Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi
Halkın Devrimci Öncüleri
Marksizm-Leninizm Bir Dogma Değil,
Eylem Kılavuzudur-III



Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyay@kurtuluscephesi.org



IV.
ÖNCÜ SAVAŞINDA ÖRGÜTLENME ANLAYIŞI



      Bugün ülkemizde örgütlenme konusundaki keşmekeş, kaçınılmaz olarak Öncü Savaşındaki örgütlenme anlayışına yansımaktadır. Bir de buna Öncü Savaşı konusundaki yanlışlıklar ve sapmalar eklenecek olursa, konunun önemi açıktır.
      "Bir örgütün karakterini eyleminin muhtevası belirler." Bu temel Leninist ilke, revizyonist, oportünist örgütlenmeler ile devrimci örgütlenmeyi birbirinden ayıran temel kriterdir. Marksizm-Leninizm'de örgütlenme anlayışı, doğrudan devrim teorisine bağımlıdır, devrim teorisinden çıkar. Bir başka deyişle, nasıl örgütlenileceği sorusunun cevabı, ne yapmalıda yatar.
      Bugün ülkemizde bu temel ilkeler hiç anlaşılmayarak, örgütlenmeye göre mücadele yürütülmektedir. Öyle ki, Öncü Savaşını savunduğunu ve bunun için örgütlendiğini söyleyen pekçok kesim, Öncü Savaşı ile uzaktan yakından ilişkisi olmayan anlayışları sergilemektedirler. Bunlar için, niçin örgütlenildiği önemli değildir. Önemli olan tek şey örgütlenmiş (!) olmaktır. Partileşme-saflaşma-netleşme, "direniş komiteleri" UDC'ler, Sosyalist (!) Birlikler hep bu anlayışı yansıtır. [62*]
      Ülkemizde örgüt anlayışı, hep parti anlayışı ile özdeşleştirilmiş ve örgütlenme kavramı hep parti örgütlenmesi olarak ele alınmıştır. Bu nedenle kitle-kitle bağı-kitle katılımı vb. şeyler ele alınıp, bir örgütün parti olup olmadığı konusunda yargılara varılmaktadır. Bu sakat kavrayış sonucu, "ne kadar kitle bağın var?", "kaç emekçi örgütledin?" türünden soruları, "örgütte bunlar ne kadar var?" anlamında sorulmaktadır. Bir kere örgüt kavramı, parti olarak ifade edilmişse, şu açıktır: Partide iki ana örgüt vardır ve her ikisi için (devrimciler ve işçiler örgütü) ortak nokta Marksist-Leninist olmaktır. Her iki örgüt arasındaki temel fark ise, profesyonel olup olmamaktır. Böyle olunca, bir partinin programını kavramayan ve bu bilinçten yoksun kişilerin parti içinde olmalarını beklemek ya da parti üyesi olarak kabul etmek Leninizmin inkârıdır. Bu yanlışlık, yukarda belirttiğimiz gibi, örgütlenme anlayışı içindeki iki yönü, yani parti örgütlenmesi ile kitle örgütlenmesi yönlerini karıştırıp, tek şeye (parti örgütlenmesine) indirgemekten kaynaklanır.
      Parti, proletaryanın siyasi örgütü olarak, proletaryanın örgütlü öncü müfrezesini ifade eder. Parti örgütlenmesi, profesyonel olsun olmasın, tüm Marksist-Leninistlerin örgüt biçimidir. Bu nedenle, Marksizm-Leninizmin getirdiği kendine özgü işleyişi ve yapısı mevcuttur.
      Kitle örgütleri ise, kitlelerin çeşitli mücadele alanlarındaki ve yerlerdeki örgütlenmeleridir. Ekonomik mücadelede kitle örgütleri sendikalardır. Siyasi mücadelede ise, partinin denetiminde oluşan siyasi kitle örgütleridir. Halk Savaşında bu kendisini en açık biçimde ortaya koyar. Bu savaşta kitle örgütlenmesi (siyasi) silahlı güç halindedir. (Kendini koruma birlikleri, bölgesel birlikler, milis, gerilla milisi, öz savunma birlikleri vb.)
      Örgütlenme anlayışı, devrim teorisinden çıkar. Bu yüzden devrimin niteliği ve aşamaları örgütlenme biçimlerini belirler. Örneğin sovyetler biçiminde kitle örgütlenmesi Rus Devrimi'nde ve Çin Devrimi'nde, aynı temelden çıkmakla birlikte, farklı yapılanışlar içindedirler.
      Devrimci mücadelenin başlangıcında parti içinde, emekçi kökenden gelenlerin durumu ve sayısı önemli değildir. Önemli olan profesyonel devrimciler olmalarıdır. Ama mücadelenin gelişimine bağlı olarak bu değişir ve doğal olarak, parti üyeliğinin koşulları da değişir. (Marksist-Leninist olmak temel ve evrensel ilkedir. Bu asla değişemez.) Keza, evrim-devrim aşamalarının kesin çizgilerle ayrıldığı ülkelerde, evrim dönemi parti ve kadroları ile devrim dönemindeki parti ve kadroları nitelik olarak farklıdır. Bu farkı, Lenin, "devrim anında ideal parti savaşan partidir" diyerek belirtir. Ayrıca evrim ve devrim aşamalarının iç içe geçtiği ülkelerde, parti ve kadroları farklıdır. Nitekim Öncü Savaşı ile Halk Savaşı aşamalarında, örgütlenme anlayışının farklılığına bağlı olarak, parti de bazı farklılıklar içerir.
      Sömürge, yarı-sömürge ve geri-bıraktırılmış ülkelerde, politik ve askeri mücadele birliktedir. (Politikleşmiş askeri savaş) Bu nedenle bu ülkelerde, devrimci mücadele üç örgüt biçimini zorunlu kılar: a) Parti, b) Cephe, c) Ordu. Cephe ve Ordu, kitle örgütlenmesi içinde mütalaa edilir. Bir başka deyişle, bu ülkelerde kitlelerin devrim için örgütlenme tarzı Cephe ve Ordu şeklindedir. Parti ise, Marksist-Leninist örgüttür. Rus Devrimi'nde ordu biçimi örgütlenme devrim aşamasında gündeme gelir. Genel olarak emperyalist hegemonya altındaki ülkelerde cephe örgütlenmesi, Rus Devrimi'nde (devrim anlayışından dolayı) partiyi saran geniş ve çeşitli kitle örgütlenmelerine tekabül eder. Ancak cephe örgütlenmesi, politik ve askeri nitelikte olmasına rağmen, Rus Devrimi'ndeki kitle örgütlenmeleri (ekonomik örgütler dışındakiler) siyasi niteliktedir ve devrim aşamasında yarı-askeri niteliğe dönüşür.       "Proletarya partisi Marksistlerden meydana gelir." [235]       Fakat bu Marksist-Leninist örgütlenmede temel illegalitedir. Bu anlamda, "parti, illegal çekirdeklerden meydana gelir." [236]
      Ancak sorunu bu şekilde cevaplamak yetersizdir. Ülkemizde örgütlenme konusundaki keşmekeş göz önüne getirilecek olursa bu yetersizlik anlaşılabilinir. Bu yüzden Öncü Savaşında örgütlenme anlayışını ele almadan, temel Marksist-Leninist ilkeleri belirtmek gereklidir. İşte bu nedenle, parti ile ilgili kavramları tek tek ele alarak, konuyu somuta (Öncü Savaşına) indireceğiz. Ancak bu ele alınan konuların diyalektik bir bütün teşkil ettiği asla unutulmamalıdır.


      a- Devrimciler Örgütü-İşçiler Örgütü

      "Ben parti örgütlerin toplamı (sadece aritmetik bir toplam değil, organik bir toplam) olmalıdır dediğim zaman, bu, ben parti ve örgüt kavramlarını karıştırıyorum mu demektir? Elbette ki hayır. Ben, bu sözle sınıfın öncüsü olarak partinin mümkün olduğu kadar örgütlenmesine, partinin saflarına hiç değilse asgari örgütlenmeyi kabul eden unsurları almasına dair isteğimi ve dileğimi açıkça ve kesinlikle söylüyorum." [237] (abç)       Parti, örgütler toplamıdır. Parti örgütleri çeşitlidir. Bu çeşitlilik devrimin görevlerinin, mücadele biçimlerinin ve çalışma alanlarının çeşitliliğinden kaynaklanır. Parti, eğer kitleleri yönetebilirse devrimi yapabilir. Yani devrim, partinin yönetimindeki kitlelerin eseridir. Bu yüzden, hayatın her alanında ve halkın her kesiminde çalışmak zorunludur ve kadrolar her alanda seferber edilmelidir. Bu kadroların ya da bu alanların parti örgütlerinin görevi, kitlelere siyasi bilinç iletmek ve örgütlemektir. Bilinçlenen kitlenin bir kısmı (en az kısmıdır bu) Marksist-Leninist eğitim sonucu parti örgütleri içinde (partide) parti üyesi olarak mücadeleye katılırken, büyük bir kısmı, kitle örgütleri içinde örgütlenir.
      Genel olarak, örgüt biçimleri çok çeşitlidir. Stalin, "Leninizmin İlkeleri"nde, partiyi, "işçi sınıfının örgütlü müfrezesi" olarak tanımlar ve ilave eder, "ama işçi sınıfının tek örgütü değildir. Proletarya, sendikalar, kooperatifler, fabrika örgütleri, parlamento grupları, partisiz kadın birlikleri, basın, kültür ve eğitim örgütleri, gençlik örgütleri, (açık devrimci eylem sırasında) devrimci mücadele örgütleri, (eğer proletarya iktidarda ise) devlet örgütü olarak sovyetler vb. gibi bir sıra diğer örgütlere de sahiptir. Bu örgütlerin büyük çoğunluğu parti-dışı örgütlerdir ve içlerinden ancak birkaçı partiye direkt bağlıdır ya da partinin kollarını oluşturur." [238] (abç) Bu nedenle, parti örgütlerinden, ister devrimciler, ister işçiler örgütü olarak bahsettiğimizde parti-dışı örgütleri değil, parti-içi örgütleri kastetmekteyiz.
      Bu konuda Lenin şöyle diyor:       "Genel olarak örgütün derecesine ve özel olarak örgütün gizliliğine dayanarak kabataslak şu kategorilere ayrılabilir: 1) Devrimcilerin örgütleri; 2) mümkün olduğu kadar geniş ve değişik işçi örgütleri. (Belli koşullar altında, öteki sınıfların belli unsurlarını da kapsamına alacağını düşünerek, kendimi işçi sınıfı ile sınırlıyorum) Bu iki kategori Partiyi meydana getirir. Ayrıca, 3) Partiyle işbirliği yapan işçi örgütleri, 4) Partiyle işbirliği yapmayan, ama fiilen onun denetimi ve yönetiminde olan işçi örgütleri, 5) işçi sınıfının, sınıf mücadelesinin kendini büyük ölçüde ortaya koyuşu sırasında, herhangi bir ölçüde sosyal-demokrat partinin yönetimine giren örgütsüz unsurlar." [239] (abç)       Lenin'in belirttiği gibi, parti-içi örgütler iki ana başlıkta ifade edilir: a- Devrimciler örgütü, b- İşçiler örgütü.
      Partinin bu iki ana örgüt birimlerinin aritmetik ve organik bir toplamı olduğu çoğu kez unutulmakta ve bir demokratik dernek, bir sendika, bir kooperatif, parti örgütü olarak ele alınmaktadır. Böylece bir dernek "siyasi grup" olmakta ve dernek üyeleri "Devrimci Hareket" üyeleri sayılmaktadır. Bazıları da, parti örgütü olarak işçiler örgütü kavramını anlamayarak, partiyi salt devrimciler örgütü ile özdeşleştirmektedir. Bu yanlış anlayışların sonucu olarak, pek çok samimi unsur revizyonist örgütlenme ile devrimci örgütlenmeyi aynı saymaktadırlar. Ülkemizde bugün "Cepheci" olup ta, farkı anlamayarak, açıkça THKP-C'nin ideolojik-politik çizgisini (teoride ya da pratikte) inkâr eden gruplar içinde çalışan unsurların durumu budur. Yakından bakıldığında görülür ki, bu davranışlar, THKP-C'nin ideolojik-politik çizgisini savunan ve hayata geçiren THKP-C/HDÖ'ye karşı sürdürülen suçlama ve karalama kampanyasının sonucu oluşturulan keşmekeş ve güvensizliği ifade eder.[63*]
      Örgüt kavramına gelince, "örgüt sözcüğü genellikle iki anlamda kullanılıyor: biri dar, öteki geniş anlamda. Dar anlamda bu sözcük, kişilerden meydana gelen, kollektif ve hiç değilse asgari ölçüde tutarlı bir çekirdeği ifade ediyor. Geniş anlamda ise, bir bütün içinde birleşmiş bu tür çekirdeklerin toplamını ifade eder... Parti bir örgüttür (sözcüğün geniş anlamında), bir örgüt olması gereklidir. Aynı zamanda Parti (sözcüğün dar anlamında) farklı örgütlerin bütününü kapsamaktadır." [240]
      Rus Devrimi ile örneklersek, RSDİP'nde Iskra yazı kurulu sözcüğün dar anlamında, bir örgüttür. Yani Iskra yazı kurulu Partinin bir örgütüdür. Daha ilerki bir evrede Pravda aynı şekilde başka bir örgüttür. Keza Iskra'nın çıktığı, yani siyasi gazete olarak Iskra mevcutken, bilimsel ve teorik yayın organı olarak çıkan Zarya yazı kurulu da RSDİP içinde ayrı bir örgüttür. Raboçeye Dyelo, Bundçular, Borba grubu, Yujni Raboçi grubu her biri çeşitli mahalle örgüt birimlerine sahip, sözcüğün geniş anlamında örgüttürler. Ama aynı şekilde RSDİP'nin dar anlamda örgütleridirler.
      Kısaca toparlarsak, Parti, Marksist-Leninist unsurlardan oluşan örgütler toplamıdır. Bu örgütler, devrimciler örgütü ve işçiler örgütü şeklinde iki ana örgüt biçimine ayrılır. Parti, parti üyelerinin oluşturduğu, işçi sendikası içindeki kadrolardan (bunlar bir örgüt sayılır) Kızıl Ordu içindeki kadrolara (örgütlere) kadar pek çok örgüt biçimlerini kapsar. Önemli olan kadro ve kadro birimlerinin nerede ve neden bulunduğu değil, Partinin üyesi olmasıdır. Biz Parti örgütlerinden bahsederken, genellikle, "teşkilat yapısı" kavramını kullanıyoruz. Zaten Partinin inşası kavramı, teşkilat yapısının kurulup, güçlendirilmesi, yani parti örgütlerinin geliştirilmesini ifade eder.
      Şimdi şu soru akla geliyor: Bir Parti nasıl kurulur?       "Oportünist sosyal-demokrasinin örgütlenme ilkeleri aşağıdan yukarıya doğru örgütlenmeyi izler ve bu yüzden mümkün olduğu yerde ve mümkün olduğu kadar, (aşırı bir şevkle) anarşizm noktasına varan özerkliği ve demokrasiyi yeğ tutar. Devrimci sosyal-demokrasinin ilkeleri ise yukardan aşağıya örgütlenmeyi izler, bu yüzden de parçalarla ilişkide, merkezin gücünün ve haklarının genişletilmesinden yanadır." [241] (abç)       Diyalektiğe göre, herşey birden olmaz. Nicel birikim nitel dönüşümü sağlar. Bu nedenle herşey basitten karmaşığa, küçükten büyüğe doğru bir süreç izler. Diyalektiğin bu ilkesi Partinin kuruluş ve gelişiminde kendini en açık biçimde gösterir.
      Parti, tüm örgütleriyle birlikte, birden (bir günde değil elbette) ortaya çıkan birşey değildir. Partinin kuruluşunda ilk halka, yukarıyı -tepeyi- oluşturmaktır. Bu da profesyonel devrimcilerden oluşan, diğer örgüt biçimlerine göre daha canlı, daha tutarlı bir çekirdeği oluşturmaktır. Bu çekirdeğin oluşturulmasıyla birliktedir ki, Parti mevcut olur. Çekirdeğin gelişimine bağlı olarak, yeni ve çeşitli çekirdekler (örgütler) kurulur ve Parti teşkilat yapısı oluşur. Parti örgütlerinin ortaya çıkmasında temel, profesyonel devrimcilerin oluşturduğu çekirdeğin (devrimciler örgütü) aktif çalışmasıdır. Halkın tüm sınıflarına ve tüm çalışma alanlarına yayılan profesyonel devrimci kadrolar, buralarda yeni örgütler yaratır. (İleri unsurların örgütlenmesi) Zamanla, kelimenin tam karşılığı olarak, Parti üyelerinin oluşturduğu işçi örgütleri oluşur. İşçi örgütleri üyelerinin profesyonel devrimci olmaları şart değildir. (Ama bu örgütler artan oranda profesyonel devrimci yaratabilmelidir.)
      Partinin varlığından bahsedebilmek için, kadroların mevcut olması yeterli değildir. Aynı zamanda "program ve taktiklerin temel sorunlarında birlik" mevcut olmalı ve "bütünün parçaya, öncünün arda kalana komple güvensizliğinin ifadesi" tüzük olması gerekir.
      Tüm bunların oluşturulması "ideolojik mücadele"nin kıyasıya sürdürüldüğü gruplar dönemini zorunlu kılar.       "Parti, gruplar olmaksızın gelişemezdi." [242] (abç)       Ama burada bir noktayı daha belirtelim: "Program" ve "tüzük" gerekliliği her zaman aynı, eşdeğer değildir. "Program" önde gelir. Ancak "program ve taktiklerin temel sorunlarında"da birlik sağlanınca ve sağlandığı yerde "tüzük"ten söz edilebilir. [64*]
      Parti tüzüğü, partinin devrim anlayışına uygun olarak yürütülecek çalışmanın merkezileşmesini ve disiplinini gerçekleştirir. "Siyasi çizgi" ya da "strateji" bir kez tespit edildi mi, tüm herşeyi kadrolar belirler. İşte tüzük, bu kadroların birbiriyle uyumunu ve birbirine güvenini tespit eder. Bu andan itibaren, artık grup çalışmalarının kişisel ve içgüdüsel "güven"i aşılabilinir.       "Parti çalışması, ayrıca bir örgüt birliğini gerektirir. Bu parti içinde aile çevresinden daha başka birşey olarak gelişen örgüt birliği, resmi bir tüzük olmaksızın, azınlık çoğunluğa tabi olmaksızın, parça bütüne bağlanmaksızın mümkün olamaz. Program ve taktiklerin temel sorunlarında birlik sağlamadığımız için, bir dağınıklık ve ayrı ayrı gruplar dönemini yaşadığımızı açıkça kabul ettik, birleşmeden önce, sınır çizgilerinin çekilmesi gerektiğini açıkça ilan ettik; birleşik örgüt biçimlerinden söz bile etmedik, ama program ve taktikler üzerinde oportünizmle savaşın özellikle yeni (o tarihlerde gerçekten yeni) şartlarını tartıştık." [243] (abç)       İşte THKP-C/HDÖ'nün 1972-76 tarihi ve "bu savaş, yeteri ölçüde birlik sağladı." [244] Ülkemizde kullanılan karşılığı ile, "asgari örgütlenme" sağlanmıştır


      b-Gruplar ve Parti

      "Parti, gruplar olmaksızın gelişemezdi. Ve çok sınırlı sayıda insandan oluşan ve hemen hemen kişisel arkadaşlık temeline dayanan, kenetlenmiş kapalı olan gruplar Rusya'da sosyalizmin ve işçi hareketinin gelişiminde zorunlu bir aşama idi." [245]       Evet, grupların devrim sürecinde zorunlu bir aşamanın ürünü olduğu bilinmesi çok önemlidir. Bugün ülkemizde, her biri grup niteliğinde olan siyasi gruplar, diğerlerini "grupçuluk", "ilkellik", "amatörlük" ile suçlamaktadırlar. Bu nedenle de bu konuyu açalım.
      Lenin'in de belirttiği gibi, devrim sürecinde "zorunlu bir aşama" olan grup ve grup çalışması, devrim rotasının (strateji de diyebiliriz) ortaya çıkmasını getirir. Yakından bakıldığında görülecektir ki, grup oluşumunun temelinde, mücadelenin o anki durumu yatar. Hareketin dağınıklığı, grupların doğduğu ortamın en temel özelliğidir. Herşeyden önce "ne ve nasıl yapılmalı?" sorusu cevaplanmamıştır. Yani devrim stratejisi oluşturulmamıştır. Bu nedenle herşey geleneğe göre, yani kendiliğinden gelme bir tarzda yürütülmektedir. Herşey, örgütsel tecrübe, profesyonel devrimcilik, siyasi çizgi vb. herşey, bu çalışmanın içindedir.
      Gruplar dönemi ile ilgili iki şey önemlidir: Grup çalışmaları devrim sürecinde kaçınılmaz, zorunlu bir evredir. Ama bu çalışmayla siyasi görevlerin başarılamayacağı açıktır. İşte bu iki nokta kavrandığı anda mücadele ileriye doğru (yarı yarıya) ilerlemiş demektir.
      Grup çalışmasının karakteristiği, sistemli eylem planının yokluğu ve donatımın ilkelliği, siyasi mücadele hazırlığının eksikliği, siyasi mücadelenin amatörce yürütülmesidir.       "Hareketin tecrübesinden yararlanabilmek ve pratik dersler çıkarabilmek için, şu ya da bu eksikliğin sebeplerini ve anlamını iyice kavramalıyız. Onun için ... sosyal-demokratların ... daha o zaman, 'kendiliğinden-gelme' hareketin başlangıcında bile, en geniş programla ve bir mücadele taktiği çizgisiyle ortaya çıkmanın mümkün olduğunu haklı olarak düşündüklerini belirtmek son derece önemlidir. Devrimcilerin çoğunluğunun eğitimden yoksun bulunuşu -ki bu tamamen doğal bir olaydı-özellikle korkulacak bir durum değildi. Görevler doğru tespit edildikten ve görevleri yerine getirmek için çabaları sarfedecek enerji olduktan sonra, geçici başarısızlıklar, sadece küçük talihsizlikler sayılır. Devrimci tecrübe ve örgütlenme ustalığı edinilebilen şeylerdir; yeter ki istek olsun, yeter ki eksiklikler kabul edilsin. Devrimci eylemde eksikliklerin kabul edilmesi, onların giderilmesi yolunda yarı mesafenin aşılmasıdır." [246] (abç)       "Her grubun, şu ya da bu ölçüde "en geniş program ve mücadele taktiği çizgisi" üzerine bir düşüncesi mevcuttur. Şu ya da bu ölçüde diyoruz, çünkü kimi gruplar vardır ki, günlük politika ile işleri yürütmeye çalışırken bile, yazılı olmasa da, kendine göre "program ve mücadele taktiği" beyan ederler. İşte bu "mevcudiyet"tir ki, gruplar döneminin ana özelliğini, yani mücadelenin temelini teşkil eder.       "O dönemde, gruplar arasındaki ayrılıklar, çalışmanın takip edeceği doğrultu üzerineydi ve o zamanlar için, bu tür çalışma onlar için yeni bir şeydi. (Ne Yapmalı?'da işaret etmiştim)" [247]       İdeolojik mücadele süreci olarak da adlandırılan bu dönemde, bir yandan her grup, kendi çizgisi doğrultusunda pratik çalışmayı yürütürken, diğer yandan (ki bu yön temeldir) gruplar arası mücadele ve siyasi çizginin yetkinleştirilmesi çabaları hareketin bütünselliğini oluşturur.       "Önceleri bizim Partimizin örgütlenmiş bir bütün olmadığını, sadece ayrı ayrı gruplar toplamı olduğunu ve bu yüzden, bu gruplar arasında ideolojik etki ilişkileri dışında herhangi bir ilişkinin mümkün olmadığını unutmuşlardır." [248] (abç)
      "Program ve taktiklerin temel sorunlarında birlik sağlayamadığımız için bir dağınıklık ve ayrı ayrı gruplar dönemini yaşadığımızı kabul ettik." [249] (abç)
      Gruplar döneminin en büyük özelliklerinden birisi de, çalışmaların ilkelliği ve amatörlüğüdür. Bugün, gerek saflarımızda, gerekse solda, THKP-C/HDÖ'nün çalışmaları ile ilgili "eleştiri"lerin odak noktası burada yoğunlaşmaktadır. Biz geçmişte (ve şimdi belli ölçüde) ilkel çalışma ve amatörlüğün varlığını (tüm solda) inkâr etmedik ve hiçbir zaman da bunları haklı göstermeye çalışmadık. THKP-C/HDÖ'nün bu konulara yaklaşımında diyalektik bir bakış açısı egemen olmuştur. Diyalektikten "bihaber" kişi ve çevrelerin bu yaklaşımımızı anlayamaması çok doğaldır.       "Gerçek diyalektik bireyin yanılgılarını haklı göstermez, ama bütün somutluğu içinde gelişme sürecinin ayrıntılı bir incelenmesi ile, kaçınılmaz olduklarını kanıtlayabilir, kaçınılmaz düşünceleri inceler." [250] (abç)       "THKP-C/HDÖ ve Tarihsel Gelişim" adlı broşürümüzde tüm gerçekleri ve olaylar karşısındaki tavrımızı (somut olarak) sergiledik. Fakat şu anda ilkellik suçlaması ile ilgili bazı noktaları tekrarlamakta yarar vardır.       "Pratik hazırlıktan, örgüt çalışmalarını yürütme yeteneğinden yoksunluk, hiç şüphe yok ki, daha başından beri her zaman devrimci Marksist görüşü savunanlar dahil, hepimizin ortak eksikliğidir. Ve şüphesiz hiç kimse bu pratik hazırlık yoksunluğundan, pratikte çalışanları suçlayamazdı. (abç) Ama, ilkellik ya da ilkel yöntem hazırlık yoksunluğundan daha fazla şeyi kapsar. (abç); bu terim genel olarak, devrimci eylemde dar kapsamlı yetinmeyi (abç), bu kadar dar eylem temeli üzerinde iyi bir devrimciler örgütünün kurulamayacağını (abç) anlamamayı, bu dar kapsamlı çalışmayı haklı gösterme ve onu özel 'teori' durumuna yükseltme eğilimlerini, yani, bu meselede de kendiliğinden-gelmeciliğe boyun eğmeyi ifade eder." [251]       Görüldüğü gibi, "ilkellik" ya da "ilkel yöntem" kavramı, pratik çalışmanın ve bu çalışmaya hazırlanmanın eksikliğini ifade etmez. Bu eksiklik her zaman ve her yerde devrimcilerin kaçınılmaz durumudur. Ama ilkellik, "dar eylemi" ve bu "dar eylem alanı ile" Parti kurmayı "düşünmeyi" ifade eder.
      Bugün bu ilkellik, "iflah olmaz amatörler" olarak "Devrimci (!) Yol-Gençlik" kesiminde kendini gösterir. Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin gayri-resmi olarak inkâr edilmesi, "Devrimci (!) Yol-Gençlik" oportünizmini "eylemde dar kapsamlı" çalışmaya yöneltmiştir. DY-G'ye söylenebilecek tek şeyi Lenin söylüyor:       "Bizim en büyük hatamız, siyasal ve örgütsel görevlerimizi, her günkü ekonomik mücadelenin kısa vadeli, 'elle tutulur', 'somut' çıkarları düzeyine indirmemizdir." [252]       "Devrimci (!) Yol-Gençlik" oportünizmi, bu "dar"lığı ve "siyasal ve örgütsel görevleri" ekonomik-demokratik mücadele "düzeyine indirgemesi", Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ni (çeşitli gerekçelerle) gayrı-resmi inkârı ile başarmıştır (!). "Legal olanaklar tüketilmemiştir", "partileşme süreci", "ideolojik mücadele", "ekonomik-demokratik mücadelede kadroları pişirmek" sözleriyle bu gerçekleşmiştir. En genelde kaba bir ekonomizm sapmasına yönelmiştir. Gerek mevcut durumda demokratik muhalefeti öne çıkararak, gerekse ekonomik mücadele ile siyasal mücadeleyi karıştırarak "hayat pahalılığını protesto" eden DY-G, son olarak "Öncü Savaşı taktik evre ya da ara aşamadır" diyerek gerçek yüzlerini sergilemektedirler.
      Ilkelliğin diğer bir türü de bir-iki şehir ya da mahalde "Öncü Savaşçı gerilla" yetiştirme "hastalığı"dır. Bir takım gruplar ya da kişiler, bir-iki şehrin, bir-iki çalışma alanında örgütlenmeye çalışmaktadırlar. Yine belirtelim ki, başlangıçta bu tür çalışma kaçınılmaz olabilir. Ama gerek 77-78 Türkiye'si, gerekse o alanlarda ekonomik-demokratik mücadeleye tabiyet, ilkelliği gündeme getirmektedir. "... Bu gruplar, aynı şehirdeki ve hatta, aynı semtteki gruplarla hiçbir ilişki kurmadan" [253] (abç) başlattıkları bu çalışma, geçmiş devrimci mücadelenin teorik ve pratik önemini "inkâr" ettiği anlamda, "iflah olmaz" amatörlüğe doğru yönelmektedir.       "Yerel militanların birbirleriyle uyumsuzluğu, çevrelerin birdenbire kuruluşu, teorik-siyasal-örgütsel konularda dar görüşlülüğün yoğun bulunması, bütün bunlar... (ilkel-amatör) şartların kaçınılmaz sonucudur." [254] (abç)       Bir çözüm platformu yaratabilmek için, sonuçların tespit edilmesi yeterli değildir. Önemli olan sonuçları yaratan nedenlerdir. Nedenler tespit edilebilsin ki, çözüm olabilsin.
      THKP-C/HDÖ olarak tüm olaylar karşısındaki tavrımız bu şekildedir. İkinci olarak, soyut planda yapılan tesbitlerin kişiyi hiç bir yere getirmeyeceğidir. "Diyalektiğin temel ilkelerinden biri, soyut gerçek diye bir şeyin olmadığı, gerçeğin her zaman somut olduğudur." [255] (abç)
      THKP-C hareketinin, gerek geçmişi, gerekse mevcut durumu, hep soyut planda ve kitaplara uygun olarak değerlendirilmektedir. Bu değerlendirmeler, önemli ölçüde bulanıklık yaratmaktadır. Bu revizyonist ve pasifist yaklaşım, "formel mantığa göre çok mantıki (!) olduğu için, meselelere henüz diyalektik materyalizmin ışığı altında bakamayanların kafalarını bulandırmaktadır." [256] "Bu, "revizyonizm ve pasifizmim statik örgütlenmesi (kurumculuk)" [257] fikir ve pratiğinden kaynaklanmaktadır. Geri-bıraktırılmış ülkelerin ekonomik ve sosyal durumunun yarattığını koşulları Che Guevara şu şekilde izah ediyor:       "Yoğun bir şehirleşmenin ve gerçek bir sanayileşme değilse bile, az çok bir hafif ve orta sanayinin bulunduğu ülkelerde gerilla grupları teşkil etmek daha zordur. Şehirlerin ideolojik etkisi, barışçıl usullerle örgütlenmiş kitle savaşları umudunu yaratarak gerilla savaşlarını frenler. Bu da bir çeşit 'örgütçülük' ya da 'kurumculuk' yaratır ki, az çok 'normal' denebilecek dönemlerde, halkın geçim şartlarının başka durumlara nazaran o kadar çetin olmamasıyla nitelenebilir." [258]       Bugün, revizyonist ve pasifistlikleri açık olan "sol" gruplar için değil, tüm sapmalar için geçerli olan bu sözler THKP-C içinde ortaya çıkan "örgütsel oportünizmin" nedenlerini de açıklar. [65*])
      "Dar grupçuluk" anlayışını yaratan ikinci neden, 71 hareketinin durumudur. Bugün THKP-C hareketinin içinde, (THKP-C'nin ideolojik-politik-stratejik-örgütsel ilişkilerini kabul edenler) 71'e karşı takınılan tavır, genellikle "çocuksu" tesbitler düzeyindedir. 75 yıllarına kadar Kesintisiz Devrim'den sonra yazı yazmanın, yani, yeni (somuta ilişkin bile olsa) broşürler yayınlamak 71'e "hakaret" olarak kabul ettirilmeye çalışıldı. Bugün DG-Y oportünist yöneticilerince yaratılmaya çalışılan bu hava, "Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I" ile bozuldu. Bunun üzerine DG-Y oportünist yöneticileri her türlü "hakaret" ve küfür kampanyasını başlattılar. "TDAS Üzerine Bir Kaç Söz" adlı "illegal" (!) bir yazı yayınlayarak bu yüzlerini sergilediler (Bu konuyu "Türkiye Devrimi" bölümünde ayrıca ele alacağız). Bugünlerdeki "çocuksu" tespitler ise, silahlı propaganda ve Öncü Savaşının pratiği üzerine olmaktadır. Pek çok unsur, pratiğin silahlı propaganda ve Öncü Savaşı olabilmesi için "Elrom"un "aşılmasını" kriter almaktadırlar. Bu yanlışlık, en temelde somut politik hedef ve eylem biçimi ile stratejik hedef ve mücadele biçimini birbirine karıştırmak ve de karşı karşıya koymaktan kaynaklanır. Yakından bakıldığında, bu görüşü savunan unsurların 71 üzerine ve Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi üzerine söylenmiş ve yapılmış tesbitleri, ya yoktur, ya da genelden öte değildir. [66*]
      İşte yukarda belirttiğimiz nedenler sonucu, bir yandan "örgüt", diğer yandan "Öncü Savaşı" karıştırılarak (ya da basitleştirilerek) şu anki "beğenmezlik" ve "güvensizlik" gündeme gelmiştir. (DG-Y oportünizminin durumu "içler acısı" bir hal aldığı şu günlerde, bu konu, nispi bir önem kazanmıştır.)
      Bir kez daha yineleyelim: Örgütün karakterini belirleyen eyleminin muhtevasıdır. Yapı sonra gelir, eylem biçimi sonra gelir. Sorun, örgütün eyleminin muhtevasıdır. Ekonomik-demokratik mücadelenin başarısı için ya da barışçıl yöntemleri temel alarak yürütülen politik mücadele için (Rus Devrimi'inde olduğu gibi) eylem koymak yahutta faşist milis güçlerinin saldırılarını (parçada) defetmek şeklinde silahlı eylem yapmak ayrı muhtevadadır; siyasi mücadelenin temel aracı olarak, iktidarın ele geçirilmesi için yapmak ayrı muhtevadır. Her biri ayrı muhtevada olduğu için, ayrı karakterlerde örgüt gerektirir. İşte bu ayrı karakterde örgütler, salt silahlı eylem yapmalarıyla aynı potaya konamaz.
      Grup çalışmasının bitimi, partiye dönüşümü nasıl olmalıdır? Grup çalışmasının nerede bitttiğini, parti çalışmasının nerede başladığını nasıl tespit edilecektir?
      Proletarya partisi, Marksist-Leninist ilkeler üzerine kurulmuş, belirli bir ideolojik-politik çizgiye sahip maddi örgüt birliğidir. Partideki birlik, ideolojik-politik olmakla birlikte, işleyiş tüzük ile resmiyet kazanır. Tüzük, "partinin bütün bölümlerine örgütlü (komple) bir güvensizliğin ifadesidir, yani tüm yerel, bölgesel, ulusal ve öteki örgütler üzerinde denetim demektir." [259] Tüzük, bütünün iradesini temsil eder, üyeleri arasındaki bağların ve ilişkilerin resmi biçimde belirlenmesi demektir. Ancak tüzük sayesindedir ki, parti, herkesin canının istediği gibi hareket edebileceği, girip-çıkabileceği bir grup yapısından ayrılır.
      Partinin mevcudiyetinde temel (ki aynı zamanda grup çalışmasının sonucudur), belirli siyasi çizgi etrafında, örgütlü mücadelenin gereğine asgari düzeyde de olsa inanan, ileri unsurların asgari düzeyde örgütlü olması ve örgütlü mücadele etmesidir. Öyle ise, partinin varlığından söz edilen yerde, belirli ve kesinlik kazanmış siyasi çizgi (devrim anlayışı-örgüt anlayışı-çalışma tarzı) ve bu çizgiyi benimseyen unsurların (ileri unsurlardır bunlar) asgari örgütlenmesinden söz ediliyor demektir. [67*]
      Parti konusunda ilk adımın ideolojik-politik birlikten geçtiği ve bunun "resmi ve bürokratikçe (disiplinsiz aydın için bürokratik) bir tüzük" ile somutlaştığı tartışma götürmez. Stalin, parti birliğinin iki kısımdan oluştuğunu söylüyor: "İdeolojik birlik ve maddi örgüt birliği." [260] Maddi örgüt birliği ise, "irade, eylem ve disiplin birliği"ni içerir. İrade birliği, ideolojinin; eylem birliği, ortak eylem planının (strateji ve taktik); disiplin birliği, tüzüğün ürünüdür.
      Kısaca, parti, ister tek tek grupların birliği ile, isterse tek bir grubun gelişmesi ile inşa edilsin, ideolojik ve maddi örgüt birliği esastır. Bu, tek bir yönetici organın, tek bir tüzüğün varlığını gerektirir.       "Parti, görevlerini yerine getirebilmesi için ve kitlelere sistemli bir şekilde kılavuz edebilmesi için, merkeziyetçilik ilkesine dayanarak örgütlenmeli, tek bir tüzüğe, belirli bir parti disiplinine ve tek bir yönetici organa sahip olmalıdır. Bu organ parti kongresi, konreler arasındaki zamanda da parti Merkez Komitesidir. Partide azınlık çoğunluğa, tek tek örgütler merkeze, alt örgütler üst örgütlere itaat etmelidir." [261] (abç)       Parti içinde her kademede alınan kararlar, harekete geçilmeden önce şartların imkan verdiği ölçüde parti üyeleri tarafından tartışılır, kararın lehinde ve aleyhinde olan bütün görüşler söylenir. Karar kesinleştikten sonra, azınlık çoğunluğa uyar, harekete geçildikten sonra karara karşı muhalefet yürütmek bölücülüktür.
      "Bolşevizm, siyasal düşünce akımı olarak ve siyasi parti olarak 1903'den beri mevcuttur." [262] diyen Lenin, parti ve grup çalışmalarının birbirine dönüşümünü açık ve somut olarak ifade etmektedir.
      Görüleceği gibi, "parti nasıl kurulur?", "parti ne zaman kurulur?", "parti nedir?" soruları, Marksizm-Leninizmde çok açık ve somut bir konudur. Diyebiliriz ki, gruplar dönemi partinin yaratılmasında zorunlu ve kaçınılmaz bir aşamadır. Bununla beraber, gruplar döneminin nerede bittiği, partinin ne zaman kurulduğu, önceden kesin olarak saptanamaz. "İnsanın kendine bir şeyim demesi başkadır, gerçekten öyle olması başkadır." (Lenin) Bunu belirleyecek olan mücadele ve yalnız mücadeledir.


      c- Partinin Fonksiyonları
[68*]


      Daha önce silahlı propagandayı ele alırken, partinin, mücadelesini üç cephede yürüttüğünü söylemiştik. Bu üç ana mücadelenin (ekonomik-demokratik, ideolojik ve politik) karşılıklı ilişkisini belirttiğimizden, burada politik mücadele ile ilgili bazı kavramları ele alacağız.
      Lenin şöyle diyor:       "Bizim en büyük hatamız, siyasal ve örgütsel görevlerimizi, hergünkü ekonomik mücadelenin kısa vadeli, 'elle tutulur', 'somut' çıkarları düzeyine indirgemimizdir." [263] (abç)
      "Bir mücadele örgütünün inşası ve siyasi ajitasyonun yürütülmesi, 'durgun', 'barışçı' her şart altında ve 'devrimci ruhun zayıflaması' ne kadar belirgin olursa olsun her dönemde esastır." [264] (abç)
      "En geniş siyasi ajitasyon yürütülmesi ve bunun sonucu olarak da bütün alanları kapsayan siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının mutlak olarak zorunlu olduğunu ve eğer eylemimizin gerçekten sosyalist bir eylem olacaksa, bu eylemin başlıca görev olduğunu gördük." [265] (abç)
      "Sosyal-demokrasinin siyasi mücadelesi, işçilerin işverenlere ve hükümete karşı ekonomik mücadelesinden çok daha geniş ve karmaşık bir mücadeledir. Aynı biçimde (ve bundan dolayı) devrimci sosyal-demokrat bir partinin örgütlenmesi, işçilerin ekonomik mücadele için örgütlenmesine kıyasla bambaşka birşey olmalıdır." [266] (abç)
      "Siyasi iktidar, devrimci güçlerin yöneldiği zorunlu bir stratejik gayedir ve her şeyin bu büyük gayeye göre ayarlanması, ona bağımlı olması gerekir." [267] (abç)
      Görüldüğü gibi, ekonomik-demokratik ve ideolojik mücadele siyasi mücadeleye, yani proletaryanın iktidar mücadelesine tabidir. Partinin görevi, bu alanlarda mücadelenin de yürütülmesini sağlamaktır. (Gücü oranında)
      Mücadelenin bazı evrelerinde ya da seçilen (temel-tali) mücadele biçimlerinin niteliğinden dolayı, ekonomik-demokratik mücadele ve onun yürütülmesi, siyasi mücadele için zorunlu bir çalışma olabilir. Bu evrelerde ekonomik-demokratik mücadelenin içine girilmesi ve yürütülmesi, siyasi mücadelenin başarısını belirler. Örneğin klâsik politik kitle mücadelesi, ekonomik-demokratik mücadelenin yürütülmesini zorunlu kılar. Fakat bu "uyum" durumu, bir istisna olup, özele aittir. Marksistler hiçbir zaman, "işverene ve hükümete karşı ekonomik mücadele"yi eyleminin başlıca odağı haline getiremezler. Yine Marksistler, şu ya da bu nedenle (örneğin kadro yaratma, yetiştirme vb.) kitle mücadelesine katılamaz. Onun mücadeleye katılımı, bilinçli bir şekilde, siyasi mücadeleyi yürütmek içindir. Bir başka deyişle, "katılım", kitleleri bilinçlendirip örgütleyerek devrimi gerçekleştirmek içindir.       "Biz sosyal-demokrasinin desteğinin, onun yönettiği mücadeleye katılmayı, herhangi bir gereksinmeyle (öğrenmek, anlamak vb.) suni olarak sınırlandırılmasına asla izin vermeyeceğiz, çünkü bu katılım, hem örgütlenme bilincini, hem örgütlenme içgüdüsünü ilerletir, ama bir parti içinde sistemli bir çalışmayı yürütmek için biraraya geldiğimize göre, bu katılımın sistemli olması gerekir." [268]       İşte bugün "Devrimci"(!) Yol Gençlik oportinizminin ve ona yakın anlayışların ilkelliği. Bu oportünistler, gerek devrimcilerin temel görevinin siyası mücadeleyi yürütmek olduğunu "atlayarak", gerekse kitle mücadelesine "girişi" (katılımı) "partileşme-netleşme" vb. şeylerle "sınırlayarak" bir kez daha ilkelliğin en sonuna yuvarlanmışlardır.
      Partinin bu siyasi mücadeleyi başarabilmesi için, kitlelere öncü olabilmeli, onları yönlendirebilmelidir. Bunu başarmanın tek yolu "hayatın bütün alanlarını kapsayan siyasi gerçekleri açıklama kampanyasını" örgütlemektir. Bu kampanyanın sonucunda kitleler, siyasi olarak, bilinçlenirler ve partinin önderliğinde örgütlenerek mücadeleye sokulurlar. Bugün, mücadele eden pek çok "örgüt"ün pratikleri göstermiştir ki, siyasi gerçekleri açıklama kampanyası, ya kavramamaktan ya da ekonomik teşhirle karıştırılmaktan dolayı yürütülmemektedir. Sonuçta yapılanlar, "hergünkü", "can sıkıcı" kendiliğinden-gelme çalışma ve görevlerle kalmaktadır.       "Rusya'da ilk bakışta, otokrasinin boyunduruğu, sosyal-demokrat örgütle işçi örgütlenmesi arasındaki her türlü farkı silmektedir, çünkü her türlü işçi dernekleri ve her cinsten devrimci kuruluşlar yasaklanmıştır ve ekonomik mücadelenin başlıca belirtisi ve silahı olan grev, adi bir suç sayılmaktadır. Böylece bizdeki durum, ekonomik mücadeleyi yürüten işçileri, bir yandan siyasi meselelere uğraşmaya 'iterken', öte yandan sosyal-demokratları da sendikacılıkla (trade-unionculuk) sosyal demokrasiyi birbirine karıştırmaya itelemektedir." [269] (abç)       Bu "iteleme" sonucunda ekonomik-demokratik mücadelenin yürütülmesi devrimcilerin başlıca eylem alanı olmakta ve bu mücadele siyasi mücadele olarak ele alınmaktadır. Sonuç, dar eylem temeli ve kitlelerin sessizliği.       "Azıcıkta olsa siyasi bilince erişmiş olan halkın bütün bölümlerinde siyasi gerçekleri açıklama tutkusu yaratmalıyız. Siyasal sergilemenin sesinin bugün bu kadar zayıf, ürkek ve seyrek duyulur olmasından cesaretimiz kırılmamalıdır. Bu, polis baskılarına toptan boyun eğildiğinden dolayı değildir." [270] (abç)       Bu durumun birinci nedeni, devrimcilerin bu kampanyayı örgütlemede yetersiz kalmalarıdır (ana neden). Bu yetersizlik, ekonomik-demokratik mücadelenin dar sınırlarında kalmak ve bu kampanyanın (şartların getirdiği) araçlarının yeterli şekilde kullanılmamasıdır.
      İkinci neden, "onlar, halk arasında herşeye 'kadir' Çar hükümetine karşı yakınmalarını yöneltecek ve buna değer olan gücü, hiç bir yerde görememektedirler." [271] "Ve böyleleri bize şikayetlerini, ancak onun gerçekten bir etkisi olacağını, bizim bir siyasi güç olduğumuzu gördükleri zaman ileteceklerdir." [272] (abç) [69*]
      Kitleleri bilinçlendirip-örgütlendirerek (devrim saflarına çekip) eyleme sokmada, temel, siyasi gerçekleri açıklama kampanyasını örgütlemektir, dedik. Bu kampanya, somut tarihsel şartlara göre, çeşitli araçlarla yürütülür ve bu mücadele biçimleri (çarpışma biçimleri) konusunu içerir. Çarpışma biçimleri konusuna girmeden genelde, bu sürecin nasıl işlediğini görelim:
      Kitlelerin siyasi bilince erişebilmeleri için, yani siyasi eğitim için, kitlelerin siyasi bakımdan ezildiklerini açıklamak gerekir. Ama bu açıklama, soyutta değil, bu siyasi baskının her somut örneği ele alınarak yürütülmelidir. Bir başka deyişle, "toplumun çeşitli sınıflarını etkilediğine göre, kendisini yaşamın ve eylemin en çeşitli alanlarında -meslek, kamu, özel, aile, din, bilim, kültür vb. ortaya koyduğu" için, siyasal açıklama, oligarşinin, bütün yönleriyle yürütülecektir. Önce bu baskılar gözönüne serilecek (somut), sonra ajitasyon ve propaganda ile, sosyalist açıdan açıklanacaktır (soyut). (Somuttan soyuta giderek kitleleri bilinçlendirmek espirisi).
      İşte devrimcilerin görevi, bu işi başarmanın yolunu bulmaktır. Yani mücadele biçimlerini (çarpışma biçimleri) gündeme getirmektir. Ve bu yüzden:       "... Halkı devrim saflarına çekmek için hangi mücadele metodunu temel olarak seçeceğiz? Geniş bir siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının temel aracı hangi mücadele biçimi olacaktır?
      İşte, devrimci çizgi ile oportünist çizgiyi, devrimci teoriyi, 'ortodoks' ideolojik-politik sözebeliğinden ayırdeden temel ölçü burdadır
." [273] (abç)
      Rus devriminde, bunlar, merkezi siyasi gazete (ideolojik-teorik yayın organı değil) ile (temel olarak) başarılırken; bizde gerilla savaşı ile başarılacaktır (Birincisi, klâsik politik kitle mücadelesini kareterize eder; ikincisi, silahlı propagandayı).
      Bu kampanya, siyasi gerçekleri sergilemek (somut), bunları sosyalist açıdan açıklayıp yorumlamak (soyut), bunların
sonucu kitleyi bilinçlendirmek, bilinçlenen kitleye politik hedef göstermek (somut) ve örgütleyip eyleme sokmak görevlerini içerir. SİYASİ MÜCADELE budur.
      "Kitleyi eyleme çağırmaya gelince, bu enerjik bir siyasal ajitasyon olur olmaz, somut gerçekler canlı ve belirli biçimde gözler önüne serilir serilmez kendi kendine olacaktır." [274] "Bir gün gidip" "engizisyoncu bir papazın" evi önünde yapılan bir gösteride slogan atacak, yarın "halka işkence etmekle tanınan" bir kişiyi taşlayacak daha sonraki gün "açık siyasi eyleme" (örgütlü) girecektir. [70*]       "Rus işçileri, polisin halka zorbaca davranışına karşı, dinsel mezheplere zulmedilmesine karşı, köylülerin kırbaçlanmasına karşı, amansız sansüre karşı, askerlere işkence edilmesine karşı, en masum kültürel girişimlerin bastırılmasına karşı vb. niçin hâlâ bu kadar az devrimci eylemde bulunmaktadır? Böyle bir eylem 'elle tutulur sonuçlar vaad etmediğinden', 'olumlu' fazla şey sağlamadığından, 'ekonomik mücadelenin' onları buna 'itelemediğinden' ötürü müdür?... Elbette ki, hayır... Eğer bütün utanç verici haksızlığa karşı yeteri kadar geniş, çarpıçı ve anında teşhiri hâlâ örgütleyemiyorsak, suç bizdedir, kitle hareketlerinin gerisinde kalışımızdadır." [275] (abç) [71*]       Sonuç olarak, bir örgütün, siyasi bir örgüt ya da parti olabilmesi, onun niceliksel sayısı ile değil, eyleminin muhtevası ile belirlenir.       "Bir örgütün karakterini, doğal ve kaçınılmaz olarak, eyleminin muhtevası belirler." [276] (abç)       TDAS-I'de belirtiğimiz gibi, önemli olan örgütün isminin Parti olup olmaması değil, yerine getirdiği fonksiyonlardır. Ancak bu şekilde belirli gruplar için bir fikir yürütülebilir. Yoksa grupların "mahalli-yerel", "amatör-ilkel" olmaları ile değil. Bunlar tali faktörlerdir. (Bolşeviklerin de -Emeğin Kurtuluşu Grubu dönemi- bu evreleri yaşadıkları unutulmamalıdır.)       "Leninist devrim teorisindeki ihtilâlci insiyatife, politikaya öncelikle ağırlık vermek Leninist parti anlayışını da biçimlendirmektedir.
      Lenin'e göre, proleterya, işçiler örgütü (Mahir yoldaş bunu mesleki örgüt olarak koyuyor) ve devrimciler örgütü olmak üzere iki tip örgüt vadır. 'İşçilerin örgütü olarak, mesleki bir örgüt olmalıdır, mümkün olduğu kadar gizlilikten uzak, açık olmalıdır. Buna karşılık, devrimciler örgütü, herşeyden önce ve başlıca mesleği devrimci olan adamları kucaklamalıdır.'" [277]
      "Bu anlayışa göre, proleterya partisi, tamamen profesyonel devrimcilerden oluşmaktadır. Parti, profesyonel devrimcilerin oluşturduğu bir savaş örgütüdür. Bu profesyonel devrimciler, 'toplumdaki mevcut düzen ile bütün bağlarını koparmış, sadece boş gecelerini değil, bütün ömürlerini devrime adamış ve asgari Marksist formasyondan geçmiş, belli konularda uzmanlaşmaya yönelmiş kişilerdir'. Ve, başlangıçta bu profesyonel devrimcilerden oluşmuş olan partide sınıfsal köken ayrımı yapılmaz...
      Görüldüğü gibi, başlangıçta parti ile sınıf arasındaki ilişkiler daha çok objektifdir, yani ideolojiktir. Partinin öncülüğünün temeli ideolojiktir. Başlangıçta önemli olan, Lenin'in deyişiyle, parti üyelerini işçi ya da öğrenci olması değil de profesyonel devrimcilerden oluşmasıdır. Profesyonel devrimcilerin teşkil ettiği savaş örgütünün objektif olarak proleteryanın devrimci iradesini temsil etmesi esastır. Ve proleteryaya bilinç bu örgüt aracılığıyla dıştan iletilecektir. Çünkü bu örgüt, sosyalist hareketi temsil etmektedir. 'Devrimci sosyal-demokrasi proleterya örgütü ile (mesleki örgüt kastediliyor) ayrılmaz surette bağlantılı Jakobenleri temsil eder.' (Lenin)
      Bu örgüt yarı-askeri nitelikte olan bir örgüttür. Yani demokratik merkeziyetçilik ilkesinde demokratik yan değil, merkeziyetçi yan ağır basar. (Bu burjuva demokrasisi olmayan bütün ülkeler için geçerlidir). (...)
      Lenin'in, 'bize bir savaş örgütü verin, Rusya'yı altüst edelim' dediği Parti örgütünün niteliği ve işlevi budur.
      Fakat bu şekilde savaş örgütünün ilkelerine göre kurulmuş olan bir partinin savaş örgütü olabilmesi için, geniş proleter kitlelerini mücadele içinde kucaklaması şarttır.
(...)
      Parti, proleteryanın siyasi kitle partisi haline dönüştüğü zaman, partinin savaş örgütü olmasından bahsedilebilinir.
Ve bu savaş örgütünü üyeleri ikili karektere sahiptir:
      'Lenin, Partinin yapısının ve kuruluşunun iki kısımda meydana gelmesi gerektiğini ileri sürüyordu : a) Önde gelen Parti görevlilerinden, esas olarak profesyonel devrimci, yani, parti çalışması dışında hiçbir işle uğraşmayan ve gerekli teorik bilgiye, tecrübeye, örgütsel pratiğe ve Çarlık polisi ile döğüşmeye ve ellerinden kurtulma ustalığına sahip olan Parti görevlilerinden meydana gelen sıkı bir düzenli kadro; b) Yüzbinlerce emekçinin sevgi ve desteğini kazanan geniş bir mahalli Parti örgütleri ağı ve çok sayıda Parti üyesi.' [278]
      İşte Bolşevik Parti anlayışı budur." [279] (abç)
      Ülkemizde parti ile ilgili tüm bunlar bilinmesine rağmen, yine pek çok konu "sorun" yapılabilmektedir. En çok düşülen hata, herşeyin birden olmasını istemek ya da beklemek şeklinde, idealist anlayıştır. Bu anlayışta olanlar, ya profesyonel devrimcilerden oluşan örgütü, "kitle bağı", "kitle yönlendiriciliği" olmadığı gerekçesi ile "eleştirmek"tedirler; ya da profesyonel devrimcinin nasıl oluştuğunu ve neyi içerdiğini hesaba katmadan, örgüt üyelerinin niteliğini "küçümsemek"tedirler. Biz, THKP-C/HDÖ olarak şimdiye kadar şunu söyledik, yine söylüyoruz: Hiç kimse gökten zembille inip profesyonel devrimci olamaz ve hiç kimse "cazip şöhreti" yok diye profesyonel devrimci olmadığı söylenemez. Bu tür anlayışlar, diyalektikten habersiz ve örgütlü mücadeleyi (kollektifizmi) unutan "bireysel kahraman" hayranlarıdır. Lenin bu konuda şöyle diyor :       "Devrimcilerin çoğunluğunun hazırlıksız bulunuşu tamamen doğal bir olguydu, özellikle korkulacak bir durum değildi. Görevlerin doğru olarak tesbit edildiği ve bu görevleri yerine getirmek için çaba sarfedecek eneji olduktan sonra, geçici başarısızlıklar, sadece küçük talihsizliklerdir. Devrimci tecrübe ve örgütlendirme ustalığı edinilebilen şeylerdir, yeter ki, gerekli nitelikleri geliştirmeye istekli olsunlar, kendi eksikliklerini kabul etsinler." [280] (abç)       İşte herşey bu kadar basit. [72*]


      d- Öncü Savaşında Örgütlenme Anlayışı


      Yukarıda kısaca Marksist-Leninist örgütlenme ile ilgili temel ilkeleri belirttik. Bu temel ilkelerin en başında örgütlenme anlayışının devrim teorisinden çıktığı gerçeği gelir. Bu gerçeği "Rus Devriminden Çıkan Dersler" broşürümüzde şöyle belirtmiştik :
      "Ülkemizde Leninist parti teorisi kadar yanlış anlaşılmış ve özellikle tahrif edilen ikinci bir şey mevcut değildir. Kimilerine göre, parti, sihirli bir formüldür, hiç bir ön hazırlık olmadan kurulur ve hareketi toplayıverir. Kimilerine göre ise, parti, hareketin ileri aşamalarında kurulur o zamana kadar küçük gruplar kendi başlarına çalışmayı sürdürürler. Kimilerine göre ise. parti, ancak mücadelenin ileri aşamalarında, 'savaşın kızıl alevleri içinden doğar.'" [281]       Dışarıdan bakıldığında bu konuda küçük bir mesele bile yokmuş gibi görülür. Devrimci hareketin en sağından en soluna kadar bütün gruplar "Ne Yapmalı?" ve "Bir Adım İleri Ikı Adım Geri"yi okumuşlardır. Bu eserler üzerinde hiçbir anlaşmazlık yoktur. Ancak iş uygulamaya gelince tahrifatlar, yanlışlıklar peşpeşe gelir. Lenin tarafından açıklıkla ortaya konulmuş böyle bir konuda sol gruplar arasında ortaya çıkar farklar, ilk bakışta, şaşırtıcı gibi görünür. Ancak farkların temeli, parti teorisinde değil, devrim teorisinde yatar. Dünyayı yorumlama tarzı değişik olanların, elbette değiştirme tarzları da değişik olacaktır. Parti, teorisindeki anlaşmazlık tek başına ele alınamaz, temelde daima devrim teorisindeki anlaşmazlık yatar. "Parti teorisi, daima devrim teorisinden çıkar."
      Bu temel Marksist-Leninist ilkenin Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ni savunanlar için de geçerli olduğu şüphesizdir. Farklı devrim anlayışına sahip olanların farklı çalışma tarzına ve mücadele anlayışına sahip olmaları ve kaçınılmaz olarakda bu çalışmayı ve mücadeleyi yürütecek örgütlenmenin farklı olacağı açık bir gerçektir.       "Her mücadele biçimi, kendine uygun bir tekniği ve uygun mekanizmayı gerektirir. Nesnel koşullara göre parlamenter mücadele başlı başına mücadele şekli haline geldiği zaman Partide kaçınılmaz olarak parlamenter mücadele mekanizmasının karekteristik çizgileri daha güçlü biçimde ortaya cıkar. Buna karşılık nesnel koşullar yığınların mücadelesini siyasal grevler ve başkaldırmalar şeklinde ortaya çıktığında proletaryanın partisi, bu mücadele biçimlerine 'hizmet edecek' bir 'mekanizmaya' sahip olmalıdır. Söylemeye gerek yok ki, bu parlamenter mekanizmalardan farklı olarak biçimlendirilmiş özel bir 'mekanizma' olacaktır.
      Öte yandan, sadece proletarya değil, her sınıfın politik bakımdan yönetici öncülerinin bileşimi, hem bu sınıfın durumuna, hem de mücadelenin temel biçimine bağlıdır." [282] (abç)
      Mücadele biçiminin, doğrudan mücadelenin amacına, objektif şartlara, ülkenin koşullarına, kısaca devrim anlayışına bağlı olduğu ve onun pratikte gerçekleştirilme durumu hesaba katılırsa, Lenin'in bu sözleri örgütlenme anlayışını açıklar. Görüleceği gibi, mücadelenin niteliği, amacı ve biçimi, tüm partiyi birincil dereceden etkileyen şeylerdir. Öyle ki partinin yönetim ve yönetimin yapısına dek belirler.
      Bugün ülkemizde Öncü Savaşı üzerine pekçok görüş ileri sürülmektedir. Öncü savaşı "ara aşama veya taktik evredir", öncü savaşı her devrimde vardır, her Halk Savaşında vardır vb. denilmektedir. Açıktır ki, Öncü Savaşını farklı anlayanların örgütlenme anlayışı da farklı olacaktır. Ve yine açıktır ki, çeşitli Öncü Savaşı anlayışlarından birisi doğrudur ve diğerleri resmen Öncü Savaşını (ve Halk Savaşını da) inkar etmektedirler. Bir başka deyişle, devrim anlayışı farklı olanların örgütlenme anlayışı ve çalışma tarzları da farklıdır.
      Öncü Savaşı, taktik bir evre, ara aşama olarak kabul edilince, örgütlenme anlayışı da bu savaşın örgütlenmesini taktik ve teknik sorun olarak kabul eder. Bugün "Devrimci" (!) Gençlik-Yol oportünizmi tarafından ortaya atılan bu görüşün örgüt anlayışıda, niçin, neye göre (hangi mücadele biçimi temelinde vb.) sorularına cevap getirmeyen "partileşme süreci" olarak ifade edilen belirsiz ve niteliksiz bir anlayıştır.       "Bu görüşler, özde gerilla savaşına karşı olan, programları ise 'bütün mücadele metodlarına yerine göre başvurulur, hatta kırlar temeldir, ama önce şehirlerde proleteryayı örgütleyelim...' diye yazan Latin-Amerika' nın herhangi bir ülkesinde, üç-dört tane birden 'parti' örgütlenmesi içinde olan revizyonist ve oportünist fraksiyonların görüşlerinin aynısıdır. (...)
      Emperyalizmin işgali altındaki ülkelerde revizyonist ve oportünist fraksiyonlara göre silahlı savaş teknik bir meseledir; taktik bir meseledir. Esas olan yığınların bilinçlendirilmesi ve silahlı savaş için sosyal ve psikolojik şartların hazırlanması ve yaratılmasıdır. Oysa silahlı mücadelenin objektif şartları, emperyalizmin işgalinden dolayı her dönemde vardır.
      Silahlı mücadele için objektif şartların varolduğu durumlarda, yığınların bilinçlendirme ve örgütlendirme ile silahlı savaşı bu şekilde ayırmak her çeşit oportünizmin pasifizmin evrensel karekteridir. Mesele, 1905 ayaklanması arifesinde Rusya'daki legal Marksizm'in sözcüsü olan Struve diyor ki: 'Silahlı ayaklanma sonuçta bir teknik meseleden başka birşey değildir. Yığınların bilinçlendirilmesi ve psikolojik şartların hazırlanması 'en önemli ve acil olanıdır'. [283] (abç)" [284]
      1971 döneminde Yusuf Küpeli-Münir Aktolga dönek ve hainleri tarafından aynı tür iddia ileri sürülmüştür. Bunlar "ülkemiz, uzakdoğu ve Latin-Amerika ülkeleri gibi değildir; oralarda kitlelerde bir isyancı gelenek vardır. Oysa ülkemizde durum başkadır, böyle bir gelenek yoktur. Bu yüzden önce kitleleri silahlı aksiyon dışındaki mücadele biçimleri ile bilinçlendirip, örgütleyelim, yani silahlı mücadele için asgari (!) örgütlenmeyi sağlayalım, ondan sonra silahlı mücadeleye başlarız" [285] demektedirler. "Pasifistlerin emperyalizmin işgali altında olan ülkemizde meseleyi bu şekilde koymalarının Türkçesi, 'önce revizyonist çalışma yaparak, kitleleri ve kendimizi örgütleyelim, ondan sonrada devrimci mücadeleye başlarız' demektir. Oysa, barışçıl mücadele metodları temel alınarak yapılan örgütlenme asla savaşma aşamasına geçemez. Yunanistan örneği açıktır." [286]
      1977-78 Türkiyesinde oportünizm ve pasifizm "evrensel karakterini" bir kez daha ortaya koydu. "Devrimciler ilke olarak her türlü mücadele biçimini kabul ederler" diyen "Devrimci" (!) Gençlik-Yol oportünizmi, "evrim ve devrim aşamalarının içiçe geçmesi durumunu, nesnel koşulların her durumda her türlü eyleme müsait olduğu biçiminde alınmamalıdır", "bugün devrimciler, şüphesizki SAVUNMA durumundadırlar. Doğru eylem bu meşru savunma çizgisini terk etmeyen eylemdir" dedikten sonra, "Öncü savaşını ele alalım. Kimileri Devrimci Hareketimizin bu konudaki görüşlerini derinleştirme adına öncü savaşının şu aşamasında, şu evresinde hangi taktiklerin uygulanacağını tesbit edilmesini 'acil sorunlar' olarak gündeme getirme gayretleşliği içindedirler" demekteydiler ve en sonunda da "Öncü savaşı, ülkemizde halk savaşının geçmek zorunda olduğu; halk savaşının ilk evresinde geçilecek olan bir 'ara aşama' veya 'taktik bir evre' dir." sonucuna ulaştılar. Böylece bir kez daha, objektif şartların olduğu bir evrede silahlı savaş, taktik bir meseleye indirgendi ve "partileşme süreci" öne geçti. [287] (abç)
      Görüldüğü gibi revizyonist ve pasifist devrim anlayışı, bu anlayışa uygun örgütlenmeyi oluşturmaktadır.       "Kişinin devrim teorisi ve çalışma tarzındaki bütün yanlışlıkların örgüt anlayışına da yansıması son derece doğaldır. Savaş alanı yanlış seçilmişse, sakat bir çalışma tarzı, çalışma tarzı olarak ele alınmışsa, bu çalışmaları yönlendirecek, çeşitli sektör ve bölgelerdeki çalışmalar arasında ahenk ve eşgüdümü sağlayacak olan organizasyonun, doğru ve tutarlı olması beklenemez elbette. Rotası yanlış olan bir ordunun, rotayı çizen genel kurmayının tutarlı olmasına imkan var mı?" [288]       Öncü savaşı, en kısa tanımlamayla, III. bunalım dönemi geri-bıraktırılmış ülkelerinde, bu dönemin özelliklerine uygun olarak, Halk Savaşını başlatmak amacıyla, silahlı propagandayı temel, diğer ekonomik-demokratik ve politik mücadele biçimini tali olarak ele alan, halkın devrimci öncülerinin (parti ve cephe kadrolarının) yürüttüğü mücadeledir. Bu nedenle Öncü Savaşı, anti-emperyalist, anti-oligarşik devrim sürecinde, Halk Savaşı gibi, stratejik nitelikte bir aşamadır ve başarısı stratejik öneme haizdir. [73*]
      Böyle bir anlayışa sahip olan örgütün, örgütlenme anlayışının oportünist ve revizyonist anlayışlardan farklı olacağı açıktır.
      Öncü Savaşında temel örgütlenme biçimi, askeri değil politiktir. Yani ordu örgütlenmesi değil, Parti örgütlenmesidir. Parti, Marksist-Leninist unsurların örgüt biçimidir. Ancak savaşın başlangıcından itibaren, savaşa anti-emperyalist ve anti-oligarşik unsurlar da katılacağından, başka örgüt biçimleri gündeme gelir. Bu da halk kurtuluş cephesidir. Öncü Savaşı, işte bu iki ana örgüt (sözcüğün geniş anlamında) tarafından yürütülür.
      Partide ana ilke, yukardan aşağı doğru örgütlenmektir. Cephe örgütlenmesi, parti kadrolarının çalışmaları sonucunda oluşur. Başlangıçta parti kadroları cephe kadrolarını oluşturur. Ancak her dönemde parti üyesi, aynı zamanda cephe üyesidir, ama her cephe üyesi parti üyesi olamaz.
      Öncü Savaşı da, politikleşmiş askeri savaştır. Bu nedenle "örgütsel ilke politik ve askeri liderliğin birliği ilkesidir". [290] Kadrolar, salt politik değil, aynı zamanda askeri kadrolardır. Bir başka deyişle, kadroların niteliği, politik ve askeridir.
      Kitle örgütlenmesinde temel ilke, "silahlı güçle kitle örgütlenmesi, kitle örgütlenmesi ile silahlı güç birlikte büyür" ilkesidir.
      Örgüt temel mücadele biçimi olarak silahlı propagandayı ele aldığından, kadrolar esas olarak bu mücadeleye seferber edilir. Ancak "silahlı propagandayı temel alan örgüt, öteki mücadele biçimlerini de güçü oranında ele alır. Ancak öteki mücadele biçimleri talidir. Silahlı propaganda, temel mücadele biçimidir. Bu ekonomik-demokratik kitle hareketine seyirci kalınması demek değildir. Örgüt, gücü oranında, ekonomik ve demokratik hak ve istemler etrafında kitleleri örgütlemeye çalışır. Oligarşiye karşı her çeşit tepkiyi yönlendirmeyle uğraşır. Ancak başlangıçta asla heryere koşmaz, gücünü aşan silahla güven altına alınamayan kitle hareketlerinin içine girmez. Gücüyle orantılı olan silahlı propaganda dışındaki, bilinçlendirme, siyasi eğitim, propaganda ve örgütlendirme işleri ile uğraşır." [291] (abç) Öncü Savaşında kitle örgütlenmesini bu durumu çoğu kez anlaşılmayarak (ya da tahrif edilerek) "kitlesiz devrim öneriliyor" denilmektedir. Bazıları da aynı yanılgıdan hareketle ekonomik-demokratik kitle örgütlenmesine yönelmektedirler. Bunlar ekonomik-demokratik kitle örgütleri ile politik kitle örgütlerini aynı kefeye koymaktadırlar.
      Bu ve buna benzeyer anlayışların sonucu olarak, Türkiye Devriminin Acil Sorunları-I'deki politik kitle örgütlenmesi ile ilgili tesbitlerimiz eleştiri konusu yapılmaktadır. "Öncü Savaşının başlangıcında örgüt kitleleri büyük birimler içinde (sovyetler) örgütlemeyi asla temel almaz" şeklindeki tesbitimiz, "ekonomik-demokratik örgütlenme reddediliyor" şeklinde "eleştirilmiş"tir. Bu "eleştiri"yi yöneltenler, "büyük birim" kavramının politik kitle örgütlenmesinin ifade ettiğini ve genel olarak "sovyetler" olarak da tanımladığını bilmemezlikten gelmektedirler. Halk Savaşında kitle örgütlenmesi (politik) sovyetler tipindedir ve büyük birim (politik) örgütlenmesidir. "Acil"de geçen bu kavramlar o günkü solun tartışma konularına uygun olarak, genelde ifade edilmiştir. Zaten bu durum TDAS-I'in girişinde "Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin genel ilkeleri ele alınacaktır" denilerek açıklanmıştır. Ve yine bu politik kitle örgütlenmesi anlayışı, TİKKO'nun "başlangıçtan itibaren profesyonel gerilla birlikleri ve üretime bağlı milis" şeklindeki tesbitinin yanlışlığını gösterir. (Bilindiği gibi TİKKO Öncü Savaşını kabul etmeyerek, başlangıçtan itibaren kitleleri büyük birimler -sovyetler- içinde örgütlemeyi savunur.)
      Daha öncü Halk Savaşını incelerken de belirttiğimiz gibi, Öncü Savaşında temel yönetim ilkesi stratejik merkezi yönetimdir. Bu yönetim gerilla savaşının karekterine uygun olduğu kadar, Marksist-Leninist örgüt anlayışına da uygundur (merkeziyetçilik).       "Büyük ölçüde merkezileştirilmiş bir yönetim, gerilla savaşının büyük esnekliği ile çelişir ve gerilla savaşına uygulanamaz ve uygulanmamalıdır." [292]       Aynı gerçeği Che şöyle ifade eder:       "Bir ordunun üstünlüğünü gösteren kusursuz, hiyerarşik kumanda yapısı istenmeyecek ama stratejik bir kumanda yapısı istenecektir.
      Gerilla birlikleri belirli bir hareket özgürlüğü içersinde, en emin ve en güçlü bölgelerden herhangi birine yerleşmiş olan merkezi-genel karargahın tüm stratejik talimatlarını yerine getirmeli ve gerektiği anda güçlerin birleşmesi için hazır olması sağlanmalıdır." [293]
      "Stratejide merkezileşme ile taktikte merkezden uzaklaşma. Başka deyişle, irade birlik, Uygulamada çeşitli yöntemlerin kullanılması, parçalar kendine vücud veren bütüne bağlı olma hali ve sonuç olarak, bütünü oluşturan çeşitli bileşenlerin hareketlerinde özerk olma hali. En küçükten en büyüğe doğru gelişen ve sanki kendiliğinden oluşuyormuş hissi veren bir süreç. Böyle bir uygulama tartışma götürmez bir merkezi yönetim sistemini gerektirdiği için yararlıdır. Merkezi yönetim güçlü olduğu oranda bu yönetim başlangıçta saptadığı strateji kesinlik kazanacak, dolayısıyla, çeşitli cephelerin ve birliklerin taktik esnekliği de o ölçüde artacaktır. Eldeki olanakların ve kadroların tek bir üsde yoğunlaştırılması, tek bir askeri doktrinin yaygınlaşmasını sağlar ve böylece bütün militanlar savaşın ateşinde yoğrulur. Yine bu yoldan, subaylar belli moral, politik ve askeri eğitimden geçmiş olur, ilerde de bir bölgenin ya da bir cephenin stratejik yönetimi rahatlıkla devredilebilir. Çünkü bütün bu elemanlar, aynı eğitimden geçmiş olduklarından, ortak bir ruh haline, ortak bir taktik ve ortak bir askeri savaş politikasını benimsemişlerdir." [294]
      Bu yönetim ilkesi, "politik ve askeri liderliğin birliği" ilkesinin bir başka açıdan ifade edilişinden başka bir şey değildir.
      Görüldüğü gibi, Öncü Savaşının örgütlenme anlayışı, doğrudan Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ne bağlı olup, bu stratejik tesbitlerin Öncü Savaşı aşamasındaki özgülleşmesine uygundur.



V.
ÖNCÜ SAVAŞI PRATİĞİNDE
ORTAYA ÇIKAN SORUNLAR



      Her teori pratikten çıkar ve pratiği yönlendirir. Ancak teori bilimsel soyutlamalardır, özelden yola çıkarak genelin tesbit edilmesidir. Bu nedenle özelde ya da pratikte pek çok sorunu çözmekte yardım edici, yol gösterici ilkeleri sergiler.
      Bugün Öncü Savaşı pratiği göstermiştir ki, genel olarak teoride ifade edilen ve genel olarak çözüme bağlanmış sorunlar, pratikte, yine gündeme gelmekte ve çözüm aramalarını sıklaştırmaktadır. Genellikle çözümlenmiş sorunlar niteliğinde olan bu sorunları ayrıca, tek olarak ele almak zorunlu olmaktadır. Bu nedenle burada, daha önce etraflıca belirttiğimiz bazı sorunları tekrar ele alacağız. Ancak bundan önce bu yinelemeyi zorunlu kılan şartlar bilinmelidir.
      Bu durumu yaratan şartların başında oportünizmin özelliği yatmaktadır.
      "Bugünkü uluslararası oportünizmin belirtileri, sosyal ve siyasal muhtevası bakımından heryerde aynı olmakla beraber, ulusal özelliklere göre yer yer değişir. Şu ülkede oportünistler uzun zamandan ayrı bir bayrak altında birleşmişlerdir; bu ülkede teoriyi küçümseyerek pratikte radikal sosyalistlerin siyasetini gütmektedirler; bir üçüncü ülkede oportünizm kampına geçmiş olan bazı devrimci parti üyeleri yeni ilkeler ve yeni taktik için açıkça mücadeleye girişerek değil, derece derece, gözle görülmez ve denebilirse cezalandırılmaz bir biçimde partilerine fesat sokarak amaçlarına varmak istemektedirler ve nihayet bir dördüncü ülkede de, aynı cinsten kaçaklar, 'legal' eylemle 'yeraltı' eylemini tamamen orjinal bir tarzda birleştirerek siyasi köleliğin karanlıklarında aynı metodlara başvurmaktadırlar." [295] (abç)       Ülkemizde bu oportünist özelliklerin hepsini tek tek bulabiliriz. Örneğin "Devrimci" (!) Gençlik-Yol oportünizmi, Lenin'in belirttiği üçüncü tip oportünizmin en belirginidir. "İdeolojik netleşme", "partileşme" süreçleri ve "Öncü Savaşı ara aşama veya taktik evre" sözleri bunun en açık ifadeleridir. Ancak Lenin' in de belirttiği gibi, açık mücadeleyle değil, derece derece, gözle görülmez bir biçimde bu işleri yaptıkları için en tehlikeli olanıdırlar. Keza TİP-TSİP-T"K"P oportünistleri ile PDA-HK-HB oportünistleri "ayrı bayrak altında" birleşmiş oportünizmi ifade ederler.
      İşte ülkemiz koşullarında biçimlenen bu oportünizmin türlü tahrifatları ve akılalmaz hokkabazlıkları solda önemli bir teorik keşmekeş yaratmaktadır. Bunun Öncü Savaşına yansımaları, pek-çok çözümlenmiş sorunu, tekrar tekrar sorun haline getirmektedir. Bunlara karşı yürütülen ideolojik mücadele, bunların yüzlerini sergilemekle birlikte. tamamen ortadan silmeyecektir. Çünkü "oportünizm bukalemun gibidir", kılıktan kılığa girer, bugün doğru dediğine, yarın en olmaz saldırıları yöneltebilir.
      Ülkemizde oportünizme karşı verilen mücadelede THKP-C/HDÖ'nün temel ilkesi, kadrolarının siyasi eğitimidir. Bu yüzden oportünizmin tüm mamülleri ile uğraşmaya, onlarla polemiklere girmeye gerek yoktur. Kadroların siyasi eğitimi için ve pratik sorunlar üzerine çıkartılan tüm broşürler, aynı zamanda oportünizme karşı verilen ideolojik mücadelenin ürünleridir de. Yeri gelmişken, bir soruna daha değinelim: Bugün pekçok samimi unsur, THKP-C/HDÖ'nün salt DG-Y oportünizmiyle uğraştığını, diğerlerine dokunmadığını söylemektedirler. Zaman zaman oportünizlerce de kullanılan bu iddia eksiktir. Herşeyden önce THKP-C/HDÖ, salt DG-Y oportünizmine değil, tüm oportünistlere karşı ideolojik mücadelesini sürdürmektedir. Ancak ideolojik mücadelede ele aldığımız konular, direkt pratiğimize ve Türkiye devrimine ilişkin sorunlardır. Yani devrim teorisi üzerinedir. İkinci olarak, bir savaşta arka cephesi çürük olan bir ordu zafer kazanamaz. Bir başka deyişle, bir mücadeleye girenler eğer arkalarından vururlarsa o mücadeleyi başaramazlar ya da bir süre geciktirirler. Bu nedenle biz önce THKP-C adını kullanan oportünistleri temel aldık. Çünkü bunlar "partisine fesat sokan, yeni ilkeler ve yeni taktikler için açıkça değil, derece derece, gözle görülmez biçimde" iş görenlerdir. Solu toplamaktan bahseden bir örgütün, önce kendi ideolojik-politik çizgisindeki sapmaları ve oportünistleri tasfiye etmek zorunda olduğu açıktır.
      İkinci olarak, kadroların teori ile pratik ilişkisini makanik olarak ele almaları ve birbirinden ayırmalarıdır. Ve buna bağlı olarak, üçüncü neden ise, her teorinin belli bir devrimci pratiğin ürünü olduğu; kendinden önceki teori ve pratiklere dayandığı ve uluslararası devrimci pratiğin ve deneylerin çözümlenmesi olduğunun unutulmasıdır. Dördüncü neden ise, bizzat pratiğin kendisidir. Ancak bu teorinin derinleşmesini ve gelişmesini ifade ettiği anlamıyla olumlu nedendir.
      İşte bu dört ana neden, daha önce çözümlenmiş sorunları tekrar gündeme getirmektedir. Fakat bu durum salt günümüze ait bir olay değildir. 1965-71 döneminde daha geniş biçimde ortaya çıkmış bu konuyu Mahir Çayan yoldaş şöyle ifade ediyordu :       "Devrimci hareket, devrimci-milliyetçi rotanın peşine takılarak, onun himayesinde entellektüel planda yıllar önce sosyalizmin ustaları tarafından yazılmış, çizilmiş ve her biri belli bir devrimci pratiğin ürünü olan siyasi tahliller yerli 'teorisyenler' tarafından adaptasyonlarla yeniden keşfedildi (!)." [296]       Şimdi bu ön açıklamadan sonra, bugün için sorun olan ve temel önemde olmasa da, belli ölçüde bunalıklık yaratan sorunları ayrı ayrı ele alalım:


      a- Kitle-Kitle Bağı-Arka Cephe


      Bugün Öncü Savaşını yürüten örgütümüze ve Öncü Savaşı teorisine yöneltilen "en büyük" (!) "eleştiri" kitleler konusunda gelmektedir. Bu konudaki görüşlerimizi belirtmeden yöneltilen eleştirileri sıralayalım:
      - THKP'nin halkın devrimci öncüleri savaşı, bir avuç adamın oligarşi ile olan düellosudur.
      - Hiç bir kitle çalışması yapmıyormuşuz, kitle çalışmasını küçümsüyormuşuz ve böylece kitlelerden kopuyormuşuz.
      - "Fokocu"ymuşuz ve böylelikle devrimci mücadeleyi zayıf düşürerek provakosyona imkan tanımıyormuşuz ve bunun sonucu, kendimizi oligarşi tarafından yokedilmeye mahkum ediyormuşuz. "Maceracı", "intihar eylemcisi" ve "anarşist"mişiz.
      - Yeterli kitle bağımız yokmuş, amatörmüşüz, ilkelmişiz. Ve devrimci örgüt olmadığımıza değin bir dizi şuçlama.
      Bu suçlamaların, Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin "strateji bile" olmadığı şeklindeki iddialardan bir farkı yoktur. Ancak pratikte kadroların genel yönelimini belirlediği için, kısaca değinelim :
      "Şimdiye kadar çok konuştum, bu yüzden 'kitleler' kavramı hakkında birkaç şey söylemek istiyorum. Bu sözcük mücadelenin NİTELİĞİNDEKİ değişikliklere göre değişen bir kavramdır. Mücadelenin başında bu sözcük gerçekten devrimci birkaç bin işçiyi kapsıyordu. Eğer parti kendi üyelerinin dışında partisizleri de ayaklandırmayı başarıyorsa, demek ki, Parti kitleleri de kendine çekmeyi başarma yolunda demektir. Hareketlerimizin ve menşeviklere karşı mücadelemizin tarihinden, bir kasabadaki birkaç bin işçinin harekete açık bir kitle hareketi niteliği vermeye yettiğini gösteren birçok örnek bulursunuz. Genellikle filisten ve sefil bir hayat yaşayan, siyasetten hiç bir şey duymamış, birkaç bin işçi devrimci bir şekilde harekete geçmeye başladı mı kitle haline gelirler. Eğer hareket yayılır ve güçlenirse, gerçek bir devrime dönüşür. 1905 ve 1917'de üç devrim sırasından gördük ... Devrim yeterince hazırlanmış olduğunda, 'kitleler' kavramı da değişir; artık birkaç bin işçi kitleleri meydana getirmez. Bu sözcük başka bir şey ifade eder. 'Kitleler' kavramı öyle bir değişir ki, çoğunluk, işçilerin çoğunluğu anlamını ifade eder. Bir devrimci için başka türlü yorum olmaz ve sözcük başka bir şekilde kullanılırsa anlamsız hale gelir." [297] (abç)
      "Kitlelere küçük partilerde önderlik edebilir. Belirli zamanlarda büyük örgütlere gerek yoktur. Fakat başarıya ulaşabilmek için kitlelerin sempatisini kazanmamız gerekir." [298]
      İşte Marksist-Leninistlerin kitle kavramı. Bu "kitle" yorumu dışındaki tüm anlayışlar "kitle kuyrukçuluğu" demektir, "kitle dalkavukluğu" demektir. (Sanırız ayrıca mücadelemizin niteliğini belirtmeye gerek yoktur: Öncü Savaşı.)
      Gelelim "kitle bağı-kitlelerle temas kurmaya":
      Kitle bağı sorunu, belki de, diğer tüm konulardan daha fazla somut bir olgudur ve somut yaklaşımı gerektirir. İkinci olarak, mücadelenin niteliğine ve aşamalarına göre kitle bağı değişkendir. Askeri savaşın belirleyiciliği, bu konuyu gerilla savaşı ve arka cephe ile birlikte almayı zorunlu kılıyor. Herşeyden önce, Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ne göre, kitle örgütlenmesi ve arka cepheyi ele alacağız. [74*]
      Bugün silahlı mücadeleyi (silahlı propaganda değil) savunanlar arasında ortaya çıkan ayrışmalar, hep arka-cephe konusunda olmaktadır. Kimileri, örgütleri, arka-cephesi yok diye eleştirmekte; kimileri arka-cephe yeterli değil demektedir. Bir başkası ise, arka-cephenin yaratılmasında uygulanacak yöntemleri eleştirmektedir, vb. Tüm bu "eleştiri"lerin yanılgısı, arka-cephe (kitle bağı da aynı şekilde) olgusunu, kitlelerin bilinçlendirilmesi ve örgütlenmesinden ayrı ele almaktır. Tersine, arka-cephe, gerek Öncü Savaşında, gerekse Halk Savaşında, kitle örgütlenmesini ifade eder ve literatüre Halk Savaşı teorisi ile birlikte girmiştir.       "Güçlü bir şekilde örgütlenmiş bulunan ard cephe daima zafere götürür. Çünkü böyle bir ard cephe, savaş için siyasi ve moral teşviğin ve cephe için seferberliğin, insan gücünün, malzemenin ve paranın kaynağını teşkil eder.
      Biz ard bölgenin savaştaki rolüne en büyük önem verdik. Silahlı mücadele sorunu çıktığı anda, silahlı kuvvetlerimizin saklanabileceği, eğitilebileceği, ikmalini yapabileceği, güçledirileceği ve dinlenebileceği, bir yere sahip olunması sorunu da ortaya çıktı. Devrimci mücadele gelişirken ard bölgeyi yoktan varettik, onu geliştirdik, kitle içindeki üslerden başlayarak, bugün nisbeten tam bir ulusal halk savaunması sistemine sahip olduk. Partimizin silahlı mücadeleye hazırlık yapılmasına karar verdiği ilk günlerde, bir karış hür toprağa sahip değildik. Bu sırada, bizim yegane ard bölgemiz gizli siyasi üslerimiz ve devrim davasında bilinçlenen halkımızın eksiksiz sadakatidir ... Daha sonra uzun direniş savaşı boyunca düşman gerisindeki gerilla üsleri ve gerilla bölgelerinin yanısıra silahlı mücadelenin ard bölgesi olarak sağlam örgütlenmiş, geniş kurtarılmış bölgelerimiz de vardı." (Giap) [299] (abç)
      Görüldüğü gibi, kitleler kavramındaki değişkenliğe göre, yani mücadelenin niteliği ve aşamalarına göre, arka-cephe de değişmektedir. Gerçek kitle ve kitle bağı, askeri savaşta bunu ifade eder.
      Gerek silahlı propagandanın Öncü Savaşındaki hedef ve amaçları, gerekse Öncü Savaşının (Halk Savaşına göre) kendine özgü niteliği kitle çizgisini farklı kılmaktadır. Bir kere her türlü tali (politik) mücadele biçimlerinin kitle çizgisi anlayışı terk edilmelidir. Bilindiği gibi, (en yaygın bilinen şekil ile) klâsik kitle mücadelesi (klâsik politik kitle mücadelesi) anlayışında, "kitle içinde parti çalışması" legal olanakları kullanmayı zorunlu kılar. Bir başka deyişle, bu mücadele biçiminin (çarpışma biçimi) kitle çizgisi, ekonomik-demokratik mücadeleyi zorunlu kılar. Ancak bu mücadelenin içinde yer alarak, bu mücadele bilfiil kendi kadrolarınca yürütülerek kitle bağı kurulur, kitle ile temas sağlanır. Bu bağ ve temasın sonucunda, "parti çalışması" ile mahaller birim alınarak örgütün "teşkilat yapısı" oluşturulur. Merkezi yayın organı ile mücadele, siyasi mücadeleye dönüştürülür. Kısaca, bu mücadele biçiminde, kitle bağını sağlayan ve kuran kadro, kitle içinde ekonomik-demokratik mücadeleyi yürütmek zorundadır.
      Fakat "Demokratik hak ve özgürlüklerin kullanılmadığı -rafa kaldırıldığı-, daha doğru deyişle, oligarşi tarafından kullanılmasına 'izin' verilmediği, ordusu, polisi ve diğer güçleri ile emekçi kitlelere tam bir tenkil politikasının izlendiği bütün geri-bıraktırılmış ülkelerde" bu yolu savunan örgütler, güçsüzlüğe düşecekler, kendi dışındaki güçlere bel bağlayacaklardır. Sonuç: sağ-pasifist bir hareket. Bugün istisnasız, Öncü Savaşını savunmayan tüm grupların, taktik olarak da olsa, demokratik muhalefeti ve CHP iktidarını niye savundukları anlaşılabilir. Onlar muhtemel bir CHP iktidarı ile demokratik hak ve özgürlüklerin sağlanacağını ve böylece ekonomik-demokratik mücadelede "düzeni yıkmaya ve hareketi düzen sınırlarını aşmaya" (politik mücadeleye) yönelik propaganda, ajitasyon ve örgütlenme yapabileceklerdir. Geçmişte aynı sağ-pasifist gruplar "sol cunta"ya aynı gözle bakıyorlardı.
      Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin kitle çizgisi, "kitle örgütlenmesi silahlı güçle, silahlı güç kitle örgütlenmesi ile birlikte büyür" şeklinde formüle edilir. Stratejimize göre, kitle içinde parti çalışması (temel olarak) silahlı güce yöneliktir ve kitle bağı (temel olarak) silahlıdır (sömüge tipi faşizm nedeniyle). Halk Savaşı evrisinde, gerilla üsleri-gerilla bölgesi ve kurtarılmış bölgeler olarak genelleşen; öz savunma birlikleri-gerilla birlikleri-milis-düzenli ordu birlikleri şeklinde özelleşen stratejik kitle anlayışımız, Öncü Savaşında, savaşın devrimci karekterine ve güçler dengesine uygun olarak değişir. Bu evrede, örgüt, büyük birimler etrafında kitle örgütlenmesine (politik örgütler, yoksa ekonomik-demokratik örgütler değil, zaten bu ikincileri kurmak partinin tali görevidir) girmez; silahla kontrol altına alınmayan kitle hareketleri içine girmez ve düzenlemez. Legal ekonomik-demokratik örgütlenmeyi de gücü oranında ele alır, heryere koşmaz.
      İkinci olarak, suni denge sonucu, halkın düzene karşı memnuniyetsizlik ve tepkilerinin pasifize edilip, kitlelerin oligarşiye, şu ya da bu anlamda, siyasal olarak yedeklendiği ülkelerede, önce, kuvvet gösterisi ile devrim cephesinin güçlü olduğu -düzenin değişebileceğinin- kitlelere gösterilmesinden sonra kitlelerle temas kurulabilir (önce "inandırıcı olma" ve siyasi alternatif esprisi). Öte yandan, kitleleri devrim safına çekmek için, onlar devrimci propagandaya açık hale getirilmelidir. Bu da askeri eylemler üzerine oturtulmuş propaganda (oligarşinin, yüzyıllardır kafalarında şekillendiği gibi olmadığı, kof ve çürük olduğu, onun bütün gücünün yaygara, gözdağı ve demagojiye dayandığı konularını içeren propaganda) yürütülmelidir. Ancak bunlar yapıldıktan sonra, merkezi periyodik yayın organı (siyasi gazete) kitleleri bilinçlendirebilir, etkiliyebilir. [75*]
      Burada DG-Y oportünizminin önemli bir tahrifatına da değinmek gerekiyor. DG-Y oportünizmine göre, "III. bunalım döneminde kitleler mücadelenin başlangıcınıdan itibaren büyük birimler içinde (sovyet tipi) örgütlenemez" tesbitimiz "kitle mücadelelerine ve örgütlerine karşı çıkmaktır", "kitlelerin ekonomik-demokratik talepleri uğruna mücadelenin reddidir" (Bkz. TDAS Üzerine Birkaç Söz). DG-Y oportünizminin bu konuda yaptığı "Acil" alıntılarındaki tahrifatlara rağmen, kendi oportünizmlerini açıkça sergilemişlerdir. [76*]
      Herşeyden önce DG-Y oportünizminin en temel yönteminin kavram karışıklığı yaratmak olduğunu söyleyelim. Onlar için, kavramların hiç önemi yoktur, öyle ki farklı kavramlar, gerektiğinde (ki buna kendileri karar verir) aynı şey olarak kullanılabilir. "Büyük birimler" (sovyet tipi) kitle örgütlenmesi DG-Y için bir şey ifade etmez. Tek anladıkları, kendi dernekleri-federasyonlarıdır.
      Biz, büyük birim örgütlenmesini, yani kitle örgütlenmesinin sovyet biçimini, politik kitle örgütlenmesi olarak ele alıyoruz. Ekonomik-demokratik kitle örgütleri ile aralarındaki fark, düzen sınırları içinde (legal) faaliyet gösterip, göstermemedir. Geri-bıraktırılmış ülkelerde, Halk Savaşının kitle örgütlenmesi biçimi olan sovyet tipi örgütlenme, kurtarılmış bölgeleri, Mao'nun sözleriyle "kızıl siyasi iktidarı" ifade eder. TDAS-I'de ele alınan bu konu, ülkemizde Öncü Savaşını reddeden ve Çin tipi Halk Savaşını savunan TİKKO'nun eleştirisinde geniş olarak yer almıştır (silahlı savunma). Bu konuyu TDAS-I'de en açık olarak şöyle koyduk: (Bu yer aynı zamanda DG-Y oportünizminin montajlar yaptığı yerdir.)       "Açıktır ki, günümüzde geri-bıraktırılmış ülkelerin iç kesimlerinide bile savunmasız kitle hareketlerini düzenin koyduğu sınırların ötesine götürmeye çalışmak kitleleri katliama sürüklemekten başka sonuç vermez. Halk kitlelerinin düzene karşı mücadelesinin içine girerek hareketi daha ileri hedeflere yöneltmek, kitleleri bu mücadele içinde büyük birimler (sovyet) halinde örgütlemek ve hareket belli bir sevyeye ulaştıktan sonra da bölgeyi kutarmayı hayal etmek, kitle örgütleyicileri yakalanmasalar bile hiç bir sonuca ulaşamaz. Kurtarılmış bölgenin kurulması için gücü kırılması gereken zayıf mahalli otorite değil, genel anlamda emperyalist dünya sistemi olduğundan devrimciler düşmanın gücü karşısında çaresiz kalır, kitleleri kaçınılmaz olrak düşmanın eline, onun insafına teslim ederler. Günümüzde bu tür yanlış çalışma ve örgütlenme tarzı 'silahlı savunma' olarak bilinmektedir.
      Geri-bıraktırılmış ülkelerde halk kitlelerine ulaşacak, onları merkezi örgütün piskolojik baskısından kurtaracak, kitle eylemlerini düzenin koyduğu sınırları aşmaya itecek ve en önemlisi bu eylemleri koruyacak silahlı gücü yaratabilecek tek yol Öncü Savaşıdır.
      Geri-bıraktırılmış ülkelerde Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin birinci aşaması Öncü Savaşıdır. Halk kitlelerinin ekonomik-demokratik-siyasi istekleri doğrultusunda verilen Öncü Savaşıyla devrimci hareket halk kitleleri arasında yayılır, onun mücadelesiyle bütünleşir. Öncü Savaşı vasıtasıyla halk kitlelerinin düzene karşı pasifise edilmiş tepkilerini canlandırılır, öncünün eylemleri üzerine oturtulmuş propaganda ile kitlelere siyasi gerçekler açıklanır, siyasi hedef gösterilir. Öncü Savaşını yürüten örgüt mücadelesinin başlangıcında asla kitlelerin büyük birimler içinde örgütlenmesini ya da belli bir bölgenin temel amaç olarak seçmez. Temel amaç silahlı propaganda metodlarıyla kitle içinde genişlemek, düzenin koyduğu sınırları aşacak, düzenin kurumlarına karşı alternatif olarak ortaya çıkacak kitle örgütlerini koruyacak silahlı gücü yaratmaktır." [300]
      Evet, işte Öncü Savaşı ve kitle (politik) örgütlenmesi. Görüldüğü gibi, DG-Y oportünizminin iddasına karşılık, büyük birim (sovyet tipi) örgütlenme, kitlelerin ekonomik-demokratik örgütlenmesi (sendika, dernek vb.) değil, tersine düzenin kurumlarına karşı altarnatif olarak ortaya çıkan, yani gelecekteki halk iktidarının çekirdeği olan kitle örgütlerini ifade eder.
      DG-Y oportünizmi için kitle örgütlenmesi tektir, o da ekonomik-demokratik örgütlerdir. Devrim yapmaya ve bunun için yola çıkmaya cesareti olmayanlar için, bu da bir "yol"dur! Bakın bu oportünistleri Latin-Amerika'da nasıl ifade ediyorlar:       "(Bunlar) biraz öğrenci ve işçi sınıfının pek azı tarafından takip edilen şehirli entellektüellereden ibarettir, profesyonel politikacılar tarafından yönetilirler ki, onlar hizmetlerini para karşılığında değil, kapalı toplantılar yapabilme, haber bülteni veya gazete çıkarmak ve sendikalarda birkaç köşeyi tutmak izni gibi küçük politik lütuflar karşılığında kiraya verirler. Bunlar para için herşeyi yapan insanlar değildir. Onların çürümüşlüğü daha gizlidir. Onlar para ile değil, fakat sadece onların ve takipçilerinin, proleteryanın insanın kurtuluşu için verdiği mücadelede önder olabildiği hayalini yaşatacak asgari şartlar temin edilerek satın alınabilirler."       Buraya kadar Öncü Savaşının "olumsuz"luklarını, yani, "Ne Yapmamalı?"yı ele aldık. Öncü Savaşında kitle çizgisi açısından "Ne Yapmalı?" cevabı basittir. [77*] Örgütün önündeki sorun, Öncü Savaşının içinde bulunduğu evrenin görev ve hedeflerini tesbit etmek ve buna yönelik kadro mevzilenmesini sağlamaktır. Ama mevzilenmede görev ve hedeflerin stratejik yönü unutulmamalıdır. (Taktik ve stratejik mevzilenme, taktik ve stratejiye göredir.)


      b- Yayın Politikası


      Bugün Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ni savunanlara karşı yöneltilen "eleşteri"lerin birisi de, yayın konusunda olmaktadır. Kimilerine göre legal bir yayın organının çıkartılmaması ekonomik-demokratik mücadelenin inkar edilmesidir; bir başkasına göre (Öncü Savaşını lafta savunanlarca), legal bir yayın organının çıkartılmaması tali mücadele biçimini inkardır, fokoculuktur; bir üçüncüye göre ise, legal yayın organı çıkartılmaması "otzovizm"dir. (Otzoviztler Rus devriminde legal parti örgütlerinin kapatılmasını isteyenlere verilen addır); bir dördüncüye göre ise, aynı şey hayattan kopukluktur, kitlelerin mücadelesine sırt çevirmektir, sol sapmanın somut ifadesidir, vb. Bu tür iddia ve suçlamalar, gerek revizyonist ve oportünistlerce, gerekse Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ni benimsemiş unsurlarca yapılmaktadır. Bazıları da, bu yanlışlığın (!) subjektivizmden kaynaklandığını ileri sürerek, revizyonist ve pasifist yayın politikasına duyulan "güvensizlik ve tepki" olarak yorumlamaktadırlar. Tüm bu "eleştiri" ve suçlamalar, yayın politikasının mücadele biçimlerine olan tabiyeti ve bağıntısını hesaba katmayan sakat anlayışın ürünüdür.
      Bir kere, Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ne göre, kitleleri devrim safına çekmenin, kitleleri geniş bir siyasi gerçekleri açıklama kampanyası ile bilinçlendirip, örgütlenmenin temel mücadele biçimi silahlı propagandadır. Yani bu görevlerin yerine getirilmesinde gerilla savaşı temel araç olarak gündeme gelir. Bu nedenle, siyasi gazete (ya da yayın organı), bu temel araca bağlıdır ve ona hizmet eder.
      İkinci olarak, siyasi bir gazete illegal bir yayın organı demektir. Bir başka deyişle, siyasi gazete illegaldir ve illegal faaliyeti içerir. Legal bir yayın organı diye bir şey olamaz. Çünkü, "içinde bulunduğumuz bunalımlar, burjuvazinin bütün ülkelerde, en özgür ülkelerde bile yasaları ayaklar altına aldığını göstermiştir".
[302] Siyasi gazete, peryodik olduğu ve sistemli bir çalışmayı (uzun dönemli) ifade ettiği anlamı ile, illegaliteyi temel almak zorundadır. Ancak şartlara göre (legal olanakların ortaya çıkması) legal yayın sözkonusu olabilir. Ama yine de illegal yayın organı temeldir ve ana yayın organıdır. Yasalar çerçevesınde ve yasalara uygun olarak çıkan bir yayın organı, kitlelerin devrime katılımını sağlamada ("yasa-dışı" hareketler) yardımcı olmakla beraber, nitelik belirleyici değildir. Bu tür yayın, Partinin yayın organı olmaktan çok, Partinin yayın organına yardımcı ve onun etkisini genişletici özelliğe sahiptir. Ayrıca belirtelim ki, bu yayın organları (siyasi gazete) ekonomik-demokratik mücadelenin değil, siyasi mücadelenin araçlarıdır. Yoksa çeşitle tip sendikal vb. yayınlar legal olarak sözkonusu olabilir ve uzun dönemli yaşayabilir. Ancak her ülkenin özgül koşulları ve değişik şartlar çeşitli olanaklar ve yayın biçimlerini gündeme getirebilir.
      Siyasi gazete, temelde, kitleler içindir. Bu anlamda kollektif ajitatör ve propagandisttir. Gazetenin örgütleyiciliği ajitasyon ve propagandanın başarısı oranında olur. Bir gazete nasıl örgütleyicidir? İşte ülkemizde bu, hiç ama hiç (bir ara PDA hariç) anlaşılmamış, "dağıtımcı" eliyle satılan gazetenin örgütlendirici olması beklenmiştir. Tabi sonuçta, "örgütlenen" unsurlar niteliği hiç ama hiç olmayan, bırakın Marksizmi, gazetenin en basit yazısını (ezbere bile olsa) bilmeyen unsurlar olmuştur. Siyasi gazete, yazımından- basımına, dağıtımından-satımına kadar bir bütün olarak örgütsel çalışmayı zorunlu kılar. Bu örgütsel çalışma sonucundadır ki, gazete ajitatör-örgütleyici (kollektif) olabilir.       "Sadece gazeteyi dağıtma eylemi kitlelerle fiili bağın kurulmasına yardımcı olur." [303] (abç)
      "Gazetenin temsilciler ağı gerekli duyduğumuz örgütün iskeletini oluşturacaktır." [304]
      Bu tür çalışmanın neye yönelik olduğunu (stratejik olarak) Lenin şöyle belirtiyor:       "Bütün Rusya için bir siyasal gazete planı, hergünkü olağan çalışmayı bir an bile unutmadan, ayaklanmaya hemen bütün yörelerden hazırlanabilmek için en pratik plandır." [305]       Mahir yoldaş, emperyalizmin III. bunalım döneminde, geri-bıraktırılmış ülkelerde, temel mücadele biçimi olarak klâsik politik kitle mücadelesinin ele alınmasını eleştirirken şöyle diyor:       "Nakil ip görevi yapan merkezi yayın organın dağıtım şebekesinde maheller birim alınarak örgütün bürokratik kademelerini kurmak...
      Örgütün yöneticilerini ve önde gelen üyelerinin çalışmalarını dergi ve broşür çıkarmaya ve de dağıtmaya teksif eder...
      Üyelerdeki savaşçı ruh (eğer varsa) yiter, elemanlar merkez organın çıkmasını bekleyen gazete bayilerine döner. Dağıtılması güç, okuyucusu fazla olmayan gazete bayileri halinde "işçi-köylü bölge komiteleri", iki-üç sözde yönetici pasifistin gevezelik, entellektüel tartışma ve de rapor alan-rapor veren bir bürokratik mekanizması haline dönüşür.
      İşte silahlı mücadeleye sözde evet diyen, pasifizmin çalışma tarzı, pratikte budur." [306] (abç)
      Bugün sözde Öncü Savaşını ve silahlı propagandayı savunupta, pratikte (yavaş yavaş sözde de) reddedenlerin (en başta DY-G) bu "inkârları" ortaya konduğunda, bu dipnotu gösterip, "biz, böyle mi yapıyoruz?" diyerek karşı çıkmaktadırlar. Yaptıkları ise, gazeteyi basıp "burjuva dağıtımcıya" vermekten öte hiçbir şey olmamaktadır. Bu, gerçekte onların siyasi gazeteden hiç ama hiçbir şey anlamadıklarını gösterir. Bunlar Kesintisiz Devrim II-III'te eleştirilen (ve eleştirmeye gerek görülen) pasifistlerden çok daha ilkel ve amatör pasifistler olduklarının farkında bile değillerdir. Eğer bir siyasi gazete, kollektif ajitatör, kollektif propagandist, kollektif örgütleyici ise, bu ancak örgütsel çalışma ile, yani temsilciler ağı-dağıtım şebekesi-illegal yayınlar okuma grupları vb. parti örgütleri (kademe ve komiteleri) ile mümkündür. Ve Lenin böyle yapmış ve başarılı olmuştur. Bunları yapamayanlar, ister milyonluk basım yapsınlar (tarihsel şartları dıştaladığımız anlamda da) bile, propaganda-ajitasyon ve örgütlenmeyi gerçekleştiremezler (Hürriyet Gazetesi-Veb Ofset gibi Basın tröstü olmak istemiyorsa tabii).
      Sonuç olarak diyebilirizki, Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ne göre, illegal siyasi gazete (ne gerekçe ile olursa olsun) klâsik politik mücadele biçiminin ele alındığı anlamda gündeme gelebilir. Bu da güç oranında ele alınan, tali mücadele biçimidir. Öncü Savaşı özgülünde merkezi yayın organının gerekliliğini yadsımıyoruz. Eleştirdiğimiz noktalar çok yönlüdür:
      İlkönce, siyasal gazete yolu ile yapılacak olan ajitasyon ve propaganda "var olan bir şeyin" üzerinde oturmalıdır. Silahlı mücadele çağrısı yapacak olan bir siyasal gazetenin, herşeyden önce kitlelere kendisini siyasi ve silahlı (evet silahlı ve siyasi) bir güç olarak kabul ettirmesi gerekir. Ancak ondan sonra kitleler, örgütün yayın organına "inanabilir" (suni denge espirisi). (Aynı şeyler legal yayınlar içinde geçerlidir).
      İkinci olarak, başlangıçta, siyasi ve silahlı bir güç olmanın zorunluluğu ve bunun tek yolunun kuvvet gösterisinden geçmesi ve de kuvvet gösterisinin kır ve şehirlerde (birlikte) olması gerekliliği, örgütün gücünün büyük kısmını silahlı propagandaya yöneltmeyi gerektirir. Siyasi bir gazete ise (yukarıda gördük), bu güçü azaltacağından (örgüt çalışması olma espirisi) başlangıçta söz konusu olmayacaktır. Başlangıçta bunu savunmak, suni dengeyi ve silahlı propagandayı reddetmek demektir.
      Üçüncü olarak, silahlı propagandanın kendisi, yani bu mücadele biçiminin bizzatiği kendisi "kitleler için", "kollektif ajitatör- kollektif propagandist-kollektif örgütleyici" bir yayın organını gerektirmez. Ancak tali mücadele biçimi (klâsik politik kitle mücadelesi) siyasi gazete ile karakterize olur.Silahlı propaganda ise, gerilla savaşıyla.
      Ülkemizde silahlı propagandanın örgütleyiciliği üzerine düşülen "şüphelere" değinirken bu gerçekleri belirtmiştik.Aynı tür "şüphe" siyasi gazete için de söz konusudur. Bunlar aynı temelden kaynaklanır. Bu "düşünce", silahlı propagandanın (ve klâsik politik kitle macadelesinin) siyasi ajitasyon-siyasi gerçeği açıklama-siyasi propaganda (kitleleri bilinçlendirme) konusunda da "şüphe" demektir. Ama günümüzde yapılan silahlı eylemlerin (71'de de) açık politik hedeflere vurması sonucu, neden ve niçin yapıldığı, şu ya da bu ölçüde, kitlelerce bilinmesi nedeniyle bu "şüphe" gizli kalmaktadır. Ama bir Locheed rüşveti için yapıldığında bunlar açığa çıkacaktır. Yani, açık ve kitlelerce bilinen siyasi gerçeği (ya da gerçeğin bir kısmını) değil de, bilinmeyen ve kitlelere açıklanması gereken siyasi gerçek ele alındığında silahlı propaganda konusundaki "şüphe"ler her noktada gelecektir. Ve zaten siyasi gerçekleri açıklamada budur.       "Siyasal hayatın bütün yönlerini bilmek ve her siyasal olaya aktif olarak katılmak istiyoruz. Bunun için aydınların, bizzat bizim pek iyi bildiğimiz şeyleri biraz daha az tekrarlamaları ve henüz bilmediğimiz şeyleri, fabrikadaki 'ekonomik' tecrübemizin bize hiç bir zaman öğretmeyeceği şeyleri, yani siyasi bilgileri biraz daha fazla vermesi gerekir... Bu bilgileri bize, sadece tartışmalar, broşürler ve makaleler biçiminde değil (açık sözlülüğümüzü bize bağışlayın, bunlar çoğu kez hayli can sıkıcı olmaktadır) hükümetimizin ve yönetici sınıflarımızın hayatın bütün alanlarında şu anda ne yaptıklarını canlı biçimde gözler önüne seren yazılarla iletiniz." (Lenin) [307] [78*]       Öncü Savaşının başlangıcında, silahlı propagandanın, açık politik hedeflere yönelik olması, suni denge ve siyasi altarnatifin varlığını gösterme gerekliliğinden kaynaklanır. Yani başlangıçta, silahlı propaganda bazı öznel fonksiyonlar içerir. Bu özgül durum kavranılmalıdır. 71 Hareketi ve THKP-C/HDÖ bildirileri dikkatli incelenecek olursa, bu özgül durumun ifade edildiği görülür. Ülkenin somut koşullarında, suni denge ve "alternatif" durumu, (başlangıçta) silahlı propagandayı, örgütün varlığını duyurma ve kadro yaratma ile sınırlamaktadır. Bir de buna kır gerilla savaşının (ki, gerçek silahlı propaganda bu savaşla netleşir) kitle sempatisini gerektirmesi ilave edilirse, "örgütün varlığını duyurma ve kadro yaratma"nın ne derece önemli olduğu anlaşılır. Bunun tek yolu "kuvvet gösterisi" ve "öncünün bir dizi askeri zaferidir".
      Başlangıç evresinde, kadroların bu savaş için pratik deney ve tecrübeden yoksun olmaları, gerilla savaşına şehir gerillasıyla başlamasını zorunlu kılmıştır. İkinci olarak, aynı durum açık politik hedeflere tavır almayı (en genel hedeflerdir bunlar) gündeme getirir. [79*] Ama, eğer örgüt "bilinçsiz bir sürecin bilinçli bir ifadesi" olacaksa, her şart altında, katıldığı mücadeleyi bilinçli hale getirmek zorundadır. [80*]
      Genelde, Öncü Savaşının başlangıcında, silahlı propaganda böyledir. Ve biz, bu evrede kadro mevzilenmesinde ve kitle çalışmasında bunları dikkate aldık. (Taktik mevzilenme, kadro yaratma ve örgütün varlığını duyurma; stratejik mevzilenme, kır gerillasını yaratma ve kitle sempatisi)
      Bugün Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ni savunan unsur ve gruplar, başlangıç evresinin özgül niteliğini anlamayarak, silahlı eylem-silahlı propaganda konusunda yanlış tesbit ve değerlendirme yapmaktadırlar. Bu tesbitlerin sonucunda da yapılan eylemler ve silahlı propaganda "yetersiz" bulunmaktadır. Giderekte silahlı propaganda anlamsızlaştırılmaktadır.
      Sonuç olarak toplarsak;       "Devrimci merkezi yayın organı, bir dizi askeri eylemden sonra sözkonusu olabilir. (Bu, bu süre içinde devrimci yayının tatil edileceği anlamında yorumlanmamalıdır. Bu süre içinde kitlelere elbette askeri eylemlerin üzerinde oturtulmuş, devrimci yayın yapılacaktır. Ancak bu aşamada periyodik olmayacaktır. Ayrıca siyasi kadroların eğitimini amaçlayan, pratiğimize ışık tutan broşürler de çıkartılacaktır.) Gerek neşir, gerekse de propagandistler aracılığıyla yapılan ajitasyon ve propaganda birşeyin üzerine oturmak zorundadır." [308]
      "Revizyonist yayın politikasının temeli, dergi etrafında örgütlenme düşüncesine dayanır. Büyük şehirlerde yayınlanan bir dergi etrafında örgütlenme ve bunun aracılığıyla parti örgütlenmesine geçme, revizyonist bir örgütlenme anlayışıdır." [309]
      Bu revizyonist örgüt anlayışı (ve yayın politikası), devrim için savaşmaya cesareti olmayan. uzlaşıcı ve teslimiyetçi "gerilla uzmanları"nın da örgüt anlayışıdır. Bunlara göre, örgütlenme, silahlı eylem yöntemleri dışındaki yöntemlerle sağlanır, bu nedenle önce kitlelerin ekonomik-demokratik hareketlerinin içine girerek ("militanca"), bir yandan kitlelerle bağ kurup, devrimin "taze" güçlerini oluştururken; diğer yandan da "merkezi yayın organı" (legal) ile ideolojik "birlik" sağlanmalıdır. "Asgari örgütlenme"nin tamamlanmasının tek yolu budur. Hem Mahir böyle yapmamış mıdır?!       "Pasifistlerin (silahlı mücadeleyi sözde kabul edenler de dahil) emperyalizmin işgali altında olan ülkemizde meseleyi bu şekilde koymalarının Türkçesi, 'önce revizyonist çalışma yaparak kitleyi ve kendimizi örgütleyelim ondan sonra da devrimci mücadeleye başlarız' demektir. Oysa barışçıl yöntemler temel alınarak yapılan örgütlenme asla savaşma aşamasına geçemez. Yunanistan örneği açıktır." [310] (abç)       Mahir yoldaşın bu son tesbiti çok açık olmakla birlikte, yinede tartışma konusu yapılmaktadır. Saflarımızda ortaya çıkan teslimiyetçilik (oligarşinin güçlülüğü ile bizim güçsüzlüğümüz dışında hiç bir şey görmeyenler) "pekâlâ, 71 öncesinde ve yenilgi sonrasında Mahir ve biz ne yaptık ki?" demektedirler. Bu teslimiyetçilik ve pasifizme ideolojik kılıf geçirmektir. Zaman ve mekan kavramı dikkate alınmazsa herşeyin ve herkesin revizyonizminden bahsedilebilinir (yadsımanın yadsıması espirisi). 71 değerlendirilmesinde ele alacağımız gibi, 71 öncesi dönem revizyonizmin egemen olduğu bir dönemdi. "İşte biz bu hava içinde, biraz da birazda bu havanın etkisinde kalarak doğru çizgiyi, ayaklarımız bu bataklığın içinde olduğu için ağır ağır yürüyerek bulduk. Aynı yavaşlıkla da pratiğe geçtik." [311] (abç) 71 sonrası (yenilgi sonrası) dönemde ise, iki şey vardı: doğru devrimci çizgi ve 71'in yarattığı etki. 72-76 döneminde, 'doğru çizgi'ye uygun olarak 71 silahlı devrim cephesinin yarattığı etkiyi örgütledik. Ama her yenilgi sonrasında olduğu gibi, revizyonizmin çok daha güçlü olması sonucu "etki" oportünist-revizyonistlerce kullanıldı.
      1976 yılına girildiğinde, hem örgütlenme için, hem de mevcut durum için yeni etki yaratma (silahlı propaganda ile) gündeme geldi. Eğer 71'in yarattığı "etki" ve doğru devrimci çizginin varlığı unutulursa, kişi idealizmin bataklığında kulaç atmaya başlar.
      Bu konuda ikinci "eleştiri"de KSD oportünizminden gelmiştir. Onlara göre, "barışçıl mücadele ile (barışçıl mücadele biçimleri ile) yapılan örgütlenme silahlı savaşa başlayabilir. Vietnam örneği açıktır" (!) Vietnam örneğinin "açık" olmasının şüphe götüreceği bir yana, bu tür tesbit savaşın genel kurallarını kavrayamadığı için "hayal"cidir. Her mücadele kendisine uygun yapıyı gerektirir. Bu, savaşta çok daha belirgindir. Savaş sanatının gelmiş-geçmiş en büyük teorisyenlerinden Clausewitz şöyle diyor:       "... düşman silah zoruyla kesin sonuca gitmek yolunu seçtiği taktirde kendi yöntemimizi de ister istemez düşmanınkine uyacak şekilde değiştirmek zorunda kalırız. O zaman ... yine de, bütün diğer faktörlerin eşit olması halinde bile, bu durum (değiştirme durumu) her bakımdan bizim zararımıza olacaktır, çünkü bizim amaç ve araçlarımız, düşmanın amaç ve araçlarından farklı olarak, kısmen başka sonuçlara yönelmiştir. Biri diğerinin parçası olmayan iki farklı amaç, karşılık olarak birbirini ifna eder ve bunlardan birini gerçekleştirmek için kullanılan kuvvet aynı zamanda diğerine de hizmet edemez. Bu nedenle, hasım taraftan biri, silah zoruyla kesin sonuca gitmeye karar vermişse, başarı şansı diğer tarafın aynı yolu seçmeyip başka bir amaca yöneldiğinden emin olduğu ölçüde daha büyük olacaktır." [312] (abç)       Sanırız, bundan sonra (özel olarak III. bunalım döneminde) emperyalist hegemonya altındaki ülkelerde, siyasal zorun askeri biçimde maddeleşmesinin her zaman temel olduğunu ve "düşmanın" zoru temel alma nedeninin ülkedeki üretim ilişkilerinden ve milli krizden (olgun olmayan kriz) kaynaklandığını tekrarlamaya gerek yok. Clausewitz'in sözleri, savaşın en genel ve evrensel ilkeleridir. İnsan subjektif olarak "silahlı" olabilir, ama, objektif şartlar, hayatın gerçekleri, kişinin subjektif planlarına ters düşünce, "silahlı" düşünce pasifizme yönelir. Tersi anlayışlar, "sendikaların devrim yapabileceği, partiye gerek olmadığı ve sendika partiye dönüşebileceği" (sendikalizm-revizyonizm) ile "gerilla fokosu devrimi yapabilir, siyasi öncüye (partiye) gerek yoktur ve gerilla partinin çekirdeğidir" (sol fokoculuk) sapmalarının farklı biçimde ifadesinden başka birşey değildir.


      c- Halk Kurtuluş Cephesi


      Bugün ülkemizde Halk Savaşını savunan pekçok grup ve görüşlerin fikirlerinin netleşmediği bir konu da "Cephe" konusudur. Burada soldaki "Cephe" anlayışlarını ele alacak değiliz. Konumuz gereği THKP-C saflarındaki "sessizlik" ve "karıştırma"yı ele alacağız.
      THKP-C'yi savunan pekçok unsurun THKP ve THKC'nin ayrı tipte ve fonksiyonda iki ayrı örgüt olduğunu çunuttukları açıktır. Bu "unutkanlık"ın nedenleri çeşitlidir. En temelde, başlangıçta ve Öncü Savaşında, savaşın niteliğinin kadro savaşı olması ve "sosyalizmin dünya çapında prestjinden dolayı, radikal küçük burjuvazi geri-bıraktırılmış ülkelerde sosyalizmin adı altında politik arenada yer alması"
[313] kadroların THKP ve THKC şeklinde sınıflandırılmasını engelleyerek, "unutkanlık" yaratmaktadır. [81*]
      Burada, yazının amacını dikkate alarak, sadece THKC'nin ilkelerini ve THKP ile olan bağıntısını genel kavramlar açısından belitmekle yetineceğiz.
      Önce "cephe" kavramını ele alalım:
      Cephe kavramı da, strateji ve taktik kavramları gibi, askeri niteliktetir. Bu anlamda sınıf savaşında nitelik belirleyici değildir. Sınıf savaşının oluşturduğu cephe kavramı politik bir kavramdır. Ama yine de, askeri ve politikanın ayrılmazlığı espirisi içinde mütalaa edildiğinde ortak yönleri mevcuttur.
      Cephe, topyekün olmak demektir. Bu nedenle Cepheleşme ya da Cephe örgütü, belirli bir düşmana karşı olan tüm güçlerin birleştirilmesini ifade eder. Ve bu anlamda da, Cephe mücadelesi, birleşen tüm güçlerin hertürlü mücadelesini içerir.
      Geri-bıraktırılmış ülkelerde oligarşinin özelliklerinden dolayı anti-oligarşik (ve anti-emperyalist) mücadeleden ayrı ve bağımsız anti-faşist mücadele olamaz (sömürge tipi faşizmin oligarşinin uygulaması olması espirisi). Anti-faşist mücadeleyi "bağımsızlaştıran" görüşler ya da anti-faşist mücadele öndedir diyen görüşler, son tahlilde III. bunalım döneminin ilişki ve çelişkilerinin reddini oluştururlar. Bugün ülkemizde bu tür görüşlerin temsilcileri ele alındığında, bu reddedişin zaman zaman açığa vurulduğunu görürüz. Örneğin, Halkın Kurtuluşu-Birliği-Yolu-Sesi grupları "faşist diktatörlük", "faşizmin tırmanışı" diyerek anti-faşist mücadeleyi "bağımsızlaştırmak"tadırlar. Keza KSD oportünizmi de oligarşik devlet-faşist devlet ayrımları ile bunu yapmaktadır. Bu pasifistlerin ideolojik tesbitlerine bakınca görürüzki, hepsi de III. bunalım dönemi ilişki ve çelişkilerini reddetmektedirler. Ayrıca DY-G oportünizmi de (hergün politika değiştirdiğini unutmamak gerekiyor) "anti-faşist direniş komiteleri" "faşizmi protesto" sözleriyle bu "bağımsızlar" saflarına katılmaktadır. Sonuçta hepside, faşizmden MHP'yi, anti-faşist mücadeleden MHP'nin kapatılmasını ve devlet aygıtlarından atılmasını anlamaktadırlar. [82*]
      Bugünlerde, kısmen durulmasına rağmen, hâlâ, anti-faşist halk cephesi ya da UDC sözleri duyulmaktadır. Bu cephe çağrıları, bir yandan anti-oligarşik, anti-emperyalist mücadeleyi dışladığından, diğer yandan da Cephe kavramının ya da Birleşik Cephenin ne olduğu, nasıl oluşacağını "somutlayama"dığından lafta kalmaktadır.
      Bizim gibi ülkelerde, oligarşi ve emperyalizmden bağımsız faşizm var olmayacağından ve emperyalizm ve oligarşiye karşı, silahlı halk kurtuluş savaşının zorunlu olması nedeniyle salt anti-faşist bir cephe kurulamaz. Kurulacak olan cephe, Halk Kurtuluş Cephesi'dir, ve anti-faşist mücadele ve ilkeleri HKC'nin mücadelesi içinde yer alır.
      Halk Kurtuluş Cephesi, tüm halkın, emperyalizm ve oligarşiye karşı olan mücadelesinin örgütüdür. Bu mücadele ekonomik-demokratik, ideolojik, politik ve askeri nitelikte olduğu için Halk Kurtuluş Cephesi savaşını bu dört cephede birden sürdürür. Halk Kurtuluş Cephesi'nin karekterini belirleyen, onun politik ve askeri mücadelesidir. Bu mücadele, diğerlerine göre temeldir. (Askeri mücadelesinin örgütü Halk Ordusudur.)
      Halk Kurtuluş Cephesi, anti-emperyalist ve anti-oligarşik tüm halkın kurtuluş cephesidir. Siyasi eğilimleri, dini inançları ve milliyetleri ne olursa olsun, tüm ilerici ve yurtseverlerin birleşik siyasi örgütüdür.
      Halk Kurtuluş Cephesinin temel amacı ve hareket noktası, tüm halkın önde gelen ekonomik-demokratik-siyasi çıkarlarını korumuk ve genişletmektir.
      Halk Kurtuluş Cephesi, emperyalizme bağımlılık sonucu ortaya çıkan ekonomik sefalete karşı, halkın daha iyi yaşama koşulları için "günlük" mücadelesini de yürütür. Bu mücadelede HKC, kendini sınırlamaz. Emperyalizme bağımlılık sonucu ortaya çıkan ekonomik buhranın yükünü halkın üzerine yıkma çabalarını, ekonomik mücadele ile engelleyerek, bir yandan ekonomik buhranı derinleştirirken; diğer yandan da oliğarşinin emperyalizmle olan bütünleşmesini kitlelere gösterir.
      Halk Kurtuluş Cephesi, halkın politik kitle eylemlerini yürütmek ve geliştirmek; silahlı gruplar ve örgütler kurmak şeklinde politik ve askeri mücadeleyi yürütür. Fakat en önemli yan, HKC' nin politik ve silahlı örgütlenmeyi sağlamasıdır. Silahlı gruplar ya da savunma birlikleri, anti-faşist direniş komiteleri ya da faşist saldırılara karşı kendini koruma birlikleri şeklinde sınırlı amaçlarla kurulamazlar. Bunlar, amaçların bir parçasıdır. Silahlı savunma grupları (bunların biçimleri çoktur) kurulmasında, "savunma" ya da "koruma" niteliği, faşist (milis) saldırılar değil, oligarşinin siyasal zoru ve bunun (milli krizin varlığı nedeniyle) sık sık askeri biçimde maddeleşmesinden gelir. [83*]
      Halk Kurtuluş Cephesi, tüm halkın ekonomik-demokratik dayanışmasını sağlamakla yükümlüdür. Bu dayanışma, hapishanelerdeki HKC militanların aileleri arasındaki dayanışmadan, bir doğal afet (deprem vb.) karşısında bölgelerarası dayanışmaya; öğretim özgürlüğü ve can güvenliği için dayanışmadan; hayat pahalılığı karşısında dayanışmaya kadar çok yönlü ve somut bir dayanışma olup, bunun örgütlerini ve koordinasyonunu HKC kurar ve sağlar. [84*]
      Bir kez daha yineleyelim, HKC, içinde bulunduğumuz devrimin örgütüdür ve politik ve askeri mücadelesi temeldir.
      Yeri gelmişken DG-Y oportünizminin "direniş komiteleri"ne kısaca değinelim :
      DG-Y oportünizminin "direniş komiteleri"ni iki yönden ele almak gerekmektedir. Birincisi, kendilerinin oportünist karekteridir. DG-Y oportünistleri 1975 yılında (dar çevrede de olsa) söylediklerini gerçekleştirme süreci (çsaflaşma-netleşme-partileşme" süreci) "kitleleri hazırlama" politikasını yansıtır. DG-Y için, herşey birden söylenirse, kitleler bunu hazmedemez, bu yüzden "alıştıra alıştıra söylemek" gerekir. İşte bu "alıştırma-hazırlama" sürecinde kendilerinin zamana ihtiyacı vardır ve bu zaman sürecinde hem kendi yüzleri açığa çıkmamalı, hem de kitleler etraflarında kalmalıydılar. "Direniş Komiteleri" bu yüzden gündeme getirilmiştir. Nitekim daha sonra "sona eren direniş komiteleri kampanyası değerlendirmeleri" bunu ifade eder. İkinci yön ise, getirdikleri teorik iddialardır. Birinci nedenden kaynaklandığı için, pek çok saçmalığı barındıran bu "teorik tahlil", yani "direniş komitelerinin" teorik dayanağı, aynı zamanda DG-Y oportünizminin niteliğini açığa vurur. Şöyle diyor DG-Y oportünistleri :       "Direniş komiteleri (halk yığınları içinde gelişen anti-faşist dayanışma eğilimlerinin) devrimci bir doğrultuya kanalize edilmesi ... halk iktidarını hedefleyecek şekilde ve tüm anti-faşist halk güçlerinin birleşik devrimci savaşının örgütlendirilmesi doğrultusunda kavranılmasının bir gereği olarak ortaya çıkmıştır." [314]       "Direniş komiteleri, en geniş anlamda, devrimci halk iktidarının birer nüveleri olarak kavranmalı ve bu doğrultuda derinleştirilip, geliştirilmelidir" [315] ve aynı zamanda "halk cephesinin veya cephesel örgütlenmenin birer örgütsel-alt birimi olarak" [316] ele alınmalıdır. DG-Y oportünistleri direniş komitelerinin "sınıf mücadelesinin ve canlı sosyal pratiğin bir ürünü olarak ortaya" çıkan, "faşist saldırıların giderek şiddetlenen bir doğrultuda artması, çatışmaların bir savaş doğrultusunda gelişmesi"nin "ortaya attığı bir öneridir". [317] Bakın bu "sınıf mücadelesi ve canlı sosyal pratik" nasıl "gelişim" gösteriyor!       "Bugün ülkemizdeki silahlı faşist güçlerle, devrimci halk güçleri arasındaki çatışma, bir iç savaş sürecini derinleştiren bir doğrultuda gelişiyor" [318] (abç)
      "... Ülkemiz bugün iç savaş dönemindedir. Savaşın, emperyalizmin doğrudan müdahalesine karşı sürdürülen ulusal yanın ağır bastığı bir niteliğe bürünmediği bütün dönemlerde (hangi ara aşamada olursa olsun) savaşın (sınıfsal yanı ağır basan) bir devrimci iç savaş olma özelliği devam edecektir." [319] (abç)
      Hemen görüleceği gibi "direniş komiteleri" anti-faşist birleşik cephe anlayışı ile formüle edilmiş ve iç savaşın varlığına dayanan bir "halk iktidarının nüvesidir". Yukarıda belirttiğimiz gibi halk kurtuluş cephesi ile anti-faşist birleşik cephe iki farklı amaca yönelik ve iki farklı mücadeleyi ifade eden örgütlenmelerdir. Anti-faşist birleşik cephe, doğrudan (Dimitrov tarafından formüle edilen) faşizm (klâsik faşizm) dönemine özgü örgütlenmedir.
      İkinci olarak, emperyalist hegemonya altındaki ülkelerde halk iktidarının biçimi, bu ülkelerin koşullarına uygun Sovyetlerdir. Sovyetlerin temel aygıtı silahlı kuvvetler, yani ordudur. (Her devlet gibi). Bu düzenli ordu bölgesel birlikler-kendini koruma birlikleri ve milistir. Kendini koruma birlikleri ya da öz savunma birlikleri doğrudan halk ordusunun çekirdeğidir (nüvesi) ve milis sovyetlerin temeli ve çekirdeğidir.       "... silahlı halk kuvvetlerimiz, kendini savunma örgütleri halinde idi, kitle silahlı kuvvetlerinin ve gelecekteki devrimci ordunun çekirdeği idi." [320] (abç)
      "Bunlar daha sonra genişleyip yerel (bölgesel) silahlı kuvvetler, veya üretim işlerinden (milisten) ya kısmen ya da tamamen afedilmiş silahlı müfrezeler ve en sonunda daha büyük gerilla üniteleri haline gelmişlerdir." [321]
      Halk Savaşının zorunlu olduğu ülkelerde bundan başka bir kitle örgütlenmesi anlayışı olmayacağı açıktır. Nitekim DG-Y'nin "isim" adaptasyonu yaptığı MIR, direniş komitelerini, "işçi sınıfının ve halkın askeri gücünün yaratılması" [322] olarak ele almaktadır. "Direniş komiteleri bir siyasal cephenin temelini oluşturan örgütler değildir. Şili'deki sınıflar mücadelesinin yeni koşullarına uygun bir tür kitle örgütleridir." [323]
      Üçüncü olarak, adı, ister kendini koruma birliği ya da öz savunma birliği olsun (Giap), isterse Şili MIR'ın ifadesi ile direniş komiteleri olsun, temel olarak illegal örgütlenmedir.       "(direniş komiteleri gibi) gizlilik ilkesini temel alan yeni örgüt biçimleri..." (MIR) [324]
      "Her bölgede devrimci hareketin çekirdeği olan gizli gruplar..." (Giap) [325]
      "... gizli kendini koruma birlikleri..." (Giap) [326]
      DG-Y oportünizminin "direniş komiteleri" işte bu nedenlerden ötürü belirsiz ve anlamsız bir "nüve"dir. Zaten ister Giap' ın, isterse MIR'ın belirttiği örgütlenmeler Halk Savaşının örgüt biçimleridir. Bu örgüt biçimlerinin Öncü Savaşı aşaması