ÖNCÜ SAVAŞI PRATİĞİNDE
ORTAYA ÇIKAN SORUNLAR
Her teori pratikten çıkar ve pratiği yönlendirir. Ancak teori bilimsel soyutlamalardır, özelden yola çıkarak genelin tesbit edilmesidir. Bu nedenle özelde ya da pratikte pek çok sorunu çözmekte yardım edici, yol gösterici ilkeleri sergiler.
Bugün Öncü Savaşı pratiği göstermiştir ki, genel olarak teoride ifade edilen ve genel olarak çözüme bağlanmış sorunlar, pratikte, yine gündeme gelmekte ve çözüm aramalarını sıklaştırmaktadır. Genellikle çözümlenmiş sorunlar niteliğinde olan bu sorunları ayrıca, tek olarak ele almak zorunlu olmaktadır. Bu nedenle burada, daha önce etraflıca belirttiğimiz bazı sorunları tekrar ele alacağız. Ancak bundan önce bu yinelemeyi zorunlu kılan şartlar bilinmelidir.
Bu durumu yaratan şartların başında oportünizmin özelliği yatmaktadır.
İşte ülkemiz koşullarında biçimlenen bu oportünizmin türlü tahrifatları ve akılalmaz hokkabazlıkları solda önemli bir teorik keşmekeş yaratmaktadır. Bunun Öncü Savaşına yansımaları, pek-çok çözümlenmiş sorunu, tekrar tekrar sorun haline getirmektedir. Bunlara karşı yürütülen ideolojik mücadele, bunların yüzlerini sergilemekle birlikte. tamamen ortadan silmeyecektir. Çünkü "oportünizm bukalemun gibidir", kılıktan kılığa girer, bugün doğru dediğine, yarın en olmaz saldırıları yöneltebilir.
Ülkemizde oportünizme karşı verilen mücadelede THKP-C/HDÖ'nün temel ilkesi, kadrolarının siyasi eğitimidir. Bu yüzden oportünizmin tüm mamülleri ile uğraşmaya, onlarla polemiklere girmeye gerek yoktur. Kadroların siyasi eğitimi için ve pratik sorunlar üzerine çıkartılan tüm broşürler, aynı zamanda oportünizme karşı verilen ideolojik mücadelenin ürünleridir de. Yeri gelmişken, bir soruna daha değinelim: Bugün pekçok samimi unsur, THKP-C/HDÖ'nün salt DG-Y oportünizmiyle uğraştığını, diğerlerine dokunmadığını söylemektedirler. Zaman zaman oportünizlerce de kullanılan bu iddia eksiktir. Herşeyden önce THKP-C/HDÖ, salt DG-Y oportünizmine değil, tüm oportünistlere karşı ideolojik mücadelesini sürdürmektedir. Ancak ideolojik mücadelede ele aldığımız konular, direkt pratiğimize ve Türkiye devrimine ilişkin sorunlardır. Yani devrim teorisi üzerinedir. İkinci olarak, bir savaşta arka cephesi çürük olan bir ordu zafer kazanamaz. Bir başka deyişle, bir mücadeleye girenler eğer arkalarından vururlarsa o mücadeleyi başaramazlar ya da bir süre geciktirirler. Bu nedenle biz önce THKP-C adını kullanan oportünistleri temel aldık. Çünkü bunlar "partisine fesat sokan, yeni ilkeler ve yeni taktikler için açıkça değil, derece derece, gözle görülmez biçimde" iş görenlerdir. Solu toplamaktan bahseden bir örgütün, önce kendi ideolojik-politik çizgisindeki sapmaları ve oportünistleri tasfiye etmek zorunda olduğu açıktır.
İkinci olarak, kadroların teori ile pratik ilişkisini makanik olarak ele almaları ve birbirinden ayırmalarıdır. Ve buna bağlı olarak, üçüncü neden ise, her teorinin belli bir devrimci pratiğin ürünü olduğu; kendinden önceki teori ve pratiklere dayandığı ve uluslararası devrimci pratiğin ve deneylerin çözümlenmesi olduğunun unutulmasıdır. Dördüncü neden ise, bizzat pratiğin kendisidir. Ancak bu teorinin derinleşmesini ve gelişmesini ifade ettiği anlamıyla olumlu nedendir.
İşte bu dört ana neden, daha önce çözümlenmiş sorunları tekrar gündeme getirmektedir. Fakat bu durum salt günümüze ait bir olay değildir. 1965-71 döneminde daha geniş biçimde ortaya çıkmış bu konuyu Mahir Çayan yoldaş şöyle ifade ediyordu :
a- Kitle-Kitle Bağı-Arka Cephe
Bugün Öncü Savaşını yürüten örgütümüze ve Öncü Savaşı teorisine yöneltilen "en büyük" (!) "eleştiri" kitleler konusunda gelmektedir. Bu konudaki görüşlerimizi belirtmeden yöneltilen eleştirileri sıralayalım:
- THKP'nin halkın devrimci öncüleri savaşı, bir avuç adamın oligarşi ile olan düellosudur.
- Hiç bir kitle çalışması yapmıyormuşuz, kitle çalışmasını küçümsüyormuşuz ve böylece kitlelerden kopuyormuşuz.
- "Fokocu"ymuşuz ve böylelikle devrimci mücadeleyi zayıf düşürerek provakosyona imkan tanımıyormuşuz ve bunun sonucu, kendimizi oligarşi tarafından yokedilmeye mahkum ediyormuşuz. "Maceracı", "intihar eylemcisi" ve "anarşist"mişiz.
- Yeterli kitle bağımız yokmuş, amatörmüşüz, ilkelmişiz. Ve devrimci örgüt olmadığımıza değin bir dizi şuçlama.
Bu suçlamaların, Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin "strateji bile" olmadığı şeklindeki iddialardan bir farkı yoktur. Ancak pratikte kadroların genel yönelimini belirlediği için, kısaca değinelim :
"Kitlelere küçük partilerde önderlik edebilir. Belirli zamanlarda büyük örgütlere gerek yoktur. Fakat başarıya ulaşabilmek için kitlelerin sempatisini kazanmamız gerekir." [298]
Gelelim "kitle bağı-kitlelerle temas kurmaya":
Kitle bağı sorunu, belki de, diğer tüm konulardan daha fazla somut bir olgudur ve somut yaklaşımı gerektirir. İkinci olarak, mücadelenin niteliğine ve aşamalarına göre kitle bağı değişkendir. Askeri savaşın belirleyiciliği, bu konuyu gerilla savaşı ve arka cephe ile birlikte almayı zorunlu kılıyor. Herşeyden önce, Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ne göre, kitle örgütlenmesi ve arka cepheyi ele alacağız. [74*]
Bugün silahlı mücadeleyi (silahlı propaganda değil) savunanlar arasında ortaya çıkan ayrışmalar, hep arka-cephe konusunda olmaktadır. Kimileri, örgütleri, arka-cephesi yok diye eleştirmekte; kimileri arka-cephe yeterli değil demektedir. Bir başkası ise, arka-cephenin yaratılmasında uygulanacak yöntemleri eleştirmektedir, vb. Tüm bu "eleştiri"lerin yanılgısı, arka-cephe (kitle bağı da aynı şekilde) olgusunu, kitlelerin bilinçlendirilmesi ve örgütlenmesinden ayrı ele almaktır. Tersine, arka-cephe, gerek Öncü Savaşında, gerekse Halk Savaşında, kitle örgütlenmesini ifade eder ve literatüre Halk Savaşı teorisi ile birlikte girmiştir.
Biz ard bölgenin savaştaki rolüne en büyük önem verdik. Silahlı mücadele sorunu çıktığı anda, silahlı kuvvetlerimizin saklanabileceği, eğitilebileceği, ikmalini yapabileceği, güçledirileceği ve dinlenebileceği, bir yere sahip olunması sorunu da ortaya çıktı. Devrimci mücadele gelişirken ard bölgeyi yoktan varettik, onu geliştirdik, kitle içindeki üslerden başlayarak, bugün nisbeten tam bir ulusal halk savaunması sistemine sahip olduk. Partimizin silahlı mücadeleye hazırlık yapılmasına karar verdiği ilk günlerde, bir karış hür toprağa sahip değildik. Bu sırada, bizim yegane ard bölgemiz gizli siyasi üslerimiz ve devrim davasında bilinçlenen halkımızın eksiksiz sadakatidir ... Daha sonra uzun direniş savaşı boyunca düşman gerisindeki gerilla üsleri ve gerilla bölgelerinin yanısıra silahlı mücadelenin ard bölgesi olarak sağlam örgütlenmiş, geniş kurtarılmış bölgelerimiz de vardı." (Giap) [299] (abç)
Gerek silahlı propagandanın Öncü Savaşındaki hedef ve amaçları, gerekse Öncü Savaşının (Halk Savaşına göre) kendine özgü niteliği kitle çizgisini farklı kılmaktadır. Bir kere her türlü tali (politik) mücadele biçimlerinin kitle çizgisi anlayışı terk edilmelidir. Bilindiği gibi, (en yaygın bilinen şekil ile) klâsik kitle mücadelesi (klâsik politik kitle mücadelesi) anlayışında, "kitle içinde parti çalışması" legal olanakları kullanmayı zorunlu kılar. Bir başka deyişle, bu mücadele biçiminin (çarpışma biçimi) kitle çizgisi, ekonomik-demokratik mücadeleyi zorunlu kılar. Ancak bu mücadelenin içinde yer alarak, bu mücadele bilfiil kendi kadrolarınca yürütülerek kitle bağı kurulur, kitle ile temas sağlanır. Bu bağ ve temasın sonucunda, "parti çalışması" ile mahaller birim alınarak örgütün "teşkilat yapısı" oluşturulur. Merkezi yayın organı ile mücadele, siyasi mücadeleye dönüştürülür. Kısaca, bu mücadele biçiminde, kitle bağını sağlayan ve kuran kadro, kitle içinde ekonomik-demokratik mücadeleyi yürütmek zorundadır.
Fakat "Demokratik hak ve özgürlüklerin kullanılmadığı -rafa kaldırıldığı-, daha doğru deyişle, oligarşi tarafından kullanılmasına 'izin' verilmediği, ordusu, polisi ve diğer güçleri ile emekçi kitlelere tam bir tenkil politikasının izlendiği bütün geri-bıraktırılmış ülkelerde" bu yolu savunan örgütler, güçsüzlüğe düşecekler, kendi dışındaki güçlere bel bağlayacaklardır. Sonuç: sağ-pasifist bir hareket. Bugün istisnasız, Öncü Savaşını savunmayan tüm grupların, taktik olarak da olsa, demokratik muhalefeti ve CHP iktidarını niye savundukları anlaşılabilir. Onlar muhtemel bir CHP iktidarı ile demokratik hak ve özgürlüklerin sağlanacağını ve böylece ekonomik-demokratik mücadelede "düzeni yıkmaya ve hareketi düzen sınırlarını aşmaya" (politik mücadeleye) yönelik propaganda, ajitasyon ve örgütlenme yapabileceklerdir. Geçmişte aynı sağ-pasifist gruplar "sol cunta"ya aynı gözle bakıyorlardı.
Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin kitle çizgisi, "kitle örgütlenmesi silahlı güçle, silahlı güç kitle örgütlenmesi ile birlikte büyür" şeklinde formüle edilir. Stratejimize göre, kitle içinde parti çalışması (temel olarak) silahlı güce yöneliktir ve kitle bağı (temel olarak) silahlıdır (sömüge tipi faşizm nedeniyle). Halk Savaşı evrisinde, gerilla üsleri-gerilla bölgesi ve kurtarılmış bölgeler olarak genelleşen; öz savunma birlikleri-gerilla birlikleri-milis-düzenli ordu birlikleri şeklinde özelleşen stratejik kitle anlayışımız, Öncü Savaşında, savaşın devrimci karekterine ve güçler dengesine uygun olarak değişir. Bu evrede, örgüt, büyük birimler etrafında kitle örgütlenmesine (politik örgütler, yoksa ekonomik-demokratik örgütler değil, zaten bu ikincileri kurmak partinin tali görevidir) girmez; silahla kontrol altına alınmayan kitle hareketleri içine girmez ve düzenlemez. Legal ekonomik-demokratik örgütlenmeyi de gücü oranında ele alır, heryere koşmaz.
İkinci olarak, suni denge sonucu, halkın düzene karşı memnuniyetsizlik ve tepkilerinin pasifize edilip, kitlelerin oligarşiye, şu ya da bu anlamda, siyasal olarak yedeklendiği ülkelerede, önce, kuvvet gösterisi ile devrim cephesinin güçlü olduğu -düzenin değişebileceğinin- kitlelere gösterilmesinden sonra kitlelerle temas kurulabilir (önce "inandırıcı olma" ve siyasi alternatif esprisi). Öte yandan, kitleleri devrim safına çekmek için, onlar devrimci propagandaya açık hale getirilmelidir. Bu da askeri eylemler üzerine oturtulmuş propaganda (oligarşinin, yüzyıllardır kafalarında şekillendiği gibi olmadığı, kof ve çürük olduğu, onun bütün gücünün yaygara, gözdağı ve demagojiye dayandığı konularını içeren propaganda) yürütülmelidir. Ancak bunlar yapıldıktan sonra, merkezi periyodik yayın organı (siyasi gazete) kitleleri bilinçlendirebilir, etkiliyebilir. [75*]
Burada DG-Y oportünizminin önemli bir tahrifatına da değinmek gerekiyor. DG-Y oportünizmine göre, "III. bunalım döneminde kitleler mücadelenin başlangıcınıdan itibaren büyük birimler içinde (sovyet tipi) örgütlenemez" tesbitimiz "kitle mücadelelerine ve örgütlerine karşı çıkmaktır", "kitlelerin ekonomik-demokratik talepleri uğruna mücadelenin reddidir" (Bkz. TDAS Üzerine Birkaç Söz). DG-Y oportünizminin bu konuda yaptığı "Acil" alıntılarındaki tahrifatlara rağmen, kendi oportünizmlerini açıkça sergilemişlerdir. [76*]
Herşeyden önce DG-Y oportünizminin en temel yönteminin kavram karışıklığı yaratmak olduğunu söyleyelim. Onlar için, kavramların hiç önemi yoktur, öyle ki farklı kavramlar, gerektiğinde (ki buna kendileri karar verir) aynı şey olarak kullanılabilir. "Büyük birimler" (sovyet tipi) kitle örgütlenmesi DG-Y için bir şey ifade etmez. Tek anladıkları, kendi dernekleri-federasyonlarıdır.
Biz, büyük birim örgütlenmesini, yani kitle örgütlenmesinin sovyet biçimini, politik kitle örgütlenmesi olarak ele alıyoruz. Ekonomik-demokratik kitle örgütleri ile aralarındaki fark, düzen sınırları içinde (legal) faaliyet gösterip, göstermemedir. Geri-bıraktırılmış ülkelerde, Halk Savaşının kitle örgütlenmesi biçimi olan sovyet tipi örgütlenme, kurtarılmış bölgeleri, Mao'nun sözleriyle "kızıl siyasi iktidarı" ifade eder. TDAS-I'de ele alınan bu konu, ülkemizde Öncü Savaşını reddeden ve Çin tipi Halk Savaşını savunan TİKKO'nun eleştirisinde geniş olarak yer almıştır (silahlı savunma). Bu konuyu TDAS-I'de en açık olarak şöyle koyduk: (Bu yer aynı zamanda DG-Y oportünizminin montajlar yaptığı yerdir.)
Geri-bıraktırılmış ülkelerde halk kitlelerine ulaşacak, onları merkezi örgütün piskolojik baskısından kurtaracak, kitle eylemlerini düzenin koyduğu sınırları aşmaya itecek ve en önemlisi bu eylemleri koruyacak silahlı gücü yaratabilecek tek yol Öncü Savaşıdır.
Geri-bıraktırılmış ülkelerde Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin birinci aşaması Öncü Savaşıdır. Halk kitlelerinin ekonomik-demokratik-siyasi istekleri doğrultusunda verilen Öncü Savaşıyla devrimci hareket halk kitleleri arasında yayılır, onun mücadelesiyle bütünleşir. Öncü Savaşı vasıtasıyla halk kitlelerinin düzene karşı pasifise edilmiş tepkilerini canlandırılır, öncünün eylemleri üzerine oturtulmuş propaganda ile kitlelere siyasi gerçekler açıklanır, siyasi hedef gösterilir. Öncü Savaşını yürüten örgüt mücadelesinin başlangıcında asla kitlelerin büyük birimler içinde örgütlenmesini ya da belli bir bölgenin temel amaç olarak seçmez. Temel amaç silahlı propaganda metodlarıyla kitle içinde genişlemek, düzenin koyduğu sınırları aşacak, düzenin kurumlarına karşı alternatif olarak ortaya çıkacak kitle örgütlerini koruyacak silahlı gücü yaratmaktır." [300]
DG-Y oportünizmi için kitle örgütlenmesi tektir, o da ekonomik-demokratik örgütlerdir. Devrim yapmaya ve bunun için yola çıkmaya cesareti olmayanlar için, bu da bir "yol"dur! Bakın bu oportünistleri Latin-Amerika'da nasıl ifade ediyorlar:
b- Yayın Politikası
Bugün Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ni savunanlara karşı yöneltilen "eleşteri"lerin birisi de, yayın konusunda olmaktadır. Kimilerine göre legal bir yayın organının çıkartılmaması ekonomik-demokratik mücadelenin inkar edilmesidir; bir başkasına göre (Öncü Savaşını lafta savunanlarca), legal bir yayın organının çıkartılmaması tali mücadele biçimini inkardır, fokoculuktur; bir üçüncüye göre ise, legal yayın organı çıkartılmaması "otzovizm"dir. (Otzoviztler Rus devriminde legal parti örgütlerinin kapatılmasını isteyenlere verilen addır); bir dördüncüye göre ise, aynı şey hayattan kopukluktur, kitlelerin mücadelesine sırt çevirmektir, sol sapmanın somut ifadesidir, vb. Bu tür iddia ve suçlamalar, gerek revizyonist ve oportünistlerce, gerekse Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ni benimsemiş unsurlarca yapılmaktadır. Bazıları da, bu yanlışlığın (!) subjektivizmden kaynaklandığını ileri sürerek, revizyonist ve pasifist yayın politikasına duyulan "güvensizlik ve tepki" olarak yorumlamaktadırlar. Tüm bu "eleştiri" ve suçlamalar, yayın politikasının mücadele biçimlerine olan tabiyeti ve bağıntısını hesaba katmayan sakat anlayışın ürünüdür.
Bir kere, Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ne göre, kitleleri devrim safına çekmenin, kitleleri geniş bir siyasi gerçekleri açıklama kampanyası ile bilinçlendirip, örgütlenmenin temel mücadele biçimi silahlı propagandadır. Yani bu görevlerin yerine getirilmesinde gerilla savaşı temel araç olarak gündeme gelir. Bu nedenle, siyasi gazete (ya da yayın organı), bu temel araca bağlıdır ve ona hizmet eder.
İkinci olarak, siyasi bir gazete illegal bir yayın organı demektir. Bir başka deyişle, siyasi gazete illegaldir ve illegal faaliyeti içerir. Legal bir yayın organı diye bir şey olamaz. Çünkü, "içinde bulunduğumuz bunalımlar, burjuvazinin bütün ülkelerde, en özgür ülkelerde bile yasaları ayaklar altına aldığını göstermiştir". [302] Siyasi gazete, peryodik olduğu ve sistemli bir çalışmayı (uzun dönemli) ifade ettiği anlamı ile, illegaliteyi temel almak zorundadır. Ancak şartlara göre (legal olanakların ortaya çıkması) legal yayın sözkonusu olabilir. Ama yine de illegal yayın organı temeldir ve ana yayın organıdır. Yasalar çerçevesınde ve yasalara uygun olarak çıkan bir yayın organı, kitlelerin devrime katılımını sağlamada ("yasa-dışı" hareketler) yardımcı olmakla beraber, nitelik belirleyici değildir. Bu tür yayın, Partinin yayın organı olmaktan çok, Partinin yayın organına yardımcı ve onun etkisini genişletici özelliğe sahiptir. Ayrıca belirtelim ki, bu yayın organları (siyasi gazete) ekonomik-demokratik mücadelenin değil, siyasi mücadelenin araçlarıdır. Yoksa çeşitle tip sendikal vb. yayınlar legal olarak sözkonusu olabilir ve uzun dönemli yaşayabilir. Ancak her ülkenin özgül koşulları ve değişik şartlar çeşitli olanaklar ve yayın biçimlerini gündeme getirebilir.
Siyasi gazete, temelde, kitleler içindir. Bu anlamda kollektif ajitatör ve propagandisttir. Gazetenin örgütleyiciliği ajitasyon ve propagandanın başarısı oranında olur. Bir gazete nasıl örgütleyicidir? İşte ülkemizde bu, hiç ama hiç (bir ara PDA hariç) anlaşılmamış, "dağıtımcı" eliyle satılan gazetenin örgütlendirici olması beklenmiştir. Tabi sonuçta, "örgütlenen" unsurlar niteliği hiç ama hiç olmayan, bırakın Marksizmi, gazetenin en basit yazısını (ezbere bile olsa) bilmeyen unsurlar olmuştur. Siyasi gazete, yazımından- basımına, dağıtımından-satımına kadar bir bütün olarak örgütsel çalışmayı zorunlu kılar. Bu örgütsel çalışma sonucundadır ki, gazete ajitatör-örgütleyici (kollektif) olabilir.
"Gazetenin temsilciler ağı gerekli duyduğumuz örgütün iskeletini oluşturacaktır." [304]
Örgütün yöneticilerini ve önde gelen üyelerinin çalışmalarını dergi ve broşür çıkarmaya ve de dağıtmaya teksif eder...
Üyelerdeki savaşçı ruh (eğer varsa) yiter, elemanlar merkez organın çıkmasını bekleyen gazete bayilerine döner. Dağıtılması güç, okuyucusu fazla olmayan gazete bayileri halinde "işçi-köylü bölge komiteleri", iki-üç sözde yönetici pasifistin gevezelik, entellektüel tartışma ve de rapor alan-rapor veren bir bürokratik mekanizması haline dönüşür.
İşte silahlı mücadeleye sözde evet diyen, pasifizmin çalışma tarzı, pratikte budur." [306] (abç)
Sonuç olarak diyebilirizki, Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ne göre, illegal siyasi gazete (ne gerekçe ile olursa olsun) klâsik politik mücadele biçiminin ele alındığı anlamda gündeme gelebilir. Bu da güç oranında ele alınan, tali mücadele biçimidir. Öncü Savaşı özgülünde merkezi yayın organının gerekliliğini yadsımıyoruz. Eleştirdiğimiz noktalar çok yönlüdür:
İlkönce, siyasal gazete yolu ile yapılacak olan ajitasyon ve propaganda "var olan bir şeyin" üzerinde oturmalıdır. Silahlı mücadele çağrısı yapacak olan bir siyasal gazetenin, herşeyden önce kitlelere kendisini siyasi ve silahlı (evet silahlı ve siyasi) bir güç olarak kabul ettirmesi gerekir. Ancak ondan sonra kitleler, örgütün yayın organına "inanabilir" (suni denge espirisi). (Aynı şeyler legal yayınlar içinde geçerlidir).
İkinci olarak, başlangıçta, siyasi ve silahlı bir güç olmanın zorunluluğu ve bunun tek yolunun kuvvet gösterisinden geçmesi ve de kuvvet gösterisinin kır ve şehirlerde (birlikte) olması gerekliliği, örgütün gücünün büyük kısmını silahlı propagandaya yöneltmeyi gerektirir. Siyasi bir gazete ise (yukarıda gördük), bu güçü azaltacağından (örgüt çalışması olma espirisi) başlangıçta söz konusu olmayacaktır. Başlangıçta bunu savunmak, suni dengeyi ve silahlı propagandayı reddetmek demektir.
Üçüncü olarak, silahlı propagandanın kendisi, yani bu mücadele biçiminin bizzatiği kendisi "kitleler için", "kollektif ajitatör- kollektif propagandist-kollektif örgütleyici" bir yayın organını gerektirmez. Ancak tali mücadele biçimi (klâsik politik kitle mücadelesi) siyasi gazete ile karakterize olur.Silahlı propaganda ise, gerilla savaşıyla.
Ülkemizde silahlı propagandanın örgütleyiciliği üzerine düşülen "şüphelere" değinirken bu gerçekleri belirtmiştik.Aynı tür "şüphe" siyasi gazete için de söz konusudur. Bunlar aynı temelden kaynaklanır. Bu "düşünce", silahlı propagandanın (ve klâsik politik kitle macadelesinin) siyasi ajitasyon-siyasi gerçeği açıklama-siyasi propaganda (kitleleri bilinçlendirme) konusunda da "şüphe" demektir. Ama günümüzde yapılan silahlı eylemlerin (71'de de) açık politik hedeflere vurması sonucu, neden ve niçin yapıldığı, şu ya da bu ölçüde, kitlelerce bilinmesi nedeniyle bu "şüphe" gizli kalmaktadır. Ama bir Locheed rüşveti için yapıldığında bunlar açığa çıkacaktır. Yani, açık ve kitlelerce bilinen siyasi gerçeği (ya da gerçeğin bir kısmını) değil de, bilinmeyen ve kitlelere açıklanması gereken siyasi gerçek ele alındığında silahlı propaganda konusundaki "şüphe"ler her noktada gelecektir. Ve zaten siyasi gerçekleri açıklamada budur.
Başlangıç evresinde, kadroların bu savaş için pratik deney ve tecrübeden yoksun olmaları, gerilla savaşına şehir gerillasıyla başlamasını zorunlu kılmıştır. İkinci olarak, aynı durum açık politik hedeflere tavır almayı (en genel hedeflerdir bunlar) gündeme getirir. [79*] Ama, eğer örgüt "bilinçsiz bir sürecin bilinçli bir ifadesi" olacaksa, her şart altında, katıldığı mücadeleyi bilinçli hale getirmek zorundadır. [80*]
Genelde, Öncü Savaşının başlangıcında, silahlı propaganda böyledir. Ve biz, bu evrede kadro mevzilenmesinde ve kitle çalışmasında bunları dikkate aldık. (Taktik mevzilenme, kadro yaratma ve örgütün varlığını duyurma; stratejik mevzilenme, kır gerillasını yaratma ve kitle sempatisi)
Bugün Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ni savunan unsur ve gruplar, başlangıç evresinin özgül niteliğini anlamayarak, silahlı eylem-silahlı propaganda konusunda yanlış tesbit ve değerlendirme yapmaktadırlar. Bu tesbitlerin sonucunda da yapılan eylemler ve silahlı propaganda "yetersiz" bulunmaktadır. Giderekte silahlı propaganda anlamsızlaştırılmaktadır.
Sonuç olarak toplarsak;
"Revizyonist yayın politikasının temeli, dergi etrafında örgütlenme düşüncesine dayanır. Büyük şehirlerde yayınlanan bir dergi etrafında örgütlenme ve bunun aracılığıyla parti örgütlenmesine geçme, revizyonist bir örgütlenme anlayışıdır." [309]
1976 yılına girildiğinde, hem örgütlenme için, hem de mevcut durum için yeni etki yaratma (silahlı propaganda ile) gündeme geldi. Eğer 71'in yarattığı "etki" ve doğru devrimci çizginin varlığı unutulursa, kişi idealizmin bataklığında kulaç atmaya başlar.
Bu konuda ikinci "eleştiri"de KSD oportünizminden gelmiştir. Onlara göre, "barışçıl mücadele ile (barışçıl mücadele biçimleri ile) yapılan örgütlenme silahlı savaşa başlayabilir. Vietnam örneği açıktır" (!) Vietnam örneğinin "açık" olmasının şüphe götüreceği bir yana, bu tür tesbit savaşın genel kurallarını kavrayamadığı için "hayal"cidir. Her mücadele kendisine uygun yapıyı gerektirir. Bu, savaşta çok daha belirgindir. Savaş sanatının gelmiş-geçmiş en büyük teorisyenlerinden Clausewitz şöyle diyor:
c- Halk Kurtuluş Cephesi
Bugün ülkemizde Halk Savaşını savunan pekçok grup ve görüşlerin fikirlerinin netleşmediği bir konu da "Cephe" konusudur. Burada soldaki "Cephe" anlayışlarını ele alacak değiliz. Konumuz gereği THKP-C saflarındaki "sessizlik" ve "karıştırma"yı ele alacağız.
THKP-C'yi savunan pekçok unsurun THKP ve THKC'nin ayrı tipte ve fonksiyonda iki ayrı örgüt olduğunu çunuttukları açıktır. Bu "unutkanlık"ın nedenleri çeşitlidir. En temelde, başlangıçta ve Öncü Savaşında, savaşın niteliğinin kadro savaşı olması ve "sosyalizmin dünya çapında prestjinden dolayı, radikal küçük burjuvazi geri-bıraktırılmış ülkelerde sosyalizmin adı altında politik arenada yer alması" [313] kadroların THKP ve THKC şeklinde sınıflandırılmasını engelleyerek, "unutkanlık" yaratmaktadır. [81*]
Burada, yazının amacını dikkate alarak, sadece THKC'nin ilkelerini ve THKP ile olan bağıntısını genel kavramlar açısından belitmekle yetineceğiz.
Önce "cephe" kavramını ele alalım:
Cephe kavramı da, strateji ve taktik kavramları gibi, askeri niteliktetir. Bu anlamda sınıf savaşında nitelik belirleyici değildir. Sınıf savaşının oluşturduğu cephe kavramı politik bir kavramdır. Ama yine de, askeri ve politikanın ayrılmazlığı espirisi içinde mütalaa edildiğinde ortak yönleri mevcuttur.
Cephe, topyekün olmak demektir. Bu nedenle Cepheleşme ya da Cephe örgütü, belirli bir düşmana karşı olan tüm güçlerin birleştirilmesini ifade eder. Ve bu anlamda da, Cephe mücadelesi, birleşen tüm güçlerin hertürlü mücadelesini içerir.
Geri-bıraktırılmış ülkelerde oligarşinin özelliklerinden dolayı anti-oligarşik (ve anti-emperyalist) mücadeleden ayrı ve bağımsız anti-faşist mücadele olamaz (sömürge tipi faşizmin oligarşinin uygulaması olması espirisi). Anti-faşist mücadeleyi "bağımsızlaştıran" görüşler ya da anti-faşist mücadele öndedir diyen görüşler, son tahlilde III. bunalım döneminin ilişki ve çelişkilerinin reddini oluştururlar. Bugün ülkemizde bu tür görüşlerin temsilcileri ele alındığında, bu reddedişin zaman zaman açığa vurulduğunu görürüz. Örneğin, Halkın Kurtuluşu-Birliği-Yolu-Sesi grupları "faşist diktatörlük", "faşizmin tırmanışı" diyerek anti-faşist mücadeleyi "bağımsızlaştırmak"tadırlar. Keza KSD oportünizmi de oligarşik devlet-faşist devlet ayrımları ile bunu yapmaktadır. Bu pasifistlerin ideolojik tesbitlerine bakınca görürüzki, hepsi de III. bunalım dönemi ilişki ve çelişkilerini reddetmektedirler. Ayrıca DY-G oportünizmi de (hergün politika değiştirdiğini unutmamak gerekiyor) "anti-faşist direniş komiteleri" "faşizmi protesto" sözleriyle bu "bağımsızlar" saflarına katılmaktadır. Sonuçta hepside, faşizmden MHP'yi, anti-faşist mücadeleden MHP'nin kapatılmasını ve devlet aygıtlarından atılmasını anlamaktadırlar. [82*]
Bugünlerde, kısmen durulmasına rağmen, hâlâ, anti-faşist halk cephesi ya da UDC sözleri duyulmaktadır. Bu cephe çağrıları, bir yandan anti-oligarşik, anti-emperyalist mücadeleyi dışladığından, diğer yandan da Cephe kavramının ya da Birleşik Cephenin ne olduğu, nasıl oluşacağını "somutlayama"dığından lafta kalmaktadır.
Bizim gibi ülkelerde, oligarşi ve emperyalizmden bağımsız faşizm var olmayacağından ve emperyalizm ve oligarşiye karşı, silahlı halk kurtuluş savaşının zorunlu olması nedeniyle salt anti-faşist bir cephe kurulamaz. Kurulacak olan cephe, Halk Kurtuluş Cephesi'dir, ve anti-faşist mücadele ve ilkeleri HKC'nin mücadelesi içinde yer alır.
Halk Kurtuluş Cephesi, tüm halkın, emperyalizm ve oligarşiye karşı olan mücadelesinin örgütüdür. Bu mücadele ekonomik-demokratik, ideolojik, politik ve askeri nitelikte olduğu için Halk Kurtuluş Cephesi savaşını bu dört cephede birden sürdürür. Halk Kurtuluş Cephesi'nin karekterini belirleyen, onun politik ve askeri mücadelesidir. Bu mücadele, diğerlerine göre temeldir. (Askeri mücadelesinin örgütü Halk Ordusudur.)
Halk Kurtuluş Cephesi, anti-emperyalist ve anti-oligarşik tüm halkın kurtuluş cephesidir. Siyasi eğilimleri, dini inançları ve milliyetleri ne olursa olsun, tüm ilerici ve yurtseverlerin birleşik siyasi örgütüdür.
Halk Kurtuluş Cephesinin temel amacı ve hareket noktası, tüm halkın önde gelen ekonomik-demokratik-siyasi çıkarlarını korumuk ve genişletmektir.
Halk Kurtuluş Cephesi, emperyalizme bağımlılık sonucu ortaya çıkan ekonomik sefalete karşı, halkın daha iyi yaşama koşulları için "günlük" mücadelesini de yürütür. Bu mücadelede HKC, kendini sınırlamaz. Emperyalizme bağımlılık sonucu ortaya çıkan ekonomik buhranın yükünü halkın üzerine yıkma çabalarını, ekonomik mücadele ile engelleyerek, bir yandan ekonomik buhranı derinleştirirken; diğer yandan da oliğarşinin emperyalizmle olan bütünleşmesini kitlelere gösterir.
Halk Kurtuluş Cephesi, halkın politik kitle eylemlerini yürütmek ve geliştirmek; silahlı gruplar ve örgütler kurmak şeklinde politik ve askeri mücadeleyi yürütür. Fakat en önemli yan, HKC' nin politik ve silahlı örgütlenmeyi sağlamasıdır. Silahlı gruplar ya da savunma birlikleri, anti-faşist direniş komiteleri ya da faşist saldırılara karşı kendini koruma birlikleri şeklinde sınırlı amaçlarla kurulamazlar. Bunlar, amaçların bir parçasıdır. Silahlı savunma grupları (bunların biçimleri çoktur) kurulmasında, "savunma" ya da "koruma" niteliği, faşist (milis) saldırılar değil, oligarşinin siyasal zoru ve bunun (milli krizin varlığı nedeniyle) sık sık askeri biçimde maddeleşmesinden gelir. [83*]
Halk Kurtuluş Cephesi, tüm halkın ekonomik-demokratik dayanışmasını sağlamakla yükümlüdür. Bu dayanışma, hapishanelerdeki HKC militanların aileleri arasındaki dayanışmadan, bir doğal afet (deprem vb.) karşısında bölgelerarası dayanışmaya; öğretim özgürlüğü ve can güvenliği için dayanışmadan; hayat pahalılığı karşısında dayanışmaya kadar çok yönlü ve somut bir dayanışma olup, bunun örgütlerini ve koordinasyonunu HKC kurar ve sağlar. [84*]
Bir kez daha yineleyelim, HKC, içinde bulunduğumuz devrimin örgütüdür ve politik ve askeri mücadelesi temeldir.
Yeri gelmişken DG-Y oportünizminin "direniş komiteleri"ne kısaca değinelim :
DG-Y oportünizminin "direniş komiteleri"ni iki yönden ele almak gerekmektedir. Birincisi, kendilerinin oportünist karekteridir. DG-Y oportünistleri 1975 yılında (dar çevrede de olsa) söylediklerini gerçekleştirme süreci (çsaflaşma-netleşme-partileşme" süreci) "kitleleri hazırlama" politikasını yansıtır. DG-Y için, herşey birden söylenirse, kitleler bunu hazmedemez, bu yüzden "alıştıra alıştıra söylemek" gerekir. İşte bu "alıştırma-hazırlama" sürecinde kendilerinin zamana ihtiyacı vardır ve bu zaman sürecinde hem kendi yüzleri açığa çıkmamalı, hem de kitleler etraflarında kalmalıydılar. "Direniş Komiteleri" bu yüzden gündeme getirilmiştir. Nitekim daha sonra "sona eren direniş komiteleri kampanyası değerlendirmeleri" bunu ifade eder. İkinci yön ise, getirdikleri teorik iddialardır. Birinci nedenden kaynaklandığı için, pek çok saçmalığı barındıran bu "teorik tahlil", yani "direniş komitelerinin" teorik dayanağı, aynı zamanda DG-Y oportünizminin niteliğini açığa vurur. Şöyle diyor DG-Y oportünistleri :
"... Ülkemiz bugün iç savaş dönemindedir. Savaşın, emperyalizmin doğrudan müdahalesine karşı sürdürülen ulusal yanın ağır bastığı bir niteliğe bürünmediği bütün dönemlerde (hangi ara aşamada olursa olsun) savaşın (sınıfsal yanı ağır basan) bir devrimci iç savaş olma özelliği devam edecektir." [319] (abç)
İkinci olarak, emperyalist hegemonya altındaki ülkelerde halk iktidarının biçimi, bu ülkelerin koşullarına uygun Sovyetlerdir. Sovyetlerin temel aygıtı silahlı kuvvetler, yani ordudur. (Her devlet gibi). Bu düzenli ordu bölgesel birlikler-kendini koruma birlikleri ve milistir. Kendini koruma birlikleri ya da öz savunma birlikleri doğrudan halk ordusunun çekirdeğidir (nüvesi) ve milis sovyetlerin temeli ve çekirdeğidir.
"Bunlar daha sonra genişleyip yerel (bölgesel) silahlı kuvvetler, veya üretim işlerinden (milisten) ya kısmen ya da tamamen afedilmiş silahlı müfrezeler ve en sonunda daha büyük gerilla üniteleri haline gelmişlerdir." [321]
Üçüncü olarak, adı, ister kendini koruma birliği ya da öz savunma birliği olsun (Giap), isterse Şili MIR'ın ifadesi ile direniş komiteleri olsun, temel olarak illegal örgütlenmedir.
"Her bölgede devrimci hareketin çekirdeği olan gizli gruplar..." (Giap) [325]
"... gizli kendini koruma birlikleri..." (Giap) [326]