1 Mayıs
148. Sayı, Ocak-Şubat 2016


“Sol”un Halleri
ve İslami Terör

      1 Kasım seçimlerinin üzerinden üç ay geçti. “Sol”un, –isterseniz “Türkiye solu” diyebilirsiniz– “kış sezonu”na, 1 Kasım seçimlerinin “beklenmedik” sonuçları karşısında içine girdiği şaşkınlık, kaygı, apolitikleşme (depolitizasyon), “bu millet adam olmaz” içtepisi, (Ankara katliamının yaratmış olduğu) korkuyla tam bir pasifizme ve hatta yer yer, kesim kesim teslimiyetçiliğe dönüştü.
      Bir açıdan “kış sezonu pasifizmi”, “sol”un geleneksel ve kronik legalizm hastalığının neredeyse “klasik” özelliğidir. Hemen her kış, günler kısalıp geceler uzayınca, havalar soğuyunca ortaya çıkan içe kapanıklık (melankoli) ve (artık ülkemizde vaka-i adiyeden olan) depresyon “sol”u bütünüyle pençesine alır.
      Kısa kış günleri, kısa süren birkaç panel, sanatsal etkinlik vb. dışında “kitlesel” denilebilecek hiçbir etkinliğin yapılmadığı, herkesin evine kapandığı, “melankoli”nin bireysel düzeyde görünür olduğu, karamsarlığın, kaygının ve korkunun egemenliğinde bir “psikolojik” ortamda yaşanır. Böyle bir ortamda (hazır günler kısalmışken) kitle mücadelesi ve kitle eylemleri neredeyse hiç gündeme gelmez, daha da önemlisi, kitle mücadelesi ve eylemlerine yönelik çağrılar bile ortalıkta görünmez.
      Bu durum, yaz geldiğinde “sol”un tümüyle tatile çıkması gibi, ülkemiz solunun dönemsel hareketsizliğinin (ya da kış ile yaz arasında kalan ilk ve son bahar günlerine denk düşen dönemsel hareketliliğinin) “olağan”, “alışılagelen” halidir.
      Böylece “sol” ya da toplumsal mücadele, kış aylarında eve kapanır, yaz aylarında tatile gider. Bu neredeyse “tarihsel” (“makus” bir tarih) diyebileceğimiz bir olgudur.
      Bu olgu, devrimin “ne zaman olacağı”nı düşünenler (ya da hesaplayanlar) ile devrimin nasıl yapılacağını düşünen ve bu yönde hareket eden devrimciler arasında gerçek bir farklılığın görünür olduğu bir durumun ifadesidir.

Silahlı Ayaklanma,
Silahlı İsyan
ve Barikat Savaşı

      “Eski tarzda ayaklanma, 1848’e kadar her yerde belirleyici olan barikatlarla sokak savaşlarının şimdi büyük ölçüde modası geçmiştir.
      Bu konuda hayale kapılmayalım: sokak savaşında, başkaldırmanın askeri birliklere karşı zaferi, iki ordu arasındaki bir savaşta olduğu gibi bir zafer, çok ender bir istisnadır. Ama zaten başkaldıranların bunu hedef almış oldukları durumlar da çok seyrek olmuştur. Onlar için ancak birlikleri moral bakımından etkileyerek gevşetmek, zayıflatmak sözkonusuydu, bu da savaşan iki ülkenin orduları arasındaki savaşta hiç bir rol oynamaz ya da pek o kadar büyük bir rol oynamaz. Eğer bu başarılırsa, askeri birlikler savaşmayı reddeder, ya da komutanlar başlarını kaybederler ve başkaldırma, zaferi kazanır. Ama eğer bu başarıya ulaşamazsa, o zaman, sayıca daha az birliklerle bile olsa, donatım (teçhizat), eğitim (talim), tek merkezden yönetme, silahlı kuvvetlerin sistemli bir biçimde kullanılması ve disiplin bakımından üstünlük galip gelir. Bir başkaldırma hareketinin gerçekten taktik bir eylemden bekleyebileceği en fazla şey, tek başına bir barikatın yoluna yordamına göre kurulup savunulmasıdır. Karşılıklı destek, yedek kuvvetlerin kurulması ve kullanılması, kısacası, bir mahallenin, hele hele bütün bir büyük kentin daha savunulması için mutlaka zorunlu olan ayrı ayrı müfrezeler arasında işbirliği, ancak çok yetersiz bir biçimde gerçekleştirilecektir ya da hiç gerçekleştirilemeyecektir. Silahlı kuvvetlerin belirleyici bir noktada yoğunlaştırılması elbetteki sözkonusu değildir. Bu nedenle pasif savunma, egemen mücadele biçimidir; kuvvetlerini toplayarak saldırı, elbette ki, şurada burada, fırsat düştüğünde, ama gene de ancak çok özel durumlarda, ilerlemeler ve yandan saldırılar kaydettirecektir, ama genel kural olarak geri çekilmekte olan birliklerin bıraktıkları mevzilerin tutulması ile sınırlı kalacaktır. Buna ek olarak, ordunun emrinde, toplar vardır, baştan aşağı donatılmış, talim görmüş istihkâm birlikleri, başkaldıranların hemen hemen her zaman tümden yoksun bulundukları savaş araçları vardır. Çok büyük bir kahramanlıkla yürütülen barikat savaşında bile, –Haziran 1848’de Paris’te, Ekim 1848’de Viyana’da, Mayıs 1849’da Dresden’de– saldırıyı yöneten liderler siyasal düşüncelere aldırmadıklarından salt askeri ölçütlerle hareket edince ve erleri de kendilerine bağlı kalınca, sonunda başkaldırmanın yenilgisiyle sonuçlanmasında şaşılacak bir şey yoktur...

Boşlukta
Saçmalamalar

      1 Kasım seçimlerinde AKP’nin (ve doğal olarak Recep Tayyip Erdoğan’ın) “hiç beklenmedik” biçimde 2011 seçimleri düzeyinde oy alması (%49,5) solda ve sol kitlede tam anlamıyla bir “şok” etkisi yarattı. 7 Haziran seçimleriyle “zirve” yapan moraller tarihin en alt düzeyine inerken, genel bir halsizlik, umutsuzluk ve amaçsızlık hali ortaya çıktı. Bu durum, genelde, siyasal bir boşluğa yol açtı. Bu durum karşısında legalist sol, bir yandan kendi içsel “şok”larını atlatmaya çalışırken, diğer yandan bu boşluğun kendi saflarında yarattığı sonuçları gidermenin çaresini aramaya koyuldu.
      Legalist solun gözdesi ve gözbebeği SİP-TKP’nin KP’si, yani Okuyan-Güler ikilisi, 1 Kasım seçimlerinde “oylarını en çok artıran parti” olmakla birlikte, olağanüstü “mütevazi” oldukları için bununla “övünmek” ve bunun “ajiitasyonunu çekmek” durumunda değillerdi. Söylemlerine bakıldığında da 1 Kasım sonuçlarından “şok” olmuş gibi de görünmüyorlardı. Kendilerinin “hiç bir zaman” seçimlerden bir şey beklemediklerini, “seçimle” sosyalist devrim olacağını söylemediklerini yineleyip durdular. Bir seçim daha geçmişti, seçim sonuçları o kadar da “önemli” değildi, artık kendi işlerine “bak”manın zamanı gelmişti!

Goldman Sachs Oyunu ve
“En İyi İhraç Malı”

      Görülen odur ki, AKP iktidarı dış borçları, özellikle Suudi-Katar üzerinden alınan dış borçları “net hata/noksan” kalemi üzerinden “maskelemektedir”. 2015 yılında ortaya çıkan “rekor” artışın özellikle 7 Haziran seçimleri öncesine “denk” düşmesi “hayret” vericidir!
      7 Haziran seçimleri öncesinde “net hata/noksan” üzerinden Türkiye’ye giren döviz miktarı 15.749 milyar dolardır. Daha sonraki aylarda bu miktar biraz düşmüşse de, sonuçta 12 milyar dolar seviyesinde gerçekleşmiştir.
      Bugün için bu paraların nasıl transfer edildiği çok açık değildir. Bilinen ise, bu paranın büyük bir bölümünün Suudi ve Katar üzerinden geldiğidir.
      Elbette Suudiler ve Katar emiri bunu AKP’nin “hatırı” için yapmamaktadırlar. Bu para transferinin bir “amacı” vardır. Amaç da, Suriye’de “islam devleti” kurmaya çalışırken, yani Dimyata pirince giderken, evdeki bulgurdan, yani Türkiye’deki AKP iktidarından olmamaktır. Bu nedenle de 7 Haziran seçimleri öncesinde Türkiye’ye “el altından” büyük paralar transfer edilmiştir.
      7 Haziran seçimlerinde AKP başarılı olamamışsa da, sonuçta, 1 Kasım seçimlerinde istenen olmuştur. Şimdilik “bulgur” güvencededir. Ama sıra “pirince” gelmiştir. Açıkçası, AKP’yi dönem dönem “ipten alan” (A. Öcalan’ın iddia ettiğinin tersine) “net hata/noksan” kalemindeki paraların karşılığının ödenme zamanı gelmiştir. Son günlerde Suudi Arabistan’la yoğunlaşan “temaslar” ödeme zamanının çok yaklaştığının belirtileri olarak kabul edilebilir.

TÜRKİYE HALK KURTULUŞ PARTİSİ-CEPHESİ
Ulaş Bardakçı
İlker Akman, Hasan Basri Temizalp, Yusuf Ziya Güneş
Yüksel Eriş
Nedim Atılgan
Mustafa Atmaca





Devrimci Gençlik

Dünyada ve Türkiye'de Ekonomik Bunalım III
Dünyada ve Türkiye'de Ekonomik Bunalım
Dünyada ve Türkiye'de Ekonomik Bunalım-II
Laiklik ve Şeriatçılık Üzerine
Eriş Yayınları-Kredili Yaşam Mutluluğu...
Kesintisiz Devrim II-III
Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz
Tarihte, Günümüzde ve Devrimci Mücadelede Kadınlar