125. Sayı, Ocak-Şubat 2012


Futbolda
Şike

      Herkesin bildiği ve yakından izlediği gibi, 3 Temmuz 2011 günü, “özel yetkili savcılar”ın talimatıyla “Organize Suçlarla Mücadele Şubesi” tarafından, “Ergenekon” ya da “Balyoz” davalarının operasyonlarına benzer bir biçimde Fenerbahçe, Trabzonspor, Beşiktaş, Sivasspor ve Giresunspor kulüp binalarında aramalar yapıldı. “Ergenekon” davasından tutuklu Sedat Peker’in “manevi oğlu” Olgun Peker ve Fenerbahçe Başkanı Aziz Yıldırım’ın da aralarında olduğu 50 civarında “şüpheli” gözaltına alındı. Bu “1. Dalga”nın sonunda Olgun Peker ve Aziz Yıldırım dahil 26 kişi “silahlı örgüt kurma ve yönetme” suçlamasıyla tutuklandı.
      Ve bu andan itibaren, her türden ve her cinsten “futbolsever”in ve “futbol yorumcusu”nun işi gücü “şike operasyonu” oldu. Böylece “Lig Tv” yüzünden maçların görüntülerini yayınlayamayan televizyon kanalları için bulunmaz bir fırsat ortaya çıktı. Televizyon kanalları, “ünlü yorumcular”ın “yorumladığı” şike operasyonu programlarıyla dolup taştı. “Ergenekon” uzmanı Rasim Ozan Kütahyalı, “Balyoz” uzmanı Mehmet Baransu, “terörle mücadele uzmanı” Emre Uslu futbolun “kozmik odası”nın “şifrelerini” açığa çıkarmak için spor programlarında boy gösterirken, “futbol camiası”ndaki her türlü “alevere-dalevere” içinde bulunanlar, birbirleriyle “hesabı” olanlar bu fırsatı kaçırmadılar. “Benim Genelkurmay Başkanım vurdumu oturtmalı” diyeninden demeyenine kadar hemen herkes Fenerbahçe’yi ve başkanı Aziz Yıldırım’ı “topun ağzına” koydular. Artık varsa da, yoksa da Fenerbahçe’nin şampiyon olmak için “şike” yaptığı konuşulmaya başlandı.

Hrant Dink Cinayeti

      Eğer 2006 yılında “misyonerler” tartışmasının yoğunlaştığı ve her türden “İslamcı”nın hıristiyan misyoner faaliyetleri karşısında “din elden gidiyor” diye nasıl bağırdıkları düşünülecek olursa, Santoro cinayetinin de, Zirve katliamının da neden gerçekleştirildiği kolayca anlaşılabilir. Bu olaylarda “büyük komplolar” aramak, boş çabadır, eski deyimle “abesle iştigal”dir. Çünkü “misyonerlik faaliyetleri” (ki “Kurtlar Vadisi” dizisinde bolca işlenmiştir) “Hira Dağı kadar müslüman”ların mutlak düşmanı oldukları bir olaydır. “Hira Dağı kadar müslüman” olanlar, aynı zamanda “Tanrı Dağı kadar Türk”türler. Dolayısıyla, “Ermeni meselesi”nde de Ermenilerin mutlak düşmanıdırlar.
      Bu mutlak düşmanlık durumu, açıktır ki, adı ister Alperen Ocakları olsun, ister Ülkü Ocakları olsun, her türden ve cinsten faşist milislerin ortak özelliğidir. Bu faşist milislerin, şu ya da bu olayda “kullanıldıkları”nı düşünmek ise, bu faşistlerin bir “fikri” olmadığını söylemekle özdeştir.

Millet, Ulus,
Milliyetçilik, Ulusalcılık,
Kozmopolitizm,
Enternasyonalizm,
Transnasyonalizm
ve Hepimiz Ermeniyiz!

      Bu olayda, daha tam ifadeyle, “Ermeni sorunu” konusunda alışılagelen “Ermeni tehciri mi, yoksa Ermeni soykırımı mı?” tartışması her ne kadar “tarihe” havale edilmek istense de, her durumda taraflar kendi önyargıları ve önkabulleri içinde tutumlarını ortaya koymuşlardır.
      Orta yolcular, “Ermeni soykırımı olmamıştır, ama Ermeni katliamı yapılmıştır” tezini savunarak “tam ortada” durduklarına hükmederken, çokluk milliyetçi-ırkçı ya da ulusalcı-solcu görünmemeye özel dikkat göstermişlerdir.
      Şüphesiz burada “en kilit sorun”, 1915 yılında Osmanlı İmparatorluğu’nun “sadık millet” olarak bellenmiş Ermenilere karşı ırksal bir kıyıma girişip girişmediğidir.

Dindar Gençlik

      İlk bakışta “nitelikli nesil” yetiştirmek gibi, belirsiz, yuvarlak ve muğlak sözcükler kullanılıyor görünse de, çok açık biçimde “eğitim” yoluyla 2023 yılına kadar doğrudan kendilerine biat eden yeni bir “nesil” yetiştirmekten söz edilmektedir.
      Recep Tayyip Erdoğan grup toplantısında bu “nesil”in nasıl bir şey olduğunu söylememişse de, bir gün sonra (1 Şubat) AKP İl Başkanları toplantısında, Kemal Kılıçdar-oğlu’na “giydirirken”, bu “nitelikli nesil”den neyi “murat” ettiğini açıkça ortaya koydu:
      “Dünkü konuşmamdan ‘Türkiye’yi dindarlar, dinsizler’ diye ayırdığımı söylüyor. Önce şu kulakların duymaya alışsın... Benim ifademde dindarlar, dinsizler diye bir ifade yok. Dindar bir gençlik yetiştirme var. Bunu yine söylüyorum, bunun arkasındayım. Sayın Kılıçdaroğlu, sen bizden, muhafazakar demokrat parti kimliği sahibi Ak Parti’den, ateist bir nesil yetiştirmemizi mi bekliyorsun? O belki senin işin olabilir, senin amacın olabilir. Ama bizim böyle bir amacımız yok. Biz muhafazakar ve demokrat, milletinin, vatanının değerlerine, ilkelerine, tarihten gelen ilkelerine sahip çıkan bir nesil yetiştireceğiz. Bunun için çalışıyoruz”
      Böylece 2023’e kadar “yeni nesil” yetiştirmekten “murat”ın ne olduğu belirginleşti: Dindar gençlik. Ve bu “dindar gençlik”in, doğrudan Milli Eğitim Bakanlığı yoluyla, doğrudan “devlet okulları” aracılığıyla yetiştirileceği de yine Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşmasında belirginlik kazanmıştır.

74.724.269

      27 Ocak 2012 günü, ülkenin “en güvenilmez” kurumlarının başında gelen TÜİK (Türkiye İstatistik Kurumu), Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi’yle (ADNKS) “güncellenen” nüfus istatistiklerini yayınladı. Buna göre, Türkiye nüfusu 74.724.269 olarak açıklandı.
      Böylece Recep Tayyip Erdoğan’ın sözüyle “9 yılda 9 milyon” artmıştır. Ancak nüfus artışının yanında nüfusun azaldığı illere bakıldığında bir “garabet” ortaya çıkmaktadır. Örneğin, “medya”da yer bulduğu haliyle, Kütahya ilinin nüfusu, 2010 yılına göre 26.232 azalırken, erkek nüfusundaki azalış 26.472 olmuştur. AKP Kütahya Milletvekili Hasan Fehmi Kinay’ın sözleriyle, “Ne oldu, savaşa mı girdik de bu kadar erkek nüfus gitti?” Benzer durum Manisa, Isparta ve Bilecik için de geçerlidir.
      Bu sorunun, elbette yanıtı yoktur. Sadece daha önceki yıllarda seçmen sayılarında ortaya çıkan benzer “garabetler”, bir kez daha ortaya çıkmıştır. Bunlarda masa başında yapılan “nüfus sayımları”nın nasıl manipüle edilebileceğinin ve bu yapılırken nasıl “küçük hatalar” olabileceğinin kanıtlarıdır. ÖSS sınavında olduğu gibi, bir kez daha “dirayetsiz” ve “ehliyetsiz”, sadece “biat” ettikleri için atanmış AKP bürokratlarının “ustalık dönemi”nde neler yapabilecekleri görülmektedir.

AKP,
“%100 Yerli Otomobil” ve
Tekelci Burjuvazi

      20 Ocak 2011
      “Geçen akşam Sayın Koç’a dedim, ‘Artık soyadınız gibi bir marka ile şurada biz yerli otomobilimizi üretelim ve dünyaya diyelim ki, bak bu da artık bizim otomobilimiz.’ Bunu sunalım, başaralım. Hepsi burada montajı yapılan otomobiller olmasın. Şu anda otomotiv sektörü içinde olan babalar burada... Bu işi halledin. Bir araya gelerek mi yaparsınız, yok ben bunu kendim de yaparım mı dersiniz. Nasıl arzu ederseniz. Artık yapalım. Türkiye’ye ve Türk’e bu yakışır. Bunu yapmamız lazım.” (Recep Tayyip Erdoğan)
      16 Ocak 2012
      ‘Türk malı otomobil’ markasını yaratacak ‘babayiğitler’ ortaya çıktı. Türk otomotiv üretiminin ve ihracatının yüzde 50’den fazlasını karşılayan Koç Holding ve 44 yıllık ortağı İtalyan Fiat, uzun süredir Türk halkının merakla beklediği ‘yerli otomobil’ projesine birlikte giriyor. Türk otomotiv markasıyla ilgili müjdeli haber Detroit Otomobil Fuarı’nda görüştüğümüz Fiat-Chrysler CEO’su Sergio Marchionne’den geldi. Buna göre, Tofaş ile Fiat, yerli oto projesini üretimi sona eren Albea modelinin platformu üzerinde gerçekleştirecek. Aracın tüm teknolojik altyapısını Fiat sağlayacak. (Gazeteler)

Ekonominin Halleri

      Ekonomi denildiğinde, bunun hangi açıdan ele alındığının ortaya konulması gerekir. Eğer “ekonomi tıkırında” denildiğinde, bundan sermaye sınıfının işlerinin iyi gittiği anlaşılıyorsa, doğal olarak “ekonominin halleri”nden söz edildiğinde de, bu sermaye sınıfının durumundan söz edilmek durumundadır.
      Yok ekonomik durumun iyi ya da kötü olarak değerlendirilmesinde kullanılan ölçüt eğer “halkın yaşam koşulları” ise, doğal olarak halk kitlelerinin durumunun irdelenmesi gerekir.
      Ekonomi denildiğinde, tüm bunları kapsayan genel bir çerçeve (“makro ölçek”) ele alınıyorsa, bu durumda da “ulusal ekonomi” ya da “makro ekonomi” gündeme gelir.
      Bugün, Türkiye ekonomisinin “AB ülkelerinden bile” daha “iyi” durumda olduğunu, “tüm makro göstergelerin” çok “iyi” olduğu, halkın yaşam koşullarının hiç de “kötü” olmadığı, belli kesimlerin “alım gücü” düşse de, genel olarak tüketimin olanca hız ve bereketiyle sürüp gittiği söylenebiliyorsa, bunun nedeni ekonomik durumun değerlendirilmesinde kullanılan farklı ölçütlerdir.
      Bugün hemen herkes ekonominin iyi durumda olduğuna inanmaktadır. Ancak Türkiye’deki ekonomik büyümenin “hormonlu” olduğu, yani yapay olduğu, ekonomik faaliyetin yapay uyarıcılarla sürdürüldüğü de bir gerçektir. Dolayısıyla “herkese göre” “iyi” durumda olan ekonomi, gerçekte ya da ekonomi-politiğin bakış açısından, sadece krizlerin ertelenmesine (ya da “ötelenmesine”) dayalı yapay bir canlılık içindedir. Bu nedenle de, iç ya da dış koşullar nedeniyle krizlerin “ötelenemediği” durumda büyük bir ekonomik krizin patlak vereceği kesindir.

Bir moda akımı üzerine kısa bir not...
Ece Temelkuran

Ece Temelkuran'ın 28 Ocak 2012 tarihli yazısı...


TÜRKİYE HALK KURTULUŞ PARTİSİ-CEPHESİ
Ulaş Bardakçı
İlker Akman, Hasan Basri Temizalp, Yusuf Ziya Güneş
Yüksel Eriş
Nedim Atılgan
Mustafa Atmaca




    Mahir Çayan
    Kurtuluş
    Cephe

    YAPITLAR
    V. İ. Lenin
    J. Stalin
    Mao Zedung


Devrimci Gençlik

1=5, 2=25, 3=125, 4=625 ise 5 nedir?

Laiklik ve Şeriatçılık Üzerine
Eriş Yayınları-Kredili Yaşam Mutluluğu...
Kesintisiz Devrim II-III
Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz
Tarihte, Günümüzde ve Devrimci Mücadelede Kadınlar