154. Sayı, Ocak-Şubat 2017


Gayrı-Meşru Bir İktidarı
“Meşrulaştırmak”

      Herşey Recep Tayyip Erdoğan iktidarının formel hukuku, yazılı anayasa ve yasaları bir yana bırakarak, bu hukuka ve varolan anayasanın ve yasaların kendisine vermediği yetkiyi fiilen kullanarak, kendine özgü bir hukuk ve bu özgünlük içinde meclis çoğunluğuna dayanarak yasalar yaratmasıyla başladı. Böylece Recep Tayyip Erdoğan, formel hukuku ve anayasayı işlemez hale getirerek, bunlardan doğan meşruiyetini yitirmiştir, gayrı-meşrudur.
      17-25 Aralık günlerinde başlayan bu gayrı-meşrulaşma, 28 Haziran 2014’de yürürlüğe giren Sulh Ceza Hakimliği yasasıyla “kanunileştirilmiş”tir. Kendi içinde kapalı devre çalışan bu sulh ceza hakimliği “müessesesi” yoluyla, iktidarın her türlü gayrı meşru icraatına karşı tutumların resmen engellendiği ve bu tutumu alanların neredeyse hiçbir gerekçe gösterilmeksizin tutuklandığı bir sürece girilmiştir.
      Şu “allahın lütfu olan” 15 Temmuz “darbe girişimi” sonrasında bu gayrı meşru süreç “zirve” yapmıştır. Daha açık ifadeyle, 15 Temmuz sonrasında gayrı-meşru iktidar fiili bir durum oluşturmuştur. Devlet Bahçeli bu durumu, anayasa değişikliği gerekçesinde şöyle ifade etmiştir:
      “Başkanlık sistemine geçme arzusu taşıyanlar bir fiili durum yaratmışlardır. Bu çarpık durumun anayasal meşruiyetinin olmadığı da ortadadır. Net olarak söylemek isterim ki, şu anda anayasa çiğnenmekte ve suç işlenmektedir. Bu fiili durum, bu şekilde devam ederse Türkiye bir kriz ve kaos ortamına sürüklenebilir.”

      Ama bu “noktaya” birden ve birkaç yıl içinde gelinmemiştir.

Gerilla Savaşının
Tarihsel Gelişimi ve
Günümüzdeki Deformasyonu

      Gerek İran’da mollaların iktidarı ele geçirmesi, gerek Afganistan’da Amerikan emperyalizmi tarafından donatılmış “mücahitler”in giderek artan etkinliği (ki arka planında Sovyetler Birliği’nin “yeşil kuşak”la çevrilmesi stratejisi yatar) yeni bir gerilla savaşı anlayışı ortaya çıkarmıştır. Bunun ilk yansısı Lübnan’da Emel hareketinin, Filistin’de İslâmî Cihat ve Hamas’ın silahlı eylemlerinde ortaya çıkmıştır.
      Özellikle Filistin sorunu çerçevesinde İslâmî Cihat’ın ve Hamas’ın İsrail’e yönelik gerçekleştirdikleri “intihar eylemleri”, El Kaide çatısı altında Sudan başta olmak üzere değişik Afrika ülkelerinde gerçekleştirilen “intihar eylemleri”, islamcı “gerilla savaşı”nın en tipik özelliği olmuştur.
      Bu islamcı “gerilla savaşı”, hemen her zaman tek kişi tarafından gerçekleştirilen eylemlere dayanmıştır. Özellikle Filistin hareketi içindeki El Fetih, FHKC vb. örgütlerin silahlı gruplara dayanan “klasik” gerilla eylemlerinin giderek yapılamaz hale gelmesiyle birlikte tek kişilik islamcı “gerilla savaşı” kitlelerin büyük bir sempatisini kazanmıştır. Bunun sonucunda da, silahlı gruplara dayalı, ancak etkili olamayan silahlı mücadele prestij yitirmiştir.
      Bunun devrimci saflardaki ilk yansısı, tek kişilik “intihar eylemleri”nin “feda eylemleri” adı altında haklı ve meşru görülmesi olmuştur.

Popülist İntikam Aracı Olarak
İşkence

      Recep Tayyip Erdoğan rejiminin başlı başına intikam ve öç alma aracı haline dönüşen, ilk gözaltı sırasında “dayak” olarak icra edilen işkencelerin görüntüleri “medya”ya servis edilerek “eden bulur” anlayışı toplumun belleğine kazınmaya çalışılmıştır. Reina katliamını gerçekleştiren kişinin yakalanma görüntüleri bu konuda pervasızlığın doruk noktası olmuştur. Hemen ardından DHKP-C’li Şerif Tunç’un görüntüleri servis edilmiştir.
      Gerek “darbeci generaller”in dövülme görüntüleri, gerek Reina katliamcısının yakalanma görüntüleri, gerekse Şerif Tunç’un görüntüleri birleştirildiğinde neredeyse bu aleni işkence uygulamalarına karşı çıkılamaz bir ortam oluşturulmuştur. “Darbeci generallere” işkence yapılmasına karşı çıkmak “darbeci” suçlamasına maruz kalmaya yol açarken, Reina katliamcısının “devletin ayakları altında” dövülmesine (demokrasi ve hukukun üstünlüğü bağlamında da olsa) karşı çıkmak “katliamı onaylamak” olarak sunulabilmektedir. Şerif Tunç’un dövülmüş görüntülerini işkence olarak nitelemek de “kızıl gomünist”likle özdeşleştirilmek istenmiştir.
      En sıradan bir “tivit” yüzünden insanların gözaltına alındığı bir dönemde, kime ve neden yapılırsa yapılsın işkenceye karşı çıkmak da “kolay” bir şey olarak görülmemektedir.
      Bütün bunların sonucunda gözaltında insanların dövülmesine, işkence görmesine tepkiler görülmez olmuştur. “İnsanlık onuru işkenceyi yenecektir” sloganları bile pek seyrek görülmektedir.

Rabia

      12 Ocak’ta Euro “rabia” alırken, dolar 3,8629 TL seviyesine ulaşmıştır. Böylece 4 TL seviyesini aşarak “rabia” olmuş eurolu ve 3,80 TL’yi aşmış dolarlı günlere gelinmiştir.
      Son on yıldır AKP’nin uyguladığı “yüksek faiz, düşük kur” döneminin yerini, Recep Tayyip Erdoğan’ın “derin iktisat” bilgisine dayalı “düşük faiz, düşük enflasyon teorisi”-ne bırakmıştır. Bu “teori”yle TCMB kurlardaki yükselişe değişik hokkabazlıklarla, şapkadan tavşan çıkartarak müdahale etmekten başka bir şey yapamamıştır. TCMB haftalık repo ihalelerini iptal etmiş, “geç likidite” adı verilen gün sonu borçlanma faizlerini %11’e çıkarmıştır. Bu “müdahaleler” Euro’yu “rabia” olmaktan kurtaramadığı gibi, doları da 3,70’lerin altına çekmeye yetmemiştir.

TÜRKİYE HALK KURTULUŞ PARTİSİ-CEPHESİ
Ulaş Bardakçı
İlker Akman, Hasan Basri Temizalp, Yusuf Ziya Güneş
Yüksel Eriş
Nedim Atılgan
Mustafa Atmaca





Devrimci Gençlik

Dünyada ve Türkiye'de Ekonomik Bunalım III
Dünyada ve Türkiye'de Ekonomik Bunalım
Dünyada ve Türkiye'de Ekonomik Bunalım-II
Laiklik ve Şeriatçılık Üzerine
Eriş Yayınları-Kredili Yaşam Mutluluğu...
Kesintisiz Devrim II-III
Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz
Tarihte, Günümüzde ve Devrimci Mücadelede Kadınlar