1 Mayıs
145. Sayı, Temmuz-Ağustos 2015


İç Savaş Ortamında
Mevcut Durum

      Toplumsal muhalefet “siyaset”i HDP’ye bırakarak günlük yaşama döndüğü ve hemen herkesin koalisyon görüşmelerini izlemekle yetindiği bir “bekleme” döneminde, ABD-Türkiye “mutabakatı”nın hemen sonrasında ve de Suruç katliamının birkaç gün öncesinde “Kandil”den gelen “mesajlar” (“çok aktif bir mücadele dönemi”, “devrimci halk savaşı dönemi” vb. açıklamaları) “birşeylerin” olduğunu ve döndüğünü göstermektedir.
      “Derin” ya da “yüksek” siyaset, hiç kuşkusuz “derin” bilgiye dayanır. Suruç katliamından önce ve “mutabakat”ın hemen ardından en üst düzeyden “Kandil”den yapılan açıklamalar, açık biçimde “Kandil”in ABD-Türkiye “mutabakatı” konusunda ayrıntılı ve somut bilgiye sahip olduğunu göstermektedir.
      Tüm bu gelişmeler ve “olay” içinde, Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidarda kalmaya ve iktidarını pekiştirmeye yönelik iç savaş planları ve hazırlıkları uzun süredir yapılıyor olsa da, 7 Haziran seçimlerinde AKP’nin meclis çoğunluğunu yitirmesiyle birlikte birkez daha ve yeniden kuvveden fiile geçmiştir. (Anımsanacağı gibi, Recep Tayyip Erdoğan’ın iç savaş girişimi ilk kez 11 Mayıs 2013 tarihinde Reyhanlı bombalamasıyla gerçekleşmiştir.)
      İç savaş planı
, sözcüğün günlük anlamıyla, bir “kargaşa” (“kaos”) ortamı yaratılarak toplumsal muhalefetin sindirilmesi ve bu “kargaşa” havası içinde toplumun mutlak biçimde kutuplaştırılmasıdır. Bu yönden bakıldığında, Recep Tayyip Erdoğan’ın iç savaş planı ve girişimi, Gezi Direnişi’yle fiili hale gelmiş olan toplumsal muhalefeti tasfiye etmeye yönelik bir zor, şiddet ve terör hareketidir. Ancak bu plan, aynı zamanda toplumu kutuplaştırmayı hedeflediğinden toplumsal çatışmaları (iç çatışmaları, iç savaşın fiili gerçekliği) kaçınılmazlaştırır.
      Bunun ilk belirtileri, 31 Temmuz günü Pozantı’da PKK’nin gerçekleştirdiği eylem sonrasında ortaya çıktı. Gazete “haber”lerine göre, PKK eylemini “protesto eden vatandaşlar, D-750 karayolu ile otoyolu ulaşıma kapattı”. Yine aynı gürüh eylemde yaşamını yitiren iki PKK’linin cenazelerini alıp yakmaya kalkıştılar.
      Pozantı olayının en belirgin tarafı, sokağa çıkanların MHP’lilerden daha çok AKP’liler olmasıdır. Bu da, Gezi Direnişi sırasında Recep Tayyip Erdoğan’ın “yüzde elliyi evlerinde zor tutuyoruz” sözünün uygulamaya sokulacağının izlerini taşımaktadır.
      Recep Tayyip Erdoğan’ın ABD’yle varılan “mutabakat” çerçevesinde uygulamaya soktuğu iç savaş planının diğer bir yanı da, estirilen terör ortamında insanların toplu bulunan yerlerden uzak durmaya başlamasıdır. Yukarda da ifade ettiğimiz gibi, 7 Haziran seçimlerinden sonra “siyaset”i HDP’ye ihale etmiş olan toplumsal muhalefetin günlük yaşama dönüşü, iç savaş terörü karşısında yoğun bir korku ortamı yaratması şaşırtıcı değildir.

Kendi Güvenliğini Sağlama ve
Özsavunma

      Suruç katliamıyla birlikte “kendi güvenliğimizi kendimiz alacağız” ya da “özsavunmayı kendimiz sağlayacağız” şeklinde bir söylem gelişti. Bu söylemin çıkış noktası, Suruç katliamını gerçekleştiren “intihar bombacısı” IŞİD’linin “devlet” tarafından engellenmediği, “halkın güvenliği”nden sorumlu “devletin” halkın güvenliğini sağlayamadığıdır. Böylece devletin kitlenin güvenliğini sağlayamadığı koşullarda kitlenin kendisini koruması gerektiği sonucuna ulaşıldı.
      Suruç katliamından sonra, biraz tarih, dünya, savaş vb. konularda bilgisi olan hemen herkesin “özsavunma” olarak bildiği “kendi güvenliğini kendinin sağlaması” söylemini ilk dile getiren Hatip Dicle oldu.
      Hatip Dicle, 21 Temmuz’da şunları söyledi: “Suruç’taki olay bize şunu dayatıyor. Halk olarak güvenliğimizi kendimiz almak durumundayız. Özsavunmamızı kendimiz sağlamak durumdayız. Bu ille de sadece silahlı olmak zorunda değil, özsavunma halkın örgütlülüğü demektir. Her mahallemizde her sokağımızda kim giriyor, kim çıkıyor, kurumlarımıza kimler giriyor kimler çıkıyor hepsini takip edeceğiz. Kendi güvenliğimizi kendimiz almak durumdayız.”
      Ardından Selahattin Demirtaş da aynı konuya girerek, “Artık halkımızın kendi güvenliğini almak durumunda. Tüm il ve ilçe teşkilatlarımız kendi güvenlik tedbirlerini almalıdır” dedi.
      Ve daha bu konuşmaların (deyim yerindeyse) “mürekkebi” kurumadan, ilk “icraat” Van’ın Başkale ilçesinden geldi.
      Gazetelere göre, Başkale’de “Belediye zabıta ekipleri ile HDP ve DBP’li yöneticiler güvenlik önlemi aldı”. Haberin devamında, HDP ilçe eşbaşkanı’nın, “halkımızın güvenliğini sağlamak için tedbir alıyoruz. Bu yüzden belediye zabıta ekipleri ve HDP ile DBP yöneticilerimizi cami önlerinde görevlendirdik. Halkımız güven içinde Cuma namazını kılsın.” dediği aktarılıyordu.
      Böylece “kendi güvenliğimizi kendimiz alacağız” söylemi daha ilk günden “karikatürize” edilmiştir.

“Savaşın ve çatışmanın
bizim gibi sivillerin anlayamayacağı
bir iç mantığı vardır”
(Selahattin Demirtaş)

      Gerçekten böyle mi? Şimdi biz “siviller”, yani askeri okullarda okumamış, profesyonel asker olmamış ve hatta eline hiçbir zaman silah bile almamış biz “siviller” bugün gelişen “savaş ve çatışma” ortamında neyin ne olduğunu anlayamayacak insanlar mıyız?
      Selahattin Demirtaş’a göre, bu sorunun yanıtı “evet”dir. Ancak yine Demirtaş’a göre (ki röportajı yapan gazeteci de aynı şeyi sormuştur), biz “siviller” bunu “anlayamıyor” olsak da, kendisi, bizatihi S. Demirtaş bu “savaş mantığı”nı pekala da “anlayabilmek”tedir! Üstelik “anlama”nın da ötesinde “savaş mantığı içerisinde devletin yaptığının da PKK’nin yaptığının da bir tutarlılığı” olduğunu bile “anlayacak” kapasiteye de sahiptir.
      “Anlayamayan” sadece “bizim gibi siviller” (Demirtaş bu “biz”in içinde sayılamaz) olmaktadır.
      Eğer savaş, Clausewitz’in ünlü tanımıyla, politikanın başka araçlarla, yani şiddet araçlarıyla devamı ise, açıktır ki, “savaşın iç mantığı”nı anlayamayanlar (yani “biz siviller”), doğal ve kaçınılmaz olarak politikanın (eğer varsa) “iç mantığını” da anlayamayacaklardır.
      Buradan çıkartılabilecek en basit sonuç, savaşın bir “yüksek siyaset” olduğu ve ancak “üst akıl” sahipleri ile profesyonel askerler tarafından yürütülebileceğidir. Özcesi, “biz siviller”in, anlayamadığımız savaş üzerine de, anlayamayacağımız politika üzerine de kafa yorması abesle iştigaldir!
      Amerikan emperyalizminin askeri terminolojisinde “düşük yoğunluklu savaş” olarak tanımlanan bugünkü “savaş ve çatışma” durumunu, eğer “iç mantığını anlayamadığımız” için anlayamayacaksak, doğaldır ki, bu “durum” hakkında da bir düşünce sahibi olamayız! O zaman savaşı devlete ve PKK’ye, siyaseti de AKP’ye ve HDP’ye bırakmamız gerekir!
      Hiç şüphesiz Demirtaş “siyaset” yapmaktadır. Üstelik “devlet”in yasallığı içinde “siyaset” yapmaktadır; o bir “barış siyasetcisi”dir. Onun “siyaset”inde “hiç kimsenin ölmemesi lazım”dır. Ama ortada bir savaş vardır ve savaş da insanların birbirlerini öldürdükleri kanlı bir eylem alanıdır.
      Evet, bugün pek çok insan “bir şeyleri” anlayamamaktadır. Daha düne kadar “barış süreci”nden, “Eşme ruhu”ndan, “müzakere”den söz edilirken, “birden bire”, “durup dururken” “devlet ile PKK” arasında şiddetli çatışmaların neden ortaya çıktığını anlayamamaktadır. Onlara “savaşın iç mantığı”ndan söz ederek, bu mantığı “anlayamayacaklarını” söyleyerek yanıtlamak, olayların sıradan “izleyicisi” olarak kalmalarını istemekle özdeştir. Ama biz “siviller” olarak, Demirtaş’a rağmen, savaşın “iç mantığını” anlamaya çalışmak durumundayız. Bu “anlama” çabamızda, savaş tarihinin en önemli teorisyenlerinden Clausewitz’den bize “önderlik” etmesini isteyeceğiz.

“Toyota Savaşı”nda
Yeni Gelişmeler

      Bu yazımızın yayınlanmasından yaklaşık bir ay sonra (29 Ekim 2014) Kobanê’ye “yardıma” giden Peşmergeler Habur sınır kapısından Toyota Land Cruiser pikaplarıyla Suriye’ye giriş yaptı. Böylece “Toyota Savaşı”na peşmergeler de katılmış oldu.
      Bu yılın Nisan ayında “medya”da Türkiye’nin “Peşmerge güçlerinin kullanması için Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’ne, 2015 model 15 adet Toyota pikap teslim etti”ği haberleri yer aldı. Türkiye’nin “teslim” ettiği Toyota’ların, IŞİD’in elindeki Toyota’lar gibi, “son model” olmasının yanında doğrudan “fabrika çıkışlı” olduğu basına yansıyan fotoğraflarda net olarak görülüyordu.
      Bu “teslimat”tan kısa bir süre sonra Amerikan emperyalizminin hava ve askeri danışman desteğiyle IŞİD’e karşı “saldırı”ya geçen PYD/YPG güçlerinin Toyota pikaplarına bindirilmiş “kıtaları”nın fotoğrafları yayınlanmaya başladı. Artık “Toyota Savaşı”na PYD/YPG, dolayısıyla da PKK de girmiş oldu. (Hemen belirtelim, PKK, Kandil’de düzenlediği basın toplantılarına “gazetecileri” taşımakta hemen her zaman Toyota pikaplarını kullanmaktadır.)
      IŞİD’in yüksek hareketliliğe ulaşmasını sağlayan ‘savaş arabaları’na nasıl sahip olduğu sorusu yanıtlanamamış (!) olsa da, Peşmerge’nin ve PYD/YPG’nin Toyota’lara nasıl sahip olduğu, en azından bilinebilir oldu.

Legalizmin
“Devrimcilik” Oyunu

      Buraya “cımbızlayarak” aktardığımız sözlere baktığımızda, ortada bir “savaş”, daha tam bir ifadeyle askeri savaş olduğu ve bu “savaş”ın da bir silahlı ayaklanma olduğu izlenimi doğmaktadır. Lenin’e yapılan “göndermeler” bu “izlenimi” pekiştirdiği gibi, Mao ve Giap’ın halk savaşına ilişkin yaptıkları saptamalar da bunu göstermektedir. Yukarda aktardığımız yazının içinde geçen “eşitsiz ve teknik açıdan düşmanın avantajlı olduğu bir savaştayız”, “Düşman, teknik olarak üstün daha donanımlı olabilir” vb. sözlere baktığımızda, en yalın biçimiyle, Giap’ın, “halk savaşı”nın “maddi ve teknik olarak üstün bir düşmana karşı” küçük bir ulusun savaşı olarak tanımlamasıyla benzeştiği “izlenimi” ortaya çıkmaktadır.
      Yine aynı yazının bir yerinde “sokak” ve “barikat” tekniklerinden söz edilirken, “Kürdistan’da kullanılmak üzere tasarlanan tanklar”dan söz edilerek şunlar söylenir: “Piyasaya ilk sürüldüğünde kurşun geçirmezliğinden tutalım da, tona varan patlayıcıdan dahi etkilenmeyeceği methiyeleri dizilmiş, askerlerin en korunaklı aracı olarak sunulmuştu. Üzerinden ay geçmeden PKK’nin yaptığı sabotaj eylemiyle nasıl savrulup parçalandığını izlemiştik.” şeklindeki “örnekleme” de aynı “izlenimi” daha da pekiştirmektedir.
      Oysa “yazı” tümüyle kitle gösterileri ve bunlara yönelik TOMA’lı, gaz bombalı polis müdahalesine ve bu müdahaleler karşısında (özellikle Toma’larla) ne yapılması gerektiğine ilişkindir. Sözcüğün tam anlamıyla, ortada bir toplantı ve yürüyüş “yasası” kapsamında bir kitle (ya da protesto) eylemi ve buna karşı polisin kullandığı yöntemler söz konusudur.





Devrimci Gençlik

Dünyada ve Türkiye'de Ekonomik Bunalım III
Dünyada ve Türkiye'de Ekonomik Bunalım
Dünyada ve Türkiye'de Ekonomik Bunalım-II
Laiklik ve Şeriatçılık Üzerine
Eriş Yayınları-Kredili Yaşam Mutluluğu...
Kesintisiz Devrim II-III
Mevcut Durum ve Devrimci Taktiğimiz
Tarihte, Günümüzde ve Devrimci Mücadelede Kadınlar