Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi
Halkın Devrimci Öncüleri
Marksizm-Leninizm Bir Dogma Değil,
Eylem Kılavuzudur-III



Eriş Yayınları tarafından düzenlenmiştir.
erisyay@kurtuluscephesi.org
Özgün biçimiyle Acrobat Reader formatında: Marksizm-Leninizm Bir Dogma Değil, Eylem Kılavuzudur-III (1.155 KB)




ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
ÖNCÜ SAVAŞI




      THKP-C/HDÖ, "Marksizm-Leninizmin kılavuzluğu altında, emperyalizmin III. bunalım döneminin çelişki ve ilişkileri ile, bu çelişki ve ilişkilerin Türkiye'ye yansımasının (ülkemizin tarihi, sosyal, politik, psikolojik niteliklerinin) devrimci tespitinden hareketle" saptanmış olan Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ni, devrim stratejisi olarak kabul etmiştir. Bundan önceki bölümlerde devrim stratejimizin dayandığı teorik temelleri ve emperyalizmin III. bunalım döneminin özelliklerini belirttik. Bu bölümde Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ni bir bütün olarak ortaya koyacağız. Ancak ülkemiz solunda mevcut olan "teorik keşmekeş", "kavram karışıklığı" o seviyeye gelmiştir ki, bir strateji kavramı tartışma konusu yapılmaktadır. Ve pasifistler, buradan hareketle, Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin, strateji bile olmadığını iddia etmektedirler.
      Kimilerine göre, Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi, tamamlanmamış ve eksik bir "strateji"dir. Kimilerine göre ise, "politikleşmiş askeri savaş" diye bir kavramın ifade ettiği strateji yoktur. Bu ve bunlara benzer pek çok iddiaların peşi sıra ülkemizdeki mevcut koşullarda, devrim aşamasının ne olduğu araştırılmaktadır. Bazıları, "demokratik halk devrimi" derken, diğerleri "ulusal demokratik devrim", "milli demokratik devrimi", "anti-oligarşik halk devrimi", "ulusal demokratik halk devrimi" diyerek, özde ayrı olmayan, nüans ve deyiş farkları etrafında fırtınalar koparılmaktadır.
      Herhangi bir devrim anlayışı bulunmadan, kendisini "siyaset" olarak tanımlayanların, "partileşme" süreçleri içinde aylar ve yılların geçtiği Türkiye'de, THKP'nin stratejik tespitlerinin her türlü spekülasyona, karalamaya, ve "netleşme"ye maruz kalması çok doğaldır. THKP'nin stratejik tezlerine saldırmak, bugün tüm pasifistlerin varlık şartı olmaya devam etmektedir.
      Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ni ele almadan, strateji ve taktik konusunu genel olarak ele almakta yarar vardır.


I.
STRATEJİ VE TAKTİK ÜZERİNE



      Bugüne kadar Türkiye solunda, strateji, stratejik hedef, stratejik plan sürekli olarak karıştırılmıştır. Bu karıştırmanın temelinde, Marksist-Lenininst literatürde strateji kavramının farklı tanımlamaları yatmaktadır.
      "İçinde yaşanılan toplumun süreci içindeki çelişmelerden, ana çelişmenin saptanarak, bu ana çelişmenin tayin ettiği o sürecin niteliğinin belirtilmesine Marksist-literatürde 'strateji' denir. Aslında askeri bir kavram olan strateji, fethetme sanatıdır." [154]       Strateji ve taktik kavramlarının askeri kavramlar olması, savaş ile politikanın özgül farklılığı sonucu olarak, politik kavram olarak kullanılmasında pek çok yanlışlığı getirmesi kaçınılmazdır.
      Strateji, en genelde, belirli bir amaca varmak için izlenecek yolların, genel olarak tespit edilmesidir.       "Stratejinin konusu, devrimin belirli bir aşamasını temel kabul ederek, proletaryanın başlıca darbesinin doğrultusunu saptamak; devrimci güçlerin uygun düzenlenişi için (ana ve ikincil yedek güçleri) plan hazırlamak; devrimin belirli bir aşaması boyunca bu planın gerçekleşmesi için mücadele etmektir." (Stalin) [155]       Askeri açıdan, Clausewitz, stratejiyi şöyle tanımlamaktadır:       "Strateji, muharebelerin (çatışmaların) savaşın amaçlarına hizmet edecek şekilde kullanılmasıdır. Aslında strateji sadece muharebe ile uğraşır, fakat strateji teorisi bu özel faaliyetin başlıca aracını, yani silahlı kuvvetlerin, hem doğrudan doğruya kendilerini, hem de belli başlı ilişkilerini ele almak zorundadır.
      Strateji, muharebenin savaşın amacı doğrultusunda kullanılmasıdır. Buna göre savaş eyleminin tümüne, savaşın amacına uygun bir hedef göstermesi gerekir. Diğer bir deyişle, strateji savaş planını yapar ve öngörülen hedeflere göre ona ulaşılmasını sağlayacak bir dizi eylemi saptar; ayrı ayrı seferlerin planlarını hazırlar ve her birinde verilecek muharebeleri örgütler." [156] (abç)
      Görüldüğü gibi, stratejide, her şeyden önce belirli bir amacın tespit edilmesi gereklidir. Devrim stratejisinin amacı, devrimdir. Bu anlamda strateji, devrim yapmak amacıyla izlenecek yol demektir. Buna paralel olarak, strateji, devrim mücadelesinin "tümüne" ve "devrimin amacına uygun bir hedef göstermesi" gerekmektedir (stratejik hedef).       "Stratejik hedef, üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki temel çelişkinin ideolojik, politik, ekonomik ve sosyal çözüm platformudur." [157]       Stratejik hedef, devrimci güçlerin mücadelesinin hedefidir. Stalin'in deyişiyle, "proletaryanın başlıca darbesinin doğrultusnu saptar". Bu hedefin saptanmasında, o an içinde bulunulan dünya ve ülke koşullarının genel incelenmesi ile mümkündür. "Devrim yapmanın ilk şartı doğru emperyalizm tahlilidir" sözünün anlamı bunu ifade eder. Burada kavranılması gereken stratejik hedefin, uzun dönemli ve genel hedef olup, bu hedefe varmanın, o evrede stratejik amaç olduğudur.
      Stratejik hedefin, genel olarak emperyalizmin, özel olarak da ülkenin içinde bulunduğu somut tarihsel koşullara göre saptanması, her ülke devriminde hedefin ayrı olmasını getirir. Emperyalist işgal altında olan ülkeler ile emperyalist ülkelerdeki üretici güçlerin gelmiş olduğu seviye aynı değildir. Bu nedenle, stratejik hedefler aynı olamaz. Keza, emperyalist işgalin biçimi ve emperyalist sömürü yöntemleri, stratejik hedefde de değişiklik yapar.
      Stratejik hedefin tespiti, genel hedefin siyasal iktidar olması ve siyasal iktidarın da belirli sınıf ya da sınıfların elinde olması gerçeğinden hareketle, devrimci güçlere, düşman güçlerini göstermek, düşmanı tespit etmek demektir.
      İkinci olarak, strateji, mevcut güçlerin, belirlenen hedefe karşı nasıl mevzileneceği, bu güçlerin kendi aralarındaki ilişkileri içerir. Stalin'in deyişiyle, "devrimci güçlerin uygun düzenlenişi için plan hazırlamak" gereklidir. Stratejik plan, bu durumda, devrimde sınıfların mevzilenmesi demektir. Stratejik planın bu parçasının tespiti ise, mevcut sınıfların tahlilini gerektirir. Sınıflar tahlili sonucunda, stratejik hedefe yönelecek, devrimci sınıf güçleri tespit edilir. Ve bu tespit edilen devrimci sınıflar, devrim hedefine uygun olarak, mevzilendirilir. Bu, öncü, temel ve yedek güçlerin (stratejik güçler olarak) tespit edilmesidir. Stratejik öncü güç (ya da sınıf), tüm stratejik hareketin yönünü ve rotasını saptayan, hareketin başını çeken ve yönlendiren güçtür. [39*] Öncü ya da önder güç, bir sınıf olabileceği gibi, o sınıfın partisi, yani ideolojik öncüsü de olabilir (ideolojik ya da fiili önderlik esprisi). Bir devrimde önder gücün, fiili mi, yoksa ideolojik mi olduğu, doğrudan o gücün (sınıfın) nicelik ve niteliğine bağlıdır.
      Stratejik temel güç, o devrim sürecindeki temel kitle gücünü ifade eder. Bir başka deyişle, stratejik hedefe varılmasında fiili olarak rol oynayan güçtür. Bu anlamda da önder güç (sınıf), aynı zamanda temel güç içinde yer alır ya da temel gücün bizatihi kendisidir.
      Stratejik yedekler, devrim sürecinde, dolaylı ya da dolaysız olarak, devrimin temel stratejik güçlerin hareketine yardımcı olan ve belirli bir durum karşısında sürece katılan sınıf güçleridir. Strateji ile ilgili diğer kavramlar gibi, stratejik yedekler de, askeri kavramdır. Ancak devrimde sınıfların mevzilenmesinde, stratejik yedekler, örgütsel güçlerle karıştırılmamalıdır.
      Stratejik hedef ve strateji planının bu şekilde belirlenmesiyle sorun tamamlanmış sayılmaz. Ayrıca stratejik amaca ulaşmak için izlenecek yol (stratejik çizgi) ve "ayrı ayrı seferlerin planları" (stratejik rota) tespit edilmelidir.
      Stratejik çizgi
, stratejik amaca ulaşmak amacıyla verilecek mücadelelerde (muharebelerde) temel aracın saptanması demektir. Bir başka deyişle, temel mücadele biçiminin saptanması gerekir.
      Bugün ülkemizde strateji konusundaki yanılgı ve yanlışlıklar, stratejik çizginin tespitinde de ortaya çıkmaktadır. Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin, temel mücadele biçimini saptaması, yani silahlı propagandayı temel mücadele biçimi olarak ele alması eleştirilmektedir. (!) Bu eleştirilere göre, "somut koşullardan kopuk mücadele biçimi olamaz"
[158] genel doğrusunun "ihlâl" edildiği söylenilmektedir. Pasifizmin her türlü çeşidine göre, stratejik bir mücadele biçimi saptamak, somut koşulları hesaba katmamak demektir, fokoculuktur.
      Devrim stratejisinin tespitinde belirlenen temel mücadele biçimi, stratejik amaca ulaşmak için izlenecek yol ve verilecek mücadelelerin araçlarının saptanması demektir. Bu aynı zamanda, stratejik zaferi gerçekleştirecek olan yol demektir. Ancak bu konuda iki tür sapmaya dikkat etmek gerekir: Stratejik temel mücadele biçimi (ya da aracı) tespit edildikten sonra, bunun belirli koşullarda geçerli olduğu ve koşullar değişince değiştiği anlayışı (sağ sapma). Bu anlayış, stratejik tespitlerdeki temel noktaların, ana ve belirleyici olduğunu ve de değişik koşullardaki tüm çabaların bu noktaya tabi olduğu gerçeğini reddetmek demektir. Temel yol, tek yol değildir; ama temel yol, her şeyin başarısını belirleyen yoldur.
      İkinci sapma ise, stratejik mücadele biçiminin tespitinde temel-tali ilişkisini unutmak ve temeli tek olarak ele almaktan kaynaklanır (sol sapma).       "... strateji teorisi bu özel faaliyetin (muharebenin) başlıca aracını, yani silahlı kuvvetlerin doğrudan doğruya kendilerini, hem de belli başlı ilişkilerini ele almak zorundadır." (Clausewitz) [159] (abç)       Strateji tespitinin, genel mevcut koşulların tahliline dayandığı gerçeği, kendini stratejik çizgi tespitinde de gösterir. Yani temel mücadele biçimi, genel mevcut koşulların tahlilinden çıkar. Lenin'in deyişiyle, "mücadele biçimlerini belirleyen" somut tarihsel koşullardır.
      Kısaca özetlersek, strateji, devrim sürecinin belirli bir anını temel kabul ederek, bu devrim sürecinde, varılacak hedef, bu hedefe yönelik sınıf güçleri, bu sınıf güçlerinin mevzilenişi ve savaşa sokuluş tarzı, mücadelenin niteliği-yöntemi-araçları ve mücadelenin genel gelişim çizgisinin saptanmasıdır. Bu durumu ile strateji, tüm süreci koşullandıran ve ona bilinçli ifade vermek için izlenecek yol demektedir. Bu nedenle strateji, devrim sürecinin her anında, her somut koşullarda yürütülecek çalışmaların temelidir. Bu anlamda da strateji, taktiklerin niteliğini belirler ve taktikler stratejiye bağımlıdır.       "Ana çelişmenin niteliğinin tayin ettiği süreç —herhangi bir şeyin gelişim sürecinde var olan farklı aşamalar— içinde çeşitli aşamaları ihtiva eder. Ve her aşama farklı şartları içinde taşır. Farklı şartlar da doğal olarak farklı özellikler gerektirir. İşte 'taktik' denilen esnekliğin biçimlendirilmesinin önemi burada ortaya çıkar. Taktik, ana çelişmenin niteliğinin tayin ettiği sürecin değişik aşamaların değişik şartlarına göre (sürecin belli aşamalarında bazen tali-ana çelişki ile üst üste gelebilir, bazen de ana çelişmenin bazı kısmi unsurları çözümlenir) bu şartlara uygun pozisyonlar çizme, şartlara uygun tecrit edilmiş hareketler yapma sanatıdır." [160](abç)       Strateji gibi taktik kavramı da, askeri bir kavramdır. Politik mücadeleye buradan geçmiştir. Clausewitz taktiği şöyle tanımlar:       "Taktik, silahlı kuvvetlerin çarpışmada kullanılmasına ilişkin teoridir." [161] (abç)       Taktiğin tanımlanmasında Che Guevara şöyle diyor:       "Taktik, büyük stratejik hedefleri izlemenin pratik yöntemidir. Taktik, stratejinin tamamlayıcısı ve bazı yönlerden uygulamaya konuluşudur." [162] (abç)
      "Taktiğin konusu —diyor Stalin, nispeten kısa olan hareketin kabarması ve alçalması, devrimin hızlanması ve yavaşlaması döneminde proletaryanın davranış çizgisini saptamak, eski mücadele ve örgütlenme biçimlerinin ve eski sloganların yerlerine yenilerini koyarak, mücadele ve örgüt biçimleri arasında uyum sağlayarak vb. ve bu çizginin uygulanması için mücadele etmektir.
      Taktik, stratejinin bir parçasıdır, stratejiye bağlıdır ve stratejiye hizmet etmekle yükümlüdür.
" [163] (abç)
      Taktik, doğrudan doğruya pratiği, pratiğin o andaki şekillenmesini belirlemesinin anlaşılmaması pek çok stratejik sapmaları gündeme getirebilmektedir. Yukarda görüldüğü gibi, taktiğin en önemli noktası, içinde bulunulan anın, diğer koşullardan farklı yönlerini (özel niteliğini) tespit ederek bu farklılığa uygun mücadeleyi yürütmektir. Ancak taktiğin biçimlendirilmesinde dikkat edilecek husus, taktiğin stratejiye bağımlılığı ve stratejinin o anki özgül koşullarda biçimlenişi olmasıdır. Bu anlamda taktikler değişken ve geçicidir.
      Taktik konusu, doğrudan mücadele biçimleri ve örgüt biçimlerini kapsamına aldığından, doğru taktik tavırlar stratejik zaferi kolaylaştıracağı gibi, yanlış taktikler geciktirecektir. Ancak kimilerinin sandığı gibi, her taktik evrede, o evrenin (özgül) koşullarına uygun olarak "farklı mücadele ve örgüt biçimlerinin" (Stalin) gündeme gelmesi temel mücadele ve örgüt biçiminin değişmesi demek değildir. Böyle bir anlayış stratejinin ya da devrim teorisinin gereksizliğini önermek demektir ve örgütlenme açısından tasfiyecilik ya da ostovizm demektir. Taktik evrelerde stratejik çizginin, o evrenin koşullarına (özgül) göre biçimlenmesi ya da taktik evrelere göre temel mücadele ve örgütlenme biçimlerinin değişmesi ve yenilerinin "yaratılması" demek değildir. Her özgül evrenseli içinde taşır ve evrenselin parçadaki durumudur. Evrenselden ayrı ve bağımsız özgül durumlar olamaz. Bu nedenle, taktik, stratejinin o anki somut koşullarda biçimlenişidir. Her şeyden önce, özgülün bağlı olduğu ve koşullandırdığı evrenselin doğru tespiti sonucu oluşturulan stratejinin doğruluğu birincildir ve taktiğin biçimlendirilmesindeki doğruluğun şartıdır.
      Konunun somutlaşması için bir-iki örnek verelim:
      1971-12 Mart döneminde strateji ve taktiğin durumunu ele alırsak: Her şeyden önce, genel olarak emperyalizmin III. bunalım döneminin genel çözümlenmesine dayanılarak, bu genel koşullar içinde devrimin nasıl gerçekleşeceğini saptamak stratejinin konusudur. Strateji, bu koşullar içinde, düşman güçlerinin güçlü ve zayıf yönlerini, bizim güçlü ve zayıf yönlerimizi ve bu genel koşullarda düşmanın bize hangi saldırıları yönelteceğini (yani hangi çarpışmaları kabul ettireceğini) tespit ederek, bunlara uygun mücadele biçimini ve örgüt anlayışını ve de genel hedefleri belirler. Böylece stratejik tespitler, genel koşullara tam anlamıyla uygundur. Özel durumlar, genelin yansıma ve biçimlenişi olduğu anlamında, stratejik tespitler, özele yansıyan ve özeldeki koşullara göre özelleşen genel mücadele ve örgüt biçimlerini içerir.
      12 Mart 1971 koşullarında, genel koşullardan farklı olarak ortaya çıkan ve çıkabilecek koşulları tespit etmek taktiğimizi belirler. Ancak bu farklı olgular, geneli içinde taşır ve genelin o andaki görünümüdür. 12 Mart dönemi, emperyalizmin III. bunalım döneminin genel özelliklerinin, ülkenin içinde bulunduğu ekonomik-politik-sosyal alandaki çelişkilerin gelmiş olduğu seviyede biçimlenişidir. Bu anlamıyla, ülkedeki emperyalist işgal, oligarşik yönetim ve milli kriz, genel olarak değişikliğe uğramaz. Meydana gelen değişim ise, milli krizin derinleşmesi (Stalin'in deyişiyle, hareketin kabarması) ve oligarşik yönetimin siyasal zoru —derinleşen milli kriz nedeniyle— askeri biçimde maddeleşmesidir. Bu koşullarda karşı-devrimin güçlü ve zayıf yönleri ile devrimin avantaj ve dezavantajları somutlaşır. Konuyu, III. bunalım döneminin geri-bıraktırılmış ülkelerdeki temel özelliği olan sürekli milli kriz ve suni denge açısından koyarsak: 12 Mart döneminde ekonomik plandaki buhran ve suni dengenin oligarşinin askeri güçleri tarafından devam ettirilmeye çalışılması en önemli iki noktadır. Bu koşullar içinde taktik ne olacaktır? Stratejiden ayrı olarak neleri içerecektir? (Örgüt ve mücadele biçimlerinde) Her şeyden önce, suni dengenin oligarşinin resmi ve askeri güçleri ile devam ettirilmeye çalışıldığı için, taktik planda oligarşinin askeri güçlerine saldırmak ve onları yıpratmak ve de hareketlerini engellemek temel görevdir (Taktik hedef). Bu taktik hedef, stratejik hedefin o anki, somut koşullardaki görünümüdür. Taktik plandaki mücadele oligarşinin askeri güçleri ile olmaktadır. Öncü Savaşı koşulları içinde devrim güçleri ise, halkın devrimci öncüleridir. Öyle ise, genel stratejik hedef olan emperyalizm ve oligarşinin halkla olan çelişmesinin yansısı, somutta (oligarşi ile halk arasındaki çelişme olarak) oligarşinin askeri güçleri ile halkın devrimci öncüleri arasındaki mücadele olarak biçimlenir. [40*] Öyle ise taktik hedef, oligarşinin askeri güçleri ile gerçekleştirmeye çalıştığı amacı engellemektir. Bu evrede taktik hedefin bu şekilde tespiti mücadele ve örgütlenme konusunda bazı değişimler getirir. Keza devrimci sloganlar da değişerek bu taktik hedefe uygun biçimlenir. Ancak bu stratejik mücadele ve örgütlenme biçimleri değişmiştir anlamına gelmez. Gündeme gelen yeni koşullardaki ilişki ve çelişkilerin yarattığı "yeni" mücadele ve örgütlenme biçimleridir. Stalin'in tanımlamasında belirttiği "yeni" mücadele ve örgütlenme biçimleri bu şekilde anlaşılmalıdır. Bir başka deyişle, yeni taktik evrede değişen koşullara göre, eski taktik evrenin koşullarına göre biçimlenen mücadele ve örgütlenmenin değişmesi gündemdedir. Ve her taktik evrede, taktik hedefe ulaşılmasında temel yol stratejik çizgi ve tespitlerdir.
      Stratejik tespitimize göre, Öncü Savaşı evresinde temel görev suni dengeyi yaratan ve devam ettiren maddi güçlerin dağıtılması ve yok edilmesidir. Genel olarak suni denge, oligarşinin ordusu, polisi, her türlü propaganda ve pasifikasyon yöntemleri ile sürdürülür. Zaman zaman da ekonomik plandaki üretim artışından yararlanır. Öyle ise, Öncü Savaşında temel görev, bu güç ve uygulamalara tavır alarak, bunları dağıtmak ve kitlelere göstermektir (Stratejik olarak Öncü Savaşının amacı). Ancak tüm bunlar somutta, koşullara uygun olarak temel-tali ilişkileri içinde biçimlenirler. İşte bu biçimleniş taktikleri belirler. 12 Mart döneminde, suni denge ordu ve polis aracılığıyla sürdürülmeye çalışılmaktadır. Taktik hedef, (somut) bu güçlerin hareketini engellemektedir (Aynı şekilde 1976 sonrasında bu güçler yerine faşist milisler geçmiştir, temel olarak taktik hedef faşist milis güçlerdir).
      Yine bu dönemde, demokratik muhalefet çeşitli yasalarla sindirilmiş ve pek çok demokrat hapishaneye atılmıştır. Yine 12 Mart döneminde, oligarşinin hareketi, sömürüyü disipline etmeye yönelik olduğundan, tekelci burjuvazi, toprak ağaları ve tefecilerin en irileri hariç olmak üzere, tüm diğer sömürücü sınıf ve tabakalara tavır almıştır. Erim Hükümeti aracılığıyla da "tarafsız"lığını, "ilerici" liğini koymaya çalışmıştır. Öyle ise taktiğimiz, gerek oligarşi dışına atılmak istenen, gerekse dışında kalarak izlemeye çalışan diğer sömürücü kesimlerin güçlerinden yararlanmayı da hedefler. 12 Mart döneminde idam cezalarına karşı imza toplamanın örgütlenişi ve bizzat bu mücadele, yeni mücadele ve örgüt biçimini ifade eder. (Günümüzde faşist milis güçlerinin legal örgütlerinin kapatılması ve hesap sorulması gibi)
      12 Mart döneminde, Erim hükümetinin yüzünü açığa çıkartma, yani Erim hükümetinin emperyalizmin ve oligarşinin hükümeti olduğunu, "ilerici, Atatürkçü"lüğünün maske olduğunu göstermeye yönelik mücadele temeldir (1975 sonlarında faşist milis güçlerinin —MHP'nin— oligarşi ile olan işbirliğini göstermek gibi).
      12 Mart döneminde, oligarşi ile emperyalizm ilişkisini ve emperyalizmin gizli işgalini gösterme bir diğer görevdir. Her dönemde geçerli olan bu görev, 12 Mart döneminde haşhaş ekiminin yasaklanması ile kendini somutlaştırır. Bu dönemde haşhaş ekimi ve haşhaşın yan ürünleri ve ülke ekonomisindeki (ilaçlar) yerinin belirtilmesi, bunun için seminer, miting vb. şeylerin organize edilmesi taktik mücadeleyi biçimlendirmiştir (1975 sonrasında Amerikan üslerinin kapatılmasına ilişkin sloganlar, günümüzde IMF-AID-Dünya Bankası ilişkilerinin açığa vurulması gibi).
      İşte bu koşullar içinde, temel olarak silahlı propaganda mücadele biçimi çerçevesinde E. Elrom'un, 3 İngiliz'in kaçırılması ve karşılığında hapishanelerin boşaltılmasını ve Denizlerin idamının durdurulmasını talep etmek; (kaçırarak ya da öldürerek, her iki koşulda da) Jandarma Genel Komutanı'na yönelmek doğru devrimci eylem olmaktadır. Keza "Genel Af" sloganı doğru slogan olarak ortaya çıkar (Günümüzde "faşist katillerden hesap sorulsun" sloganı gibi). [41*]
      Özetlersek, taktik, stratejik mücadelenin somutta uygulanışıdır. Taktik, somut koşullardaki değişime göre değişen ve bu değişik somut koşullardaki davranış çizgisidir. Ancak, taktik, somut koşulları belirleyen ana çelişmeye göre saptanan stratejiye bağımlıdır ve stratejiye hizmet eder.
      Strateji-taktik ilişkisinin kavranılması, pratigin doğru yönlendirilişi için gereklidir. Bugün ülkemiz solunda Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ne karşı yürütülen kampanya içersinde strateji-taktik ilişkisi özel yer tutmaktadır. Kimilerine göre "stratejik mücadele biçimi olamaz, mücadele biçimlerini belirleyen taktiktir. Taktik de somut durumların somut tahlili olduğuna göre mücadele biçimleri somut koşullara bağlıdır. Ve somuttaki değişimlere göre değişir". TSİP-TİP-KSD oportünizminin bir koro halinde bu sözlerine, son olarak DG-DY oportünizmi de katılmıştır. Şöyle diyor "Devrimci (!) Gençlik-Yol" oportünizmi:       "Örneğin 'Öncü Savaşı'nı ele alalım. Kimileri, Devrimci Hareketimizin bu konudaki görüşlerini derinleştirme adına, Öncü Savaşının şu aşamasında şu evresinde hangi taktiklerin uygulanacağının tespit edilmesinin 'acil sorunlar' olarak gündeme getirme gayretkeşliği içindedirler. Kavram tartışması hayatın canlı pratiğinin yerine geçirilmek istenmektedir." [164] (abç)
      "Evrim ve devrim aşamasının iç içe geçmesi durumu, OLGUNLAŞMIŞ bir milli kriz olarak, sürekli bir devrim durumunun varlığı ve sürekli bir devrim aşamasında bulunulması şeklinde anlaşılamaz. Ve buradan kalkarak koşulları hesaba katmayan bir mücadele anlayışı Devrimci Harekete maledilemez." [165] (abç)
      "Evet, evrim ve devrim aşamalarının iç içe geçmesi durumu, nesnel koşulların her durumda her türlü eyleme müsait olduğu biçiminde alınmamalıdır." [166]
      Görüldüğü gibi, DG-Y oportünisleri, "nesnel koşullar", "her durum", "hayatın canlı pratiği", "şu aşamasının şu evresinde hangi taktiğin" kelimeleriyle strateji-taktik ilişkisinin tespitini "gayretkeşlik" olarak yorumlamaktadırlar. Her zaman olduğu gibi, bu oportünistler, genel kavramlarla ve yuvarlak ifadelerle işleri geçiştiriyorlar. Öz olarak ifade edilen, "Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ne göre tespit edilen temel mücadele biçimi silahlı propaganda 'her durumda' geçerli değildir. Buna paralel olarak mücadeleyi o anki somut koşullarda biçimlendirmek amacıyla girişilecek durum tahlilleri ve taktiğin tespiti gereksizdir. Önemli olan günlük mücadeledir." Bu ifadenin altında yatan gerçek ise, devrimci çalışmayı kendiliğinden gelmeciliğe tabi kılmaktır. Lenin'in sözleriyle, eğer bir parti bilinçsiz bir sürecin bilinçli bir ifadesi olacaksa, girdiği süreci yönlendirmek zorundadır. Bu ise, sürecin tahlili ve strateji-taktiğin tespiti ile mümkündür. Örneğin 1912 yılında uluslararası sosyal demokrat partiler (o dönemde partilerin ismi komünist parti değildi) toplantısında (Basel Kongresi) alınan karar bu gerçeği açığa çıkartır. Basel Kongresi, 1912 yılında, I. yeniden paylaşım savaşının çıkacağını tespit ederek, bu koşullardaki parti tavırlarını belirleyerek, "ekonomik ve politik buhranı savaşa dönüştürün" kararını alır. DG-Y'e göre Lenin'in de katıldığı bu karar "gayretkeşliktir" (!), hem nasıl olur da, sürecin "şu aşamasında" (Basel Kongresi'ne göre yeni paylaşım savaşında), "hangi taktiğin" (iç savaşın) "uygulanacağı" belirleniyor! Ama denilecektir ki, Basel Kongresi kararı koşulları hesaba katmaktadır. Fakat Kautsky, aynı karara "hesaba katılan koşullar yanlıştır" diyerek karşı çıkmıştır. Keza emperyalist dönemle birlikte sistemin bütününde devrimin nesnel koşullarının mevcudiyeti, devrimcilerin her türlü eyleme başvurabilmelerinin nesnel koşullarını yaratır. Bu da "Marksizm ilke olarak her türlü mücadele biçimini kabul eder" sözü ile somutlaşır. Ancak ilke olarak her türlü mücadele biçiminin kabul edilmesi ve sistemin bütününde bunların uygulanmasının şartlarının olması ile pratikte (somutta) uygulanması demek değildir. Hangi mücadele biçiminin nerede ve nasıl uygulanacağı ayrıdır. Bu iki şeyi birbirine karıştırmak, Lenin'in deyişiyle, "tüm hastalıkların tedavi yollarının tıp tarafından tanınması ile belli hastalığa belli tedavinin uygulanmasını karıştırmaktır." [167] Ve hangi hastalığa hangi tedavinin uygulanacağı önceden bilinmelidir; ama herhangi bir kişiyi muayene etmeden (tahlil), hastalığını bilmeden tedavi etmek olanaksızdır. Bunların politik literatürde anlamı "mevcut durum tahlili" ve "genel dünya ve ülke tahlilidir". Birincisi taktiği, ikincisi stratejiyi belirler. Ve özel genelden ayrılamaz. Öyle ise yuvarlak bir "nesnel koşullar", "her durum", "her eylem" hiçbir şey ifade etmez. Nasıl bir nesnel koşul (genel emperyalizm, özel bir ülke mi), hangi durum (emperyalizmin hangi bunalım döneminin, hangi ilişkiler içindeki hangi ülkesinin hangi mevcut durumu) ve hangi eylem (barışçıl-silahlı, parlamenter-sovyetik ayaklanma-barikat savaşı-gerilla savaşı-hareketli savaş vb.) belirtilmedikçe "nesnel koşulların her durumda her eyleme müsait olduğu biçimde alınamaz" cümlesi anlamsızlığı ifade eder, ve ekonomizmin ta kendisidir.
      Emperyalist dönemde, belirli bir ülkenin emperyalizmin belirli bir bunalım döneminde (III. bunalım dönemi), genel ilişki ve çelişkilerin tespiti ve bu ilişki ve çelişkilerin belirlediği sürecin gelişiminin belirlenmesi, mücadeleye devrimci mücadele olma niteliği verir. Yoksa devrimcilik, hergün her şeye ayrı şeyler söylemek değildir. Devrimci mücadele, her gün her yerde söylediklerinin bir bütünün parçaları olarak, bütüne bağlı olması demektir. Bu ise strateji-taktik ilişkisini ifade eder. [42*]
      Stratejik mücadele biçimi olamaz diyenlere Lenin şöyle demektedir:       "Çoğunlukla bu çıkışlar, daha ilk anda tam bir fiyasko ile sonuçlanır. İlk anında ve tam bir fiyasko, çünkü, bu mücadele hareketi daha önce düşünülmüş ve uzun uzadıya saptanmış sistemli bir eylem planı, inatçı ve uzun süreli bir mücadele planı sonucu değildir, sadece geleneğe uygun bir devrimci grubun kendiliğinden-gelme çalışmasının gelişmesi sonucuydu." [168] (abç) [43*]       Son olarak, strateji-taktik konusunu ve mücadele biçimlerinin durumunu Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi açısından ele alalım.
      Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nde temel mücadele biçimi silahlı propagandadır. Diğer politik, ekonomik ve demokratik mücadele biçimleri silahlı propagandaya tabidir. Bir başka deyişle, devrimin zaferi, temel olarak, silahlı propagandanın başarısına bağlıdır.

      Bu tespite karşı çıkanlar, stratejik olarak tespit edilen temel mücadele biçiminin olamayacağını ya da sadece belirli dönemlerde uygulanacağını ileri sürmektedirler. Ve temel mücadele biçiminin silahlı propaganda olması, bunun her dönemde temel alınmasını "sür-git silahlı mücadele anlayışı" olarak yorumlamaktadırlar. Bu karşı çıkışların amacı ne olursa olsun, kendi boyutları içinde cevap vermekte, pratik yarar görüyoruz.
      Her şeyden önce, bizim gibi ülkelerde, stratejide tespit edilen temel mücadele biçiminin, her dönem geçerli olduğunu belirtelim. Bunu anlamak zor değildir.
      Birinci olarak, emperyalizmin III. bunalım döneminde geri-bıraktırılmış ülkelerde sürekli bir milli kriz mevcuttur. Bu milli kriz, tam anlamıyla olgun olmasa bile, sürekli bir durumdur ve hiçbir koşulda ortadan kalkmaz. Bu ise, emperyalizm ve oligarşinin, her koşulda siyasal zoru ve bunun askeri biçimde maddeleştirilmesini temel almasını gerektirir. Yani, milli kriz koşullarında düzeni devam ettirebilmenin tek yolu siyasal zordur. Bunun somut ifadesi ise, oligarşinin her durumda düzenin sınırlarını aşan hareketlere karşı siyasal zoru askeri biçimde maddeleştirdiği ve zaman zaman da düzen sınırlarını aşmaya yönelen ekonomik-demokratik hareketlere karşı da aynı yöntemi kullandığıdır.
      Devrimci politik mücadele, düzeni yıkmaya yönelik iktidar mücadelesidir. Bu nedenle düzenin sınırlarını aşan ve aşmak zorunda bulunan harekettir. Politik mücadelenin bu niteliği, onun örgütlenmesinin illegaliteyi temel almasını zorunlu kılar ve illegalite devrime kadar her durumda temeldir.
      Emperyalist hegemonya altındaki ülkelerde (isterse I. ve II. bunalım döneminde emperyalizmin işgalinin açık olduğu sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde; isterse III. bunalım dönemi geri-bıraktırılmış ülkelerde olsun) devrimci mücadele —ki iktidar mücadelesidir— sürekli milli kriz koşullarında yürütülmek durumundadır. Bu durumda emperyalizm ve yerli hakim sınıflar, düzeni devam ettirmek için siyasi zoru askeri biçimde maddeleştirmek ya da maddeleştirmenin şartları içinde hareket etmek zorundadır. Karşı-devrimin bu zorunun amacı (politik amaç), düzeni devam ettirmek için, düzene karşı güçleri yok etmek ya da sindirmektir. (Karşı-devrimin askeri savaşının politik amacı). Diyalaktik materyalizme göre, bir maddi güç bir başka maddi güçle yok edilebilir. Bu nedenle karşı-devrimin siyasal zoru, devrimci zorla bertaraf edilir. Ancak emperyalist hegemonya altındaki ülkelerde siyasal zor (kapitalist-emperyalist ülkelerden farklı olarak) askeri biçimde maddeleşmenin sürekli koşulları içindedir. Bu nedenle devrimci zor, askeri biçimde süreklidir. Bir başka deyişle, emperyalist hegemonya altındaki ülkelerde devrimci mücadele askeri savaşı temel almak zorundadır. Objektif koşullara uygun bu mücadele süreklidir.
      Ancak, askeri savaş şu ya da bu şekilde değil, devrimci politik amaçlar için kullanılır. Yani, kitleleri bilinçlendirmek ve örgütlemek temelinde yürütülür. Böylece devrimci politik amaçlarla kullanılan askeri savaş (zor), salt karşı-devrimin askeri gücünü yok etmek için değil (bu askeri savaşın niteliğidir), temel olarak kitleleri bilinçlendirmek ve örgütlemek için kullanılır. Kitleleri biliçlendirip öngütlemenin yolu ise, siyasi gerçekleri açıklama kampanyası ile mümkün olduğundan, askeri savaş bu kampanyanın temel aracı olarak kullanılır. Bu durum süreklidir ve her koşulda geçerlidir.
      Emperyalizmin III. bunalım döneminde, siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının (kitleleri biliçlendirme, örgütlendirme) başarısı için suni dengenin bozulması şarttır. Bu nedenle Öncü Savaşı boyunca askeri savaşın, temel devrimci görevi suni dengeyi bozmaktır. Kitlelerin bilinçlendirilmesi ise, bu göreve bağlı olarak yürütülür.
      Görüldüğü gibi, "sür-git silahlı mücadele anlayışı" diye bir şey yoktur ve olamaz. Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ne göre sürekli olan mücadele (aynı zamanda temeldir), politik mücadeledir ve bunun temel biçimi olan silahlı propagandadır (daha önce de belirttiğimiz gibi "sür-git" silahlı mücadele ya da askeri savaş, savaşın niteliğine aykırıdır ve bizatihi savaşın kendisi buna izin vermez).
      Kısaca özetlersek, emperyalist hegemonya altındaki ülkelerde sürekli milli kriz —tam anlamıyla olgun olmasa da— karşı-devrimin siyasal zorunu askeri biçimde maddeleştirmesini kaçınılmaz kılar ve bunun objektif şartlarını yaratır. (Subjektif şartlar ise, sürekli ordunun mevcudiyeti ile her dönem vardır). Bu koşullarda devrimci mücadele askeri savaşı temel metod olarak almak zorundadır. Bir başka deyişle, devrimci politik mücadele temel olarak silahlı aksiyon yöntemleriyle yürütülmek zorundadır. Savaşın devrimci karakterine ve güçler dengesine uyan silahlı aksiyon biçimi gerilla savaşıdır. Çünkü gerilla savaşı değişken karakterinden dolayı, düşman askeri güçlerinin imha ve yıpratılmasını sağladığı gibi, kitle çalışmasına da izin verir. İşte gerilla savaşının, devrimci politik amaçlarla, yani siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının bir aracı olarak ele alınışına silahlı propaganda ve bu mücadele biçimini temel alan devrim stratejisine Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi diyoruz.


II.
POLİTİKLEŞMİŞ ASKERİ SAVAŞ STRATEJİSİ'NİN GENEL İLKELERİ



      Yukarda belirttiğimiz strateji kavramı çerçevesi içersinde Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ni kısa ve öz olarak tanımlayalım.
      Emperyalist hegemonya altındaki ülkelerde, iç dinamiğin çarpıtılması ülkedeki mevcut çelişkileri keskinleştirmiştir. Bir de bu yapıya, kapitalizmin sürekli ve genel bunalımının şiddetle yansıması (sürekli ve genel bunalım, ekonomik-politik-sosyal tüm hayatı kapsar) sonucu sürekli milli kriz ortaya çıkar.
      Emperyalizmin III. bunalım döneminde, geri-bıraktırılmış ülkelerde, emperyalist sömürü, oligarşi aracılığı ile gerçekleştirilir. Bir başka deyişle, ülkedeki baş çelişki halk ile oligarşi arasındadır. Ancak ülkedeki kapitalizm kendi iç dinamiği ile gelişmediğinden ve yerli-tekelci burjuvazi (oligarşi içinde ağır basan yöndür) baştan emperyalizmle bütünleşmiş olarak doğduğundan, emperyalizm de oligarşinin içinde yer alır (gizli işgal esprisi) ve ülkedeki belirleyici yön emperyalizm ve emperyalist sömürüdür. Bu anlamda ,ülkedeki baş çelişki, aynı zamanda halk ile emperyalizm arasındadır.
      Geri-bıraktırılmış ülke devriminde burjuva demokratik devrim aşamasının çözmesi gereken çelişki işte bu çelişkidir. Kısacası, stratejik hedef, anti-emperyalist, anti-oligarşik devrimdir. Ancak bu stratejik hedef tespiti, iki ayrı nitelikte hedefin tespitideğildir. Anti-emperyalist hedefle, anti-oligarşik hedef diyalektik bir bütünü teşkil ederler. (Emperyalizmin oligarşi içinde yer alma esprisi) Geri-bıraktırılmış ülkelerde, geçmiş dönemlerde olduğu gibi, iç düşmanla (III. bunalım döneminde oligarşi), dış düşman (emperyalizm) birbirinden kesin çizgilerle ayrılamaz (Emperyalizmin içsel olgu olma esprisi).
      Bu nedenle stratejik hedef, bir bütün teşkil eden anti-emperyalist mücadele ile anti-oligarşik mücadeleyi içerir. Devrimci savaş, stratejik hedefin bu niteliğinden dolayı hem ulusal, hem de sınıfsal planda yürüyecektir. Ancak emperyalist işgal açık hale geldiği döneme kadar, sınıfsal yan ağır basacaktır.
      Sınıfsal yanın ağır basması, yanı anti-oligarşik mücadelenin önde olması, anti-emperyalist mücadelenin ihmal edileceği anlamına gelmez. Anti-oligarşik mücadelenin temel niteliği, oligarşinin siyasal tecriti ve halkı devrim safına çekmek olduğu için ve bunun ise, bir yandan oligarşinin sınıfsal sömürüsünü halka göstermek, diğer yandan emperyalist sömürü ile bağlantısını ortaya koymak gerektiğinden anti-emperyalist mücadele kaçınılmazdır. Bu iki mücadele birbirinden kesin çizgilerle ayrılamaz.
      Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi, işte bu stratejik hedefe yönelik olarak, tüm devrimci güçlerin uygun düzenleniş içersinde, belirli bir mücadele metodu ile savaşa sokulmasıdır.
      Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ne göre, devrimci süreç iki aşamadır: Öncü Savaşı ve Halk Savaşı.
      Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ne göre, anti-emperyalist, anti-oligarşik devrimin başarılması için Halk Savaşı zorunlu bir duraktır. Halk Savaşı, emperyalizmin ve oligarşinin askeri biçimde maddeleşen siyasal zoruna karşı, kitlelerin devrimci zorunun uygulamaya sokuluşudur. (Bkz: İkinci Bölüm) Ancak emperyalizmin III. bunalım döneminin özelliklerinden dolayı Halk Savaşı Öncü Savaşı aşamasından geçecektir. Halk Savaşının başlatılabilmesi için, öncülerin yürüttüğü politikleşmiş askeri savaş ile suni dengenin bozulması ve oligarşinin siyasal tecridi şarttır (bağıntılı).
      Geri-bıraktırılmış ülkelerde kapitalizm dış dinamikle (emperyalizm) geliştirilmesi sonucu, şehirleşme, haberleşme ve ulaşım, geçmişe göre artmıştır. Bunun sonucu olarak bu ülkelerde şehir küçük burjuvazisi ve proletarya geçmiş döneme göre nicelik olarak daha fazladır. Keza şehirleşmenin artışı buralardaki mücadeleyi, geçmişe göre, daha da öne çıkarmıştır. Bu yüzden devrimci mücadele kır ve şehirde birlikte yürütülür. (Birleşik devrimci savaş ya da "birleşik isyan")
      Devrimci mücadele başlangıçtan itibaren askeri savaş (silahlı aksiyon) yöntemlerini temel almak zorundadır (sürekli milli bunalım esprisi). Politik mücadelenin silahlı aksiyon temelinde yürütülmesi ve barışçıl yöntemlerin tali olması, politik mücadele biçimleri arasında yeni ilişkiler yaratmıştır. Kapitalizmin iç dinamikle geliştiği ülkelerde olduğu gibi, evrim ve devrim aşamaları şeklinde devrimci mücadelenin kesin çizgilerle ayrılması imkansızdır. Bu aşamalar iç içe geçmiştir. Bir yandan evrim ve devrim aşamalarının devrimci görevleri, diğer yandan silahlı aksiyon (askeri savaş) yöntemlerinin temel alınması gereklidir. Bu nedenle, devrimci politik görevlere ve karşı-devrimin askeri gücü ile olan farka uygun silahlı aksiyon (askeri savaş) biçimi gereklidir. Bu da gerilla savaşıdır. Gerilla savaşı, değişken niteliği gereği bu iki görevi birden yerine getirebilir. İşte gerilla savaşının devrimci politik amaçlarla, siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının bir aracı olarak yürütülmesine, yani politik kitle mücadelesi olarak ele alınmasına silahlı propaganda denir. Silahlı propaganda, politik mücadele biçimi olarak temeldir. Diğer politik mücadele biçimleri talidir. Genelde ekonomik ve demokratik mücadele ve biçimleri politik mücadeleye tabi olduğundan, silahlı propagandaya tabidir, talidir (temel-tali yönler diyalektik bütünlüğü ifade eder).
      Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ne göre, Öncü ve Halk Savaşı evrelerinde izlenecek "stratejik çizgi, kır ve şehri, silahlı propaganda ve öteki politik mücadele biçimlerini diyalektik bir bütün olarak ele alan çizgidir."
[169] Bu stratejik çizgi, gerilla savaşının, kır gerilla savaşı ve şehir gerilla savaşı şeklinde yürütülmesini kaçınılmaz kılar.
      Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ne göre anti-emperyalist, anti-oligarşik devrimde sınıfların mevzilenmesi şu şekildedir:
      Önder güç: Proletaryadır.
      Temel güç: Köylülük
(Feodal kalıntılar ve tarım burjuvazisi hariç tüm köylü unsurlar), şehir küçük burjuvazisi ve şehir proletaryasıdır.
      Dolaysız yedekler
: Kemalist aydın çevre-dünya sosyalist bloku-sömürge ülkelerdeki ulusal kurtuluş hareketleri.
      Dolaylı yedekler
: Demokrat batı ülkeleri ve kamuoyu —oligarşinin kendi içindeki çelişkileri— küçük burjuvazinin sağ kanadı.
      Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin demokratik halk devriminde (anti-emperyalist, anti-oligarşik devrim) devrim yolunu belirlemiş olması ve bunu yapan tek strateji olması, ülkemiz solundaki oportünizmin saldırılarına neden olmasını kaçınılmaz kılmıştır. Yukarda genelde belirttiğimiz devrim stratejimiz gerek parçada, gerekse genel gelişimde eleştirilere hedef olmaktadır. Ancak bu eleştirilerin büyük çoğunluğu Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin "strateji" olmadığı ve böyle bir strateji olmayacağı noktasında odaklaşması, stratejik ilkelerin tek tek alınıp açıklanmasını zorunlu kılmıştır. Marksizm'de araştırma yöntemi somuttan soyuta doğru gider. Bu yöntem takip edilerek, genel olarak III. bunalım döneminin, özel olarak ülkemizin tahlilinden (somut), Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ne (soyuta) ulaşılmıştır. Ve bu andan itibaren strateji (soyut), mücadelenin (pratiğin ya da somutun) ana yönlendiricisidir. Fakat Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ne karşı yönelen "eleştiriler" ve kadroların siyasi eğitimi için (ki bu pratiğin teoriye uygun yönlendirilmesi içindir) stratejik ilkeler (tek tek) açıklanmak zorundadır. Marksizm'de açıklama yöntemi soyuttan somuta doğru gider. Bu nedenle Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin tespitlerini parçada açarak somuta ineceğiz. Ancak parçalanmış bilgi, bütünü ihmal ettiği için metafiziktir. Diyalektiğe göre bilgi, her zaman bütün ve tamlık doğrultusunda ilerleyen eksik ve tamamlanmamış bir süreçtir. Bir başka deyişle, diyalektik bilgi, bütünsellik içeren ve bütünselliğe yönelen bir süreçtir (bilimin sonsuzluğu esprisi). Diyalektik bilgide, bir şeyi söylemek için her şeyi söylemek gerekir. Ve bilimsel soyutlamalar, bilmek için bir araçtan başka birşey değildir ve bütünü parçada da tanımak için yapılır.
      İşte bu diyalektik ilkeler unutularak yapılacak tüm yaklaşımlar ve tespitler yanlış olacağı gibi, metafizik bir anlayışın yerleşmesine neden olacaktır. Gerçi her bilimsel soyutlama (teorik metin) belirli ölçülerde mekanik anlayışlara yol açmakla birlikte, soyutlamaların bizatihi kendisinin metafizik tarzda, mekanik ve şematik ele alınışı bu yanlışlığı baştan yerleştireceğinden, yanlış ve sakat bir yöntemdir.
      Şimdi burada genel olarak belittiğimiz Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin, pratiğimize ilişkin noktalarını detaylı biçimde açarak konuyu somuta indirelim.


III.
ÖNCÜ SAVAŞININ ASKERİ SANATI



      Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ne göre, Halk Savaşı Öncü Savaşı aşamasından geçecektir. (Daha önce belirttiğimiz nedenlerden dolayı) Şu anda Öncü Savaşını sürdüren THKP-C/HDÖ' nün pratiği de göstermiştir ki, Öncü Savaşı, Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin en temel özelliğidir. Şimdi bu kısımda Öncü Savaşı aşamasını en geniş çerçeve içersinde ele alacağız. Ancak şu asla unutulmamalıdır: Öncü Savaşının amacı, Halk Savaşını başlatmaktır ve bu anlamıyla stratejik çizginin bir aşamasıdır. Bu tespit Öncü Savaşındaki görevleri ve amaçları belirler.
      Genel olarak ele alındığında, bir ülkede devrim olabilmesi için:
      - milli kriz,
      - devrimci öncünün (parti) mevcudiyeti ve
      - kitlelerin bilinçli ve örgütlü olması şarttır.
      Bu genel gerekli şartlar içersinde Öncü Savaşı şu şekilde somutlaşır: III. bunalım döneminin özelliklerinden dolayı, geri-bıraktırılmış ülkelerde sürekli mevcut olan milli bunalım milli kriz haline dönüşemez. Çünkü milli bunalımın derinleşebilmesi için, kitlelerin ("alttaki sınıfların") geniş ve yaygın bir biçimde iktidara yönelik hareketlerinin mevcut olması şarttır. Suni dengenin mevcudiyeti bunu engeller. Bir başka deyişle, milli krizin (olgunlaşmış milli bunalım) oluşabilmesi için, suni dengenin bozulması gerekir.
      Buradan genel olarak devrimci mücadelenin, özel olarak Öncü Savaşının bir görevi çıkar: Milli bunalımın derinleştirilmesi. Bir başka deyişle, Öncü Savaşı, aynı zamanda, milli bunalımın derinleştirilmesi mücadelesidir.
      Her devrimde olduğu gibi, devrimcilerin temel görevi kitleleri (siyasal olarak) bilinçlendirmek ve örgütlemektir. Bu ise, kitlelere siyasi gerçekleri açıklamak (teşhir etmek), onlara politik hedef göstermek (neye karşı mücadele edeceklerini göstermek), mücadele yöntem ve biçimlerini sergilemek ve de örgütlemek (nasıl mücadele edilecği), kitleleri siyasi olarak eğitmek demektir. Ancak bunların sonucunda kitleler (ister parti kadrosu olarak, isterse siyasi kitle örgütleri içinde) örgütlenebilir. Ve örgütlenen kitleler de, belirli plan doğrultusunda yönetilebilinir.
      Emperyalist hegemonya altında olan ülkelerde sürekli milli bunalım (tam anlamıyla olgun olmayan milli kriz) mevcudiyeti, kitlelerde düzene karşı memnuniyetsizlik ve tepki yaratmaktadır. Ancak III. bunalım döneminde, bu (mevcut olan) memnuniyetsizlik ve tepkiler (bilinçsizdir) açık halde değildir. Lenin'in deyişiyle, milli kriz koşullarında, kitleler memnuniyetsizlik ve tepkilerini "eylem içinde ifade etmek istemeleri ve etmeleri" söz konusudur. (Eylemin niteliği devrimci olmayabilir, ancak düzene karşıdır). Suni denge, işte "ifade etme istemi" ile "ifade etme"yi engelleyen faktördür. Öyle ise, devrimcilerin önündeki görev, suni dengeyi bozarak, kitlelerin memnuniyetsizlik ve tepkilerini "eylem içinde ifade" eder hale getirmektir (tepkilerin açık hale getirilmesi). Ancak bundan sonradır ki, kitlelerin eylemi devrimci nitelik alabilir. Bu, kitlelerin devrim saflarına çekilmesi, yani (devrimci anlamda) bilinçlenmesi demektir. Örgütlenme ise bilinçlenmeye paralel olarak gelişir.
      Öyle ise Öncü Savaşının diğer bir görevi de (ki temel bir görevdir), suni dengeyi bozarak, kitleleri devrim saflarına çekmektir. Bu olgu siyasal tecritin suni dengeyi bozma temelinde gerçekleşmesi demektir. Siyasal tecrit ile suni dengenin bu ilişkisi doğrudan III. bunalım dönemine özgü bir niteliktir. Siyasal tecritin bu özelliğini kavramak, pratik açıdan büyük öneme sahiptir. Bu nedenle bunun üzerinde biraz duralım:
      Emperyalizmin işgali (açık ya da gizli) altında olan ülkelerde siyasal tecrit ikilidir. Birinci yön, emperyalizmin siyasal tecriti; ikinci yön yerli hakim sınıfların siyasal tecriti. (Savaşın sınıfsal ve ulusal ikili yönü).
      Halk Savaşının teorisinin gerçek ifadeleri olan Çin ve Vietnam devrimlerinin genel gelişim çizgisi incelendiğinde siyasal tecrit-siyasi güç, silahlı mücadele-silahlı güç ilişkileri açık ve net bir biçimde anlaşılabilir.
      Siyasal tecrit, doğrudan doğruya, mevcut düzenin ve devletin niteliğinin kitlelerce kavranılması demektir. Bu gerçek bir siyasi bilinç olmamakla birlikte, siyasi bilincin ve siyasi örgütlenmenin temeli ve koşuludur. Emperyalizmin işgali altında olan ülkelerde siyasal tecrit, emperyalist işgalin ve yerli hakim sınıfların niteliğinin kitlelerce kavranılması ("eylem içinde ifade etmek istemeleri") ve bunun sonucu oluşan tepkilerin (açık tepkiler) silahlı mücadele şeklinde ortaya çıkmasıdır ("eylem içinde ifade etmeleri").
      I. ve II. bunalım döneminde, emperyalizmin açık işgali siyasal tecriti kendiliğinden sağlar. Emperyalizmin açık işgali "halk kitlelerinin milliyetçi tepkileri, gavur alerjisi" şeklinde kendisini gösterir. Yerli hakim sınıfların emperyalizmle açık işbirliği içinde olmaları ve toplumsal sürecin feodalizm olması sonucu olarak da, yerli hakim sınıflar da siyasal olarak tecrit olma koşullarını taşırlar. Böylece siyasal tecrit ikili yönü ile kendiliğinden sağlanmış olur.
      Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, kitlelerin emperyalizmin ve yerli hakim sınıfların niteliğini görmeleri sonucu tepki göstermelerinin, gerçek siyasi bilinç temelinde gelişmeyen silahlı mücadele (ayaklanma ve isyanlar biçiminde) şeklinde olduğudur. Eğer kitlelerin kendiliğinden gelme tepkileri silahlı mücadele olarak kendini göstermezse, bu kitlelerin başka yönden hakim sınıflara (ve emperyalizme) siyasal olarak yedeklenmelerini getirir. Siyasal tecritin (emperyalist hegemonya altında olan ülkelerde) en önemli özelliği budur.
      I. ve II. bunalım döneminde, zayıf merkezi otoritenin mevcudiyeti, kitlelerin tepkilerinin silahlı mücadele şeklinde açık hale gelmesinin koşullarını yansıtır. Keza emperyalizmin açık işgali de, tepkilerin emperyalist orduların (askeri biçimde maddeleşen zor) müdahalesi ile bastırılmaya çalışıldığından silahlı mücadeleyi kaçınılmaz kılar.
      Bu koşullar içinde proleter devrimcilerin görevi, sistemli ve bilinçli bir süreci, yani Halk Savaşını başlatmaktır. Bunun için de, tepkilerini silahlı mücadele şeklinde (bunun bir biçimi olan ayaklanma ve isyanlar) ortaya koyan kitlelerin içine girerek, siyasi ajitasyon ve propaganda ile onları bilinçlendirmek (niçin, neye karşı ve nasıl savaşı sürdüreceklerini anlatmak, yani politik hedef göstermek ve askeri savaşın en uygun biçimini öğretmek) ve örgütlemek gerekir.
      "Feodalizme karşı, feodal sopa ile sömürülen halkın özellikle hemen hemen serf statüsünde olan köylülerin —çelişkiler çok keskin— spontane patlamalarını ve isyanlarını örgütleyen proletar devrimcilerin mücadelesini"
[170] Giap şöyle ifade ediyor:       "30 yıllarında, silahlı halk kuvvetlerimiz, kendini savunma örgütleri halinde idi, kitle silahlı kuvvetlerinin ve gelecek devrimci ordunun çekirdeği idi (...) Kendini savunma müfrezeleri, devrimci ajitasyon varolduğu andan itibaren, bu ajitasyonun gücü ne olursa olsun vakit geçirilmeksizin kurulabilir ve kurulmalıdır." [171]       İlk andan itibaren tüm görev, "kitleler içinde bir açıklama ve ajitasyon çalışması ... ve askeri eğitim"in [172] gerçekleştirilmesidir. Tüm bu görevleri belirleyen Halk Savaşının verilebilmesi için gerekli koşulların yaratılması şeklinde ifade edilen amaçtır. [44*] Bu amaç kendisini kitleleri büyük silahlı birimler halinde örgütlemek (Halk Kurtuluş Ordusu) şeklinde somutlaşır.       "Bütün demokratik özgürlüklerin boğulduğu ve en küçük silahın yasaklandığı sömürge ülkede, iyi örgütlenmiş ve iyi donatılmış egemen orduyu yenmek için, büyük çapta bir devrimci orduyu baştan itibaren ögütlemek zordu ... Bunu başarıya ulaştırmak için güçlü siyasi kuvvete, büyük bir siyasi orduya, bu temel üzerinde, geniş ölçüde örgütlü kitle silahlı kuvvetlerine ve belli bir düzeye erişmiş bir devrimci orduya sahip olmak temel olarak önemlidir." [173] (abç)       Bu koşullar içersinde, düşman güçlerinin maddi ve teknik olarak, devrim güçlerinin siyasi ve moral olarak mutlak üstünlüğü gündeme gelir. Bu durumda "sadece uzun ve zorlu bir direnişle, kendi güçlerimizi sağlamlaştırırken, düşman kuvvetlerini azar azar yıpratabilir, güçler dengesinin gittikçe lehimize dönmesini sağlayabiliriz ve zaferi kazanabiliriz". [174] "Maddi eksiklerimizin üstesinden gelmemizi ve zayıf bir durumdan güçlü bir duruma geçmemizi sağlayabilmek için, siyasi kozlarımızı azami ölçüde değerlendirme olanağını bize sadece uzun süreli bir savaş verebilirdi." [175] Bu koşullar içinde temel slogan: "Güçlerimizi savaşın doğal gidişatı içinde adım adım inşa etmek"[176] olacaktır.
      Bu durumda güçler dengesine ve savaşın devrimci karakterine uygun askeri savaş (silahlı mücadele) biçimini temel olarak yürütmek gerekir. "Benimsenen savaş biçimi gerilla savaşıydı. Denilebilir ki, ... kurtuluş savaşı basitten karmaşığa ve direnişin son yıllarında hareketli savaşa doğru giden, uzun ve geniş bir gerilla savaşıydı." [177] (abç)
      Emperyalizmin III. bunalım dönemi ilişki ve çelişkileri sonucu olarak siyasal tecridin kendiliğinden oluşmaması ve de halk kitlelerinin tepkilerinin pasifize edilmiş olması, devrimin rotasında bazı değişiklikler yapmıştır. Artık I. ve II. bunalım dönemlerinde olduğu gibi, devrimcilerin önündeki görev kitlelerin açık haldeki tepkilerinin silahlı mücadeleye kanalize edilmesi ve silahlı birimler halinde örgütlenmesi değildir. Bunun gerçekleşebilmesi için suni dengenin bozulması gerekir. Halkın devrimci öncüleri, bir yandan suni dengeyi bozarken; diğer yandan kitleleri silahlı mücadeleye kazanır ve silahlı güç içinde örgütler. Ancak suni dengenin bozulması temeldir ve diğerlerinin varolma —gerçekleşme— koşuludur.
      III. bunalım döneminde suni denge olgusunun ikili yönü, yani kitlelerin —sürekli milli bunalım nedeniyle— "mevcut düzene karşı memnuniyetsizlik ve bilinçsiz tepkilerin" siyasal zor ve bunun askeri biçimde maddeleşmesi ile pasifize edilmesi ve oligarşiye siyasal olarak yedeklenmesi, siyasal tecrit ve siyasal güç sorununun Öncü Savaşının içinde mütalaa edilmesini zorunlu kılar.
      Halk Savaşının başlayabilmesi için gerekli şartların (objektif ve subjektif şartların) olgunlaştırılması için yürütülen mücadele Öncü Savaşıdır. En kısa tanımıyla, Öncü Savaşının amacı, geniş halk kitlelerini silahlı mücadeleye kazanmak, yani Halk Savaşını başlatmaktır. Halk Savaşı, maddi olarak güçlü düşmana karşı mutlak siyasi üstünlüğün sağlandığı şartlarda verilir. O halde Öncü Savaşının amacı oligarşinin siyasal tecritidir. [45*]
      Şimdi bu formülasyonu açalım:
      Herşeyden önce Halk Savaşının verilebilmesi için nelerin ve hangi şartların gerekli olduğunu kavramak gerekir. İkinci bölümde uzun boylu ele aldığımız bu konuya tekrar girmeyeceğiz. Yalnız sonuçlarını özetlemekle yetineceğiz.
      Halk Savaşı, geniş kitlelerin yürüttüğü askeri savaştır (silahlı mücadele). Ancak toplumların evriminde bu tür savaşlar çok görülmüştür. Halk Savaşı kavramının niteliğini belirleyen, onun devrimci politik niteliği ve bilinçli bir süreç olmasıdır. Bu anlamı ile devrimci bir partinin yönetiminde yürütülen, siyasi bilince erişmiş ve silahlı güç halinde örgütlenmiş geniş kitlelerin emperyalizme ve yerli hakim sınıflara (ya da oligarşiye) karşı yürüttükleri, iktidarı ele geçirmeye yönelik savaştır. Yani Halk Savaşı, politikleşmiş askeri savaştır.
      Halk Savaşı verebilmek için gerekli objektif ve subjektif koşullar, emperyalizmin III. bunalım döneminin özelliklerinden dolayı yeterli değildir. Bu koşullar, devrimcilerin müdahalesi olmadan olgunlaşmaz. (Suni denge esprisi)
      III. Bunalım döneminde, Halk Savaşının verilebilmesi için gerekli şartlardan birisi olan milli bunalım (olgunlaşmamış milli kriz) geri-bıraktırılmış ülkelerde sürekli mevcuttur. Ancak kitlelerin emperyalizmin ve oligarşinin niteliğini görerek açık tepki göstermeleri, bu tepkilerin silahlı mücadele şeklinde olması ya da kanalize edilmesi ve de silahlı mücadele temelinde gelişen kitle hareketlerinin devrimciler tarafından (silahlı güç halinde) yönetilmesi de gereklidir. Kitlelerin (açık olan) tepkilerinin kanalize edilmesi ve silahlı güç halinde örgütlenmesi, tüm Halk Savaşlarının başlatılmasında gerekli olan, devrimcilerin ana ve evrensel görevidir. ("Parti bilinçsiz bir sürecin bilinçli bir ifadesi olması" esprisi) [46*]
      III. Bunalım döneminde, geri-bıraktırılmış ülkelerde suni dengenin mevcudiyeti ve niteliği (ikili yönün belirlediği bir nitelik), bu ana ve evrensel görevin yerine getirilmesini engeller. Bu görevlerin yerine getirilebilmesi için suni dengenin bozulması şarttır. Ancak suni dengenin niteliği ve eşitsiz gelişim yasası nedeniyle, suni dengenin bozulması görevi ile bu görevler (tepkilerin silahlı mücadeleye kanalize edilmesi ve silahlı güç halinde örgütlenmesi) birbirinden kesin çizgilerle ayrılamaz. Birinci, ikincinin koşullarını yaratır, ikincinin kazanılmasını hızlandırır; ikinci birinciyi etkiler, onun önündeki engelleri temizler ve ikinci birincinin sonucu olup, birinciye yardımcı olur.
      Suni dengenin toplumsal üretim artışı ve nispi refahla kurulup, siyasal zor ve onun askeri siçimde maddeleşmesi ile devam ettirilmesi, siyasal tecritin kısa bir an değil, uzun bir süreç olmasını ve ikili yönle oluşumunu açığa çıkartır. Suni denge, bir yandan mevcut düzene karşı olan (bilinçsiz) tepkileri siyasal zor ve onun askeri biçimde maddeleşmesi ile sindirilmesi; diğer yandan bilinçsiz tepkilerin düzen içinde başka alana kanalize edilmesi (yedekleme) şeklinde oluştuğundan, suni dengeyi bozma görevi, oligarşinin zor kuvvetlerine saldırmayı (askeri savaş), hem de siyasi gerçekleri açıklamayı, politik hedef göstermeyi ve silahlı mücadeleye (askeri savaş) kanalize etmeyi (politik savaş) zorunlu kılar. Bu anlamıyla suni dengenin bozulması siyasal tecritle birliktedir ve aynı boyutta birleşir. (Yine bu durum Öncü Savaşından Halk Savaşına geçişin, Küba Devriminde olduğu gibi, Öncü Savaşının doğal gidişatı içinde olmasını getirir. Bir başka deyişle, Öncü Savaşının nerede bittiği, Halk Savaşının nerede başladığı birbirinden kesin çizgilerle ayrılamaz. Ancak kurtarılmış bölgelerle birlikte Halk Savaşı netleşir.)
      Emperyalizmin III. bunalım döneminde, emperyalist işgal gizlendiğinden ve yerli-tekelci burjuvazi baştan emperyalizmle bütünleşmiş doğduğundan, oligarşinin siyasal tecriti emperyalizmin siyasal tecritinden öndedir (Savaşın sınıfsal yanının ağır basması). Ancak emperyalizm bizzat oligarşi içinde yer aldığından, emperyalizmin siyasal tecriti, oligarşinin siyasal tecriti ile birlikte yürütülür ve oligarşinin siyasal tecriti için zorunludur. Emperyalizmin siyasal tecriti, onun işgalini ve sömürüsünü kitlelere göstermektir. Oligarşinin siyasal tecriti, emperyalizmin ülkedeki varlık biçimi olduğunun gösterilmesini de içerdiğinden, birbiriyle çakışır. (Savaşın sınıfsal ve ulusal planda yürütülme esprisi).
      Tüm bu gerçekleri "Mevcut Durum-I" broşürümüzde şu şekilde ortaya koymuştuk:       "Mevcut durumda: Devrimci taktiğimizin ana hedefi oligarşidir ve anti-oligarşik mücadele öndedir. Anti-oligarşik mücadelenin önde olması, eklektik bir seçmecilik değil, sınıfsal mücadelenin ulusal mücadeleye göre önde olması demektir.
      Anti-oligarşik mücadelenin belirleyicileri de, oligarşinin siyasal zorunu kırma, sınıfsal olarak tecrit etme, emperyalizmin uzantısı olduğunu açığa çıkarma ve kitlelere aksiyonunu götürmedir.

      Anti-oligarşik mücadelenin bu unsurları tek tek alınarak birbirinden soyutlanamaz. Bu unsurlar, birbirleriyle bağıntılıdırlar. Ve bu anlamda anti-oligarşik mücadele, karmaşık [47*] bir görevler bütünüdür.
      Oligarşinin siyasal zorunu kırma ve niteliğini açığa çıkarma görevi, direnme, siyasal zorun askeri ve oligarşik devlet aygıtına bağlılığını açığa çıkarmadan geçer. Direnme, en geniş anlamıyla, kitlelerin kitle pasifikasyonuna karşı durmasıdır. Direnme, mekanik anlamda bir karşı duruş, sadece bir savunma değildir. Direnme, oligarşinin siyasal zor araçlarına vurma ve işlemez hale sokma anlamı kazanır. Siyasal zora karşı verilen savaş, her türlü yıpratma ve tahribi içerir. Bu görev, kitlelerin tepkilerinin somutlaştırılması ve maddi bir güç haline getirilmesini gerçekleştirir. Sınıf mücadeleleri temeline dayanır ve kitleseldir. Siyasal zorun uygulanışına uygun düşen biçimde, çok yönlüdür. Ve diğer görevlerle bağıntılıdır. Bu görev ve hedefler, kitlenin ajite edilmesini sağlar. Karşı-devrimin niteliğini açığa çıkarması bakımından da, propaganda niteliği taşır.
      Oligarşinin siyasal zorunu bertaraf etme görevi, oligarşinin kitlelerden tecrit edilmesi görevini de beraberinde getirir. Oligarşinin kitlelerden tecrit edilmesi ve işçi-köylü ittifakı üzerinde kurtuluş cephesinin maddi bir güç olarak inşa edilmesi, devrimimizin en önemli sorunudur. Devrimimizde sınıflar mevzilenmesinin temelini oluşturan bu görev, diğer görevlerle bağıntılıdır ve politik hedeflerin başında gelir. Oligarşi, niteliği gereği, kitlelerden tecrit olmanın objektif koşulları içindedir. Bu nedenle esas olan, kitlelerin oligarşi ile olan suni (görüntüsel) ittifakını bozmak ve onları devrim cephesine çekmektir. Bunun için, kitlelerin tepki ve memnuniyetsizliğinin siyasallaştırılması ve oligarşinin siyasal olarak tecrit edilmesi gerekir. Bunun için, geniş bir siyasal gerçekleri açıklama eylemi, ajitasyon ve propaganda yürütülmelidir.
      Oligarşinin, emperyalizmin uzantısı olduğu gerçeği, gerek emperyalizmin ülkemizdeki açık politika ve hedeflerine, gerekse askeri varlığına tavır almakla açığa çıkarılmalı, ülkemizdeki hakim sınıfların emperyalizmin ülkemizdeki temsilcileri olduğu ve onun sömürü mekanizması açıklanmalıdır
. Bütün bu görevler, devrimci mücadelenin politik hedeflerini meydana getirir." [178] (abç)
      "Devrimciler herşeyden önce bir yandan kitlelere, hakim sınıfların baskı örgütünün yüzyıllardır kafalarında şekillendiği gibi olmadığını, aslında çürük ve kof olduğunu, onun bütün gücünün yaygara, gözdağı ve demagojiden ibaret olduğunu askeri eylemler ile göstermelidirler. Öte yandan, kitleleri devrimci propagandaya açık hale getirmek ve bu yolla devrimci bilinci onlara götürüp, onları devrim saflarına çekmek için, askeri eylemlerin üzerine oturmuş propagandayı işlemelidirler." [179] (abç)
      Kısaca özetlersek, Öncü Savaşı, III. bunalım döneminde, geri-bıraktırılmış ülkelerde devrim sürecinde zorunlu bir aşamadır. Bu zorunluluk Öncü Savaşının stratejik öneme sahip olmasını ifade eder. Öncü Savaşının amacı Halk Savaşını başlatmaktır. Öncü Savaşında bu amaç, suni dengeyi bozmak ve siyasi gerçekleri açıklama kampanyasını yürütmek olarak ifade edilir. Öncü Savaşında, tüm ekonomik-demokratik mücadeleler bu amaca yöneliktir ve ona tabidir. Öncü Savaşı politik mücadele olarak askeri savaş temelinde yürütülür. Bu nedenle, Öncü Savaşı, politikleşmiş askeri savaştır.
      Öncü Savaşında belirtilen amaçlara yönelik olarak yürütülecek olan devrimci (politik) mücadele ne olacaktır? Suni dengeyi bozmanın temel mücadele biçimi ne olacaktır? Siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının temel aracı ne olacaktır?
      İşte bu soruların cevapları Öncü Savaşı teorisinin özünü oluşturur.       "Oportünizmin her türü ile devrimci çizgi arasındaki temel farklılık, temel mücadele biçiminin seçilişinde ortaya çıkar. Bilindiği gibi hakim sınıflara karşı yürütülen proletar devrimci mücadele çok yönlüdür. Bu çok yönlülük literatürde iki ana başlık altında toplanır:
      a- Barışçıl mücadele metodları (uzlaşıcı demek değildir)
      b- Silahlı aksiyon metodları." [180]
      "Devrimci sürecin evrim ve devrim diye kesin çizgilerle ayrıldığı ülkelerdeki Marksist-Lenininst partiler, daima bu iki mücadele biçiminin birisini bu iki evreye göre temel, ötekini ise ona tabi (tali) olarak seçerler. (İçinde buludugumuz evrede bu kesin çizgili ayrım emperyalist-kapitalist ülkeler için geçerlidir.)" [181]
      Barışçıl mücadele yöntemleri evrim döneminin temel mücadele biçimini belirler; silahlı aksiyon yöntemleri devrim aşamasının mücadele yöntemlerini, biçimlerini belirler. Bir ülkede milli bunalımın varlığı, silahlı aksiyon (eylem) yöntemlerinin, kitlelerin devrim saflarına çekilmesinde kullanılabileceği demektir. Bu bir zorunluluktur. Çünkü, egemen sınıflar, ülke çapında (milli) bir bunalım olduğunda siyasal zoru askeri biçimde maddeleştirirler. Bu ise devrim güçlerinin zora başvurmasını zorunlu kılar. Aksi takdirde yenilgi kaçınılmazdır.       "... düşman silah zoruyla kesin sonuca gitmek yolunu seçtiği takdirde kendi yöntemimizi de ister istemez, düşmanınkine uyacak şekilde değiştirmek zorunda kalırız. Biri diğerinin parçası olmayan iki farklı amaç, karşılıklı olarak birbirini ifna eder ve bunlardan birini gerçekleştirmek için kullanılan kuvvet aynı zamanda diğerine hizmet edemez. Bu nedenle hasım taraflardan biri, silah zoru ile kesin sonuca gitmeye karar vermişse, başarı şansı, diğer tarafın aynı yolu seçmeyip başka bir amaca yöneldiğinden emin olduğu ölçüde daha büyük olacaktır." [182] (abç)       "Emperyalist hegemonya altında olan bütün geri-bıraktırılmış ülkelerde milli kriz tam anlamı ile olgunlaşmış olmasa bile mevcuttur." Bir başka deyişle, emperyalizmin ülkedeki iç dinamiği çarptırması ve mevcut kapitalizmi (çarpık bir kapıtalizmdir) kendi istek ve taleplerine uygun olarak (dış dinamikle) geliştirdiğinden ülkede sürekli bir milli bunalım mevcuttur. Bu koşullarda emperyalizm ve oligarşi düzeni devam ettirebilmek için siyasal zorunu askeri "biçimde maddeleştirmek (ya da maddeleşme koşulları içinde sürdürmek) zorundadır (sömürge tipi faşizm esprisi). Bu, oligarşinin (ve emperyalizmin) halka karşı askeri savaşı başlatması, yani bu yolu seçmesi demektir (ilk ateş eden "mösyö burjuvazi" olmaktadır). Bu durumda devrimci mücadelenin yolu ve araçları askeri savaş ve araçları olmak zorundadır. Devrimci politik mücadele, belirtilen amaçlara yönelik olarak, askeri savaş temelinde yürütülür. Politikleşmiş askeri savaş olarak ifade ettiğimiz bu biçim, yani politik mücadelenin bu biçimi, temel mücadele biçimini ifade eder.
      Bilindiği gibi politik mücadele biçimleri, politik iktidarın ele geçirilmesine yönelik olarak, subjektif şartların yaratılmasında izlenecek yöntemi ifade ederler. Bu durumuyla (yukarda belirttiğimiz şekilde) kulanılan araçların niteliği ile nitelik kazanırlar. Emperyalist hegemonya altında olan ülkelerin koşulları olarak, politik mücadelenin silahlı aksiyon yöntemlerini (askeri savaş yöntemlerini) temel alarak yürütülmesi şarttır. Politikleşmiş askeri savaş olarak ifade ettiğimiz bu biçim ikili fonksiyona sahiptir:
      a- Oligarşinin siyasal zorunu bertaraf etme
. Bu görev, bu ülkelerde, siyasal zorun askeri biçimde maddeleşme koşullarında sürdürülmesi ve zaman zaman maddeleşmesi nedeniyle askeri niteliktedir. Askeri yön olarak da tanımlayabileceğimiz bu görev, bir yandan oligarşinin siyasal zorunu (askeri biçimde maddeleşme koşulları ile sürdürülmesi ve maddeleşmesi bütünselliği içinde) bertaraf ederek, kitlelerin tepkilerini açığa çıkartır ve kitleleri devrimci propagandaya açık hale getirirken; diğer yandan oligarşi ile olan maddi ve teknik güç dengesini devrim cephesi lehine bozmaya çalışır. (Askeri yön ve amaçlar).
      b- Oligarşiyi siyasal olarak tecrit etme —kitleleri siyasal olarak devrim cephesine kazanmak—, yani siyasi gerçekleri açıklama kampanyası ile kitleleri biliçlendirme ve örgütleme
. Genel olarak her devrimde, devrimcilerin temel görevi olan bu görev politik niteliktedir (politik yön ve amaçları).
      İşte bu ikili yön ve amaçlar, askeri savaşın (silahlı aksiyon) hangi biçiminın temel alınacağını belirler. Diyebiliriz ki, devrimci mücadelenin maddi ve teknik gücünün zayıflığı ile devrimci karakteri, gerilla savaşının temel askeri savaş biçimi (silahlı aksiyon yöntemi) olarak alınmasını kaçınılmaz kılar.
      "Gerilla
savaşının devrimci politik amaçlarla, siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının bir aracı olarak yürütülmesine, yani politik kitle mücadelesi olarak ele alınması" temel mücadele biçimini niteler (politikleşmiş askeri savaş).
      Kır ve şehirlerde, psikolojik ve yıpratma niteliğinde yürütülen gerilla savaşının bu durumunun oluşturduğu politik mücadele biçimine silahlı propaganda diyoruz.
      Görüleceği gibi, politikleşmiş askeri savaş deyişiyle silahlı propaganda deyişi arasında muhteva olarak fark yoktur. Her ikisi de aynı amaçları ve yönleri içerir. Ancak silahlı propaganda, askeri savaşın bir biçiminin (gerilla savaşı biçiminin) ele alınışını ifade eder. Bu anlamı ile politikleşmiş askeri savaşın (aynı muhtevada olan) özgül biçimlenişidir.

      Yine görüleceği gibi, silahlı propaganda (genel durumuyla politikleşmiş askeri savaş) emperyalist hegemonya altında olan ülkelerde, devrimci mücadelenin sürdürülüş biçimidir. Bu anlamı ile III. bunalım döneminde, devrimcilerin önündeki görevlerin yerine getiriliş yöntemi silahlı propagandadır. Silahlı propaganda, stratejik nitelikte bir mücadele biçimi olarak önem kazanır. Ve Öncü Savaşı aşamasında, halkın devrimci öncüleri tarafından yürütülen politik mücadele biçimidir.


      a- Silahlı Propaganda: Bir mücadele Biçimi

      Silahlı propagandayı, yani politik mücadelenin bu biçimini kavrayabilmek için herşeyden önce politik mücadelenin ve mücadele biçiminin ne olduğu iyi anlaşılmalıdır.
      "Proletaryanın sınıf savaşı ideolojik, ekonomik ve politik olmak üzere üç cephede birden cereyan eder. Burjuva ideolojisine ve sapıtmalarına karşı, proletaryanın devrimci savaşı ideolojik bir savaştır; işçi ve emekçi sınıflarının hayat ve çalışma şartlarını düzeltme şeklinde günlük mücadelesi ekonomik mücadeledir. Direkt gerici sınıfların yönetimini hedef alan mücadeleler ise politik savaştır (...) İhtilâlci parti, bu üç cephede, her cephenin imkanlarını en iyi şekilde harekete geçirerek savaşan partidir." [183]       İdeolojik mücadele, sınıf mücadelesinin düşünsel plandaki durumudur. Bilindği gibi, egemen sınıf (ya da sınıfların) kitleleri sömürme ve sömürüyü devam ettirme yollarından birisi de, kitlelerin egemen sınıf (ya da sınıfların) istediği çerçeve içinde düşünmelerini sağlamaktır. Bir başka deyişle, ezilen ve sömürülen kitlelerin, mevcut düzeni kabul etmelerini sağlamak için, egemen sınıf (ya da sınıfların) ideolojisi kabul ettirilir. Ezilen ve sömürülen kitlelerin mevcut düzeni değiştirebilmeleri için, egemen sınıf (ya da sınıfların) ideolojisi yerine, kendi ideolojilerini bilmeleri, kavramaları gerekir. Bu, bir yandan kendi ideolojilerini öğrenmeyi (ideolojik eğitim), diğer yandan egemen sınıf (ya da sınıfların) ideolojilerinin niteliğini göstermeyi gerekli kılar. Bu yönde gelişen mücadele, yani ideolojik mücadele, ayrıca egemen sınıf (ya da sınıfların) ideolojilerinin ezilen ve sömürülen kitlelerin ideolojilerini bozma, kendine tabi kılma gayretlerini boşa çıkarmayı da içerir (sapmalara karşı mücadele).       "Teori, kitlelerin arasına girdiği andan başlayarak, maddi bir güç haline gelir." [184]       Bu anlamı ile ideolojik mücadele, kitlelerin iktidar mücadelesine (politik mücadele) tabi olan ve onun bir parçası olan bir mücadeledir. Diyebiliriz ki, ideolojik mücadele, kitlelerin mevcut düzenin değişmesinin objektif koşullarının mevcut olduğu durumlarda, bu değişimin mümkün olduğu fikrinin kavranılmasıdır. Bu niteliği ile ideolojik mücadele, politik bir propaganda ile çakışır ve onun bir yönünü teşkil eder.
      İdeolojik mücadele, kitlelerde hareket yaratır, onları harekete geçirir; harekete birlik ve süreklilik sağlar (örgütleyicidir) ve de mevcut düzeni değiştirmeye yöneliktir (değiştiricidir).
      Ekonomik mücadele
, işçilerin "kapitalistlere ve hükümete karşı" günlük yaşam şartlarını değiştirmek ve iyileştirmek için yürütülen mücadeledir. Bu mücadele, kitlelerin kendiliğinden ulaştıkları bilincin bir sonucudur ve bu bilinci ilerletir. Bu bilinç, kitlelerin yaşam ve çalışma şartlarının bozukluğunun ve bunun "iyileştirilebilineceğinin" bilinmesi demektir. Ekonomik mücadelenin bu durumu, mücadelenin sürdürülüş biçimini ve örgütlenmesini karakterize eder. Ekonomik mücadele, doğrudan, kitlelerin yaşam ve çalışma şartlarının ("fabrika şartlarının") teşhir edilmesi, mevcut koşullar içinde bunun daha iyi olabileceğinin anlatılması ve şartları daha iyi yapabilmek için eyleme geçişi ifade eder. Ekonomik mücadelenin en önemli özelliği, düzen içinde olan ve şartları değiştirmek için değil, düzeltmek için yürütülen mücadele olmasıdır. Ancak, düzen içinde, düzenin oluşturduğu şartları düzeltme mücadelesi olduğu için, düzene karşı bilincin (politik bilinç) oluşumuna hizmet eder. Lenin'in deyişiyle, ekonomik mücadele kendiliğinden-gelme bilinç unsurunu içinde taşır. Keza ekonomik mücadele, birlikte ve örgütlü mücadele olduğu için, kitlelerde birlik ve örgütlü hareket bilincini geliştirir.
      Ekonomik mücadelenin en yaygın biçimi ise, (işçi sınıfı için) ekonomik grevdir. Grev, üretimi geçici bir süre için durdurmak anlamı ile, tüm sınıflar içinde geçerli ekonomik eylem biçimidir. Ancak ülkemizde sık sık ortaya çıkan yanlışlıklardan birisi de grevin salt işin geçici bir süre bırakılması ile sınırlı tutulmasıdır. Tersine grev, bir mücadele biçimi (ekonomik) olarak öncesi ve sonrası ile bir bütün hareketi, çabayı, çalışmayı ifade eder. Bir başka deyişle, grev, (grev anından önce) işçi ve emekçilerin grevin nedenlerini ve amaçlarını bilmeleri, grevi yapmaları ve de (grev sonrasında) amaçlara ne kadar varıldığı ve neden gerçek kurtuluşu yaratmadığının anlatılması sürecinin somut ifadesidir. Ancak bu hali ile, sürekliliği ve politik mücadeleye tabiyeti açığa çıkar.
      "Politik
mücadele, devrimci yayınla yapılan politik propagandadan, politik nitelikteki kitle gösterilerinden, politik grevlere ve de gerilla savaşına kadar çeşitli biçimlerde cereyan eden" [185] ezilen ve sömürülen sınıfların iktidar mücadelesidir. "Gerçek sınıf savaşı" olarak ifade edilen politik mücadele, devrimci mücadelenin temelini teşkil eder.
      Politik mücadele, politik bilincin bir sonucudur. Bu nedenle kitlelerin mevcut düzenin değişmesi gerektiğinin bilincinde olmaları ve değiştirmek için harekete geçmeleri şarttır. Bu anlamı ile, politik mücadele, kitlelerin devrim için bilinçlendirilmesi-örgütlenmesi-harekete geçirilmesi mücadelesinin bütünüdür. Politik mücadele, bu yüzden, bu amacın gerçekleştirimesini engelleyen, geciktiren her şeye karşı yürütülen mücadeledir. Bu nedenle, egemen sınıfların zorunu bertaraf etme (askeri savaş) görevi, politik mücadelenin içindedir. Silahlı mücadelenin politik mücadelenin en üst ve en etkili biçimi olması bunu ifade eder. "Savaş, politikanın başka araçlarla (şiddet) araçları ile sürdürülmesidir." Ancak politik mücadelenin askeri nitelik alması, yani silahlı mücadele biçimine dönüşmesi bazı objektif ve subjektif şartların olgun olmasını zorunlu kılar. Objektif olarak, egemen sınıfların sınıf mücadelesini bu yönde sürdürmeleri şarttır. Subjektif olarak da, kitlelerin bu durumu görmeleri gerekir.
      Ülkemizde en çok karıştırılan bir nokta da ekonomik mücadele ile politik mücadelenin durumu, karşılıklı ilişkisi ve sürdürülüş biçimidir. Bu nedenle bu ilişkileri açalım:       "Politika ekonominin yoğunlaşmış ifadesidir. Politikanın ekonomiye nazaran önceliğini kabul etmemek olmaz. Aksini düşünmek, Marksizmin ABC'sini unutmak olur." [186]       Politika ile ekonominin arasındaki ilişkinin diyalektik olduğunun kavranılmaması ekonomizm sapmasının temelini oluşturur. (Ekonomizm, politik mücadelede ortaya çıkan bir sağ-sapmadır.) Özellikle hükümete karşı yürütülen ekonomik mücadele, politik mücadele ile karıştırılır ve politik mücadele yerine geçirilir. Böylece tüm çalışmalar politik mücadele adı altında, yaşam ve çalışma şartlarının iyileştirilmesi (düzeltilmesi) için yürütülen ekonomik mücadeleye dönüşür. Bu da örgüt biçimlerinden, bilincin niteliğine ve eylemin biçimine kadar her şeyde kendini gösterir. Ekonomik mücadele, tek tek kapitalistlere ve hükümete karşı "elle tutulur, somut sonuçlar vaat eden" (Lenin) bir mücadeledir. Bu anlamda ekonomik mücadelenin başarı ya da başarısızlığını "elle tutulur, somut sonuçlar" belirler. Bu da devrimci saflarda, kısa dönemde hiçbir somut sonuç vaad etmeyen bir mücadelenin (politik mücadele) gereksizliği ya da yanlışlığı fikrini yaratır ki, sonuç, devrimci mücadeleyi kendiliğinden-gelme harekete, bilinçsiz bir sürece indirger.       "Rusya'da, ilk bakışta, otokrasinin boyunduruğu, sosyal-demokrat örgütle, işçi örgütlenmesi (sendikal örgütlenme) arasındaki her türlü farkı silmektedir, çünkü her türlü işçi dernekleri ve her cinsten devrimci kurumların kuruluşu yasaklanmıştır ve ekonomik mücadelenin başlıca belirtisi ve silahı olan grev, adi bir suç sayılmaktadır. Böylece bizdeki durum, ekonomik mücadeleyi yürüten işçileri bir yandan politik meselelere uğaşmaya 'iterken', öte yandan sosyal-demokratları da, trade-unionculuk (sendikalizm) ile sosyal demokrasiyi birbirine karıştırmaya 'itelemektedir.'" [187] (abç)       Lenin'de belirttiği bu durum, burjuva demokratik devrimin tamamlanmadığı tüm ülkeler için geçerlidir. Bu, ekonomik mücadelenin, aynı zamanda, demokratik nitelikte olması, demokratik hak ve istemlerin ekonomik mücadele çerçevesinde yürütülmesi demektir. Keza aynı durum, ekonomik mücadelenin, bizzat polis tarafından, politik bir nitelik almasına neden olur. Mahir Çayan yoldaşın belirttiği gibi "sosyalist siyasi bilince sahip olmayan işçilerin fabrika işgallerinin niteliği de iktisadi değil, siyasidir." Ancak bu mücadele, yine de devrimci politik mücadele değildir. Devrimci politik mücadele olabilmesi için, mücadelenin tek tek patronlara karşı mücadele olmaktan çıkması gerekir. Bu ise, devrimci bir partinin yönetiminde, devrimci politik bilince sahip kadroların yönlendirdiği, kitlelerin mücadelesi ile mümkündür.       "Sosyal-demokrasinin politik mücadelesi, işçilerin işverenlere ve hükümete karşi ekonomik mücadelesinden çok daha geniş ve karmaşık bir mücadeledir. Aynı biçimde (ve bundan ötürü) devrimci bir partinin örgütlenmesi, işçilerin ekonomik mücadele için örgütlenmesine kıyasla bambaşka birşey olmalıdır." [188] (abç)       Bizim gibi ülkelerde, işçilerin ve köylülerin ekonomik hak ve talepleri mücadelesi, demokratik bir mücadele olduğu için, objektif değer ve kapsamı bakımından anti-emperyalist, anti-oligarşik bir niteliktedir. Ancak özde bu şekilde olmasına rağmen, mücadele, sendikal (ekonomik mücadele) bilinci ile sürdürüldüğünden, devrimci politik mücadele değildir. Ülkede sürekli ekonomik buhranın mevcudiyeti ve ekonominin dengesini metropollerde bulması nedeniyle, ekonomik-demokratik mücadele, oligarşinin engellemelerini siyasal zor (askeri biçimde maddeleşme koşullarında sürdürülen bir zordur) araçlarını kullanarak gerçekleştirilmesi ile karşı karşıyadır. Bu nedenle, en masum bir ekonomik istekli hareket bile kitlelerin polisle çatışmasına (silahlı devrimci mücadelenin gelişmesine paralel olarak silahlı çatışmaya) yol açar, yani siyasi niteliğe dönüşür (Örneğin, Seydişehir, Elazığ, 1 Mayıs Mahallesi olayları, Pazarcık toprak işgalleri ve çatışmaları gibi)
      Eğer tüm bu gerçekler kavranılmazsa (hangi biçimde olursa olsun) politik mücadele, ekonomik-demokratik mücadele düzeyine indirgenir ve kaçınılmaz olarak devrimci mücadeleyi engeller. Lenin, bu karıştırmaların nelere sebebiyet verdiğini şöyle ifade ediyor:       "Gerçekte, gözünüzün önünde, yüzde doksandokuz 'işverenlere ve hükümete karşı mücadele'ye gömülmüş olan kimseleri getiriniz. Bunlardan bazıları, eylemlerinin bütün süreci boyunca hiçbir zaman daha karmaşık bir devrimciler örgütünün gereğini düşünmek zorunluluğunu duymayacaktır. Başkaları, belki de, oldukça geniş ölçüde dağıtılan Bernstein'cı literatüre rastlayacaklar ve bunun etkisi altında 'hergünkü can sıkıcı mücadelenin' ileriye doğru akışının derin anlam taşıdığı inancına varacaklardır. Başkalarıda belki dünyaya 'proletarya hareketiyle sıkı ve organik bağlar kurma', sendika hareketiyle sosyal-demokrat hareket arasında bağlar kurma örneği vermek için teşhir edici bir fikre kapılacaktır." [189] (abç)       Tüm bu durumların, genç ve samimi unusurların kafalarında nasıl oluştuğunu görmek için, onlarla kısa bir konuşma yapmak yeterlidir. Kimileri devrimci bir örgüte gerek duymadan "yaşasın DİSK" diye çalışırken; bir başkası "stratejik örgütlenme ve de askeri eylemler için asgari örgütlenmeyi tamamlama hikayesi ile, büyük işler planlanıyor havası içinde" mücadelenin "ileriye doğru akışının derin anlam taşıdığı inancı" ile çalışmaktadır. Bir üçüncü ise, "saflaşma-netleşme-partileşme-cepheleşme" akışının "derin anlamı" içinde "direniş komitelerinin" "devrimci" karakterini açıklama fikri içinde bulunmaktadır.
      Ülkemizde, gerek "partileşme süreci" için, gerekse "evrim aşamasında olduğumuz" için yahut da "işçi sınıfının partisi özgür olmadığı" için ekonomik-demokratik mücadelenin temel olduğunu iddia etmek ya da bu tür mücadeleyi, yürütülmek zorunda olduğunu söyleyerek temel almak revizyonizmdir, anti-leninizmdir. Sosyalistler, yalnız ekonomik-demokratik mücadeleyle yetinmeyi değil, "ekonomik durumun teşhir edilmesi yolundaki çalışmayı örgütlendirmenin eylemlerinin başlıca alanı olmasına da izin vermemelidirler." [190] (abç) sözlerinin anlamı açık olmasına rağmen, yapılanlar, ekonomik-demokratik bir mücadelenin yürütülmesi, örgütlenmesi ve de bizzat oligarşinin zor güçlerince siyasi nitelik alan ekonomik-demokratik mücadele çatışmaları, politik mücadele ve silahlı devrimci savaş olarak nitelenmektedir. Böylece pek çok samimi unsur, THKP-C/HDÖ' nün mücadelesi ile diğer örgütlenmelerin pratiklerini kıyaslamaktadır. Ekonomik-demokratik mücadelenin "elle tutulur, somut sonuçları"nın politik mücadeleden beklenmesi ve bunun da söz konusu olmaması soncunda, meseleyi kavrayamamış pek çok samimi unsur oportünizmin saflarında yer almaktadır. Şu mutlak suretle kavranılmalıdır: Politik mücadele, kısa dönemde "elle tutulur, somut sonuçlar vaat" etmez ve veremez; onun somut sonucu politik iktidarın ele geçirilmesidir.
      Politik mücadelenin bu niteliği açığa çıkınca, oportünizm bu sefer de "bugünkü hareketin zorunlu kıldığı biçim kabul edilmelidir" diyerek ekonomik-demokratik mücadeleyi temel almayı haklı göstermeye çalışmaktadır. Formel mantığa göre çok mantıki (!) olan bu ifade, özde kendiliğinden-gelme hareketin kuyruğuna takılmak demektir. Eğer parti bilinçsiz bir sürecin (kendiliğinden-gelme hareketin) bilinçli bir ifadesi olacaksa, katıldığı hareketi devrimci politik mücadeleye kanalize eder.
      Örneğin "Devrimci" (!) Gençlik-Yol oportünist yöneticileri, parti mevcut olmadığı için "partileşme sürecinde" bulunduğunu, bu süreçte de ekonomik-demokratik mücadelenin "zorunlu" olduğunu iddia etmektedirler ve "pahalılığa ve faşist baskılara karşı mücadele" adı altında, ekonomik-demokratik mücadeleyi "şu anda yürütülmesi gereken mücadele" demektedirler. Biraz uzun olmakla birlikte DG-Y'nin şu sözlerini almak yeterli olacaktır:       "Bir örgütlenme çabasından çıkan dersler:
      Biz DY siyasetini benimseyen bir gurup devrimciyiz. Anadolu'daki küçük bir kasabada 250 kadar işçiyi devrimci bir sendika adına örgütleme çabasında bulunduk. Bu çalışmalarımızdan çıkan dersleri Devrimci Yol'da yayınlarsanız yararlı olacağı inancındayız (...)
      Bu çalışmalaradan şu dersleri çıkarmak mümkündür.
      Devrimci sendikacılıkla en geniş kitle çalışması içinde en dar kadro çalışmasını hayata geçirmek için uzun bir siyasi çalışmayı gerektiriyor.
      Patron ispiyoncularının ve uşaklarının cezalandırılması ve cezalandırılanların yakalanmaması, pasifleştirilmiş işçi kitlesine bir güven kazandırıyor. Kendi içlerinden patrona karşı olanlar bunu açık söyleme cesaretini buluyorlar. Öncü işçilerin örgütlenme taleplerini benimsiyorlar. Patron ve uşaklarına ve faşistlere karşı öncü işçilerin koydukları eylemlere aktif olarak katılıyorlar." [191] (abç)
      "En geniş halk yığınları içinde militan bir mücadele anlayışı ile yürütülecek örgütlü ve sistemli mücadele... BUGÜNÜN SORUNU budur." [192]
      Evet, işte "temel devrimci görev halkası" ve onun pratiği. DG-Y oportünist yönetimine göre, ekonomik mücadeleyi ("devrimci sendikacılık") örgütlerken, bu mücadeleden kadro çıkartılıp, yani "siyasi çalışmayla", "partileşme süreci" tamamlanacaktır. Militan bir mücadele anlayışı ile yürütülecek örgütlü ve sistemli "mücadele"nin bu biçiminin partiyi nasıl yarattığını (!) Lenin şöyle ifade ediyor:       "Ekonomik mücadelenin siyasi ajitasyon için en geniş ölçüde uygulanabilen bir araç olduğu yolundaki, bizim görevlerimizin bugün ekonomik mücadelenin kendisine siyasi nitelik kazandırma vb. yolundaki iddialar yalnız siyasi bakımdan değil, örgüt bakımında da görevlerimizin dar, sınırlı bir anlayışı yansıtır. 'İşverenlere ve hükümete karşı ekonomik mücadele' bütün Rusya'yı kucaklayan merkezi bir örgütü hiç de gerektirmez ve bu yüzden de bu mücadeleden, siyasi muhalefetin protestolarını ve öfkenin belirtilerini genel bir taarruz içinde birleştirecek olan bir örgüt hiçbir zaman doğamaz. Bu anlaşılır bir şeydir: Bir örgütün karakterini, doğal ve kaçınılmaz olarak tayin eden şey, o örgütün eyleminin muhtevasıdır." [193] (abç) [48*]       Görüldüğü gibi, DG-Y'nin çarpıtmalarının temelinde ekonomik mücadele ile politik mücadelenin diyalektik ilişkisinin, mekanik ve metafizik ele alınışı yatmaktadır.
      Politik mücadele, politik iktidarın ele geçirilmesine yönelik doğrudan çalışmaların bütünüdür. Bunun örgütü ise, politik niteliktedir, yani partidir. En genel özellikleri ile ifade edersek, politik mücadele, partinin yönlendirmesi ve yöneticiliği altında yürütülen, siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının gerçekleştirilmesi ve bu yolla kitlelerin devrimci politik bilince ulaşmaları ve örgütlü olarak mücadeleye katılmalarıdır. Somut koşulların öne ittiği bazı görevler bu mücadelenin gerçekleşmesi doğrultusunda yürütülür. Ekonomik-demokratik ve ideolojik mücadele, politik mücadeleye tabidir ve politik mücadeleye hizmet etmek zorundadır.
      Politik mücadelenin somutta sürdürülüşü ve sürdürülüş yöntemi, politik mücadele biçimlerini ifade eder.
      Bilindiği gibi, biçim özün görünüşüdür, yani somuttaki ifade tarzıdır. Bir başka deyişle, bir şeyin biçimi, o şeyin özünün hareket tarzıdır. Bu haliyle biçim, özün hareketini sınırlar ve geliştirir.
      Politik mücadele biçimi, partinin bilinçsiz bir sürece bilinçli bir ifade veremek amacıyla yürüttüğü mücadelenin somut ifadesidir. Mücadele biçimi olarak ifade ettiğimiz bu durum, politik mücadeleyi bilinçli bir tarzda sürdürme tarzıdır
. (Biçimin özün hareketini sınırlama ve geliştirme esprisi). Bu nedenle, politik mücadele biçimi, yani politik mücadelenin sürüdürülüş tarzı, politik mücadeleyi karakterize eder ve onu ifade eder. Ancak, "aynı özün çeşitli biçimleri olduğu" diyalektiği, mücadele biçiminin tek değil, çeşitli olduğunu açığa çıkartır. Her diyalektik ilişkide olduğu gibi, (aynı özün) politik mücadelenin çeşitli biçimleri temel-tali ilişkisi içindedirler (tali yön temele tabidir). Öyle ise diyebiliriz ki, politik mücadele biçiminin temel alanı, devrimci mücadelenin tüm alan ve biçimlerini koşullandırır ve kendine tabi kılmaya zorlar. İşte bu yüzden Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi, "silahlı propagandayı temel, öteki politik, ekonomik ve demokratik mücadele biçimlerini, bu temel mücadele biçimine tabi olarak" [194] ele alır.       "Silahlı propagandanın dışındaki öteki politik, ekonomik, demokratik mücadele biçimleri silahlı propagandaya tabidir ve silahlı propagandaya göre biçimlenir. (Tali mücadele biçimleri temel mücadele biçimine göre şekillenir. Yani silahlı propaganda metodlarına göre şekillenir.)" [195]       Politik mücadelenin temel, diğer ekonomik-demokratik ve ideolojik mücadelenin bu temele tabi olduğu ve ona göre şekillendiği (tali olduğu) olgusunu politik mücadele biçimi açısından bu durumu "Devrimci" (!) Gençlik-Yol oportünizmi tarafından nasıl tahrif edildiği "PASS ve DG oportünizmi-I" yazımızda belirtmiştik.
      Şöyle diyor DY-G oportünistleri:       "Partinin yürüttüğü mücadelede ideolojik, ekonomik-demokratik ve politik mücadeleden bir tanesinin diğerlerine göre temel ve tali oluşundan bahsedilebilir (...) Politik mücadelede ise bunun (yığınların devrim saflarına kazanılmasının) çeşitli biçimlerden bir tanesi temel mücadele biçimi olarak ifade edilir. Örneğin yayın bildiri, yürüyüş ve diğer silahlı eylem biçimlerinin tümü ilke olarak reddedilmez ve ilke olarak tüm mücadele biçimleri örgütlendiriliken yürütülen mücadelede silahlı olan ya da olmayan biçimlerden biri temel olarak ele alınır. Burada politik mücadelenin bir biçimi diğer biçimine karşı temel olduğu ifade edilirken temel-tali ilişkisi politik mücadelenin biçimleri arasındadır. Özetle ifade edersek, ekonomik-demokratik, ideolojik ve politik alanlardaki mücadelelerden birinin diğerine göre temel alınıp alınmamasından söz edilebilir. Buna karşılık politik mücadele biçimlerinden birinin diğer ekonomik-demokratik veya ideolojik mücadeleye göre temel olup olmadığından söz etmek düpedüz saçmalıktır. Kavram karışıklığından başka şey değildir (elma ile ekmeği kıyaslamak gibi bir şeydir)." [196] (abç)       Sanırız bu sözlerin anlamı anlaşılıyor. DG-Y oportünizmi Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin formüle edildiği "Kesintisiz Devrim II-III"ü savunduğunu iddia etmese, bu sözlerini ele almaya gerek kalmazdı. DG-Y oportünizminin bu anlayışı, kendi oportünist ve pasifist çalışma tarzını haklı gösterme çabasını yansıtır. Kendileri dernekçilik-gazetecilik anlayışı ile ekonomik-demokratik mücadeleyi temel aldıklarına göre "temel mücadele biçimi silahlı propaganda" tesbitini reddetmiş oluyorlar. Ancak "Kesintisiz Devrim II-III"ün tespiti (yukardaki alıntıda) açıktır. Acaba Mahir Çayan yoldaş dünyadan bihaber, "saçmalık" içinde koşan, "elma ile ekmeği kıyaslayan" metafizik anlayışlı birisi midir? DG-Y bununda cevabını buldu, Kesintisiz Devrim II-III, "tashih edilmemiş bir yazıdır." [197] Öyle ise, Kesintisiz Devrim II-III'de geçen tespit, "tashih" edilemediğinden, yanlış "yazılmıştır." İşte DG-Y oportünizminin ilerleme ve partileşme anlayışı (Eğer DG-Y oportünizmi silahlı propagandayı bir mücadele biçimi ya da temel mücadele biçimi olarak kabul etmiyorsa, o zaman durum değişir. Bu durumda Marksizm-Leninizmin evrensel tezleri karşılarına çıkacaktır).
      Şu anda, ülkemizde ve dünya da tüm revizyonistler, pasifistler silahlı propagandaya karşı çıkmaktadırlar. Bu karşı çıkışlar iki noktada odaklanmaktadır: a- Silahlı propaganda politik bir mücadele biçimi değil, askeri mücadeledir. b- Silahlı propaganda örgütleyici değildir, bu nedenle temel alınamaz. Bu iki karşı çıkışın temelinde silahlı propagandanın politik mücadele biçimi olup, olmaması yatar. Bugün Öncü Savaşını sürdüren THKP-C/HDÖ saflarında da sık sık ortaya çıkan bu anlayışlar, politik mücadele biçiminin ne olduğunun kavranılamamasından kaynaklanır.
      Politik mücadele biçimi, partinin bilinçsiz bir sürece bilinçli bir ifade vermek amacıyla yürüttüğü mücadelenin somut ifadesidir. Bir mücadele biçiminden bahsediliyorsa, o yerde bilinçli, örgütlü ve planlı bir çabadan, mücadeleden bahsediliyor demektir. Ancak mücadele biçimlyqeri, bilinçsiz bir sürecin bilinçli sürdürülüşü olduğu için, yönlendirdiği süreçten çıkar ve yönlendirdiği süreci bilinçli hale sokar. Bu, bir şeyin politik mücadele biçimi olup olmadığının ilk noktasını ifade eder.
      İkinci olarak
, politik mücadele biçimi, devrimin subjektif şartlarının yaratılmasını ifade eder. Bu nedenle, (genel olarak) siyasi gerçekleri açıklar, kitlelere politik hedef gösterir ve onları örgütleyerek eyleme sokar. Bir başka deyişle, politik mücadele biçimi, kitleleri bilinçlendirip, örgütlemek amacıyla yürütülen, propaganda-ajitasyon-siyasi eğitim-bilinçlendirme ve örgütlendirme çalışmalarının bütünlüğünü ifade eder. Bu nedenle:
      Üçüncü olarak, politik mücadele biçimi kullandığı araç ile nitelenir. Bir mücadele biçimini diğerinden ayıran temel kriter kullanılan araçtır. Bu da genel olarak, barışçıl ve silahlı olmak üzere iki ana bölümdür; özel olarak her bölümün kendi içlerinde aynı muhtevada farklı araçların kullanılması şeklinde, farklı ve değişik mücadele biçimlerini ifade eder.       "Baştan başlayalım. Mücadele biçimleri sorunun incelenmesinde her Marksistin isteyeceği başlıca şeyler nelerdir? Önce hareketi belli bir özel mücadele biçimine bağlamayan Marksizm, sosyalizmin bütün ilkel biçimlerinden ayrılır. Her çeşit mücadele biçimini kabul eder; onları 'icat' etmez, sadece genelleştirir, örgütler, hareketin akımı içinde kendiliğinden doğan devrimci sınıfların mücadele biçimlerine bilinçli ifadeler verir. Bütün soyut kalıpların ve öğreti reçetelerin can düşmanı olan Marksizm, hareket geliştikçe, kitlelerin sınıf bilinci büyüdükçe ekonomik ve politik buhranlar keskinleştikçe sürekli olarak yeni, değişik savunma ve saldırı yöntemleri doğuran ilerleme halindeki kitle mücadelesi karşısında dikkatli bir tavır alınmasını gerektirir." [198] (abç)       Ancak bu, oportünizm tarafından, "her mücadele biçimi ilke olarak kabul edilir, öyle ise silahlı propagandanın temel alınmasında ısrar edilemez" sözlerini desteklemekte kullanılmaktadır. Ama durum hiç de öyle değildir:       "Akla uygun olmak koşuluyla, bütün mücadele araçlarını, bütün mücadele plan ve yöntemlerini ilke olarak kabul etmekle, belirli bir siyasi anda sıkı sıkıya uygulanan bir plan gereğince hareket yönünü tayin etme gereğini birbirine karıştırmak; eğer taktikten söz ediyorsak, bütün tedavi yöntemlerinin tıp tarafından tanınması ile belli bir hastalığa belli bir tedavi yönteminin uygulanması gereğini birbirine karıştırmaya eşittir." [199]       Lenin'in bu tespitlerinden sonra konu iyice açığa çıkar. Diyebiliriz ki, bir mücadele biçimi, hareketin-kitle bilincinin-ekonomik ve politik buhranının gelişmesine paralel olarak kitlelerin eyleminden çıkartılan ve genelleştirilen, partinin örgütleyip, yönlendirdiği politik kitle mücadelesidir. İçinden çıktığı ve yönlendirdiği şartların sonucu olarak, bir mücadele biçimi, o sürecin ana ve tayin edici mücadelesidir (temel mücadele biçimidir). Öyle ise diyebiliriz ki,       "Marksizm çarpışma biçimleri sorunun salt tarihsel bir incelenmesini gerektirir. Bu sorunu somut tarihsel durumdan ayrı olarak ele almak, diyalektik maddeciliğin esaslarının yeterince kavranmadığını gösterir. Ekonomik evrimin değişik aşamalarında, siyasal-ulusal-kültürel canlı koşullardaki değişmelere bağlı olarak değişik mücadele biçimleri ortaya çıkar, bunlar başlıca çarpışma biçimleri olurlar; bununla ilgili olarak ikinci derecede, tamamlayıcı mücadele biçimleri de değişir. Evrimin belli bir aşamasında belli bir hareketin somut durumunun ayrıntılı bir incelenmesini yapmadan bazı özel mücadele araçlarının kullanılıp kullanılmayacağı sorusuna 'evet' ya da 'hayır' diye karşılık vermek Marksist görüşten büsbütün ayrılmak demektir." [200]       Evet, yaşanılan somut tarihsel durumda (Emperyalizmin III. bunalım döneminde) ve de iktisadi evrimin (emperyalizmin) değişik aşamalarında (I., II. ve III. bunalım dönemlerinde) siyasal-ulusal-kültürel canlı koşullarda (geri-bıraktırılmış ülkelerde, sürekli milli bunalım koşullarında) ortaya çıkan mücadele biçimi silahlı propagandadır.
      Silahlı propaganda, bir politik mücadele biçimi olarak ele alınışının temelinde emperyalizmin değişik bunalım dönemi özellikleri ve emperyalist hegemonya altındaki ülkelerin içinde bulunduğu koşullar yatar.
      Emperyalist hegemonya altındaki ülkelerde, bu görevlerin yerine getirilmesinde askeri savaş temel alınmak zorundadır. (Daha önce belirttiğimiz nedenlerden dolayı). Ancak askeri savaş pek çok biçimlerde yürütülür. İşte askeri savaş (silahlı aksiyon) biçimlerinden birisi olan gerilla savaşının devrimci politik amaçlarla, siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının bir aracı olarak yürütülmesine, yani politik kitle mücadelesi olarak ele alınmasına silahlı propaganda denir.
      "Silahlı propaganda askeri değil, politik mücadeledir. Ferdi değil, kitlevi mücadele biçimidir. Yani silahlı propaganda, pasifistlerin iddia ettiği gibi kesin olarak terörizm değildir. Bireysel terörizmden amaç ve biçim olarak farklıdır. Silahlı propaganda belli bir devrimci stratejiden hareketle, emekçi kitlelere elle tutulur, gözle görülür, maddi ve somut eylemlerden hareketle, soyuta gider. Maddi olaylar etrafında siyasi gerçekleri açıklayarak, kitleleri bilinçlendirir, onlara politik hedef gösterir." [201]
      Silahlı propagandanın bir politik mücadele biçimi olması ve Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'nin niteliğini belirleyen mücadele biçimi (temel mücadele biçimi) olması pek çok eleştirilere ve sorulara hedef olduğunu söylemiştik. Örneğin, kimileri, niçin gerilla savaşının temel araç olduğunu anlamayarak, salt silahlı propagandayı "silah kullanma olduğunu" sanıp, gerilla savaşıyla uzaktan yakından ilişkisi olmayan askeri eylemleri silahlı propaganda içinde düşünmektedirler. Gerilla savaşının niçin temel araç alındığını daha önce belirtmiştik. Şunu da ilave edelim, gerilla savaşı, savaş biçimi olarak esnek ve dağınık karakterdedir ve pek çok taktiği, eylem biçimi mevcuttur. Ancak en temel özelliği, merkezi ve planlı bir hareket olmasıdır. Eylemleri birbirini takip eden bir bütünün parçalarını ifade eder. Yoksa her yerde kişinin (ya da örgütün) canının istediği eyleme (eylemin amacı değil, biçimi-yapılış tarzı) yapması gerilla savaşı değildir. Bu öyle yapılmalıdır ki, bir bütünü oluşturmalı ve birbirini desteklemelidir. (Kır ve şehir savaşını ele alırken ayrıca ele alacağız.)
      Bugün ülkemizde silahlı propagandaya karşı çıkışlar, silahlı propagandanın örgütleyici olmadığı noktasında toplanmaktadır. Bu karşı çıkışlar salt örgütleyici olmadığı noktasında kalmış olsa idi, pek büyük sorunlar doğurmayacaktı. Ancak bu karşı çıkışlar, giderek silahlı propagandanın temel alınamayacağı, askeri mücadele olduğu, askeri eylem olduğu şeklinde gelişmeler göstererek, tüm stratejinin reddine yönelmektedir. THKP-C/HDÖ'nün örgütsel pratiği bu gelişimi gösteren pek çok somut olaylara şahit olmuştur. Bu anlayışlar son tahlilde ihanet çizgisine oturduğu için bu konuyu açalım:       "Her mücadele biçimi, kendisine uygun bir tekniği ve uygun mekanizmayı gerektirir. Nesnel koşullara göre parlamenter mücadele başlıca mücadele şekli haline geldiği zaman partide kaçınılmaz olarak parlamenter mücadele mekanizmasının karakteristik çizgileri daha güçlü bir biçimde ortaya çıkar. Buna karşılık nesnel koşullar, yığınların mücadelesini siyasal grevler ve başkaldırmalar şeklinde ortaya çıktığında proletaryanın partisi, bir mücadele biçimlerine 'hizmet edecek' bir 'mekanizma'ya sahip olmalıdır. Söylemeye gerek yok ki, bu parlamenter mekanizmalardan farklı olarak biçimlendirilmiş özel bir 'mekanizma' olacaktır.
      Öte yandan, sadece proletarya değil, her sınıfın politik bakımdan yönetici öncülerinin bileşimi, hem bu sınıfın durumuna, hem de mücadelenin temel biçimine bağlıdır." [202] (abç)
      Demek ki, bir mücadele biçimi, içinden çıktığı nesnel koşullara uygun olarak, belirli bir mekanizmayı gerektirir. Mücadele biçimi, salt bir mekanizmayla kalmayıp, parti yönetiminin bileşimini de belirlemektedir. Bu nedenle, bir mücadele biçiminin yerine yenisinin konması, en alt kadrodan en üst yöneticiye kadar, tüm partiyi ve işleyişini değiştiren bir niteliğe sahiptir. Öyle ise diyebiliriz ki, farklı mücadele biçimlerini kabul eden ve yürüten örgütlerin yapısı ve karakteri birbirinden ayrıdır.
      Bir mücadele biçiminin, mekanizması, temel olarak mücadele biçiminin araçlarına göre şekillenir. Parlamenter mücadele, parlamento ve seçim çalışmaları üzerine yükselir; genel ayaklanma, kitle silahlı eylemleri üzerine yükselir. Aynı şekilde silahlı propaganda, gerilla savaşına dayanır. Bu yüzden kaçınılmaz olarak, birisine ait mekanizma diğerine uymaz. Ancak herbir mücadele biçimi kendini karakterize eden araçla nitelenmesine rağmen, kullanılan tek araç değildir. Temel araca bağlı olarak ve onunla uyum halinde başka araçlar da bir mücadele biçimi içinde kullanılabilinir. Fakat bu araçlar talidir ve bu araçların karakterize ettiği mücadele biçiminin kullanımına göre kullanılabilinir. Örneğin parlamenter mücadele, başlı başına parlamentonun araç olarak kullanılması ile sınırlanamaz. Tersine parlamento kürsüsünden, kitle toplantılarına, mitinglere kadar pek çok aracı gerektirir. Ancak bu araçların kullanımı ve hizmet ettikleri amaç, parlamento çalışması çerçevesi içinde bu çalışmayı geliştirmek içindir. Kitle toplantıları, mitingler vb. araçlar, temelde, parlamenter görevlere tabidir ve parlamenter olanaklarla kullanılabilinir. Bunlar anlaşılabilir şeydir, parlamenter mücadele biçimi de, siyasi gerçekleri açıklama, kitleleri bilinçlendirme, politik hedef gösterme, eyleme sokma ve örgütleme faaliyetlerinin bütününü kapsar.
      Bir mücadele biçiminin örgütleyiciliği, doğrudan kendi faaliyet çizgisinin bir sonucudur. Bir başka deyişle, mücadele biçimi, kitleleri örgütlemek amacıyla yapılması gereken görevler bütünüdür. Bu nedenle, örgütleme, mücadele biçiminin bir sonucu ve amacıdır. Örgütlenme amacı gütmeyen mücadele biçimi düşünülemeyeceği gibi; örgütlemeye ulaşmayan mücadele biçimi olamaz. Ancak örgütleme konusunda en önemli nokta, mücadele biçiminin, hayatın her alanını kapsayan ve her alana yönelen bir faaliyet olmasına rağmen, örgütleme, parçadan (belirli bir alandan) başlayarak, bütüne yönelir. Bu, etkinin yaratılması ile etkinin örgütlenmesi arasındaki çelişkiyi ifade eder. [49*]
      Klâsik politik kitle mücadele biçimini ele alırsak, mücadele biçiminin ne olduğu ve nasıl örgütleyici olduğu somutlaşacaktır. Klâsik politik kitle çalışması olarak da ifade edilen bu mücadele biçimi, "kitlelerin içine girerek, kitlelerin acil gereksinmeleri etrafında, kitleleri örgütleyip eyleme sokma ve kitlelere siyasi bilinç götürüp örgütleme, yani emekçi kitlelerin ekonomik ve demokratik hak ve istemleri etrafında kitleleri örgütleyip, siyasi hedefe yönlendirme" [203] çalışmalarının bütünüdür. Bu çizgi, siyasi gerçekleri açıklama kampanyasının aracı olarak (temel), merkezi periyodik yayın organını (siyasi gazete) ele alır. Rus Devrimi'nin temel mücadele biçimi olan bu mücadele biçimini Lenin şöyle anlatıyor:       "Siyasi gerçekleri teşhir etmenin temel kürsüsü gazetedir." [204] (abç)
      "Canlı siyasi çalışmaya başlamanın biricik yolu, canlı siyasi ajitasyondur. Bunu da sık sık çıkan ve düzenli bir biçimde dağıtılan bütün Rusya için bir gazetemiz olmayınca sağlayamayız." [205] (abç)
      Bu siyasi gazete, yayınlarıyla bir yandan düzenin genel siyasi teşhirini yaparken politik hedef gösterir, kitle eylemlerini anlatarak eylem biçimini açıklar ve buna çağrı yapar. Siyasi gazete, kitle yayın organı niteliğine rağmen, aynı zamanda kadroların siyasi çalışma için eğitimini gerçekleştirir. Böyle bir gazetenin illegal olması gerektiği tartışma götürmez bir gerçektir (Egemen sınıfların böyle bir gazeteye "izin" vermeyeceği açıktır).
      Siyasi gazete kitleler için olduğundan, kollektif ajitatör ve kollektif propagandisttir. Siyasi gazetenin örgütleyeciliği, ajitasyon ve propagandanın başarısı oranında olur.
      Bir siyasi gazete nasıl örgütleyicidir? Ülkemizde bu konu hiç ama hiç anlaşılmamış, "dağıtımcı" eliyle satılan (kaçınılmaz olarak legaldir) gazetenin örgütleyici olması beklenmiştir. Bunun doğal sonucu olarak da, "örgütlenme" gerçekleşmemekte ve de gerçekleştiği iddia edilen örgütlenme ise, niteliği olmayan, bırakın Marksizmi, gazetenin en basit yazısını (ezbere bile olsa) bilmeyen unsurların toplanmasıdır. Siyasi gazete, yazımından-basımına, dağıtımından-satımına kadar, bir bütün olarak örgütsel çalışmayı zorunlu kılar. Bir mücadele biçiminin aracından bahsediliyorsa başka türlü olmaz. Bu örgütsel çalışma ile siyasi gazete, kollektif ajitatör-kollektif propagandist ve kollektif örgütleyici olabilir.       "Sadece gazeteyi dağıtma eylemi kitlelerle fiili bağın kurulmasına yardımcı olur." [206] (abç)
      "Gazetenin temsilciler ağı gerekli duyduğumuz örgütün iskeletini oluşturacaktır." [207] (abç)
      "İşçi-köylü bölge komiteleri", "rapor alan-rapor veren" mekanizmalar hep bu mücadele biçiminin içinde olgulardır. Kadroların en önemli görevleri "gazeteyi yaymak-tanıtmak ve gazete yazılarını anlatmak"tır.
      Lenin, bu çalışmanın stratejik önemini ve stratejik amacını şöyle ifade ediyor:       "Bütün Rusya için bir siyasi gazete planı, hergünkü olağan çalışmayı bir an bile unutmadan, ayaklanmaya hemen bütün yönlerden hazırlanmak için en pratik plandır."[208] (abç)       İşte klâsik politik kitle mücadelesi, yani mücadelenin bu biçimi budur. Görüldüğü gibi, siyasi bir gazete, tek başına ve hiçbir örgütsel çalışma (mekanizma) olmadan kitleleri örgütleyemez.
      Bu mücadele biçimi ekonomik-demokratik mücadeleyi zorunlu kılar. Ancak bu mücadelenin içinde yer alınarak, bu mücadele bifiil kendi kadrolarınca yürütülerek kitlelerle bağ kurulur (araç siyasi gazete), kitle ile temas sağlanır. Bu bağ ve temasın sonucunda "kitle içinde parti çalışması" ile, mahaller birim alınarak örgütün "teşkilat yapısı" oluşturulur. Merkezi yayın organı (siyasi gazete) ile mücadele siyasi mücadeleye dönüştürülür. Kısacası, bu mücadele biçiminde, kitle bağını sağlayan ve kuran kadro, kitlelerin ekonomik-demokratik mücadelesini (temel olarak) yürütmek ve yönlendirmek zorundadır. Fakat:       "Demokratik hak ve özgürlüklerin kullanılmadığı —rafa kaldırıldığı— daha doğru deyişle oligarşi tarafından kullanılmasına 'izin' verilmediği, ordusu, polisi ve diğer güçleri ile emekçi kitlelere tam bir tenkil politikasının izlendiği bütün geri-bıraktırılmış ülkelerde, bu tip klâsik 'kitle çalışması' ile ekonomik ve demokratik mücadeleyi, politik mücadeleye dönüştürmek isteyen örgütler, düşmanın askeri üstünlüğü ve baskısı karşısında, güçsüzlüğe düşecekler, giderek de iyice sağa kayacaklardır.
      Bu yol, 'oligarşik diktatörlük ile halktan gelen baskı arasında kurulmuş olan suni dengeyi bozacak yerde onu devam ettirecektir.' (Che)" [209]
      Zaten geri-bıraktırılmış ülkelerde, değil politik mücadele, ekonomik-demokratik mücadelenin kendisi bile, silahla kontrol altına alınmadığı takdirde "kitle katliamına" yol açtığı açıktır. Bu koşullar içinde, salt ekonomik-demokratik mücadelenin kendisi bile silahlı olmak zorunda kalmaktadır. Bizzat bu mücadelenin yürütülmesi için de silahlı güç zorunludur. Bu da geri-bıraktırılmış ülkelerde bir başka sapmayı gündeme getirir: ekonomik-demokratik mücadeleyi sürdürmek amacıyla silahlı eylem yapmak. Bu sapmanın temelinde, klâsik politik kitle mücadelesinin temel alınması yatar. Temel mücadele biçimi bu alınınca, silahlı eylem bu mücadeleyi geliştirmek için kullanılır. Ve sonuçta ekonomik-demokratik mevzilerin korunması başlı başına amaç haline gelir.       "Oligarşi ile halkın düzene karşı memnuniyetsizlik ve genellikle bilinçsiz tepkileri arasında kurulmuş olan suni dengeyi bozmanın, kitleleri devrim safına çekmenin temel mücadele metodu siahlı propagandadır." [210]
      "Silahlı propagandanın temel mücadele biçimi olması ve de halkın devrimci öncülerinin savaşı, Marksizm-Leninizmin evrensel tezlerinin bu somut tarihsel durumun pratiğine uygulanması sonucu ortaya çıkmış olan, bütün emperyalist hegemonya altındaki ülkelerin proletar devrimcilerinin bolşevik çizgisidir." [211]
      Yukarda da belirttiğimiz gibi, tüm mücadele biçimleri gibi, silahlı propaganda da kullanıldığı araca uygun olarak oluşan, belirli bir tekniği, mekanizması, örgüt yapısı ve yönetim bileşimi söz konusudur. Ve yine her mücadele biçimi gibi, silahlı propaganda da, belli bir örgütsel çalışmayı ifade eder ve kitleleri örgütlemesi bu çalışmanın bir sonucudur.
      Silahlı propagandanın örgütleyici fonksiyonu bu şekilde olmakla birlikte yine çeşitli yanlışlıklar sürmektedir. Bunların en önemlileri, silahlı propagandanın, ajitasyon ve propaganda çalışmalarında kullandığı araçlar üzerinedir.
      Bilindiği gibi ajitasyon ve propaganda, örgütlenmenin öncülü ve gerekli şartıdır. Ajitasyon ve propaganda, siyasi gerçeklerin teşhiri üzerine yükselen bir çalışmadır. Bir başka deyişle, "gerek teşhir, gerekse de propagandistler aracılığıyla yapılan ajitasyon ve propaganda" siyasi gerçekleri teşhir etme üzerine yükselir. Bu nedenle silahlı propaganda, bir bütün olarak kitlelerin bilinçlenmesi ve örgütlenmesi mücadelesinin temel yolu olarak, gerilla eylemleri üzerine yükselen propaganda ve ajitasyon çalışması neşir ve propagandistleri zorunlu kılar. (Öncü Savaşının başlangıcındaki özgül durum ile kuvvet gösterisi bazı değişimler yaratır. Bunu ayrıca ele alacağız.) Bu ise, gazete, bildiri, bülten, broşür (neşir) ve kadro demektir.
      İşte bu noktada sapmalar (Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi içinde olan sapmalar) ortaya çıkar. Bu sapmaya göre:
      a- Klâsik politik kitle mücadelesi ya da tali mücadele biçimleri gazete-bildiri-bülten-broşür ve kadro (ajitatör ve propagandist olarak) demektir.
      b- Silahlı propaganda bu araçları kullandığı andan itibaren tali mücadele biçimine dönüşmüştür. Bir başka deyişle, tali mücadele biçimi öne geçmiştir.
      c- Propaganda ve ajitasyon, örgütlenmenin (etkiyi örgütlemek) temeli ve gerekli şartı olduğuna göre, bu fonksiyon (etkinin örgütlenmesi) tali mücadele biçimlerinin görevidir.
      d- Bu nedenle, devrimci mücadele kitleleri bilinçlendirme ve örgütleme çalışması olduğuna göre, tali mücadele biçimi önemli olup, silahlı propaganda bunu başaramaz. Yani örgütleyici değildir.
      e- Silahlı propaganda, silahlı eylemdir ve silahlı eylemler başlı başına propaganda niteliği taşımak zorundadır. Ancak bu şekilde silahlı propagandadan bahsedilebilinir.
      Bu mantiki (!) açıklamalar, kendisine "Kesintisiz Devrim II-III"den destek arar ve bu yazıda "silahlı propaganda örgütleyicidir" sözü, kelimesi kelimesine yer almaması destek olarak kullanılır.
      Bu sağ sapmanın eleştirisini ve yanılgılarını açığa çıkartmadan, bu anlayışın mekanik ve vulgar materyalizm olduğunu belirtelim. Formel mantığın ifadesi olan bu anlayış, şeylerin özünü değil biçimini ele alır, evrensel ile özgül arasındaki ilişkiyi diyalektik ilişki olmaktan çıkartıp, mekanik bir yer değiştiriş ve kaba bir seçmeçilik olarak ele alır. Keza bu anlayış, aynı özün değişik biçimleri olabileceği gibi, aynı biçimin değişik özlerin sonucu olabileceğini anlayamaz. Temelinde yatan bu felsefi yanılgı, giderek politik sapmayı oluşturur.
      Herşeyden önce, bir aracın kendi durumu değil, neye ve nasıl hizmet ettiği aracın niteliğini belirlediğini anlamak gerekir. Örneğin, gerilla savaşı, düzenli birlikleri yenilmiş bir ordu tarafından kullanılacağı gibi, mahalli mütegallibe tarafından işgalci düşmana karşı da yürütülebilinir. II. Dünya savaşında görüldüğü gibi, emperyalist bir ülkenin (İngiltere) diğer bir emperyalist ülkeye (Japonya-Almanya) karşı gerilla savaşını yürüttüğü zaman olmuştur. Nihai amacı askeri zafer ve dünyanın paylaşımından daha fazla pay almaktır. [50*] Keza aynı dönemde, Sovyet ordusu, Alman emperyalizmine karşı partizan birlikleri aracılığıyla gerilla savaşını yürütmüştür. Amacı Sovyetleri yaşatmak ve emperyalist işgali yoketmektir. Öyle ise, bir aracın kullanımında (burada gerilla savaşı) önemli olan onun kendi biçimi değil, muhtevasıdır. Yani neye hizmet ettiği, kimin kullandığıdır. Bu gerçeği Lenin, başka araçlar açısından (parlamento ve gazete) şöyle belirtir:       "Parlamenterizm bir eylem biçimidir, gazetecilik bir başka eylem biçimi. Her iki durum da muhteva proleter devrimci olabilir ve birinci alanda olduğu gibi, ikincide de kadrolar gerçekten devrimci iseler, gerçekten proletaryanın yığın partisinin üyeleri iseler, öyle olmalıdır."[212]       Öyle ise diyebiliriz ki, bir aracın bizzat kendisi nitelik belirleyici değildir. Önemli olan niçin, neye göre, kim tarafından, ne amaçla kullanıldığıdır.
      Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ne göre, silahlı propaganda temel mücadele biçimidir. Diğer ekonomik -demokratik ve politik mücadele biçimleri talidir, temele tabidir. Bu stratejinin örgütü başlangıçta her yere koşmaz. "Gücüyle orantılı olarak silahlı propagandanın dışındaki, bilinçlendirme, siyasi eğitim, propaganda ve örgütlendirme işleri ile uğraşır." [213] Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi'ne göre kitleleri devrim safına çekmek için iki tip ajitasyon ve propaganda vardır:
      a- Silahlı propaganda içerisinde, yani mücadelenin bu biçimi içinde olan
      b- Tali mücadele biçimleri içinde olan
      a- Silahlı propaganda içinde olan:
Bu, silahlı propagandanın başlı başına bilinçlendirme, siyasi eğitim, propaganda ve örgütleme çalışmasını ifade eder. Bu çalışmaların temelinde, suni dengeyi bozma ve siyasi gerçekleri açıklama amacına yönelik gerilla eylemi yatar. Kitleleri bilinçlendirme, siyasi eğitim, propaganda ve örgütleme çalışması bu temelin üstünde yükselir. Bu anlamı ile ajitasyon-propaganda-siyasi eğitim ve örgütleme çalışması iki kesimden oluşur.
      Birincisi, gerilla cephesinin içindedir. Yani çalışmalar bizzat gerilla güçleri tarafından açık çalışma ile gerçekleştirilir. Che' nin silahlı propagandanın Vietnamcası dediği bu olgu, kır gerilla savaşı koşullarında oluşur ve sözcüğün tam anlamıyla silahlı propagandadır (şehir ve kır gerilla savaşı kısmında ayrıca belirteceğiz).
      İkincisi, gerilla cephesinin dışındadır. Yani, kır gerilla savaşının yürütülmediği ya da (kır) gerilla birliğinin bulunmadığı alanlarda yapılan çalışmadır. Bu kaçınılmaz olarak, örgüt kadroları aracılığıyla, gazete-bildiri-bülten vb. şekilde gerçekleştirilir. Ancak muhtevası gerilla eylemlerini kitlelere duyurmak, hangi amaçla, niçin yapıldığını anlatmaktır. Şehir gerilla savaşının açık savaş olmaması ve de varlığı gizliliğe dayandığından, şehir gerilla eylemlerinin üzerine yükselen çalışma da aynı şekildedir. [51*]
      Che Guevara bunları şöyle ifade eder:       "Propaganda hem dıştan, yani ulusal sivil örgüt içinde; hem de içten, yani gerillanın bağrından yapılmalıdır. Birbirine sıkıca bağlı bu iki propagandayı koordine etmek için, yalnız bir tek yönetici organizma bulunmalıdır.
      Kurtarılmış bölgenin dışında yer alan sivil örgütlerden başlayan ulusal tipteki propaganda, gazeteler, bültenler ve bildiriler yoluyla yapılmalıdır. En büyük gazeteler, ülkenin genel sorunlarıyla uğraşacak ve gerçeğin eninde sonunda daima halka yararlı olduğu ilkesini unutmaksızın kamuoyunu, gerilla güçlerinin kesin durumundan haberdar edecektir." [214] (abç)
      "Makalelerde, daima silahlı hareketin amaçları açıklanmalıdır." [215]
      Görüleceği gibi, belirtilen muhtevada çıkan bir gazete, bildiri, bülten, broşür klâsik tiptekinden ayrıdır.
      b- Tali mücadele biçimleri içinde olan:
Özellikle kavranılmayan nokta budur. Kimileri yukarda belirtilen şeylerin dışında hiçbir şeyin kalmadığını düşünerek sapmaya yönelmektedirler. Devrimci mücadele, salt gerilla savaşı olmadığı gibi, devrimci mücadelenin tüm görevleri gerilla savaşıyla gerçekleşemez. Öyl