1 Mayıs
138. Sayı, Mayıs-Haziran 2014


Kapitalizm ve
Kömür Madenleri

      Bilindiği gibi, kapitalistler, işverenler açısından, asıl olan kârdır. Ancak onların üzerinde durdukları nokta, kârlarının miktarı değil, yatırdıkları sermayelerine oranıdır. Kâr oranı, yatırılan sermaye üzerinden elde edilen bir çeşit sermayenin verimliliğidir. İşçiyi daha çok çalıştırarak, daha verimli hale getirmek peşinde koşan sermaye sahibi, bu amaçla düzenlediği "hizmet içi eğitim" çalışmalarıyla verimliliği artırmak peşindedir. Aynı şekilde, kapitalist açısından sermayenin de verimliliği önemlidir. Her zaman kapitalistler, yatırdıkları sermayelerinin en yüksek kârı getirmesi peşindedirler. Bir başka deyişle, onlar, sermayelerini en yüksek kâr oranı olan işlere yatırmak durumundadırlar. Sermaye ise, kendi dillerinde, sabit ve döner sermaye bölümlerinden oluşur. Ve bunların miktarındaki her azalış, işçilerin sömürü oranı sabit kaldığı sürece kâr oranının yükselmesine neden olur.
      İşte, kapitalistin dilinde sabit sermaye, binalardır, donanımdır, alet-edevattır. Kömür madenlerinde, gerek gelişmiş teknolojik araçlarla, gerekse maden mühendisliği verileriyle, madenlerin güvenlikli hale getirilmesi için yapılacak harcamalar, kapitalistler için, sabit sermaye yatırımlarıdır. Ve bu yatırımlar, doğrudan üretken yatırımlar olarak kabul edilmediği için, kapitalistlere göre, kâr oranını düşüren "gereksiz" harcamalar olarak değerlendirilir. Kömür madenlerinde galerilerin daha güvenlikli olarak açılması, yolların mühendisliğin son bulgularına göre yeniden inşa edilmesi gibi, grizunun gelişmiş aygıtlarla tespit edilmesi gibi, doğrudan işçilerin daha güvenlikli ve sağlıklı koşullarda çalışmalarını belirleyen yatırımlar, "masraf" ya da "maliyet" olarak kapitalistlerin kâr oranlarını düşüren yatırımlar olarak kabul edilir. Bu alanlarda ne kadar az harcama yapılırsa, yani ne kadar az sermaye bu işe ayrılırsa, kâr oranı, o oranda yükselecektir.

... Ve Soma

      “Quarterly Reviewer, sermayenin, kargaşalıktan, kavgadan kaçtığını ve ürkek olduğunu söylüyor ki, bu, çok doğrudur, ama sorunu pek eksik olarak ortaya koymaktadır. Sermaye, kâr olmadığı zaman ya da az kâr edildiği zaman hiç hoşnut olmaz, tıpkı eskiden doğanın boşluktan hoşlanmadığının söylenmesi gibi. Yeterli kâr olunca sermayeye bir cesaret gelir. Güvenli bir %10 kâr ile her yerde çalışmaya razıdır; kesin %20, iştahını kabartır; %50, küstahlaştırır; %100, bütün insanal yasaları ayaklar altına aldırır; %300 kâr ile, sahibini astırma olasılığı bile olsa, işlemeyeceği cinayet, atılmayacağı tehlike yoktur. Eğer kargaşalık ile kavga kâr getirecek olsa, bunları rahatça dürtükler. Kaçakçılık ile köle ticareti bütün burada söylenenleri doğrular.” (T. J. Dunning) (Akt. Marks, Kapital, Cilt: I, s. 779.)

Zor, Şiddet
ve Direniş

      Hiçbir teorik açıklamaya ve ön girişe başvurmadan doğrudan ifade edersek, bir ülkede siyasal iktidar artan oranda zora, şiddete başvuruyorsa, o siyasal iktidar, kendisini iktidara getiren yasaların verdiği meşruiyetini kaybetmiş demektir. Meşruiyetini yitiren siyasal iktidar, yitirdiği meşruiyetini yeniden kurmak amacıyla, bir yandan zor ve şiddetini artırırken, diğer yandan varolan yasaları sürekli değiştirmeye yönelir. Kendisi tarafından yapılan yeni yasalarla kendisine meşruiyet sağlamaya çabalarken, artan zor ve şiddetle meşruiyetini kabul ettirmeye çalışır. Ancak bu aşamaya gelindikten sonra, mevcut siyasal iktidar, meşruiyetini yitirmiş olduğundan, kendisi tarafından yapılan yasalarla yeniden meşruiyet kazanması artık olanaksızdır. Bu siyasal iktidar, er ya da geç, kendi meşruiyetini kendi tarihsel koşullarından alan yeni bir iktidara yerini bırakmak zorundadır.
      Bu durumu ters yönden ele alırsak, eğer bir siyasal iktidar meşruiyetini kaybetmişse, iktidarını sürdürebilmek için zordan, şiddetten başka bir seçeneği kalmamış demektir. Onun zor ve şiddeti, gayrı meşruluğunu örtmeyi ve kendi iktidarını gayrı meşru gören kesimleri sindirmeyi amaçlar.

Polis Terörüne Karşı
Halk Direnişinin
Siyasal Niteliği ve Sınıfsal Yapısı

      Adına “ulusalcılar” denilse de, polis terörüne karşı halk direnişinin temel kitlesi, direnişin AKP’nin iktidardan düşürelene kadar sürdürülmesinden yana olmuştur. “Tayyip İstifa”, “Hükümet İstifa” sloganları bu halk kitlesinin direnişten beklentisinin ifadesi olmuştur. Kendilerinin “siyasal temsilcisi” olarak gördükleri CHP’nin böylesi bir amaca sahip olmadığını görmüş olmalarına rağmen, direnişe devam etmişlerdir. Onları uzaklaştıran, geri çekilmelerine yol açan, asıl olarak “Gezi Direnişi”ne damgasını vuran “yeni orta sınıf” siyasetinin de böylesi bir amaçtan uzaklaştığını düşünmeleri olmuştur.
      Bu kitle, 29 Ekim’de görüldüğü gibi, AKP iktidarıyla ve onun polis gücüyle “cephesel çatışma”ya girme ve sonuna kadar gitme iradesine sahiptir. Bu iradenin tarihsel temeli, 1965-1980 dönemindeki devrimci mücadeledir. Bu yönüyle devrimci mücadeleye açık bir kitle söz konusudur. Ancak devrimci mücadelenin gelişmediği, devrimci öncünün bulunmadığı koşullarda, bu kitle kolayca “devrimci-milliyetçi” bir yöne kanalize edilebilmektedir. “Mustafa Kemal’in Askerleriyiz” sloganında ifadesini bulan bu “devrimci-milliyetçi” çizgi, İP’in gençlik örgütlenmesi olan TGB’nin bu kitle üzerindeki etkisinde kendi gerçekliğini bulmaktadır. B. Ecevit döneminde “demokratik sol” çizgiye kanalize olan, devrimci mücadelenin gelişmesine paralel olarak devrimci mücadelenin kitlesini oluşturan bu halk kitlesinin bugün “devrimci-milliyetçi” çizgiye yakınlaşması ve bu çizginin sloganlarını atması geçici bir olgudur. Asıl olan bu kitlenin devrimciliğidir.

Unutulmuş Referandum
Tayyip-Bonaparte’ın “Coup de Tête”si

      Bu anayasa hukukunun sonudur.
      Artık anayasa değişiklikleri ve hatta tüm anayasa, meclisten çıkartılan herhangi bir "kanun" gibi kanun olacak, "kanunlar anayasaya aykırı olamaz" ilkesi anayasanın "kanunlara aykırı olamaz" zırvalığına dönüşecektir.
      Böylesi bir hukuksuzluk, anayasasızlık ortamında, kaçınılmaz olarak meclisin "mutlak" çoğunluğunu elinde bulunduran parti, her istediğini "kanun"la yapabileceği bir güce sahip olacaktır.

Sarı İnek ve
Cumhurbaşkanlığı Seçimi

      Evet, bugün için cumhurbaşkanlığı seçiminin sonucu ortadadır. “Muhalefet” bir bütün olarak hareket ettiğinde Recep Tayyip Erdoğan’ın “hayali” sandığa gömülebilecektir. Ama 2007 referandumuyla ortaya çıkan sorun/çelişki varlığını sürdürecektir. Bugün olmazsa yarın, parlamentoda mutlak çoğunluğu elde eden bir başka partinin ihtiraslı ve haris bir lideri, aynı yoldan giderek cumhurbaşkanında cisimleşen güçlü bir yürütmenin ortaya çıkmasını sağlayabilecektir.
      Yasama organı (TBMM), kendisinde olan cumhurbaşkanını seçme yetkisini “halka” devrederek “tek adam diktası”nın önünü açmıştır. “Muhalefet” partileri ise asıl hatayı, bilge ineğin dediği gibi, “sarı ineği verirken”, yani 2007 referandumunu önemsemeyerek yapmışlardır.
      Şimdi artık değişik sınıf ve tabakaların çıkarlarının ortaklaştırıldığı ve aralarında belli bir consensusun yaratıldığı varsayılan “parlamenter sistem”e “elveda” demenin zamanı gelmiştir. Görüntüsel bir “demokrasi”nin olduğu bir ülkede bu da hiç şaşırtıcı değildir.

Dengesiz Toplumun
Cumhurbaşkanlığı Seçimi

      Tüm bunlar, Recep Tayyip Erdoğan’ın “muradına” erebilmesi için BBP ile BDP’nin (+HDP) oylarını alması gerektiğini göstermektedir.
      Görüleceği gibi, ülkenin bu dönem için ana gündem maddesi olan Cumhurbaşkanlığı seçimi, düzen içi siyasal ilişkiler alanında bir dizi ittifaklara, kapalı kapılar arkasında yapılacak pazarlıklara vb. bağlıdır. Bu pazarlıklar ya da ittifaklar “kombinasyonu”nda, doğal olarak “taraflar” kendi çıkarlarını “maksimilize” etmeye çalışacaklardır. Burada siyasal etik, siyasal ilke vb. gibi “ulvi” şeylerin hiçbir değeri yoktur.
      Açıktır ki, Cumhurbaşkanlığı seçiminde “anahtar parti”, kesinkes HDP (BDP) olmaktadır. %6,5’luk oy potansiyeli ile HDP’nin “anahtar parti” haline gelmesi, doğrudan “İmralı”nın “kilit” konumda olmasını getirmektedir. Bu da, Cumhurbaşkanlığı seçiminde “barış süreci” söylemlerinin öne çıkartılmasını, gündemin ilk sırasına yükseltilmesini kaçınılmaz kılmaktadır. A. Öcalan, “son görüşme”de (1 Haziran 2014) “demokrasi ve barış projesi olan adayı” destekleyeceklerini söylerken bu durumu açık biçimde ifade etmiştir.
      HDP dışında kalan düzen içi muhalefet partileri, “çatı aday” çıkartsalar da, çıkartmasalar da, her durumda Cumhurbaşkanlığı seçiminin iki turlu yapılması nedeniyle, ikinci turda iki aday “yarışacaktır”. Bugün için (her an her şeyin olduğu bir ülkede kaçınılmaz bir “rezerv”dir bu), ilk turda tüm partilerin kendi adaylarıyla seçime katılacakları neredeyse kesindir. Bu durumda Recep Tayyip Erdoğan’ın oyların %50’sini alarak ilk turda seçilme olasılığı oldukça düşüktür. Bu nedenle, ikinci tur, büyük olasılıkla AKP adayı (yani Recep Tayyip Erdoğan) ile CHP’nin adayı arasında yapılacaktır. MHP’nin “blok” halinde CHP adayını desteklediği koşullarda seçim sonucunun başa baş olacağı görünmektedir. BBP’nin oylarının AKP’ye kayacağı varsayıldığında, HDP’nin “anahtar” rolü oynayacağı görülmektedir.


TÜRKİYE HALK KURTULUŞ ORDUSU
SAVAŞÇILARI
Sinan Cemgil, Kadir Manga, Alpaslan Özdoğan
Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan


TÜRKİYE HALK KURTULUŞ PARTİSİ-CEPHESİ
SAVAŞÇILARI
Hüseyin Cevahir
Leyla Doğan
Ağadede Sarıkaya


TKP/ML Kurucusu ve Önderi
İbrahim Kaypakkaya



    Mahir Çayan
    Kurtuluş
    Cephe

    YAPITLAR
    V. İ. Lenin
    J. Stalin
    Mao Zedung


Devrimci Gençlik

Dünyada ve Türkiye'de Ekonomik Bunalım III
Dünyada ve Türkiye'de Ekonomik Bunalım
Dünyada ve Türkiye'de Ekonomik Bunalım-II
Laiklik ve Şeriatçılık Üzerine
Eriş Yayınları-Kredili Yaşam Mutluluğu...
Kesintisiz Devrim II-III
Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz
Tarihte, Günümüzde ve Devrimci Mücadelede Kadınlar