Kızıldere ve On'lar
142. Sayı, Ocak-Şubat 2015


İç Savaş Tahkimatı

      “Makul şüphe”, “önleyici vuruş”, polis ve jandarmaya öldürme yetkisi verilmesi ve nihayetinde jandarma il ve ilçe komutanlarının hükümete bağlanarak “siyasallaştırılması”, Recep Tayyip Erdoğan ve şürekasının iç savaş hazırlıklarında ileri bir aşamaya ulaştığını göstermektedir. Yeni “İç Güvenlik Paketi”, iç savaş hazırlıklarının geliştirilmesinden öte yapılmış hazırlıkların tahkim edilmesinden başka bir şey değildir.
      Bundan sonra sorun, bu tahkim edilmiş iç savaş önlemlerinin ve örgütlenmesinin ne zaman ve nasıl kullanılacağıdır. Bu da, İçişleri Bakanı’nın ya da “mülki amirin” toplumsal olayların “yaygınlaşarak kamu düzenini ciddi şekilde bozulmasına yol açabilecek” nitelikte olduğunu belirlemesine kalmış bir durumdur.
      Bir kez daha yineleyelim: Recep Tayyip Erdoğan ve şürekasının yaptığı düzenlemeler ve bunlara bağlı (kanuni ya da kanun dışı) silahlı örgütlenmeler, doğrudan doğruya kendisine yönelik “darbe” ya da “darbemsi” şeylere karşı “silahla yanıt verme” temelinde yapılan örgütlenmelerdir. Ancak bir çeşit “darbeye karşı önlem” görüntüsünde alınan bu düzenlemeler, aynı zamanda doğrudan devlet iktidarına bir bütün olarak el koymak için, yani “darbe” yapmak için gerekli yasal ve silahlı örgütlenmelerin sağlanmasını amaçlamaktadır. Bir yönüyle “savunucu” görünen düzenlemeler, diğer yönüyle saldırganlığın önünü açmakta ve bunu “yasal” hale getirmektedir.
      Bu iç savaş hazırlığı ve tahkimatı karşısında düzen içi muhalefet partilerinin ya da “sol” legalist örgütlenmelerin yapabilecekleri fazlaca bir şey yoktur. Yapabilecekleri (ki buna cüret edebilirlerse), parlamentoyu boykot etmekten bir adım öteye geçmez.

Syriza:
Neo-Liberal “Radikal” Sol

      İşte Žižek’in “radikal sol” dediği şey, “yenilenmiş sol” dediği şey, Syriza’nın kendisinden başkası değildir.
      Bugün KKE’ye “ahde vefa” eyleyenler, daha dün, “radikal sol”a “güzelleme” yapan makaleyi “laik sol” diyerek manşetlere çıkarmışlardır. Şüphesiz oportünist oportünisttir. Bu özelliği varolduğu sürece, bir şeyleri çarpıtmaya, değiştirmeye devam edecektir. Bu nedenle yaptıkları “küçük” başlık düzeltmesi (“radikal sol” yerine “laik sol” diyerek) “olağan” görülmelidir. Ama yine de kendi insanlarına karşı “küçük” bir özür borçları olduğu da kesindir. (Pek de umurlarında olmasa da.)
      Öte yandan Ufuk Uras zamanında tümüyle neo-liberal sol haline dönüşmüş olan ÖDP’nin bugün Syriza “güzellemesi” yaparken, Žižek’in “sol-liberalizm ittifakı” teorisyenliğine de çok ihtiyacı olacaktır.
      Belki Yunanistan gibi ortodoks hıristiyanlığın egemen olduğu bir ülkede Žižek’in “radikal islamcılara karşı sol-liberal ittifak” projesi sadece güzel bir düşünce olarak kalabilirse de, “nüfusunun %99’u”nun müslüman olduğu ve islamcı bir iktidarın bulunduğu ülkemizde nelere yol açabileceğini tüm solun oturup düşünmesi gerekir.

Siyasal Mücadele
Sosyal Faaliyete
Nasıl Dönüştü?

      Tüm bu “yeni”, kimilerinin büyük “tez”leriyle “post-devrimci dönem”de legalizasyon alabildiğine yaygınlaşırken, silahlı mücadele sadece birkaç kişinin gerçekleştirdiği “feda” eylemlerine indirgendi. Dersim merkezli “gerilla” hareketleri de kendi içinde yozlaşarak sıradanlaşmayı sürdürdü. (Bu öylesine uç noktalara kadar gelişti ki, Kasım 2012’de tam teçhizatlı 24 MKP/HKO “gerillası” Dersim’de cümbül cemaat teslim oldu.)
      MLKP rüzgarlarının estiği 2004’lerden günümüze kadar on yıl geçti. Bu on yılda solun tek aktivitesi, 1 Mayıs’larda ortaya çıkan hareketlilik ve çatışmalar oldu. Daha önceki yılların legalist partileri gerilemeye başlarken, yeni legalistler partileşerek piyasaya çıktılar. Her yeni legalist parti yeni bir hareketin temsilcisi olarak kendisini sunarken, kuruluşlarının ilk birkaç ayını kapsayan “aktivite”nin bir adım ötesine geçemediler. İster silahlı, ister silahsız/barışçıl olsun, hiçbir mücadele biçimi etkinlik sağlayamazken, beklentiler hiçbir biçimde gerçekleşmedi. Kısacası, “umudu büyütme”yle yıllar geçirildi, ama ortada büyümeyi bir yana bırakalım, varlığını sürdürebilen bir “umut” bile kalmadı.
      Siyasal mücadelenin gelişmediği/gelişemediği, siyasal mücadele alanından yeni unsurların sağlanamadığı bir ortamda, kaçınılmaz olarak ilişkiler sosyalleşmeye ve “mücadele alanları” sosyal ilişki alanları olmaya başladı.
      DHKP-C, 2007 yılında büyük bir “manevra” ile ölüm oruçları sürecini tamamlarken, faaliyetlerini İstanbul’un bildik mahallelerinde toplaştırdı. Grup Yorum konserleriyle “kitle ilişkisi” kurmaya yöneldi. Bu ilişkilerde “yozlaşmaya karşı mücadele”, “uyuşturucuya karşı mücadele”, “ahlaksızlığa karşı mücadele” sloganları öne çıkartılarak, mahallelerin “sosyal sorunları” üzerinden “siyaset” yapmaya çalışıldı.
      MLKP, kendisini legal parti haline dönüştürerek ve nihayetinde HDP’ye ilhak ederek piyasadan çekilirken, Halkevciler birkaç kişilik “gösteriler”le varlıklarını sürdürmeye çalıştılar. ÖDP, Ufuk Uras’lı neo-liberal sol çizgisinde giderek gerilere düşmeye başladı. Ufuk Uras’ın tasfiyesi de bu gerilemeyi durdurmaya yetmedi.
      Özcesi, beklenilen, umulan, “bir gün mutlaka” denilen, o “güzel” günler bir türlü gelmedi. Devrim beklentileri giderek tükenmeye başladı. “Geciken devrim” karşısında insanlar ayakta kalmaya, en azından hala “devrimci” olarak varolmaya zorlandılar. Siyasal mücadele, mevcut düzen içi seçimsel mücadeleden bir adım öteye taşınamadı. Ama yaşam akmaya devam etti.

Tacirlerin Müteahhitlerle
Büyük İttifakı

“Sizi gidi gidi rantiyeciler sizi!” – Necmettin Erbakan

      Dinsel doğmalara göre, her insan, Ademoğlu olduğu için, Adem’in tanrının cennetinde işlediği “ilk günah”la sakatlanmış olarak, yani “günahkar” olarak doğar. Yeryüzü, yani Adem’in cennetten kovulduktan sonraki ilk ikametgahı olan yer, bu “günahkar” Ademoğullarının günahlarının “kefaretini” ödeyecekleri yerdir. Bu nedenle, yeryüzündeki tüm insanlar (Ademoğulları), Adem ile Havva’nın işledikleri “ilk günah”ın kefaretini ödemek için tanrıya hizmet etmekle yükümlüdürler.
      Böylece insanlık, “tanrısal bir buyruk”la, sadece “tanrının hizmetkarları” olarak yaşam sürerler. Ama tanrı, elle tutulur, gözle görülür maddi bir varlık olmadığından, hemen her zaman tanrının yeryüzündeki cisimleşmesi olan bir başka varlıkla insanların karşısına çıkar. Bu “tanrısal varlık”, Ademoğulları görünümünde olsa da, “tanrının yeryüzündeki cisimleşmesi” olarak ayrıcalıklı bir varlıktır. Bu ayrıcalıklı “tanrısal varlık”, ilk ortaya çıktığı andan itibaren tüm insanların “hizmet” etmekle, emirlerine “itaat” etmekle mükellef oldukları insan-varlıklardır.[1*]
      İşte bu insan-varlıklar, yeryüzünün belli bölgelerini, başka herkesi dışlayarak, tamamen kendi özel irade alanları şeklinde tekelleri altına alırlar. Toprak mülkiyeti adı verilen bu toprak tekeli, bu insan-varlıklarının “kutsal ayrıcalığı”dır. Onlara tabi olmak, onlara biat etmek, onlara hizmet etmek, “tanrıya hizmet etmek”tir; onlara hizmet ederek, günahların kefareti ödenecektir.
      İnsanlık, bu dinsel dogmalarla, yüzyıllar boyu toprak sahiplerine sorgusuz-sualsiz boyun eğmiş, onlara hizmet etmiştir. Toprakla birlikte alınmışlar, toprakla birlikte satılmışlardır.
      Ancak bu “kutsal ayrıcalık” sahipleri ve onların “günahkar hizmetkarları” yanında, bir yerden bir başka yere malları taşıyan, mal değişimini sağlayan üçüncü bir kesim, tacirler sınıfı ortaya çıkmıştır.
      Tacirler, bir toprak beyliğinde bulunmayan bir malı ya da ürünü, bir başkasından satın alarak diğerine satan ve böylece bu “hizmeti” karşılığında belli bir kârı cebine atan bir sınıf olarak, aracı bir öğe haline gelmişlerdir.

Ey Merkez Bankası!

      “Helal” kazanç sahibi (ki islamiyette bu “tüccar/tacir”den başkası değildir), ister “nakit sıkışıklığı” nedeniyle, yani satmak için satın aldığı malların bedelini ödemek için, ister daha fazla mal satın almak için nakit paraya ihtiyaç duyar. Bu ihtiyacın şiddeti, büyüklüğü, kaçınılmaz olarak borç alınacak nakit para için ödenecek bedeli, yani faizi artırır.
      Ama feodalizmden kapitalizme geçilmesiyle birlikte, tefecilik ve tefeci faizler kredi sistemi içinde ortadan kalkmıştır. Artık para-sermayenin borç verilmesine dönüşen kredi sistemi gündemdedir. Böylece faiz, faal kapitalistin, sanayicinin ya da tüccarın kendi sermayesi yerine borç alınan sermayeyi kullandığında, para-sermaye sahibine ve onu ödünç verene ödemek zorunda olduğu kârın, yani artı-değerin bir parçası olur. Diğer bir ifadeyle, faiz, sermaye sahipliğinin, ister yeniden-üretim sürecinin dışında kalan borç verene, ister sermayesini üretken bir biçimde kullanan sermaye sahibine olsun, bu sermaye sahipliği niteliği ile sağladığı net kârdır.
      Şeriatçı/islamcı “işadamları”, dinsel dogma olarak faiz karşıtlığı ile kapitalist sistem arasına sıkıştıkları ölçüde, kredi sisteminin bir parçası haline gelmişlerdir. Elinde yeterli sermayeye sahip olmayan ya da daha fazla büyümek için daha fazla sermayeye ihtiyaç duyan sanayici ya da tüccar/tacir, bu sermayeyi kullanarak elde edeceği kârın bir bölümünü faiz olarak borç verene öder. Bu ödeme (faiz), her durumda borç verilen sermayeyi kâr sağlamak amacıyla kullanması karşılığında yapılır. Birinin üretim ya da ticaret için paraya ihtiyacı vardır, diğerinin ise kullanmadığı, el altında tuttuğu parası vardır. Bu iki tarafın karşılıklı anlaşmasıyla (rızasıyla) paranın kullanımı karşılığında belli bir faiz ödenmesi kabul edilir. Burada herşey “kitaba” uygundur, alan da, satan da memnundur. Sonuçta taraflar “helalleşirler”.
      Ancak faiz, her durumda borç alınan sermayeyi kullanan tarafın bu sermayeden elde ettiği kârın bir bölümünden vazgeçmesidir. Bu yönüyle, borç alıp bunu yatırım haline dönüştüren taraf “çalışan, üreten” taraf olarak görünürken, borç veren “sırtüstü yatan, yattığı yerden para kazanan” taraf olarak görünür. Faiz, her durumda borç alınan para karşılığında kârdan ödenen belli bir miktar olduğu için, borç alanın kârı faiz miktarı kadar azalır.

TÜRKİYE HALK KURTULUŞ PARTİSİ-CEPHESİ
Ulaş Bardakçı
İlker Akman, Hasan Basri Temizalp, Yusuf Ziya Güneş
Yüksel Eriş
Nedim Atılgan
Mustafa Atmaca



    Mahir Çayan
    Kurtuluş
    Cephe

    YAPITLAR
    V. İ. Lenin
    J. Stalin
    Mao Zedung


Devrimci Gençlik

Dünyada ve Türkiye'de Ekonomik Bunalım III
Dünyada ve Türkiye'de Ekonomik Bunalım
Dünyada ve Türkiye'de Ekonomik Bunalım-II
Laiklik ve Şeriatçılık Üzerine
Eriş Yayınları-Kredili Yaşam Mutluluğu...
Kesintisiz Devrim II-III
Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz
Tarihte, Günümüzde ve Devrimci Mücadelede Kadınlar