilişkiler biçimi, tüm eski tarihsel evrelerde varolan üretici güçlerce belirlenmiştir, ve bunları da belirleyen dönüşüm de sivil toplumdur. İkincinin ön-koşulu ve temeli olan aileyi, kabile denilen çok kısımlılığı ve bu toplumun daha tam belirlenmişliğini daha önce görmüştük. Şimdi burada görüyoruz ki, bu sivil toplum, tüm toplumun gerçek odağı ve sahnesidir." [9] (abç)
"Devlet, yani siyasal düzen alanı, bağımlı olan; sivil toplum, yani ekonomik ilişkiler alanı, temel olan öğedir." [10] (abç)
"Siyasal devletin hakiki gelişmiş biçimine ulaşmış olduğu yerlerde, insan, yalnız kendi düşünce ve bilincinde değil, ama gerçeklikte, hayatta, göksel ve dünyasal ikili bir hayat sürer: kendisini bir toplumsal varlık olarak farkettiği siyasal bir zümre içinde bir hayat; ve başkalarını bir araç olarak görüp, kendisini de bir araç haline indirgeyen ve yabancı güçlerin bir oyuncağı haline gelen özel bir kişi olarak hareket ettiği sivil toplum içindeki hayat." [11] (abç)
"... sivil toplumun anatomisi ekonomi politikte aranmalıdır." [12]
Görüldüğü gibi Marks-Engels'de "sivil toplum" içerik olarak değişiktir ve hiçbir biçimde bir orta-düzey (moment) değildir. Aynı şekilde bir üst-yapı düzeyi de değildir. Onlarda ekonomik yapı ve toplumsal yapı birbiri içinde ele alınır. Diyebiliriz ki, Marks-Engels, bir toplumu (ilkel komünal, köleci, feodal, burjuva, komünist) bir bütün olarak sosyo-ekonomik formasyon (toplumsal ekonomik oluşum -örgütlenme-) ile ifade ederler. Bu toplumsal oluşum, temel ve üst-yapı olarak iki bölümde irdelenir. Bir bütün olarak, toplumsal ilişkiler kavramı, her iki düzeyi de içerdiği durumlarda, esas olan "sosyo-ekonomik formasyon" düzeyidir; dar anlamda toplumsal ilişkiler (ve yapı) ise, üretim tarzı tarafından belirlenen, üst-yapı dışındaki tüm ilişkileri (üretim ilişkileriyle birlikte) kapsar. Bu bağlamda (dar anlamıyla) toplumsal yapı ile ekonomik yapı ayrımı üretim dünyası ile olan yakınlığa bağlı olarak yapılan bir ayrımdır.
İşte Marks-Engels'deki toplumsal ilişki ve yapının (ilk dönemde "sivil toplum") geniş ve dar anlamları ile özel ve genel kullanımına dikkat edilmeden yapılacak bir yaklaşım sık sık yanlışlığa düşmek zorunda kalacaktır. Bu konuda en tipik örnek aile'dir. Ailenin toplumsal ilişki olması ve öte yandan burjuva toplumunda (karı-koca ailesi olarak) moleküller biçiminde görülmesi bir yanılgılar dizisi oluşturur. Burjuva toplumu, Engels'in deyimiyle, "yalnız karı-koca ailelerden -moleküller gibi- meydana gelen bir kütle" olarak görülmesi ve alınması, onun gerçek durumunu anlamayı zorlaştırır. Bilindiği gibi burjuva toplumu tek boyutlu bir kütle olmaktan uzaktır. Yine de üretim ilişkileri ile olan bağlarının zaman içinde gevşemesiyle, onun ikincil bir yapı oluşturduğu ya da oluşmuş bir ikinci yapının içinde yer aldığı bir durum yaratmıştır. Genellikle sosyoloji alanında kullanılan "toplumsal ilişki" düzeyi bu ikincil durumu ifade eder. Bu da üretim ilişkileri ile olan bağını, "en içteki sırrın" görülmesini engeller. Sonuçta bir proleter fabrika içinde üretim ilişkisi içinde bulunduğu ve fabrika dışında -aile vb.- toplumsal ilişkide bulunduğu düşünülür. Bu ayrım sadece yöntemseldir. Toplumsal ilişkileri belirleyen üretim ilişkisidir, ve üretim ilişkisi de bir toplumsal ilişkidir. Toplumsal ilişki -dar anlamında- bireylerin belli maddi ilişkilerini kucaklar, ve bunun içine siyasal ilişkiler ile idealistik ilişkiler de dahil edilirse, sözcüğün geniş anlamına ulaşılır. ("Tüm" maddi ilişkiler, bu ikinci biçimdeki durumu karşılar.) Marks-Engels'de "sivil toplum", Hegelcilikten tam bir kopuşla birlikte "toplumsal yapı" (dar ve geniş anlamıyla) ya da "toplumsal oluşum" kavramları haline gelerek, literatürden çıkmıştır. Ama yine de Marks-Engels, kullandıkları sürece, "sivil toplum" kavramını Hegelci anlamda ele almamışlardır.
Marks-Engels'in bir toplumsal oluşumda, ekonomik ve politik yapılardan bağımsız ya da görece bağımsız bir toplumsal yapı ("sivil toplum") ya da örgütlenme anlayışını yıkmış olmaları, toplumların evriminde, üretim ilişkilerinden ve devletten uzak ve gerektiğinde onlara karşı bağımsız hareket edebilecek bir insan topluluğunun varsayılması dönemini kapamışlardır. Bu da kavramsal düzeyde, aile-sivil toplum-devlet üçlüsünün aşılması olarak sınıf kavramıyla belirginleşir.
İşte Marks-Engels'in kendilerine kadar gelen ve o güne kadar toplumsal tahlillerde kullanılan genel kategorileri ve kavramları, sınıfların oluşumu ve gelişimine bağlayarak yeni bir dönem başlatmışlardır. Böylece tarih, sınıf mücadelelerinin tarihi olarak gerçek yerine oturtulmuştur. Artık belirsiz, genel ve soyut idea olarak bir aile, ya da sivil toplum (genel olarak toplum) ve devlet (politik ilişkiler) kavrayışı yıkılmıştır. Aile tek bir tip değildir, onun belli bir toplumda belli bir sınıfsal özü ve buna uygun bir biçimlenişi vardır. Sınıfsal çıkarların ve çelişkilerin ortadan kalktığı ya da önemli ölçüde kaynaştığı bir alan olarak sivil toplum ile, bu kaynaşmanın en üst boyutu olan devlet kavrayışı tümüyle yıkılmıştır. Özellikle devletin "bireysel irade ile genel iradenin" "tam ve mükemmel kaynaşması" olarak ele alan Hegelci anlayışın, sınıf karşıtlıklarını ve uzlaşmaz sınıf çelişkilerinin giderildiği alan olarak alınması aşılmıştır. (Bu aynı zamanda Hegel'in Prusya konusundaki gerici niteliğinin sergilenmesidir de.)
Görüldüğü gibi Marks-Engels, o güne kadar egemen olan anlayışları ve bunun ürünleri olan kavramları yıkarak devrimci bir anlayış getirmişlerdir. Bu öylesine bir devrimdir ki, artık o güne kadar kullanılmış yöntemlerin ve kavrayışların ürünü olan kavramların yetersizliğini açıkça ortaya koyar. Böylece Marksizmin dünyayı yorumlama tarzı ve yöntemi ile birlikte kendi dili, terminolojisi oluşmuştur. Bu da mevcut ve geleneksel terminolojiden kopuş demektir. Tüm bunlar proletaryanın dünya görüşünün oluşumu demektir.
Sınıfsal açıdan, en gelişmiş sınıflı toplum olarak kapitalist toplumu "Kapital"de ayrıntılı olarak tahlil eden Marks, bir toplumun temelini ve onun belirleyiciliğini (genel olarak) net biçimde sergilemiştir. Bu yapıtında Marks, üretim ilişkileri ile bunun belirlediği diğer ilişkileri ifade edereken gelinen noktayı açıkça ortaya koyuyordu:
"Ödenmemiş emeğin doğrudan üreticilerden çekilip alınmasının özel ekonomik biçimi, doğrudan üreticinin kendisinden doğan ve kendisi de belirleyici öğe olarak onu etkileyen, yöneten ile yönetilen ilişkisini belirler. Ama bunun üzerine de, üretim ilişkilerinin kendisinden doğan iktisadi topluluğun tüm oluşumu, böylece de aynı zamanda onun özel siyasal biçimi yerleşmiştir. Tüm toplumsal yapının ve onunla birlikte egemenlik ve bağımlılık ilişkisinin siyasal biçiminin, kısacası buna uygun düşen özel devlet biçiminin, en içteki sırrını, gizli temelini açığa vuran şey, her zaman üretim koşullarına sahip olanlar ile doğrudan üreticiler arasındaki ilişkidir." [13] (abç)
Marks-Engels, temelin üstünde yükselen ve onun tarafından belirlenen üst-yapıyı idealistikidealistik ya da ideolojik şekiller olarak tanımladıklarını gördük. Ancak kurum-ideoloji ilişkisinde, her zaman kurumların ideolojilerden önce oluştuğu ve ideolojilerin bu kurumlara "meşruiyet" sağladığı ve yeniden biçimlendirdiğini özel olarak vurgularlar. Yine üst-yapı, kendi içinde iki büyük düzeye ayrılabilir: 1) Devlet (siyasal ilişkiler ve siyasal yönetim alanı); 2) Devlet dışındaki idealistik şekiller-kurumlar (kültürel ve entellektüel ilişiler ve yönetim alanı). (Belli bir toplumda, bu iki alan arasındaki ilişki devletin biçimine göre belirlenir ya da tersi.)
Burada devletin toplumun politik yapısını oluşturması ve bunun da "yöneten-yönetilenler" ilişkisi olarak çeşitli alt biçimler (ya da kurumlar) içermesi, sıkça bilinen bir şeydir. Ancak üst-yapı alanında devlet ile diğer ilişkilerin durumu ve karşılıklı konumlarının ortaya konulması gerekir. Engels, üretimin gelişmesi sonucunda "siyasal egemenlik, kültür tekeli ve entellektüel yönetimin özel bir toplumsal sınıf tarafından temellük" edildiğini söylerken, [14] üst-yapı belli bir açıklığa kavuşur. Böylece bir toplumsal devrim için mevcut toplumun alt-yapısından (temel) üst-yapısına kadar tam bir bunalım içinde bulunması gereği anlaşılır hale gelir. Bu yüzden bir devrime yönelen her sınıf, dikkatini sadece temele (ekonomik alanla kendimizi sınırlandırıyoruz) yönelmekle yetinemez. Bir toplumsal devrimin olabilmesi için, egemen sınıfın "siyasal ve entellektüel iflası" [15] da gündemde olmalıdır (siyasal devrim). Bir başka deyişle, egemen sınıf eğer "entellektüel yönetim ve siyasal egemenlik yeteneğini" [16] yitirmişse egemen olmaktan çıkar.
"Fikirlerin, kavramların, bilinçliliğin üretimi" olarak entellektüel üretim, sınıfların ortaya çıkmasıyla birlikte işbölümünün konusu olmuştur. Yaygın deyişle "kol emeği ile kafa emeğinin" (maddi ve zihni emeğin) birbirinden ayrılması, entellektüel üretimin belli ellerde toplanmasına yol açmıştır. Ama bunların temelle olan ilişkisi ve sınıfsal niteliği kavranılmadan bir adım ileriye geçilemez.
"Her dönemde egemen sınıfların fikirleri egemen fikirlerdir; yani toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, aynı zamanda toplumun egemen entellektüel gücüdür. Maddi üretim araçlarını kendi tasarrufu altında tutan sınıf, buna bağlı olarak zihni üretim araçlarını da denetiminde tutar, öyle ki zihni üretim araçlarından yoksun olan fikirler tümüyle buna tabidir. Egemen fikirler, başat maddi ilişkilerin düşünsel ifadesinden başka birşey değildir .... Egemen sınıfı oluşturan bireyler, diğer şeyler arasında, bilinç ve dolayısıyla düşünce sahibidirler. Bu yüzden onlar egemen oldukları sürece bir sınıftırlar ve bir tarihsel çağın içeriğini ve süresini belirlerler; kendiliğinden görülüyor ki, onlar, bunu tüm uzanımları içinde yaparlar, bundan dolayı diğer şeylerin yanında düşün adamı olarak, düşünce üreticileri olarak egemendirler ve kendi çağlarının düşüncelerinin üretim ve dağıtımını da düzenlerler.
Bugüne kadarki tarihin ana güçlerinden biri olarak gördüğümüz işbölümü, zihni ve maddi emeğin bölünmesi şeklinde egemen sınıf içinde de ortaya çıkar, öyle ki, bu sınıf içinde, bir taraf sınıfın düşün adamları (geçim kaynağının kendiliğinden oluştuğu konusunda sınıf yanılgılarının oluşmasını sağlayan, o sınıfın etkin, verici, kavramlaştırıcı ideolojistleri) gibi ortaya çıkar; değerlerin bu düşüncelere ve imgelere karşı tutumları daha edilgin ve alıcı niteliktedir ve kendileri hakkında imgeler ve düşünceler oluşturmaya fazlaca zamanları yoktur. Bu sınıf içindeki bu ayrım, iki taraf arasındaki belli bir zıtlığa ve düşmanlığa bile dönüşebilir." [17] (abç)
Siyasal egemenlik alanı ve aynı zamanda bu egemenliğin sürdürücüsü olarak
devlet, entellektüel üretim, dağıtım ve dolayısıyla yönetimi konusunda da etkindir. Ancak bu, devlet aygıtları
dışında entellektüel üretim ve dağıtımı olamayacağı demek değildir. Demokratik yönetimlerde, devletin entellektüel alandaki etkinliği sınırlanmış ve devlet etkinliğinden özerk (göreli) entellektüel üretim ve yönetim mekanizması oluşur. Bu mekanizmanın kendisi dini kurumlar, özel eğitim kurumları, kitle iletişim organları, kültür kuruluşları vb. şeklinde ortaya çıkar. Ancak bu gelişim burjuva toplumuna denk düşer.
Devlet ile entellektüel yönetim arasındaki bu göreli
özerklik durumu, toplumun gelişiminin belirli bir evresinde yavaş yavaş değişmeye ve ortadan kalkmaya başlar. O ana kadar entellektüel üretim tekeline sahip olan egemen sınıf, kendi yönetimini sürdüremez hale geldiğinde, bu kurumlar devlete bağlanır ve devlet faaliyeti olarak sürdürülür. Bu de egemen sınıfın entellektüel iflası demektir. Yine de egemen sınıflar, hangi devlet biçimi altında olursa olsun bu tekelci durumu uzun süre devam ettiremez. Alt-sınıflara, yani "egemenlik altındaki" sınıflara ait bir entellektüel üretim faaliyeti ortaya çıkar. Ama bunlar entellektüel üretimlerinin ürünlerini dağıtacak ve geliştirecek yeterli ve gerekli araçlara sahip değillerdir. Egemenliği ele geçirmek isteyen her sınıf bu araçları bulmak zorundadır. Bu araçların mevcut düzen içinde yani
yasal araçlar olmaları, bu ürünlerin "
yıkıcı"
lık durumuna bağlı olarak ve "yıkıcı"lığın gerçekleşme koşullarının olgunlaşma durumuna göre belirlenir. Bu yüzden egemenlik için mücadele eden her sınıf için, az ya da çok, kısa ya da uzun bir "
yasa-dışılık" zorunlu olarak ortaya çıkar.
Yine bir sınıfın entellektüel üretimde bulunması, entellektüel üretim tekelinin
yıkılması ve
yönetiminin ele geçirilmesi demek değildir. Bu ancak o sınıfın
egemen hale geldiği zaman, yani politik iktidarı (devleti) ele geçirdiği zaman söz konusu olabilir. (Lenin ile II. Enternasyonal oportünist şefleri arasındaki ayrılığın birisi de bu noktada ortaya çıkmıştır.) Egemen sınıf entellektüel üretim tekelini ve yönetimini, bu üretim ve yönetim için gerekli araçların (özellikle eğitim, bilgi edinme araçlarının) kendi elinde olmasından ve bunları kullanacakları kendisi tarafından belirlenmesiyle (dağıtım) elinde tutar. "Kitlelerin cahilliği" olarak bilinen bilgi eksikliği sayesinde kendine karşı bir entellektüel güç oluşmasını engeller. Özellikle burada devlet gücü -zor aygıtı- özel bir yere sahiptir. Bu koşullar altında "yönetilenler"in entlellektüel üretim araçlarına
kendiliğinden sahip olmaları olanaksızdır. Bu sınıfların çıkarlarını ve gerçekliklerini ifade eden fikirler (bu fikirlerin üretimi olarak entellektüel üretim), büyük ölçüde bu sınıfların
dışında oluşur ve
dışardan kendilerine iletilir. (Bilincin dıştan iletilme nedeni) Demokratik devlette ortaya çıkan görece özerk durum, entellektüel üretim ve dağıtım için gerekli araçlardan geniş biçimde yararlanma olanağı sağladığı da açıktır. Bu da "alttaki" sınıflar için, geçici de olsa, belli bir üretim olanağı sağlar.
"Alttakiler"in egemen sınıf haline gelmedikleri sürece entellektüel üretim ve yönetimi ele geçirmelerinin olanaksızlığının bir nedeni de, bu sınıfların yetişmiş olan entellektüel üretimde bulunan ya da bulunma durumunda olan bireylerinin egemen sınıf tarafından
emilmesi, devşirilmesidir.
"Yönetici sınıf, yönetilen sınıfın en önde gelen kafalarını ne kadar kendi bünyesi içersinde eritebilirse, egemenliğini o denli sağlam ve o denli tehlikeli hale getirir." [18]
Egemen sınıf tarafından emilmeyen, eritilemeyen "yönetilen sınıfın en önde gelen kafaları" ise, doğrudan devlet gücüyle, zor aygıtı ile yok edilirler ya da entellektüel ürünlerini dağıtacak araçlardan uzak tutularak etkisizleştirilirler. Tüm bunlar bir kez daha devlet sorununun öne çıkmasına yol açar.
Marks-Engels'de bir toplumsal oluşumun yapısı özetle böyledir. Ancak bunlar salt dünyayı yorumlamakla yetinen düşün adamı değillerdi. Onların tüm tahlilleri, dünyayı değiştirmeye yöneliktir. Bu boyutu ile proletaryanın mücadelesine yol gösterici niteliktedir. Yine de onların yaşadığı dönemin (serbest rekabetçi kapitalizm) ayırıcı özellikleri,
üst-yapıya ilişkin tahlillerini geliştirmelerine olanak sağlamamıştır.
Marks-Engels'in yaşadıkları dönemde üretim ilişkileri üretici güçleri geliştiriyordu ve buna bağlı olarak da burjuva toplum yapısı -özellikle üst-yapısı-
yetkinleşiyordu. Bir başka deyişle, bu dönem, burjuva toplumunun her yönde gelişip, açıldığı ve yayıldığı bir dönemdi. Bu dönem, proletaryanın ve köylülerin pek çok kanlı devrimci savaşlarına sahne olmakla birlikte, nesnel koşullar bunların hedeflerine ulaşması için yeterli olgunlukta değildi.
"Hareketin her hamle kazanır gibi oluşunda, öndeki yerini almaya uğraştı proletarya, fakat her defasında biraz daha zayıfladı ve her defasında elde ettiği sonuç daha cılız oldu." (Marks) [
19]
Proletaryanın (burjuvazinin öncülüğündeki) burjuva devrimlerini sürekli hale getirerek, onu sosyalist devrimle tamamlamak için yaptığı atılımların bu yenilgisi serbest rekabetçi dönemin özelliklerinin (nesnel) sonucuydu. (Bu atılımların siyasal ifadesi
kesintisiz devrim teorisidir.)
"... 1850'ler, kapitalizmin üretici güçleri geliştirdiği, kamçıladığı, burjuva anlamda toplumun refah içinde olduğu yıllardır ... Ve Marks ve Engels'in kapitalizmin 'sürekli ve son' buhranı zannettikleri, 1847 ekonomik buhranı, ne sürekli buhrandı, ne de kapitalizmin son buhranıydı. Marks ve Engels 1850 sonbaharında yanılgılarını anladılar. Ve bunalımın devrevi bunalım olduğunu söylediler. Daha kapitalizm sürekli ve kesintisiz bunalımlar dönemine girmemişti. Bundan sonraki yıllarda Marks kapitalizmin buhranları meselesi üzerine eğildi. Ve kapitalizmin devrevi buhranlarını ve sistemin genel buhranını Kapital'de etraflıca inceledi...
Bu analizlerin sonucu Marks kapitalizmin o çağdaki gelişme durumundan dolayı sürekli bir buhranın (o dönem için) söz konusu olamayacağını anlayarak, bu sürekli devrim teorisini terketti.
... 1850'de ihtilâlci inisiyatif değil de, ekonomik ve sosyal determinizm ağır basmaktadır. Onlara göre Avrupa devrimi üretici güçlerin gelişme seviyesi en yüksek -objektif şartları en olgun- ülke olan İngiltere' den başlayacaktı ... Fakat 1850'lerden sonra, hızla İngiliz işçi hareketi küçük-burjuva reformizmine, trade-unioncu bataklığa yöneldi; ve yavaş yavaş işçi ile işveren arasında orta bir zümre, işçi aristokrasisi doğmaya başladı. Bu aristokrasinin sınıf mücadelesini, kapitalizmin isteklerine uygun bir yöne kanalize etmeyi iyi kötü başardığını gören Marks ve Engels, İngiltere'den ümitlerini keserek, bütün dikkatlerini Kıta-Avrupasına çevirdiler.
Özetlersek, Avrupa devrimini bir bütün olarak gören Marks ve Engels'e göre ilk muzaffer proletarya devrimi üretici güçlerin gelişme seviyesinin az çok yüksek olduğu bir Avrupa ülkesinde olacaktı. Yani Marks ve Engels'in devrim teorilerinde ekonomik ve sosyal determinizm ağır basmaktadır, ihtilâlci inisiyatifin rolü talidir." [20]
Birinci Bölümün Dipnotları
[1] Marks: Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Önsöz, s: 25
[2] Marks: Artı-Değer Teorileri, C: I, s: 381, Edition Social
[3] Marks-Engels: Alman İdeolojisi (The German Ideology, s: 35)
[4] Marks-Engels: The German Ideology, s: 35
[5] Engels: Anti-Dühring, s: 531-32
[6] Lenin: Marks-Engels ve Marksizm
[7] Engels: 5 Ağustos 1890 tarihli mektubu. Selected Works
[8] Marks-Engels: The German Ideology, s: 59
[9] Marks-Engels: The German İdeology, s: 50
[10] Engels: Ludwig Feuerbach ve Klâsik Alman Felsefesinin Sonu, s: 61
[11] Marks-Engels: Collected Works, C: I, s: 354-55
[12] Marks: Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Önsöz, s: 23
[13] Marks: Kapital, C: III, s: 829-30
[14] Engels: Anti-Dühring, s: 419
[15] Engels: age, s: 419
[16] Engels: age, s: 389
[17] Marks-Engels: The German Ideology, s: 44
[18] Marks: Kapital, C: III, s: 636
[19] Aktaran: Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim-I
[20] Mahir Çayan: Kesintisiz Devrim-I